Ahmet Yüksel Özemre - Kamil Mürşidin Portresi

Ö N S Ö Z

Kur’ân, insândan bahsederken iki ifâde kullanır: “İnsân topraktan yaratıldı” (En’am/2; Hicr/28; Sad/71) ve “İnsân Allah’ın bir nefhasıdır” (Hicr/29). Böylece Kur’ân, insânın varlık yapısında iki alanın birletiine dikkat çekiyor. Bunlardan biri ölümlü alan yâni beden, ikincisi ölümsüz alan yâni ruhtur. İnsân, bir vasat-ı câmia’dır. Başka bir deyişle; farklı unsurları toplayan, birleştiren bir ortam-varlıktır. Bu toplayıcılık vasfı bize şunu ifâde etmektedir. İnsân iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, hayır ile errin, süflî ile yücenin aynı anda barındığı bir varlıktır. İnsân, yaratılanla Yaratan arasında bir kavşak noktasıdır. Bir yandan yaratılmışa izâfetle fânî, öte yandan Yaratıcı’ya izâfetle ebedîdir. Bu yüzden olacak ki insâna “Ulûhiyetle ubûdiyyetin birleştiği varlık” da denmiştir.

İnsânın, özü itibarıyla ilahî nefha yâni Yaratıcı Kudret’in bir uzantısı oluşu, bizi Kur’ân’ın başka bir tespitine bakmaya itiyor: İnsân ile Allah arasında bir ezelî anlaşma, bir zaman ötesi ahdleşme vardır. Kurân buna Mîsak ve Ahd diyor ve insânı bu ahdi bozmamaya, hayatını onun gereklerine uygun yaşamaya çağırıyor (A’raf /172-173; Tâha/115). İlâhî nefha oluşun bir uzantısı da şudur: İnsân, Allah’ın yeryüzünde halîfesi ve ilâhî emânetin, yâni varlığın gâyesini gerçekleştirme borcunun taşıyıcısıdır (Bakara/30). İnsân, mutluluğu ve ölümsüzlüü Allah’a varmakla elde edecektir. Aynen bunun gibi Allah’tan uzaklaşmak insânın mutsuzluğu olacaktır. Kur’ân, ölümsüzlük olayını, Allah’a varış olayı olarak ortaya koyar. Son varış noktasının Allah olduğu, Kur’ân’da açıkça ifâde edilmiştir (Bakara/156; Ankebût/ 8).

İnsânın kudret, şeref ve çilesinin temelinde onun ayrılığı yatar. İnsân Allah’tan ayrılmıştır. Burada, Yaratıcı ile aynı olan özün, yaratılmış bir kalıbın içine konmasıyla karşı karşıyayız. Hz.Peygamber: “Bedenleriniz sizin bineklerinizdir” buyuruyor. işte hayat serüveni, ölümsüz olan özün, ölümlü binek üzerinde gerçekleşen bir yolculuğudur. İnsân bunun farkında olsun, olmasın hikâye budur. İnsân, ezelde aslından ayrılıp bu noksanlıklar dünyasına gelirken, koptuğu bütünle bir anlama, bir ahdleşme yapmış, bir mîsak imzalamıştır. Bu mîsakla, Yaratıcı’nın bu âlemde şâhidi olmayı kabûllenmiştir. Ruh, bu mîsakı, beden bineğinde seyrederken de unutmuyor, ama bulanık hatırlamak gibi bir durumda kalıyor. Ne var ki, hatırlama derecesi ne olursa olsun, bir derin istek hâlinde sevgilisini, can yoldaşını istiyor, özlüyor.

İnsânın, bütünden kopup noksanlıklar dünyasına inişi bir çıkışı zorunlu kılar. Aksi hâlde insân kendinitamamlayamaz. İniş insân hayatının bir yarısıdır. Diğer yarısı, çıkış olacaktır. Bir başka deyimle insân varlık dairesini tamamlamak durumundadır. Mâdem ki bir daire söz konusudur ve mâdem ki başlangıç noktası Allah’tır, bitiş noktası, son nokta da Allah olacaktır. Kur’ân’ın beyânıyla “Allah hem başlangıç hem sondur” ve “Dönüş Allah’adır” (Hadid/3; Bakara/28). İnsânın Allah’a olan hayat yolculuğunun adına seyr, sefer, hicret, gurbet veyâ sulûk derler. Böyle bir oluş, ucuz ve kolay değildir. Bu yüzden insânın, aslına dönüş yolunda çıkardığı feryat derin ve yakıcıdır. Bu feryat yoksa, insân insânlığını unutmuş demektir.

