Heman seyrancısın, seyranın eyle. Deme şu şöyledir, bu böyle

Ehlullah Hakk’a tevekkül ve rıza bahislerinde herkesten ileri gitmişlerdir. “Külle yevmin hüve fî şe’n” sırrı her an çeşit çeşit tenevvüler, zuhurlar gösterir. Arif olanlar neyin nereden geldiğini bilirler, boyun bükerler ve sabrederler.
“Heman seyrancısın, seyranın eyle.
Deme şu şöyledir, bu böyle.”
Arifler gibi karpuzlar da öyledir. Elden ele atarlar, iterler, çekerler, kavun, karpuz meyyit gibi ses çıkarmazlar, itiraz bilmezler. Bu defa da Hak erenlerin böyle bir tecellîsi cilve-nümâ oldu.
Size şimdi vahdet, sessizlik ve dağdağadan uzak bir hayat lazım. Dalgın olmamalı, uykuda olmamalı, uyanık olmalı ki görülecek şeyleri görmeli, okumalı. Sahnenin içinde bulunmaktansa seyri daha güzeldir. Hep Kâdir-i Mutlak’ın emrindeyiz. Bunu bilip idrak edince mükâfat muhakkaktır. Geçirdiğiniz kazadan müte’essir olduk. Mevlam bir daha böyle tecrübelerde bulunmaz inşallah. Sen düştüm deme, attan indim de ki yine binmesi, yükselmesi kabil olsun. Merdivenden düştük; fakat arş-ı âlada yükseldik. Her kahrın sonu lütuftur. Meleklere seni kollatırlar. Tasarruf Hakk'ındır. Hep hikmet tahtındadır. Zafer Allah’ındır, Hak erenlerindir. Biraz dinlenmen lazım. Kendine gel. İdrakini topla. Huzurdan ayrılma fakat dalgın da olma.
***
Biz âhir zaman ümmeti ancak kendimizi sabah serinliğinde, her taraf sessizken, gönlümüzü ve gözümüzü harekete getirerek niyaz etmekle bir kafile teşkil edelim ve böylece selâmete vâsıl edip kurtulalım. Âşık ile ma‘şûkun mahrem konuştukları saat bu saattir. Hiç olmazsa sabah namazından bir saat evvel... O zaman Cenâb-ı Hakk her duayı kabul edeceğini vaad buyuruyor. Dertlilerin, aşıkların niyaz saati olan bu vakti kızlarım da kaçırmasınlar. Füyûzât-ı İlâhiyenin, rahmet-i Rahmâniyenin yağmur gibi yağdığı saat bu saattir.
***
Hazret-i Mevlânâ’ya oğlu: “Aziz babacığım! Sizin Şam seyahatine çıkarak bizi ve Konya’daki sizi sevenleri kedere boğuyorsunuz. Yalnız kalıyoruz. Sizin olmadığınız yerde hayatın da tadı yok.” demiş. O da: “Oğlum! Bizim yalnız sûretimizi, dışımızı görenler kedere boğulabilirler; fakat bizim içimizi, özümüzü görüp ruhumuzla haldaş olan, ayrılıkların sûrette olduğunu, manâda beraber olduğumuzu bilirler. Ötekiler ise aynı karpuzun çekirdekleri, aynı deryanın katreleri, tek güneşin zerreleri olduğumuzu idrâk edemeyenlerdir.” buyurmuştur.
Filvâki, insan bile bile sûrette de beraberlik istiyor. Hasret ve iştiyak bizde de var. Bir zuhûrâtımızda (on sene kadar evvel) Fâtih’teki dergâhın bir makber sessizliğine büründüğünü görmüştüm. Bu; efendinin intikalini, devrini tamamlayan bir dergâhın sonuna işaret ediyor. “Li-meni’l-mülkü’l-yevm” “Bugünün hâkimi, sahibi kimdir?” Bu sözü, kudret, kuvvet sahibi olan misilsiz, eşsiz tek varlık soruyor. Yine kendisi cevap veriyor. “Lillâhi’l-vâhidi’l-kahhâr” yani “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır.” İnsan bu sözü masivaya arka döndüğü her zaman duyar, bir vuslat demidir. Çalışmalı, kıymet bilmeli. Dem geçer, devran döner. Hemen bâkî Allah kalır. “Size ne yapayım, daha nasıl çalışayım, ne yapayım?” der gibi karşımda duruyorsunuz.
Fakiri bir anda arş-ı âlâya çıkaran İlâhî bir söz hatırıma geldi: “Seccadeye oturduğunuz zaman kâinâtı unutun. Benim bulunduğum yerde yer bile yoktur.” diyerek râbıtada “illâ” sırrını düşünün. Dersinizi bu halde bitirin; ilâhi isimlerin ve sıfatların bir vücudda, bir gönülde zuhûru, o vücudun, o gönlün, o idrâkin istidâdına, sâfiyetine göredir. Hatırınızda kalsın Yavuz Sultan Selim’in:
“Cevr-i dilber, ta’n-ı düşman, suz-u firkat, za’f-ı dil
Dürlü dürlü dert için halk etmiş Allah’ım beni.”
dediği gibi bu kederli sıfatları lütuf bilerek yüz derdi bir derde, yani derd-i aşkta toplamalı, ümitsizliğe düşmemeli.
Rabbim ilminizi, fehminizi ziyade eylesin. Bu duaya hepimiz de muhtacız, amin... Rabbimiz korusun, selâmetler saadetler..

MEKTUPLARDA YOLCULUK- M. NUSRET TURA