İMAM HÜSEYİN - KERBELA - AŞURE

Aslında böyle bir yazı yazma niyetim yoktu. Resülullah s.a.v.  Efendimizin kıymetlisi olan Hz. Hüseyin ve yaşadığı bu elim hadise hakkında yazı yazmak haddim de değildir. Ama son günlerde oluşan müşahadeler ve gördüğüm zuhurat beni böyle bir yazı yazmaya sevk etti. Cenab-ı Hakk’tan bu konu hakkında bize anlayış, idrak ve fehim genişliği vermesini rica ederiz.

       Klasik mana da şeriat üzere bir yaşam sürdüğüm yıllarda Kerbela meselesi bizi üzüntüye sevk eder. Muharrem ayını da tatlı olmak üzere yapılan aşure ziyafetlerini istifade etmeye yöneltirdi. Tarikat yaşantısında olduğum yıllarda da ise bu zaman geldiğinde biraz da kendi halimde Şia-Caferi meşrebi bir tarzda hüzünlenir ve ağlamaklı olurdum. Aşure ise biraz daha bilgi mahiyetinde, Nuh as.mın bir takım yiyecekleri bir araya getirilerek ilk terkibinin yapıldığı ve bu gün oluşan bir takım önemli hadiselerin olduğu ve Aşure günü gusletmek, zikir, nafile namaz, oruç, tesbihat gibi faaliyetlerin yapılmasının faziletli olduğunu öğrenmiş ve uygular olmuştum.

       Hakikat eğitimine geçtiğim zaman Efendi Babam Necdet ARDIÇ sultanımın anlatımlarından bu işin her iki kanal tarafından nakledilen ve taklid edilen halin fevkinde bir tahkikinin yani hakikat yaşantısının olduğunu öğrenmiş oldum.

       Bu hakikat neydi veya içinde neyi barındırıyordu. Kaynaklara göre bu haber Resülullah Efendimize Hz. Hüseyin’in verilmişti. Efendimiz duâ etse, Rabbine iltica etse bunun önüne geçemez miydi? Tabi ki âlemler onun için halk edildiğine göre O’nun bu isteği geri çevirilmezdi. Hakikat-i Muhammediyenin tam kemalli zuhur mahalli olduğu için Âyan-i Sabite deki Kâza ya nazar etiği için, bu programın nasıl gerçekleşeceğini biliyordu. O’nun için böyle bir istekte bulunamazdı-bulunmadı.

-----------

       Bu olayın bir yönü de Nisa suresi 69. Âyette bulunan ehli beyt hakkındaki hakikattir. Bunu Terzi Baba Kûr’ân’da Yolculuk Nisa suresinden özet olarak alalım…

       (69) (Ve men yutııllahe verRasûle feülâike maallezîne en'amAllahu aleyhim minen Nebiyyîne vasSıddıkîne veşŞühedâi vasSâlihîn* ve hasüne ülâike refîka;

      “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”

       Yukarıda bahsedilen dört mertebe (Nebi, Sıddık, Şahid ve Salih) “Ehli beyt” hazaratında bulunması gerekiyordu, işte “Ehli beyt” fertlerinin genelde “şehid” edilmesinin sırrı bir bakıma bu yet-i Kerîme de yatmaktadır. Onun için bu hususta fazla ileriye gitmemek lâzımdır. Hâşâ! Cenâb-ı Hakk acizmiydiki, onun haberi olmadan Habibinin ehli beytini “şehîd” ettiler. Aslında onlar zâten bâtınen (şehid-şâhit) idiler, ancak bunun zâhirende olması gerekiyordu ve öyle oldu, bunların üzerinde fazla fikir yüretmek kişileri büyük yanılgılara götürebilir. O halde (Allah-u a’lem-Allah bilir) deyip meseleyi hali üzere bırakmak daha gerçekçi olacaktır. Herhalde onları Allah ve Peygamberi bizlerden daha çok seviyordu. Bu hususta söz çoktur yeri olmadığı için bu kadarla geçelim. T.B

 

        Bu âyetin sayısal değerlerine bakarsak;

        4+6+9= 19 İnsan-ı Kamil’in şifre sayısı olduğu ve İnsan-ı Kamil ile ilgili bir âyet olduğu görülecektir.