Bu varoluş yolculuğunun bir adı da Mi'râc’dır ve Kur’ân bu yolculuğa dikkatimizi çekmektedir. Bu, objektif bir ifâdeyle insân rûhunun bir faaliyetidir. Mi'râc’la bize tanıtılan ruhî faaliyet, en yüce mertebesiyle Hz.Peygamber’e özgü olsa da öteki insânların bundan nasîb alamayacağı iddia edilemez. Eğer böyle olsaydı, Mi'râc hâdisesi bize duyurulmaz, Allah ile Peygamber arasında kalırdı. Kalmadığına göre, Kur’ân bizi bu faaliyete çağırıyor demeye mecbûruz. İşte bu Mi'râcî faaliyetin, özelliği, şartları ve nasıllığı karşımıza özel bir eğitim ve terbiyenin kaçınılmaz gerekliliğini çıkarmaktadır. Bu özel eğitime veyâ başka bir ifâde ile ilme genel ad olarak Kur’ân’da da zikredildiği gibi “İlm-i Ledün” diyoruz. O hâlde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; İlm-i Ledün’ün gâyesi, insânı Mi'râcî faaliyete iştirak ettirmektir. İnsânın Yaratıcı Kudret’le vâsıtasız diyaloğu gerçekleştirebileceği duyular ve madde üstü plânlara gözünü açabilmesi ikinci Doğum (Vilâdet-i Sâniye) veya Mânevî Doğum (Vilâdet-i Mâneviye) dediğimiz olayla gerçekleşir. Mânevî doğum, maddî doğumun vücûd verdiği et ve kan çocuuna karlılık bir Kalp Çocuğu (Veled-i Kalb) vücûda getirir. Bedensel doğumun ana yurdu rahim, mânevî doğumun ana yurdu ise dünyadır. Mânevî doğumun anne ve babalığını Mürşid-i Kâmil yerine getirmektedir. Kâmil bir Mürşid’in eliyle gerçekleştirilen doğum, sonuçta insân-ı Kâmil’i yâni Peygamber Vârisi insânı ortaya çıkarır. İlm-i Ledün’ün bir hedefi de Peygamber Vârisi insân yetiştirmektir ve İnsân-ı Kâmil’i ancak bir İnsân-ı Kâmil yetiştirir.

İlm-i Ledün eğitimin kurumsallaşmış şekli karşımıza Tarîkatlar'ı çıkarmaktadır. Çünkü insânların yaratılı ve kabiliyetleri çok değişiktir. Öyle ki her insânı başlı başına bir evren saymakta mübalâğa yoktur denebilir. O hâlde her ferdi kendi yapısı içinde ele almak ve iç tecrübesini bu yapının gerekli kıldığı usûllerle imkân dâhiline sokmak icâbeder. Bu yüzdendir ki Kur’ân, “Allah ’a varmak için vesileler edinin” (Mâide/35) diyor. Vesile, vahyin verileri ile çatışmayan her türlü usûl ve çâre olabilir. Kur’ân bunu mutlak olarak zikretmiş, hiçbir kayda bağlamamıştır. İşte Tarîkatlar, esâsen, bu vesile edinme esprisinin mi'zac ve meşreplere göre teşkilâtlanmış şekillerinden başka şeyler değillerdir. Şu bir gerçektir ki, her halka iniş ve genelleşme, bir kâinat kanûnu olarak, beraberinde az veyâ çok yozlaşma ve bozulma da getirmektedir. Bu nedenle Tarîkatların ortaya çıkışı ve kitle hareketi hâline dönülmesi bir kalite düşüşüne sebep olmuştur. Bu düşüş kendini ilk önce eğitim alanında göstermiş, ilim ve iç aydınlık yerini şekil ve merasime bırakmıştır. Hattâ daha da ilerisi ilmî üstünlük kerâmet üstünlüğüne dönüşmüş, mânevî kudretin yerini kerâmat reklâmıyla kazanılan itibarın alması, başka unsurları sıralamaya lûzum kalmadan, bir yozlaşma ve yıpranmanın yolunu açmıştır. Tarîkatlarda yaşanan bir başka ölçü aşınması politika ve ekonomi alanında kendini göstermiştir. Zaman içinde tarîkatlar vakıflar yoluyla ekonomik çıkarlara, politika yoluyla da siyasî çıkarlara bulaşarak sekülerleşme süreçlerini hızlandırmışlardır.

Aslında tarîkatların aslî görevlerini yitirerek tahkik’in yerine taklîd’i ön plana çıkarmalarına tepkiler daha çok erken dönemlerde başlamıştır. Çok enteresandır, hicri 2. yüzyılda yaşamış bir sûfî: "Önceleri Tasavvuf'un adı yoktu, hakîkatı vardı; şimdi ise adı var, hakîkatı yok!" diyerek endişesini dile getirmiştir. Yakın dönemde yaşamış başka bir Türk sûfîsi Kuşadalı İbrahim Halvetî (öl.1845) ise tekkesi yandığı zaman şöyle demiştir: “Elhamdülillah, merasimden kurtulduk!”. Tarih içerisinde tarîkatlardaki dejenerasyona en anlamlı tepki kendilerini “Meslek-i celile-i Ahmediye” yâni Hz.Muhammed’in yüce tavrı ve yolu olarak tanımlayan Melâmîler’den gelmiştir. “Benim velî kullarım özel kubbelerimin altındadır ve onları benden başka kimse tanımaz” kudsî hadîsinin ışığında, niyet ve özü esas alan düşüncelerinin bir uzantısı olarak Melâmîler; tarîkat hayatında hiçbir merasim ve kıyâfete itibar etmemişlerdir. Onlar için ne tâcın, ne hırkanın, ne serpuşun bir anlamı vardır. Önemli olan insânın ne giydiği, nereye gittiği değil, ne düşünüp neler yaptığıdır.

