Hakîkat-i Muhammedîyye ve Hazret-i Muhammed

... Şimdi evvela genel mâ’nâda yaşam bu buz kitlesi içinde, bunu bilmemiz lazım, yani zâhirde yaşadığımız genel olarak tevhid eğitimi almamış veya herhangi bir şekilde neyse yani genel olarak buz kitlesi içerisinde, beynimiz buz kitlesi halinde, ama birinin buzu daha fazla birinin buzu daha az, kapasitesi ona göre. Evvela bunun kırılması yani kırılması derken pat diye kırılması şekliyle değil, yavaş yavaş içindeki enerjisinin alınmaya başlaması. Bu alındığı zaman, buzdan sonra su hali geliyor, buz eridiği zaman su oluyor. İşte dervişin buzluk halini geçirmesi, su haline gelmesi ki o zaman akan, akışkan olan ve her hale dönüşebilecek bir kıvama gelmiş olmaktır, buzluk halinden çıkıp suluk haline geliyor, ve suladığı yere de fayda vermeye başlıyor. 

O su evvela kendi bünyesindeki esmâ-i ilâhiyyeyi sulamaya başlıyor ve her bir esmâ-i ilâhiyye kendine göre yeşermeye başlıyor o beyinde yahut o gönülde. O zaman esmâ-i ilâhiyye faaliyete geçiyor kişinin üstünde. Daha donuk iken evvelde kullanılmaz halde iken, suya dönüşüyor, su beslemeye hayat vermeye çalışıyor ve o kişinin de bilhassa hangi esmâ-i ilâhiyyesi ağırlıkta ise o daha çok beslenmiş oluyor o sudan daha çok fayda görmüş oluyor.

İşte bu aşamalarda evvela deniyor ki nefs-i emmâre. Emmârede kayıt çok, ben yaptım diyor başka hiç kimseye hayat hakkı tanımıyor, katı yani, kendi bünyesinde benim diyor belki bilerek belki bilmeyerek, o da bir ayrı konu. Çünkü kişi orada daha henüz kendisini tanımadığından, vicdâni olarak yani iç mertebede kendisini tanımadığından ama dışarıda o buz kütlesi halinde “ben”im diyebilen yani buzun benim dediği halde yaşamakta. İşte buzun kendisini ben zannetmesi bu hayâli bir benlik oluyor, yani kişide evvela bu hayâli benliğin çevrilip değiştirilip gerçek kimliğine benim yani insanlık vasfına ulaşması gerekiyor ama onun için de buzun erimesi gerekiyor. 

İşte bu iki arada olana izâfi benlik deniyor yani isimlendirilmiş benlik. Ama orada iddiadan artık geçiyor yani benim iddiasından geçiyor, bir bakıma sizlersiniz bizleriz, daha geniş bir hale gelmiş oluyor ben merkezli yaşamaktan çıkıyor ve gerçeği kabullenmeye başlıyor ve böylece de cebriye bakışındaki görüş de değişiyor, onları artık rakip kişiler değil veya çevrede sen ayrı sen ayrı sen ayrı düşman türü kimseler değil, muhabbet etmese bile en azından hoşgörü ile bakabiliyor çevredekilere, olabilir orada böyle bir zuhur var. Sıvı halinde yayılabiliyor artık bulunduğu hale göre uyum sağlayabiliyor, kaskatı olmuyor. Sonra bu biraz daha aşama geçtikten sonra sıvı halden de gaz haline geçmeye başlıyor, nerede başlıyor bu, İbrâhim (a.s.) mertebesinde daha hafiflemeye daha yukarıya çıkmaya daha genişlemeye ve kendini madde yapının dışında lâtif bir varlığı olduğunu da idrâk ediyor.

İşte İnsân-ı Kâmil olarak vasıflandırılan kâmil insandır, İnsan-ı Kâmil tabiri biraz yanlış. İnsân-ı Kâmil sadece bir tane var bu âlemde o da aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz İnsân-ı Kâmil. Diğerleri onun benzerleri “Kâmil İnsan” yani kemâle doğru gitmiş ulaşmış veya nereye ulaştıysa o ma’nâsında.

Bir de bu fezâ denilen sonsuz olan bu âleme Hakikat-i İnsâniyye diyorlar tasavvufçular, yani bu şekilde benzetme yapıyorlar veya bir ifâdelendirmek lâzım geldiğinde, bir isim vermek gerektiğinde böyle bir isim veriyorlar. Çünkü nasıl ki beşeriyet âleminde yeryüzü fizik âleminde insan Hakk’ın halifesi ise âlemler düzeyinde de sıfat mertebesi Hakikât-i Muhammediyye de denilen o yer Allâh’ın halifesi, yani ne bakımdan, birey olarak değil genel âlemler bakımından yani Allâh’ın yansıması veya Allâh’ın olan aklı küllün nefsi külde zuhura çıkması. İşte bu hilâfet olduğundan yani genel küllî hilâfet olduğundan bunun da ismi yine Hakikat-i İnsâniyye yani İnsân-ı Kâmil buna diyorlar. Bu hakikatlerin nokta zuhur mahallli ise de Hazret-i Muhammed ismini alıyor. Çünkü bize bütün o bilgileri orası verdi. 

Eğer Cenâb-ı Hakk bir başka eğitici öğretici insanlık âlemine getirseydi bu kadar güzel iletişim olamazdı, yani melekten bir peygamber olsa olmaz, bir başka bilmediğimiz bir varlıktan bize peygamber gelse biz onunla her yönüyle iletişim kuramayacağımız için bu bilgileri sağlıklı olarak alamazdık. Hazreti Peygamber Efendimiz geldi diğer peygamber hazerâtı da öyle ama, en kemâlli olduğu için Peygamberimizden bahsediliyor, çocuk ile çocuk oldu, büyükle büyük oldu hasta ile hasta oldu, yani insanlık katmanlarının yaşamlarının her türlü hâliyle yaşadığı ayna oldu. Bir melek bunu yapamaz mümkün değil, çünkü insâni vasıflar yok meleğin üzerinde, ama insanda melek vasıfları var. ...

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri (Ses Kayıtlarından bir bölümdür)