Görüyorum ki kainatı ihâta etmişim, içeriden gönlüme bakıyorum

Elhamdülillah mektubunuz geldi. İki gündür mektubunuzun rüzgârı gönül ahizesinde oynamalar yapıyordu. Bakalım kendisi mi, mektubu mu? Yanı zâtı mı, yoksa nefhası mı? diye düşünüyordum. Bugün geldi. Hemen yazıyorum. Zaten işim gücüm gönülle, kalemle. Nazarla onları İlâhî alemle birleştirmek, ilişik kurmak, Cebrâillik yapmak.
Ezân-ı Muhammedi deyince fakir de elektriklendim. Bizlerin de çalışmaları hep o ezanın devamıdır yavrum. O ezan ile dinsizler dine, farklı din sahipleri İslâmlığa, İslâmlar tarîkate, tarîkat sahipleri de gönül haline davet edilmektedir.
Fakir her gece üçte dörtte, seherden biraz evvel Rabbimin huzurunda sizler için niyazla meşgulüm. Seher yıldızı, pırıl pırıl halimi, niyazımı, yaşlarımı seyreden tek göz; çünkü gözün biri gönülde.
Alem halkı ne yaparsa yapsın, biz dervişler her an huzurda, mi’râcda, neş’edeyiz. Bu güzellik yani hüsn-ü mutlak’ın karşısında ayak tırnaklarıyla, bacak kıllarıyla meşgul olacak değiliz ya. Güneş, nûru nereye değse, orada göreceği kendi nûrudur. Toprak, leş, gübre gibi şeyler nazarımızda gaib olur, gözükmez bile.
Fakir de buralarda Arap türkülerini, Arap hafızların Kur’ân tilavetlerini radyodan takip ediyorum. Birdenbire gönlümün üst kapağı açılıyor sanki. Semâlara, sonsuzluğa doğru. Görüyorum ki kainatı ihâta etmişim, içeriden gönlüme bakıyorum, her yerde sâri olan nûrânî zerreler bir köşede sıkışmış. Zikir ve teşbih ile bilerek bilmeyerek, mü’min, kâfir hepsi zikir ve tesbihde.