Ashab olmak

Sohbette 4 makam olması lazım; birisi ses 'savt' gidiyor, o savtın üstüne yüklenmiş olan ma’nasının da gönderilmesi lâzım, yani hayâtiyetiyle bir can olarak o sesin canlı yüklenmesi lazım, ölü ses değil. Ölüden ölü çıkıyor zaten ölüden diri çıkmaz, gerçi Cenâb-ı Hakk'ın kudretinden ölüden diriyi diriden ölüyü çıkartıyor o ayrı konu. Diğeri, üçüncüsü ise rûhu yani hayâtiyeti. Şimdi, ma’na var ama hayat yok, o ma’nayı faaliyete geçirecek hayat yok, onun da yüklenmesi gerekiyor. Dördüncüsü ise nûr, işte burada mevzuya sebep olan, mevzuu olan görüş görüntü, görüşe karşı yani görüntünün karşısında görücünün karşısında olmak gibi. Bu nûrunun göndermesi de iki şekliyle, o da müşâhede demek bir bakıma, nûru. Yani sesi gitti malzeme olarak, içine yüklenmiş ma’nası da gitti varsa gönderilmişse, onun hayâtiyeti de gitti, yani onu yaşatacak bir şey lazım, boşu boşuna bu ses ile ma’na gittiği zaman hayatı yoksa enerjisi yoksa onun üstünde yine ulaşamaz karşıya.

Gönderdi, ruhâniyetini de gönderdi hayâtıyla gönderdi ama köstebek gibiyse yine fayda etmeyecek onlara. Bir yere kadar gelecek, bir hayat bir değişiklik ortaya getirecek, ama müşâhedesi açılımı olmayacak. Görülen şurası karanlık ise burada lamba yandığı zaman nasıl ki bu eşya görünüyor ise o ma’na oraya gönderildiği zaman o karanlıkta olan yani daha evvel muğlak olan kişinin aklında net açık olmayan şeyleri, lambanın yanması gibi nurunu göndermesi lazım ki onlar aydınlanmış olsun. Yani tefekkür, diğer taraftan ikra olması lazım, yani oku artık gördüğün müşâhede ettiğin doğrudur, olması lazım. Bu da iki yönlü, biri mevzuun içerisinde kelâmın mevzuu ile birlikte kelâmın içinde olan, diğeri daha mühim olan ise nazar ile gönderilen. O zaman beş tane oldu. Onun için karşıya oturmak lazım.

İşte Peygamber (a.s.) Efendimizin çevresindekilerin sahabi olmasının hakikati bu nazara dayanmakta. Kim ki bu nazâr-ı Muhammedî’ye muhâtap oldu, o sahabi oldu, sahip oldu yani. Yoksa diğerleri gördüler anlamadılar, Ebû Cehil’in Ebû Leheb‘in gördükleri gibi, onlar neyi gördüler Abdullâh’ın yetimini gördüler, ama ötekiler Hz. Muhammed’i gördüler. Daha evvel gördükleri Muhammed’ül Emin idi, emin Muhammed’i gördüler, o daha henüz beşeriyetinde yaşamasıydı, ama daha sonra gördükleri Hz. Muhammed, daha sonra da gördükleri Hakikat-i Muhammediyye, daha da sonra gördükleri Hakikat-i Ahmediyye’yi gördüler onda. Ama neden nasıl gördüler, evvela o bu görüşü sahabisine aktardı, sahabisi de o kendilerine aktarılan aletle onu görebildiler, yoksa o kendisi aktarmasaydı sahabisi bunu göremezlerdi.

Dinleyenlerden biri: Ebû Leheb’in zulmeti yardım etti mi buna?

Terzi Baba: Onu şöyle diyelim, Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizde esmâ-i ilâhiyyeden Mudil esmâsı yok, kendisinde yok, neden, âlemlere rahmet olduğu için Mudil esması yok, bütün varlıkta var, Efendimizde Mudil esması yok. Eksikliğinden değil, rahmet olduğundan. Peki, çıkmaması ondan, Mudil esması yoksa kendisinde çıkmıyor demekti, ondan çıkmaması bir eksiklik değil mi? Çıkıyor, karşı taraftan çıkartıyor Mudil esmasını bakın, karşı taraftan Mudil esmasının çıkmasına sebep kendisi oluyor. Hâdî’yi ortaya koyduğu zaman Mudil pat diye ortaya çıkıyor. İşte bu bir eksiklik değil, bir kemâlatı olmakta.

Dinleyenlerden biri: Üstelik onlar aynı soydan geliyorlar.

