Bu alemde ne başlayan birşey var ne nihayet bulan birşey. Herşey su gibi akmakta

Sabri bey’in şahsında tüm dervişlere hususî mektup,

Ey sevgili kardeşlerim,
Sizlere bu mektubu ibretli bir hikâye olarak naklen ve anladığıma göre yazıyorum. Fakat yazma saatim sabah namazından bir saat evvel aç karnına yâr ile ülfette iken, aramızda perde yok iken olan zamandır. Siz de öyle bir zamanda okursanız, cangâhınıza işler, sonsuz zevke erersiniz.
Sene on altıncı asrın ortaları, Macaristan’da bir hudut köyü. Köyün yarısı Türklerin, yarısı Macarların. Yan yana iki ev var. Birisi Macar köylüsünün evi, diğeri Türk sipahilerinin evi. Yiğit Türklerle asil Macar beyleri kendi hallerine kalsalar, kardeş kardeş geçinecekler. Fakat arada kılıç var. Kılıcın olduğu yerde insan, insanın olduğu yerde de sevda olacağı muhakkaktır. Her sabah seher vakti sipahi beyi uyandığında, ara yerdeki çitin öbür tarafında ihtiyar dadısı ile oturan bir Macar asilzadesinin kızı İncil okumaktadır.
Sipahi beyi bu yanık sesi hayran hayran her sabah dinlemektedir. Kız da bir taraftan okuyor, ama yan gözle de beyi süzüyor. Vakit gafillerin uyku vaktidir. Âşıkların ma‘şûklarına itirafta bulundukları saattir. Ma‘şûkların sinelerini de kulakları gibi dikkat kesilerek sessiz sessiz yaşlarını içine akıttıkları hengâmedir. Ellerini uzatsalar birbirlerini tutabilecekler. Sipahi beyi temkinlidir. Dilber ise sabırlıdır. Bey ocaktan ayrılma emrini alıncaya kadar bu temkin ve sabır devam ediyor. Aralarında koca bir dünya var ki perde oluyor. Tıpkı Kur’ân-ı Kerîm’deki “marece’l-bahreyn yeltekıyân, beyrıehü- mâ berzabun lâ yebğıyân” ayet-i şerîfesini, Hazreti Mevlânâ’nın şerh ettiği gibi; acı su, tatlı su yan yana. Sipahilerin köyü terk edecekleri haberi yayılıyor. Gün ışığına çıkmamış bir aşk, nerede ise doğmadan ölüverecek. Olur mu ya! Son gece bahçenin incecik çiti bu hâle takat getiremiyor, sökülüyor, eriyor, isyan ediyor. Bey “Bunca kaleler aştım da şimdi bu kadar ufak bir maniadan mı korkacağım?” diyor. Öte tarafta Macar güzeli de “Diğer geceler gibi bu gece de bitip gidecek; artık gelse de beni alsa, kaçırsa” diyor. Sipahi beyi bir anda çiti aşıyor. Birbirlerinin ellerinden tutuyorlar. Kız yalvarıyor; “Al beni, götür beni, sev beni” diye. Yalvarmaya ne hacet? Sipahilerin en güzeli olan o bey, aylardan beri çitin beri tarafında beklemiş. Neden? Aşktan, hasretten çılgına dönmüş. Ama onu nasıl alsın kaçırsın? “Dillerimiz ayrı, dinlerimiz ayrı, törelerimiz, usûllerimiz, ananelerimiz ayrı” diyor. “Sen İncil okuyorsun” diyor, “ben Kur’ân...” Macar dilberinin de diyecekleri var. İşi yalnız ağlamak değil; aşkın dili, dini, töresi sırası olur mu? Aşkın bir tek kanunu vardır. Vuslat ister, başka ne olursa olsun ferman dinlemez. Zamana, mekâna göre değişmez. Kız, bir bey kızıdır. Ananın babanın tek kızıdır. Ama her şeyi sipahi için terk edecektir. Türkler hakkındaki malûmâtına göre, hareminde başka kadınlar bulunsa dahi razıdır. Sipahi beyi anlamıştır ki bu kız dünyaya onun için gelmiştir. Bu ana kadar onun için beklemiştir. Başka türlü olamaz diyor, sen benim kaderimsin, insanların kaderi bir defa yazılır diyor. Bey, kızın İncil okuduğu dilden değil; aşk dilinden, gözyaşlarının akışından anladığı gizli ve mahrem dilden dilberinin sözlerini, maksadını anlamış, kendi ocağına uçurmuştur. Sipahi beyi ile Macar dilberi evlerini kurmuşlardır. Maksadlarına nâil olmuşlardır. Saâdet onlar içindir. Kızın babası atlılarla, silahşörlerle kızını araya dursun, olan olmuş, kaza ve kader hükmünü icra etmiştir. Her sevda seherinde sipahi beyi sevgilisinden hayretle soruyor. Sormadan edemiyor. “Nasıl oldu bu iş? Nasıl oldu bu?” diyor. “Beni bu kadar sevmeni bile kıskanasım geliyor. Sen hiç kendi kendini kıskanmanın ne demek olduğunu biliyor musun?” Macar dilberi mes’ud, mahmur ve yorgun. “Ben” diyor, “kendi kendimi çok seviyorum, ama çok. Çünkü senin sevdiğin her şeyi çok seviyorum. Ben kendi kendimle dost oldum, ben. Sen beni benimle barıştırdın. Ben beni bilmiyordum. Sen beni benimle tanıştırdın. Benden içeri bir ben daha varmış. Bana bunu bildirdin.”
İşte sevgili kardeşlerim, âfâkî ve enfüsî bu maddî ve manevî aşkı, garblıların yanlış olarak “amore platonique” dedikleri aşkı, fakir otuz beş seneden beri yaşıyorum. Sizler de manevî olarak noksan kalan tarafı yaşayasınız diye yazıyorum. Aşk aleminin belli bir başı veya bir sonu yoktur; insana bağlı olan her şey böyledir. Her şey bize nisbet edilmiştir. Bu alemde ne başlayan bir şey vardır, ne de nihayet bulan bir şey; her şey su gibi akmaktadır.
Suyu, deryayı görmez misiniz nura, güneşe doğru uçar. Nur onu tekrar arza iade eder. Çünkü vazifesi vardır. Nebatları, hayvanları sular, onlara hayat verir. Havaya uçtuğu zaman buhar derler, yağarken yağmur derler; ince olursa sis, kalın olursa bulut, çiçek, yaprak ve meyvelerdeki sabah damlalarına şebnem derler. Biz içeriz su insan olmuştur. Yediğimiz yemeklerle taşlar topraklar insan olmuştur. Hangi meyvenin, çiçeğin kökünden geçmişse onun ismini almıştır. Üzüm, çilek, vişne, fasulye, gül, karanfil vs. Bir namütenâhiliktir ki akıllar ermez, aciz kalır.

"Bu âlem katrelerin ben deryayım, dedikleri bir âlemdir.
 Bu âlem zerrelerin ben güneyim dedikleri bir âlemdir.
 Bu âlem havanın ben ruhum dediği bir âlemdir.
 Bu âlem aciz, fakir Mansûr kılıklı insanların (Ene’l-Hak) dedikleri bir âlemdir.”

Sevgili kardeşlerim! Cümlenize selamlar, sıhhatlar, iyi ömürler dilerim.
“Sabah seher vaktinde oturmuş İncil okur 
 Ben o dilden anlamam sanırım bülbül şakır 
 Sabah seher vaktinde görebilsem yârimi 
 Gül dalına bülbül konmuş, çeker âh u zârınu”

el-Fakîr, M. Nusret