-------------

        Muharrem ayı girdikten sonra müşahadem de dikkatimi çeken hadiseler olmaya başladı. Aslında bunları da başlarda “Allah de geç” kaidesince pek önemsemedim. En son gördüğüm mana zuhurat bu olayı, ya sen o tarihe git ya da o tarihi yaşantıyı buraya getir halinin zuhura çıktığını kavramamı sağladı. Âyet yorumunda söylendiği gibi aslında söyleyecek hiçbir şeyim yok, ama anlatmak istediğim bu yaşantının salik bünyesinde kendi yaşantım içinde nasıl olduğu, nasıl gerçekleştiğidir.

       Zuhurat ve müşahade de ki kişiler herhangi bir sıkıntı olmaması isminin anlamı olan remzler ile belirtilmiştir.

       Geçen hafta Cuma günü evde ön oda da oturuyordum, o da yol seviyesinde aşağıda olduğu ve camın önüne araba çekildiği için dışarıyı göremiyordum. Ama büyük bir gürültü ile bir şey kırılıyordu. Daha sonra hanım ile Cuma pazarına çıktığımızda karşımızdaki apartmanın altında 54/B deki dükkandaki Kardeşler Bakkalın önündeki kaldırım taşını dükkana daha rahat girilmesi için kırdırdığını gördüm. Daha sonra dün (Pazartesi) işe gelirken telefonum çaldı. Murat Abi Kardeşler bakkaliyesinden arıyorum, ben hayat... Belediye den geldiler, çöp konteynerlerine cep yapacaklar, arabayı biraz ileriye kaydırabilir misin? Diye soruyordu. Bende O an servisteydim ve işe gidiyordum, arabanın anahtarı da üstümde kalmıştı. Bu hali arayan kişiye aktardım. Daha sonra belediyenin bu çöp konteynerlerine cebi kaldırım taşlarından yaptığını hatırladım.

      

       11-10-2016, 10 Muharrem günü sabah namazından sonra görülen zuhurat; Arabam ile anne ve babamın evinin bulunduğu sokağın birleşiminde olan Sıvacı Ferhat sokağının köşesinden işyerinden arkadaşlarım Şia-Caferi meşreb Eminlik ve Sünni meşreb olan Bayram’ı alıp Kartal tarafında ibadethane olan bir mekana taziye türü bir hal için gidiyoruz. Eminlik ve Bayram dönüşte bizi aldığın yere bırakırsın diyor. İçerde sehpa gibi uzun masalar üzerinde aşure ve makarna tatlı türü yiyecekler var. Yerken bir miktar masa üzerine dökülüyor. Eminlik yemeği bitince yan tarafa yer sedirinin üzerine geçiyor. Bende yanına oturuyorum. Burada namaz peyderpey cemaat halinde kılınır diyor. İmam olsam bunların usulünü bilmem, kendi usulüme göre garip karşılarlar diye düşünüyorum…

       Öncelikle müşahadelerle beraber zahirden, görülen zuhuratla batına doğru Muharrem-Kerbela-Aşureyi yorumlamaya çalışalım.

       Kardeşler bakkal-bakkaliyesi (arayanın isminin manası, hayat-yaşam), Tel no su, Şifre sayımız 53 ve 2 ile zahir batın yakîn müşahadesi, Resülullah s.a.v. Batın alêmine göçtüğü tarih, bunun sayısal toplamı 13 ve Fetih sayısal değeri,   Ahmediye mahallesi, Necmeddin Okyay sok, 54-B, kaldırım taşı, çöp, konteyner…

       Kardeşler; Bir batında doğan ikiz kardeşler Kûr’ân ve İnsan… (5+4+B(2)= 11 Hazreti Muhammed’in şifre sayısı bunu desteklemektedir)

       Bakkal; Bak-Kal yani buranın müşahadesine bak ve biraz bu sahada kal ve araştır.      