XI. yüzyıla girerken özlemimiz odur ki; XIV. yüzyıldan itibaren, büyük kısmıyla İlm-i Ledün ekolü olmaktan çıkıp birer Mollaizm alt kurumu hâline dönüşmüş olan tarîkatların, Kur’ân ve Sünnet’in denetiminde yeniden gerçek fonksiyonlarını elde eder konuma gelmeleridir. Böyle bir yapılanma Hakîkati arayan insânımıza beklenen güzellikleri getirecektir kanaatindeyim. “Kâmil Mürşid’in Portresi” adlı bu çalışma bu yapılanma hizmetine küçük de olsa bir katkıda bulunmuşsa bunu değerli insân ve gerçek bir gönül dostu olan Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’ye borçlu olduumuzu tüm samimiyetimle vurgulamak isterim.

Kendilerini 1986 yılından beri tanıma mutluluğuna erdiğim Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, irticâlen yaptığı iki sohbet ve bir konferans sonunda bize “tarîkatın nasıl olması gerektiğini ve Kâmil Mürşid’ler elinde nasıl idâre edildiğini” gâyet didaktik bir şekilde anlattığında bu veciz ve yol gösterici ifâdeleri insânımızla paylaşmamamın haksızlık olacağını düşündüm. Özellikle de pozitif ilimlerdeki dirâyetinin yanında Sayın Özemre’nin şimdiye kadar bize gizli kalan bu irfanî yönünü keşfetmek ise ayrı bir bahtiyarlık konusudur.

Kavramların birbirine karıştığı, sahte ile gerçeği birbirinden ayırt etmenin güçleştiği, Mevlâna’nın “Mide ayranla, kulak yalanla dolu. Kaçıp kurtulmak için bir himmet lâzım” dediği bir zaman kesitinde Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre hocamızın çizdiği “Kâmil Mürşid’in Portresi”, aslını arayış içerisinde olan ruhumuza bir Âb-ı Hayat çeşmesi olmuştur. Himmetinin dâim, hizmetinin kaim olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ediyor, bir ilim adamı olarak ülkemize hizmet ettiği dönemlerde gerçek değeri anlaşılamamış hocamızın bu vesile ile bir Merd-i Hakk olarak hakikî kıymet ve kadrinin bilineceğine içtenlikle inanıyorum.

"Ey Rabbim! Benim bulunduğum yerde hatâdan başka bir şey yok. Senin bulunduğun yerde ise bağıştan başka bir şey yok. Öyleyse eksikliklerimi ve bilmeden yaptığım kusurlarımı affet. Rahmetini üzerimden eksik etme. Beni sev ve dostlarına da sevdir".

Trabzon, 6 Şubat 1997 Necmettin Şahinler

TE Ş E K K Ü R

Trabzon’un yerel televizyon kanallarından Kuzey TV’de Ocak 1996 ve Eylûl 1996’da canlı yayında yapmış olduğum iki sohbetin pîşekârlığını Necmettin Şahinler yapmıştı. Sohbeti ilgi çekici kılan, sohbeti yapanın şahsiyetinden ya da belâgatından ziyâde, sohbet pîşekârlığını yapan zâtın dirâyeti ve sohbeti yönlendirmesindeki ustalığıdır. Elhak, Necmettin bey bu işin ustasıdır.

Ayrıca 29 Ocak 1996 günü Trabzon’da “Araştırma Kültür Vakfı” salonlarında vermiş olduğum bir konferansın içeriği ile bu iki sohbetin içerikleri biribirlerini tamamlayan bir tevâfuk içinde olunca, Necmettin bey bu konuşmaları videobantlarından deşifre edip bir kitap hâline getirmeğe tâlib oldu. işte “Kâmil Mürşid’in Portresi” isimli bu kitap böylece meydana geldi.

Bu konuşmaların deşifre edilmesi, bilgisayarda disketlere aktarılması ve tashihi pek büyük bir sabır gerektirmiştir. Bu bakımdan Necmettin beye ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisi konuşmametninindoğallığının muhafaza edilmesini arzu ettiğinde bunu da pek isâbetli buldum. Ancak, konuşmalarda doğal olarak kullandıım, bugüne göre biraz Osmanlıca kalan kelime hazînesinin açıklanması için eserin sonuna eklenen “Minik Sözlük” de tamâmen onun eseridir. Mürşid geçinen pekçok kimsenin Medya’daboy göstermesinden çok önce söz konusu sohbetlerde çizilmeğe çalışılmış olan “Kâmil Mürşid Portresi” idealinin bu yolun yüksek mânevî mürebbileri ile kalpazanları arasındaki farkın idrâk ve temyizi husûsunda gerekli kıstasları temin edeceğini ümit eder, Necmettin beyi de ferâgatli ve dirâyetli mesâisinden dolayı tebrik ederim.

Trabzon, 23 Ocak 1997 Prof.Dr. Ahmed Yüksel ÖZEMRE

www.ozemre.com