Bu alemde yokluk yok. Hep var. Yokluk cehâlette, karanlıkta ve körlüktedir.

Merhaba Necdet oğlum,
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
Beklediğim mektubun geldi. Hatırıma şöyle bir hikâye getirdi. Bir hoca camide “Cenâb-ı Allah ne yerdedir ne göktedir, eşi benzeri yoktur, görülemez, bilinemez... v.s.” diye vaaz verirken, cemaat arasında bulunan bir Bektaşî dedesi dayanamamış; “Hocam!” demiş, “maksadını anlıyorum. Nerede ise Allah yoktur diyeceksin, ama utanıyorsun” demiş. İşte sen de onun gibi, “Sen varsan ben yokum; ben varsam sen yoksun” diyeceksin, ama diyemiyorsun.
İstanbul’dan sürgün bir paşa Erzurum’a gönderilmiş. Bağdat’taki vazifesine dönmekte olan bir diğer paşa arkadaşı da, şu eski arkadaşı bir ziyaret edeyim demiş. Şuradan buradan konuşurlarken sürgün olan: “Ee, Paşa hazretleri! İstanbul’dan haberler nasıl, ne var ne yok?” diye sormuş. Bağdat’a giden paşa: “Paşam! Bâb-ı âli’de sizin isminiz geçiyor. Galiba başvekil olacakmışsınız.” deyince sürgün paşa: “Paşa kardeş! Biliyorsun beni buraya sürgün gönderdiler. Sultanımız beni sevmez ve de istemez. Bundan eminim. Ama sen yalan yanlış da olsa söyle, anlat; hoşuma gidiyor” demiş.
Senin de fikirlerin, görüşlerin doğruya yakın, ama heyecana kapılıyorsun. Ömer de böyle, hatta daha heyecanlı. Sizleri söyletmekten maksadım; sizi söz söylemeye alıştırmak, kabiliyetinizi öğrenmek, emeklerimizin boşa gidip gitmediğini anlamak ve idrâk derecenizi bilmek istediğim içindir. Gördüm ki hepinizin neş’esi başka. Mesela Ömer bir bakıma, “Ancak ve ancak Resûlullah Efendimizin neş’esine varanlar Hakk Teâlâ hazretlerini görebilirler. Alemde İlâhî bir saltanat vardır. Bunu ilk idrak eden fahr-ı alem efendimizdir; diğer varlıklar da onu geliştirmeye memurdurlar ve onun hizmetindedirler” demek istemiş ve Fazlı Efendi’nin ağzını kullanmış.
Evet, vahdet-i vücûd’da “her varlıkta Hakk’ın zuhûru vardır; en ufak zerre dahi bu saltanat sahibinden uzak değildir ve Hazreti Allah da tam manâsıyle Efendimizden zâhir olmuş ve yine onda gizlenmiştir; ama mertebelere vâkıf olmak ve riayet etmek de lazımdır. Her varlığın kemal noktası, nûr-u Muhammedî’den hissesine düşen miktar kadardır. Güneşi, doğunca görürüz. Seher vakti olunca, onun doğacağı vaktin yakınlaştığını anlarız. Karanlıkta da arzımızın güneşe arkasını döndüğünü idrâk ederiz. Gölgede olanlar göremez, fakat anlar, hissederler. Beşeriyette kalarak gözü toprağa, taşa, ete, kemiğe bakanlar, onlardaki aslî nuru göremezler. İnsanların bunu idrâki, kokulu çiçeklerin koku verme zamanlarını, meyve ve sebzelerin olgun ve yenecek hallerini, kıymetli madenlerin işlenerek parmağımızda, kulağımızda takılır hallerini bilmeleri gibidir.
Şu halde, bu alemde yokluk yok. Hep var. Yokluk cehâlette, karanlıkta ve körlüktedir. Var olan, bizleri görür gibi Hakk’ı görür
-yani görülen bizden hariç değildir- o olur. Kendinde kendini nur olarak görür ki o zamanda zaten kendi kalmamıştır. Denizdeki balıklar denizi bilmezler ve bundan başka bir alem yok derler. Sudan çıkınca nurlu alemi görürler ve canları pahasına derhal can verirler, insanda (yenilmeleri suretiyle) fânî olurlar. Mi‘râcın başı yokluk, sonu tam olanla, Hakk’la var olmaktır.
Bu mektuplaşma sûretiyle boşa ve sohbetsiz geçen zamanlarımız bir anda telâfi edilmiş oluyor. Bu bir ilimdir, neş’edir. Olmak demektir. Hamlıktan kurtulmak demektir. Derslerinizi yeniledikçe daha iyi anlayacaksınız.
Biz Hz. Mevlânâ gibi 73 fırkayla da beraberiz. Yani hepiniz idrakiniz açısından haklısınız.
Gönlünüzde olanı lisana getiremiyorsunuz. İzin olunca o da olur. Her ağıza, her kaleme bu sırları ifşâ hakkı verilmemiştir. Her sarraf bu kasanın şifresini bilemez. Hâsıl-ı kelâm, şu halde Hakk ve Hakikat vardır, âşikârdır. Yokluk ise bizim cehlimizde, hamlığımızdadır. Yanmalıyız ki nurumuz meydana çıksın. Nur ve ateş zatımızdadır. Vücûdumuz ise odun mesabesindedir.
Şimdi sana biraz da atalar sözlerinden birkaç tane vereyim, istersen Ömer’e de ver:
- Dünyayı dünya isteyenlere, âhireti de âhiret isteyenlere bağışlayan vecdî bir huzur ve sükûn içerisindeyim,
- Kendi kendine yeten başka dost aramaz. Bu hale erinceye kadar da bizim gibi ihtiyarları aramak lazım.
- Varlık, eseriyle belli olur. Hz. Allah’ın azametiyle kâinâtı, alemi yaratması, yaşatması sonsuz kuvvetine ve saltanatına delâlet eder.
- Bu âleme nereden ve ne için geldiğini bildinse, gideceğin yeri de bileceğinden eminim.
- Câhillerle, avamla sohbet eden hamlaşır. Her kapıya başvuran sürünür.
- Bir lahza avam ile oturdum, bir hafta aşk hamamında temizlenemedim. (Hz. Mevlânâ)
- İnsanın zâtı gizli bir hazinedir. Sıfat aynasının nurudur.
- Nûr-ı sıfatın zât-ı Hakk’ta ifnâsı vuslat demektir.
- Kendi özünü bilene atasının kanı helâl olsun. Kendi özünü bilmeyene anasının sütü haram olsun.
Hepinize, soranlara cümlemizden selamlar.
M. Nusret Tura
Not: Şimdi size şöyle bir tasavvufî suâlim olacak. Cevabınızı bir aya kadar yazıp gönderin. Soru şu: İnsanların kimisi varı yok görürler, kimisi de yoku var görürler. Siz bunlardan hangisindensiniz?