Allah tarafından velîlere bir kudret verilmiştir ki atılan oku geri çevirirler

Alemleri yaratan kudret, kuvvet sahibi Allah’a; hayatın, lütuf ve keremin ta kendisi olan Mevlâma sonsuz şükürler olsun ki son zuhûrâtınızla her şey aydınlanmış oluyor. Söz yumağını da fakire vermiş oluyor. Şöyle ki: Pişirmek üzere tencereye yerleştirdiğiniz maddelerin içinde yeşil biber gibi turfanda ve yakıcı bir madde var; o da mektubunuzdaki “çalışma var, netice yok” cümlesi. Yani hazırlanmakta olan yemek bu ve bundan sonraki mektubunuz. “Niçin herkes bu yolu tutuyor da sen yapamıyorsun?” sorumuz, ümitsizliğe düşmekten kurtulmanızı temin için söylenmiştir. Hak’tan ümit kesmek küfürdür, şirktir. O’nun kapısından başka diğer bir kapı yoktur. Bütün iyilikleri Hak’tan bilip kötülükleri kendimize havale etmemiz lazım. Şeytan secde meselesinde “sen, ben” dedi, matrud oldu. Hazret-i Âdem’e buğday meselesinde, “Yâ Âdem! Niçin benim yemeyin dediğim meyveden yedin?” dendiği zaman, Cenâb-ı Hakk’a karşı ağız açamadı, önüne baktı. Edeb kaidesi öyle icab ediyordu. Hakk’ın rahmeti gazabını örttükten ve ihata ettikten sonra sohbet esnasında Hazreti Allah, “Yâ Âdem! Benim iradem olmadan bir sinek bile kanadını kımıldatamaz. Bilmiyor musun ki ‘yeme!’ diye sizi tahrik eden de Ben’im” buyurduğu zaman Âdem aleyhisselam dayanamayıp boşandı. Uzun bir ah-dan ve gözyaşından sonra “Bilmesine biliyordum ey âlemlerin Rabbi! Fakat senin huzurunda nasıl söz söyleyebilirdim ki? Sana karşı bulunmaktan korktum. Senin varlığın karşısında her şey muzmahil olur, ben nasıl kendime varlık verebilirim? Gazabını tahrik etmekten korktum. Çünkü beni yoktan yaratan Sen, günahlarımı da yok edebilirsin. Sana karşı konuşmak, beni büsbütün harap eder.” diye cevap verdi. Bu sözler bârigâh-ı kibriyâda hoş karşılandı. “Ey benim hayâlı, edebli Âdemim! Ben de sana bir çok zürriyet verdim ve ilk peygamber yaptım. Sen benden razısın, ben de senden razıyım. Senin zürriyetinden öyle kullar yaratacağım ki sen de onlarla iftihar edebilirsin. Korkma artık, daima seninle beraberim” hitâbına mazhar olmuştur.
Bizim vazifemiz ne? Allah ile kullarının arasını bulmak, anlaştırmak; ara bozmak ve uzaklaştırmak, ümitsizliğe düşürmek değil.
Görmez misin ki çakal eriğine bir aşı yapıyorlar, kayısı oluyor, türbe eriği olup kızarıyor ve ekşiliği azalıyor, kokusuz güllere kokulusunu ve yedi vereni aşılıyorlar. Korukları üzüm ve helva yapan, üzümleri küplerde hapsederek barut gibi şarap yapan, ipek böceğine yeşil yaprak yedirerek beyaz ipek elbise yapan insan elini görmüyor musun? Hakk’ın kanunları! Günde binbir çiçek dolaşıp da mumdan odacıklar yapıp içerisine balları yerleştiren hayvan ağzına ne dersin? Taşların kimisi helalarda, kimisi saraylarda sultanın karşısında, camilerde Allah, Muhammed levhalarının karşısında yer almışlardır.
Atların kimi yük altında ezilir, kimisi sultan binecek diye sarayda beslenir durur. Birisinin öğünmeye hakkı olmadığı gibi, diğerinin de kederlenmesi yersizdir. Hepsi şu vâhidiyet âleminde birer vazife almışlardır.
