16.03.2014 Kazâ ve Kader hakkındaki Sohbetten

Cenâb-ı Hakk ilk tecellîsi olan ahadiyyetine tenezzül ettiğinde kendisinde barizleşen iki oluşum; inniyyeti ve hüviyyetidir. Cenâb-ı Hakk’ın kendi özündeki ya’nî inniyyetindeki mâhiyeti Kur’ân ve insandır ve Efendimiz s.a.v “İnsan ve Kur’ân bir batında doğan ikiz kardeştirler” diyerek bunu ifâde buyurmuşlardır. Hüviyyeti ise bütün bu âlemlerin zuhûru ve en geniş mahalli de Ka’be-i Muazzamâ’nın varlığıdır. İnniyyeti ile hüviyyetinin ayrı ayrı şeyler olmadığını da düşünmemiz lâzımdır. İnniyyetinde de hüviyyeti vardır, hüviyyetinde de inniyyeti vardır. Ancak bölüm olarak belirtirsek inniyyetinden kendi zâtî zuhûru ve kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm ve insan, insân-ı kâmil ki ilk insân-ı kâmil Hakîkat-i Muhammedî üzeredir. Hakîkat-i Muhammedî’nin Hazret-i Muhammed s.a.v ile bağlantısı, onun nokta zuhûr mahalli oluşundandır. Yoksa sâdece o fizik vücûd olarak bütün bu âlemlerdeki insân-ı kâmil değildir, ancak ferdiyyeti yönüyle hükmen öyledir, pratikte ise fizîken bütün âlemler genişliğinde olması mümkün değildir, ancak temsilcisi odur ki temsilcisi de mülkün aynısıdır. Cumhurbaşkanı dışarıya gittiğinde nasıl ki bütün ülkeyi temsil ediyorsa bile onları varlığında taşıyor olması mümkün değildir, işte bunun gibidir. Bu inniyyetin de bâtınında hakîkat-i muhammedî ile birlikte onun içerisinde sâdece ilmî olarak, bütün varlıkların hepsi mevcûttur, ya’nî burada insânî, insan kaynaklı; hüviyyetinde de kevn kaynaklı her varlık mevcûttur ancak hiç bir şekilde zuhûra çıkmış değildir. Orada Allah ismi de yoktur sâdece zât-ı mutlaktır. Ve bu zâtının içerisinde a’yân-ı sâbiteler mevcûttur ve a’yân-ı sâbite mec’ul yanî meydana getirilmiş değildir. İşte bizim bu a’yân-ı sâbitelerimiz buralardan başlamaktadır, bu kadar yüksekten gelen bir kaynağımız vardır ki, orada melekler gibi diğer varlıklar mevcût değildir. Onların da kaynakları vardır ancak daha henüz programa gelmiş değildir ve insanın programı oradadır. İşte insanın a’yân-ı sâbitesi daha burada yanî ilimde de değil ilâhî şuur’dadır. Aklımızda bir düşünce vardır şuurdadır, kaleme henüz gelmemiştir, ilme dönmemiştir. İşte buna Ümmü’l Kitab denilmektedir. Ve henüz “Kitap” ismini de almamış bir kitaptır, sadece ta’bir bâbında söylenmektedir. Bunların buradan vâhidiyyet mertebesine aktarılması ve orada ilk zuhûra gelen sıfât-ı subûtiye ile birlikte rahmâniyyet mertebesinin açılmaya başlaması ile bunlar kazâ ya’nî hüküm ismini almaktadırlar. Vâhidiyyet mertebesi tek başına bir mertebe değil, bir sahadır. Ya’nî ahadiyyet hakîkatlerinin zuhûra çıkmasına mahal olan bir yerdir, burada ilk ortaya çıkan ilâh hakîkati olmaktadır ve Ulûhiyyet mertebesi burada başlamaktadır ve Ümmü’l Kitab’dan Levh-i Mahfûz’a, burada intikâl etmektedir. Burası bir bakıma hem zât mertebesi hem de zât mertebesinin zılli, gölgesi ve ilmî ma’nâda zuhûru ve aynı zamanda sıfat mertebesinin faaliyet alanıdır. Mutlak varlığın kendi şuurunda olan bilgilerin kopyasının işte bu alanda kopyasının insân-ı kâmil dosyasına aktarılması burasıdır. Ve “İlk Delîl” denilen yer burasıdır ya’nî “Allah’ın Habîb”i olması burasıdır. Bütün âlemin varlık zuhûrlarının cüz’lerinin teferruatı ile ilmî ma’nâda açığa çıktığı yer Ulûhiyyet mertebesi ve aynı zamanda sıfat mertebesi, ve rahmâniyyet mertebesidir; işte bütün bunlar vahidiyyet mertebesi üzerinde ortaya çıkmaktadır. Burada a’yân-ı sâbiteler de ilmî ma’nâda ortaya çıkmış vaziyettedir, ya’nî zât-ı mutlak’ın zât-ı mukayyed olarak ilmî ma’nâda kayda girmesi, sıfat mertebesi, insân-ı kâmil mertebesi, hakîkat-i insâniyye mertebesi de denilen yerdir. Vahidiyyet ya’nî birlerin çoğalması yeri burasıdır. Ahadiyyet mertebesi ise teklik mertebesidir (ahad=tek: sayısal bir birlik değildir, bütün küll olan bir tek, tekildir) Birin ikincisi olup, birer birer sonsuza kadar gidebilir ancak tekin bir ikincisi yoktur.

