Fenâfillah Mertebesinde Namaz

Hakîkat mertebesinden olan bakışla kulu ortadan kaldırıyor isek de, çünkü bazı kimselere bazı hakîkatleri anlatmak için “Bütün âlemde Allah’ın zuhûru vardır, insanda da şöyle şöyle zuhûru vardır” gibi anlatımlarla beşeriyet sorumluluğunu ortadan kaldırıyor gibi isek de, bizler bu dünyâ âlemine geliyor ve yaşıyor isek, bütün bunlar da üzerimizde geçerli olmaktadır, eğer böyle olmaz ise Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok âyetlerinde kulunu muhatab olarak almakta ve “Ey îmân edenler” gibi çeşitli hitâblar ile açık olarak bunları belirtiyor ve “yâ eyyetühen nefsil mutmainne” gibi hitâblar ile bireye hitâb etmektedir. İşte o zaman bireyin varlığını kaldırmamız mümkün değildir.
Kişi fenâfillahta yanî bütün varlıkta varlık görmekten çekinip Hakk’ı görür ancak bu hal bir sekr hâlidir, sarhoşluk hâlidir, bu sarhoşluktan kasıt ise ilmî manâda, yanî hakîkati itibârı ile ilmî mahviyet içerisinde olmak ve mahlûk görememek hâlidir ancak bu durum da ârızadır, yanî mutlak değildir. Çünkü burada mükellefiyet gitmektedir, bu nedenle kişiler burada çok tutulmazlar, tehlikeli bir yerdir, bazen ne namaz ne de diğer hiçbirşey kalmaz ortada. Tehlikeli oluşunun nedeni ise nefsin bu hâli kapmasıdır, nefs bunu kapınca kişi ilâhî manâda ben bu amelleri yapamadım zanneder. Ve buraya gelerek ayakları kayan birçok kişiler vardır, çünkü nefs mertebelerini tam olarak kendi bünyelerinde oturtamadıkları için, ve tevhîd mertebelerini hayâl binâsının üzerine kurdukları için gelen bir rüzgâr bütün varlıklarını alır götürür. Gerçek ârifler olarak bu tatbîkat yapıldığında, tabii ki bu fenâfillah’ta o kişi abdiyyetinden Ulûhiyetine, ya’nî kendinden kendine, olarak bu ibâdeti yapacağını bilir. Aynı şekilde Ka’be’de bu hakîkat geçerlidir, ya’nî Ka’be’yi ortadan kaldırdığımızı düşündüğümüzde, secde edenler kullukları ile karşılarındakinin ulûhiyyetine secde etmektedirler. Aynı şey karşısındaki için de geçerli olunca denge olmaktadır. Ve bunların hepsi de bir idrâk ve neş’e mes’elesidir. “Dur! Rabb’ın namazda” denilen hakîkat de bu hakîkattir. Eğer bir kişi bir ömür boyu namaz kılmış ve bu makâma gelince âciz kalıp kılamadı ise, onun Rabb-ı hassı onun vekîli olur, ve o namaz yine kılınır, ancak bu durum gerçek irfân ehlinde olur, yoksa bu işler sâdece lafzî olarak olmaz. 
İşte bu halden sonra, bu kişi tekrar halka dönerek yaşamaya başladığında Hakk ile halk arasında, ama halkvârî yaşayan kimse hükmüne girmektedir. Ve bunların dışarıdan tanınması da mümkün değildir, bunlar tamâmen dışarıdan kulluk elbisesindedirler, bu elbisenin içine de Rabb’lık elbisesi, Ulûhiyyet elbisesi giyilmiştir, ve dışarıdan bakıldığı zaman, kul ve o kulluğun mutlak olarak üzerinde, herşeyi geçerlidir. Bunlar çevreye örnek olmaları adına farzlar ile mükelleftirler.
Aynı zamanda bütün kazâ ve kader bahsi onların üzerlerinde geçerlidir yanî bir mertebede kulluk hükmü kalkmakta ama diğer iki mertebede, beşeriyet mertebesinde ve insân-ı kâmillik mertebesine dönüldüğü zaman, kulluk mertebesi mutlaka vardır. Ve kul da sorumludur diyerek emr-i teklîfi istikâmetinde hayâtını sürdürmesi lâzım gelmektedir.

Her şey Merkezinde mi hikayesi Kitabı'ndan
Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.)