Hazreti Mevlânâ’nın “Evliyâra hest kudret...”(Allah tarafından velîlere bir kudret verilmiştir ki atılan oku geri çevirirler) sözü ne olacaktır; boşuna mı söylenmiştir? “insanlar kaderini kendileri çizerler” diye bir söz vardır. Yalnız hastalığın teşhisinde ustalık lazım olduğu gibi verilen ilaç ve tavsiyelere de riayet lazımdır. Mesela şişe hikâyesini bilirsiniz. Gönlünüzden muzahrafât-ı dünyeviyye çıkarıldıkça yerine ilim ve aşk dolar.
Altı kapıyı kapatmak demek, tecessüsünüzü arttıracak her şeyden çekinmek demektir; hatta eğer öyleyse camiden bile, gazete ve roman okumaktan da.
Zuhûrâtlarınızdaki seccâde nedir? Kâinâtı temsil eden o işlenmiş yün parçaları huzûr-u ilâhî'de üzerine basılmak için son mertebesini ve vazifesini göstermektedir. Aslımızı gösterdiği için aynı zamanda üzerine secde de ediyoruz.
Görmeniz icab eder ki 40-50 seneden beri okuduklarımın, gittiklerimin ve gönülden aldığım, haberlerin hepsi elinizden geçiyor. O manevî feyizlerin sizin gönlünüze akması için oranın çok temiz olması lazım. Tenekenin dibi delik olursa yine olmaz. Hakkın varlığı yokluk aynasından temâşâ edilir. Hem sen var, hem O, olmaz. Bizim yolumuz yokluğa gidiştir. Mektepteki hayat dünya varlığına götürür insanı, meslek ve sanatlar da öyle. Onlar da insanı dünyaya bağlar, yaşamak için o da lazım. Fakat gecenin herhangi bir saatinde dost ile öyle bir vahdete ermeli ki; gönülde gündüzki halattan bir şey kalmasın. Arifler öğle güneşinde de sabahın seherini yaşarlar. Kullukta kemâle ermeli, yok olmalı ki Hak güneşi zâhir olsun. “Ma'şûk yüzün tutmuş sana, sen bakarsın gayri yana” dedikleri gibi olmamalı. Dost şirk istemez. Bir gün bir dede “Hak, Hak” diye zikir yapıyormuş. Şeyh efendi bir saat uzaktaki o dervişe gece yarısı haber göndermiş, “tak tak” yapmasın diye. Zuhûrâtınızda ayan beyan gözüküyor. Namaza durmak için elleriniz yağlı imiş, fakire uyamamışsınız. İki gün üst üste aynı halde geçen kimse zarardadır. Çünkü terakki etmemiştir. Ellerin yağlı, kirli olması dünya ve âhiret arzularınıza delâlet eder. İbadet ederken karşılığında Hak’tan bir şey istemek için değil, kulluk vazifesini yerine getirmek için olduğunu unutmamalı. Çünkü ibadetimizin hatasız olmadığını, duamızın kabul edilemeyeceğini bilemeyiz. Dünya yıkılsa kılınız kıpırdamasın. Bu can bu tende iken hizmetinizde olduğumuzu unutmuyoruz. Siz de unutmayın kâfi.
...
Merhum efendi baba: “Bayram ol gündür bana kim göz göre didârını, Görmesem bir gün seni ol gün kara gündür bana.” derdi.
Aşk suyu ve istiğfâr sabunu ile ellerini temizle bakalım. Rabbim ne gösterecek? Kâ‘be yolcusu olduğumuz için etrafta oyalanmağa gelmez. Kervanı kaçırırız sonra, iyi kötü hiçbir şeye iltifat etmemek lazım.
...
“Dilden gamı dûr eyle, Rabbinle huzur eyle, Deme şu şöyle bu böyle, Mevlam görelim neyler, Neylerse güzel eyler.” İbrahim Hakkı

el-Fakîr, pür taksîr, M. Nusret