Terzi Baba: Evet, aynı soydan geliyorlar ayrıca. İşte Peygamber Efendimizi görmek, tanımak evvela O’nun sohbetleri ile aktardığı bilgiler ile tanımak mümkün oluyor, yoksa daha evvel Hz. Ebubekir de yanındaydı, Hz. Ali de Hz. Ömer de yanındaydı, ama bu vasıflarını bilmiyorlardı. Evvela o kendisi aktardı onlara, ayna oldu, sonra ondaki sahabideki ışık parlaklık ifadeye dönüştü, sahabi de bunu ifade etmeye başladı Peygamberimizin gönderdiği o merâtip ile. Kimde bunların karşılığı varsa aldılar, kimde yoksa alamadıkları için döndüremediler karşıya, yani Efendimize bunu belli edemediler.

Hani bilinen bir hikaye, Ebu Cehil geliyor Peygamberimiz sahabisiyle bir yerde bulunuyorlarken rastlamış görmüş “Ya Muhammed sen ne kadar bu kavme kötülük yaptın, anayı babayı evladı çocuğu birbirine düşürdün, fitne soktun içimize” diye böyle alçaltıcı sözler söylüyor, Efendimiz de “Doğru söyledin, doğru söyledin” demiş, hep söylediklerini tasdik ediyor. Arkadan o gittikten sonra Hz. Ebubekir geliyor “Ya Rasulullâh sen ne mübârek insansın, bize Allâh’ımızı bildirdin kendimizi bildirdin, bu cehâletten kurtardın, kızlarımıza şunu yapıyorduk bunu yapıyorduk kurtardın bizi, ne mübârek insansın”. “Doğru söylüyorsun, doğru söylüyorsun Ebubekir” deyince o da gitmiş. Orada bulunan sahabi demişler “Ya Rasulullâh ikisi zıt söylediler, ikisine de doğru söyledin dediniz”. “Doğru söyledim” demiş “çünkü ben bir aynayım, Ebu Cehil kendi çirkinliğini gördü, onu söyledi, ben de doğrusun yani sen öylesin dedim ona doğru söyledin dedim sensin bu dedim yani. Hz. Ebubekir geldi kendi güzelliğini gördü”. Yani ben bir aynayım bana bakan kendini görür, ayrıca bana bakan Hakk’ı görür diyor işte sonunda. Yani Hakk’ın aynası, O’na bakan yani bir ayna-aynı, O’na bakan kendini görmüş oluyor. Gerçek Muhammed’i gören Allâh’ı görmüş oluyor, çünkü Muhammed’de açıkta olan Hakk’ın ta kendisi.

7 defa Kur’ân-ı Kerîm’de sûre olarak “hâ mîm” “hâ mîm” “hâ mîm” deyip duruyor, yani “Hakk olan Muhammed” “Hakk olan Muhammed” “Hakk olan Muhammed”, “Hakikat-i Muhammediyye” “Hakikat-i Muhammediyye” “Hakikat-i Muhammediyye”, 7 nefis mertebesinin bütün merâtibinde. Cebrâil (a.s.) Meryem Ana’ya nefyettiğinde Ruh’ul Kuds, Kutsî Ruh diyelim ona, Mertebe-i İseviyyet’i nefyettikten 30 sene sonra orada ortaya çıktı bakın İsa (a.s.)’da o nefhâ 30 sene sonra faaliyete geçti. Gerçi daha beşikteyken konuştu “Ben Allâh’ın kuluyum, beni peygamber olarak halketti” dedi, ama bu bir hüküm değil bir ispatlamaydı sadece o devreye aitti. Ama sonra bunlar kesildi, 30 sene sonra risâlette Ruhul Kuds faaliyete geçti. Ama Peygamber Efendimiz’de Ruhul Azam sahabe-i kirâma hemen faaliyete geçti. O Kureyş’in ölü insanlarını hemen diriltti ve “Asr-ı Saadet” gibi bir şey yaşadılar, ne kadar muhteşem bir hâdise işte bunlar hep aydınlanmanın aydınlanabilmenin görebilmenin müşâhede edebilmenin hakikatleri hepsi.

Kim nazar manzara ve menzur, alıcı, verici, aynanın karşısında güzel oynar ise, her iki tarafta o resim güzel oluyor. Hani resim çekiliyor ya böyle, karşıya geçtiği zaman kişi resmini çekerse o zaman tam hedefinde olması lazım geliyor, biraz dalga olursa sarsıntı falan bir bakıyorsun gölgeli çıkıyor net çıkmıyor. İşte aydınlanma bu bir bakıma da. Flaşa basıyor flaş yanıyor, oradakini hop böyle kendi içine alıyor, o zaman ne oluyor; Sen, ben oluyor. Fotoğraf makinası o resmi içine aldığı zaman fotoğraf makinesi olmuyor mu, o fotoğraf fotoğrafın içine dâhil oluyor, muhît oluyor fotoğraf makinesi ona. Yani kendi varlığına almış oluyor. Sonra tekrar zâhire çıkartıyor, karşıdan bakıyor, aa buymuş diye, yahut benmişim yahut arkadaşmış diye ama bu bir aydınlanmanın sonunda neticesinde oluyor ve hedefin karşılıklı düşmesi neticesinde oluyor.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri (Ses Kayıtlarından bir bölümdür)