Hazmi Tura Efendi'nin sene-i devriyesinde hakkında bir gazetede yazılan makale

Bu vesile ile kendilerinin ahirete intikalinin sene-i devriyesini arz ederiz. Muhibbana duyrulur.

 30 Haziran 1960 Perşembe günü, son vaziyetinden haber alamadığımız için endişe ettiğimiz, âlim ve fâzıl hemşehrimiz M.Hazmi Tura’yı, mensubu bulunduğu Uşşaki tarikatının eskiden tekkesi olan, Edirnekapı Keçeciler Caddesinde ki ikametgâhlarında ziyaretlerine gittiğimiz zaman, daha dışarıdan bir şeyler sezerek telaşlanmış ve içeri girerek, bir gün önce Haseki Hastahanesinde vefat ettiğini ve defin için evlerine getirilmiş olduğunu öğrenince çok müteessir olmuştuk. Cenaze, günlük oturma odalarının yanında ki misafir odasındaydı. 

 Gelenler yavaş yavaş çoğalıyor, Efendinin son bir defa yüzünü görmek istiyorlardı. Ortalık sessiz. Yavaş yürünüyor, yavaş konuşuluyor. Arada sızlanmalar, hıçkırmalar duyuluyor. Yaşlı bir hanım “ Efendi şehidi aşktır” diye ağlıyor. İçine ateş düşmüş gibi ah çekenler görülüyor. Ortalıkta dolaşanlardan biri “O dünyasını değiştirdi. Ne olduysa bizlere oldu, sahipsiz ve yetim kaldık” diyor. 

 Cenaze hazırlandıktan sonra, tabutun üzerine sarık ve diğer bazı ilmiye alameti de konarak Fâtih Camii Şerifine getiriliyor. Öğle namazında muhrik bir sesle okuyan Hafız Kâni dikkat ve hayranlıkla dinleniyor. Fâtih Camiisinde farklı bir kalabalık ve canlılık var. Namazdan önce Efendiye hatim okunuyor. Öğleyi müteakip büyük bir kalabalık cenaze namazını eda ediyor. Cemaatten bir zat söz isteyerek, Hazmi Efendi hakkında irticalen, edebî ve çok edepli bir konuşma yapıyor. Tabut eller üstünde bir müddet taşındıktan sonra cenaze arabaya konuyor. Arkasından dört beş otobüs ve pek çok taksi takip ediyor. Kasımpaşa sırtlarının bir yerinde vasıtalar duruyor. Tekrar eller ve omuzlar üstünde ilahilerle mezara geliniyor. 

 Sıcak bir gün. Mezarına başına toplanıyoruz. Kuran-ı Kerim okunuyor. Arkadan usulüne göre zikrediliyor. Mensuplarının, için için akan, gönülden gözyaşları ve gömüldükten sonra, yaşlı ve nurani bir zâtın duyarak, ağlıyarak verdiği telkin görülecek şeydi… Efendi, şeyhi ve kayınpederi olan zâtın ayak ucunda yer olmadığı için başucuna gömüldü. Herkes, Allah için, baş ucuna lâyıktı, diyordu. Hazreti Mevlâna da olduğu gibi. Fâtihalar okuduk ve Efendiyi bu çıplak ve sıcak tepenin tek serin ve rüzgârlı ağacının, serin gölgesine tevdi ederek ayrıldık…