       Bakkaliyesi; Bak, Ke-Sen, Aliye, Si-İnsan, Sen, İnsan’ın yüce hakikatlerine bak…

       Arayan Hayat sıfatı ve Muhammed ve Hu ile Fetih yani bunların açılımıdır.

       Ahmediye ma-hallesi; Ma su ve ilim, Hakikat-i Ahmediye ilminin hali ile olan İnsan,

       Necmeddin Okyay; İlahiyat Yıldızının eğriliğinin doğruluğu,

       Kaldırım taşı; İşin nirengi noktasını oluşturuyor. Kerbela kelimesi içinde bulunan kelimeleri araştırırken ilginç bir bilgiye ulaştım. Onun için buraya alınmasını faydalı gördüm gördüm.

       Kerbela: Irakta Seyyid-üş şüheda Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübarekleri olan yer.

       Kerb: 1. (C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak.

                2. Yaya kaldırımının kenar taşı, bak

                3. Kaldırım kenar taşı

       Kerb market: Borsa kapanınca sokakta süren piyasa    

       Ela:  1. Gözde sarıya çalan kestane rengi.

               2. Bu renkte olan

               3. Sarıya çalan kestane rengi, göz rengi

               4. Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tabir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkar, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında. (Osmanlıca'da yazılışı: elâ)

               5. Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.     

       Ker:  1. Kuvvet, kudret.

               2. Polonya'da alkolden yapılan sentetik bir lastik.

       Bela: 1. İçinden çıkılması güç, sakıncalı durum.

                2.Büyük zarar ve sıkıntıya yol açan olay veya kimse

                3. Hak edilen ceza.

                4. Evet. (Nefiyden sonra isbat için söylenir.) Mesela: Kur'an-ı Kerim'de mezkur; Cenab-ı Hakkın ruhlara karşı, "Ben Azimüşşan sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ruhlar Yani: "Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler. (Bak: Bezm-i Elest)

                5. (c.: Belaya) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dahiye. (Osmanlıca'da yazılışı: belâ)

       La:    1. Gam dizisinde "sol" ile "si" arasındaki ses.

                2. Bu sesi gösteren nota işareti.

                3. Lantan elementinin simgesi.

                4. Arapça'da kelimenin başında Nefy Edatı olarak kullanılır. Olumsuz anlam yükler. Örneğin: Lâ mekân: Mekansız

-------------

       Kûr’ân ve İnsan’ın zat mertebesi ile ki bu mertebede herhangi bir zuhur olmadığı için Hayat sıfatından gelen seslenmeye, olumsuz (La) ile karşılık vermiştim. Kerb, Kerbla yani Kerbela olmuştu. Bu mertebenin anahtarı yani açılımı ben de yani zati hakikatlerdedir diye söylemiştim-söyletilmiştim. Cep için kaldırım taşı (Kerb) konacak yer, NECMEDDİN OKYAY sokak tan 57 nolu bina, Ayın sokak tan 1 nolu bina idi. Sayıları yan yana koyarsak 571 yani peygamber efendimizin doğum tarihi yani Mevlid kandili ve hakikatidir. Ceb ise Museviyet mertebesi ile elin göğse sokularak parlak bir şekilde çıkmasıdır. Bir başka yönü ise Ker (Kuvvet, Kudret) ile 19/53 çalışmasında gelen “Cebinde ki güç 19/53” tür. Efendi Babamız ve bizi “Kerbela” tarzı bir duruma düşürmemesi için çalışmadan kaldırılmıştır.

