Âlem yahşi ben gûman, âlem buğday ben saman.

Gökte nasıl yıldızlar birbirlerinin etrafında kümelenerek peyk halinde dertop dönüyorlarsa, biz de şu fânî varlığı yokluğa yani ebedî varlık fezasına doğru fırlatıyoruz; elbette bir Hak sevgilisinin cazibesi yakalar da bırakmaz. Sıcağı, soğuğu, açlığı, tokluğu, gam ve şâdisi olmayan birlik aleminde döner dururuz. Vücudlar alabildiğine ihtiyarlıyor, kemâle doğru koşuyor. Ömür hâzinesi her gün azalmakta, rûhânî terakkiler, idrâk hızı huzur ve asûdeliğe kavuşamıyor. Ağır develer gibi, ne kadar güç. “Nefsî, nefsî!” diye bağrışan, inleşen nefislerin ağlayan hallerini görür gibi oluyorum. Dünya bizi terk etmeden biz dünyayı terk edebilmek dirâyetini bir gösterebilsek, bir gün bu misafirliklerin de bir sonu gelecek. Eski Kasımpaşa dergâhı ne idi ne oldu. Sonra Fatih dergâhı ne idi ne oldu. Araplar “Şerefu’l-mekân bi’l-mekîn” derler. Yani bir mekânın şerefi içindeki adamın şerefiyle, varlığı ile kaimdir. O, o muhitin ruhudur. O çekilince orası cansız kalır. Birinci dersteki dervişlere yapılması lâzım gelen tenbihâtı tekrar eylemek icab etti. Mürşidin elinde dervişin, ölü yıkayıcı elindeki bir ölüye benzemesi lazım. Merhum efendi baba da bize, “Alem yahşi ben gûman, alem buğday ben saman” dedikleri gibi; herkes iyi, dervişler fenâ; herkes buğday danesi gibi, dervişler ise saman çöpü gibi. Varlık sahibi bile olmamalıdır.
Dervişlerin birinci dikenleri kendi nefisleridir. Diğer dikenler de evde beraber yaşamaya mecbur oldukları kimselerdir. Sizde bunlardan kâfi miktar varken, bir de rûhen ve cismen ma‘lûl olan bir biraderinizin ayaklarıyla boynunuzu sıkması, bilhassa böyle bir fırsatı ele geçirmesi çok hayret edilecek bir şey.
Herkes Allah diye feryad ediyor; dinli, dinsiz, mü’min, kâfir. Bu hususda, sabahlayan dervişler arasında bizim ismimiz bile okunmaz. Bursa’dan bir mektup aldım, 70.000 (Zâhirî ibadetlere çok fazla düşkün bir derviş grubunun günlük virdi) rakamını okuyunca hayretler içinde kaldım. Demek ki iş güzel ahlâkta imiş. Az konuşmak, mülâyim konuşmak. “Kalb mevr-i tahtigâh eyle, Süleymanlık budur” dedikleri gibi olmak, bir din ve tasavvuf yoksununa câhilliğini söylemek, kendi hamlığını itiraf etmek demektir. Karınca ayarında olanlara, “Beyefendiciğim” diye hitâb edenleri çok gördüm.
Suları görmez misiniz ki deryaya kavuşmak için en aşağı mertebeleri ararlar, bulurlar, oradan akarlar. Dervişler Hakk’ı her an görürler. Mürşidi de râbıtaya almakla fakir olduklarını söylerler, sözleri doğrudur. Karşısındakini küçük görerek techîl etmek ve sonra da “Biz de fakirlerdeniz, aciziz” demek riyânın, ucb denilen hastalığın ta kendisidir.
Güzel huy tahsili için, dem bu demdir; an bu andır.