Her birerlerimizin a’yân-ı sâbitelerinin ifâdesi olan kazâ bölümünün iki yönünden biri, kazâyı mutlak (değişmez) dir; kulun üzerinde Hakk’ın kendi düzenlemesidir, cebir olarak değil, kulunun husûsiyetine has olarak, Hakk tarafından yapılan düzenleme vardır. Bu Ahadiyyet mertebesinde iç bünyede olduğundan burada herhangi bir başka makâm tarafından programın yapılması gibi bir şey sözkonusu değildir. Yanî bu Ulûhiyyet mertebesinde düzenlenmiş birşey değildir, Ulûhiyyet mertebesine iç bünyede düzenlenmiş olarak gelmektedir. İşte bu nedenle ceal edilmiş yanî yapılmış değildir, eğer Ulûhiyyet mertebesinden sonra zuhûra çıkmış olsaydı ceal edilmiş olurdu.

Görüldüğü gibi a’yân-ı sâbitelerimiz ne kadar hassas bir sahadadır ve insan formunda halk edilmiş olan her birerlerimizde bu Ulûhiyyet hakîkati vardır. Onun için insan Allah’a halîfedir, Allah’ın aynası ve en kemâlli zuhûr yeri olmaktadır. Aksi halde bunlar olamaz ya’nî Ulûhiyyet mertebesinden sonra sıfat mertebesinden, esmâ mertebesinden halk edilmiş olsa bir varlık Allah’ın aynası olamaz, Ulûhiyyet karşılığı olamaz, eşdeğer gibi olamaz. Cenâb-ı Hakk insanı kendisiyle eşdeğerde tutmaktadır adeta, kendisinde olan bütün husûsiyetleri insan üzerinde ortaya çıkartmıştır. “Ona ruhûmdan üfledim” diyerek bunu açık olarak söylemektedir. Bu gibi âyet-i kerîmelere ef’âl mertebesinden bakılınca tam olarak değerlendirmek mümkün olmamaktadır.
 Ehlûllah’ın kaderi değiştireceği olarak bahsedilen bölüm ise muâllâk olan kısımdır. Bu muâllâk olan kısım daha kesinleşmiş ve kayda girmiş değildir. Kazâyı mutlak denilen bölümde bizim bir dahlimiz sorumluluğumuz yoktur. Ne zaman doğacağız, ne zaman öleceğiz, cinsiyetimiz ne olacak gibi, fiili ma’nâda olan ve genel formumuzu çizen husûslardır. Kazâyı muallak olan ve boşta olan yerlerini de bizler yaşadığımız bir ömür boyunca doldurmaktayız.

Cenâb-ı Hakk’ın ayrıca bizler için Ahadiyyet mertebesinin, bize ifâde ettiği ve bizim hakkımızda emr-i irâdî (Hakk’ın irâdesinin emri) olarak isimlendirilen hükmü vardır. İşte bir bakıma kazâyı mutlak dediğimiz kısım bu emr-i irâdî içerisindedir, ancak bu emr-i irâdî muâllâk kazâ tarafında da vardır. Muâllâk tarafındaki emr-i irâdî muâllâk olan emr-i irâdidir. İşte buradaki emr-i irâdî zâten Hakk’ın kendi irâdesi istikâmetinden olduğundan dolayı burada bir sorun yoktur.
 Şimdi emr-i irâdî, kazâyı mutlak ve kazâyı muâllâkta te’sîr hükmünü icrâ etmektedir ancak bu te’sîr mutlak olsun diye değildir. Bu durum o sahadaki faaliyetin cereyan etmesine yardımcı olmaktadır. Kazânın hükmü de şöyledir: “Ne var âlemde, o var âdemde” hükmü ile, Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâ-i ilâhiyyesi kişinin a’yân-ı sâbitesinde mevcûttur, ya’nî Ulûhiyette sonsuz olarak neler varsa, hepsi kısım kısım birey insanın varlığında ondan nasipler olarak vardır. Bu terkiblerin hiçbiri bir diğerine uymamaktadır, eğer uysaydı onun aynısından iki tâne olurdu ki bu da Hâlık ismine yakışmazdı. Cenâb-ı Hakk’ta birşeyden iki tane yapmaz, kendi tekliği gibi. Cenâb-ı Hakk esmâ-i ilâhiyyeyi bütün a’yân-ı sâbitelere aktarıyor ve bu a’yân-ı sâbitelerin faaliyete geçmesi içinde program hükmünde kazâsı olarak ve bu kazânın da fizik âleminde zuhûr yeri olan beyine aktarmaktadır. Zuhûr yeri olan o çocuk, dünyâya gelmeye başladığı zaman daha henüz bu kazâ programı zuhûrda değil ama bâtında çalışmaya başlıyor. Bu çalışma emir ve nehiy hükmünde değil çocuğun meydana gelmesinde faaliyettedir. Ve çocuk yanî birey beşeri olarak buluğa erdiği zaman a’yân-ı sâbite artık hükmen onun üzerinde çalışmaya başlamaktadır. Birey mükellef olduğu zaman emr-i teklîfi ile muhatab olmaktadır. 'Sen artık mükellef bir varlık oldun, kendi başına düşünen bir varlık oldun ve Allah’ın emir ve yasakları bunlardır artık bunlara uymak zorundasın' hitâbı ile muhatab olmaktadır. Bu tekliflere cebren zorla uyacaksın denilseydi o mükellef değil memur olurdu ki, bu durumda ne cennet ne de cehennemi olurdu. Buraya gelindiği zaman artık üzerindeki kazâ yazılımının açılımı olan kader hükmünü yürütmeye başlamaktadır, yanî kader sistemi çalışmaya başlamaktadır, yoksa kader onun üzerinde hüküm yürütmeye başlamamaktadır.
 
 Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
"Her Şey Merkezinde mi? Hikayesi" Kitabındaki 16.03.2014 Kazâ ve Kader hakkındaki Sohbetten