       Kon; Konmaktan gelen Konya’dır. Ve Hz. Mevlana’nın bu konu hakkında Mesnevide kısa bir hikaye tarzı anlatımı vardır. Teyn; Salı günü (Türkiye ağızları sözlüğü) Bunun arapça karşılığı ise yevmul- sülasa yani 3. Gündür. Er ise Recül yani bu hakikatler üzere irfaniyet ile yaşayan insandır. Bu konteyner deki çöpü alan çöp arabasının üzerinde Arabistan da Haram yazmaktadır. Bilindiği gibi Mekke ehli olmayana Kabe Mescid’ül Haram, Mekke ehli olana, buraya girmesi helal olana ise Mescid’ül Harem’dir.

       Hz. Hüseyin’in vasıflarının yazıldığı âyet Nisa suresinde geçmektir. Çöp ise bilindiği gibi kokusu ile rahatsız edicidir. Ama güzel kokularında en kötü kokulardan oluştuğu bir gerçektir. Anahtar ise Miftah’tır. Aslı ise Fettah’tır. Derslerimizde 8. Dersin zikridir. Peygamberi İbrahim as. dır. Onun özelliklerinden biride Esma-i ilahiye ve Meleklere imam olması ile namaz’dır. Bu üç özellik (Teyn de üçüncü gündü) teki hakikat “Ferdi Selase” olan “Muhammedi Hikmet”tir. Bu da “Sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi; “En-nisa’e”, kadın “vet-tıyb”, güzel koku ve “cu’ile kurretu a’yni fîs salâh” ve namaz gözümün nuru kılındı. Hadisi şerifidir. Bu hadisi şerifide “Fusüs’ül Hikem Muhammed Fassı’nda” Muhyiddin ibni Arabi hazretleri tarafından açıklanmıştır.  

       İsmi gibi küçük güzel olan Hüseyin Efendimiz, bilindiği gibi Hac farizasını yerine getirmek üzere Mescid’ül Harama giderken Kufe halkından gelen hilafet daveti üzere, Hacca gitmekten vazgeçmiş yanında bulunan küçük bir gurub ile buraya doğru yola çıkmıştır. Ama Kufe halkı Hz. Hüseyin’in yanında yer almaması ile muhasara altına alınmışlar. Hz. Hüseyin, babası Hz. Ali’nin öğretmiş olduğu birçok kılıç oyunu sayesinde bu grub ile savaşı günlerce sürmüştür. Bugün secaat günü değil, şehadet günüdür emri ilahisi gelince kılıcını bırakmış ve şehid olmuştur.

       Görmüş olduğum zuhuratta ki 10 Muharrem anma toplantısına gidilen Şia Eminliğin ismi kendi yöresinde Tek-Tek yani Salı gününden gelmektedir. Bu zuhuratta Salı günü görülmüştür. Yukarda yazıldığı gibi Arapça karşılığı üçüncü gündür. Tek ise Arapça karşılığı Ahad’dır. Bilindiği gibi zuhura taayyün mimi ile çıkar ve Ahmed olur, bu da 53 tür. Pazar günü ise yevmul-ehad’dır. Birinci gündür. 1 ve 3 yan yana gelince 13 eder. Emin‘in sonda ki “Nun” ise Nuru Muhammed-i ile tüm bu mertebeleri kapsamına almak demektir. Emin-Te…, boş ıssız yer ve emin olan demektir. Hakk ile olmanın eminliğini ifade eder diyebiliriz. Bayram ise bu hallerin bayramıdır. Şia ve Sünni olanlar ile gidilmesi her iki meşrebinin cem edilmesidir. Hem Ali, Hem Sünni kanalının hakikatleri ile olunmasıdır. Aşure-Aşere yani 10 veya 12 ile kemal sayı ve 12 mertebeyi ifade eder. Masa yani arş üzerine dökülmesi ile vahidiyet sahasında yaygın haldedir. Divan üzerinde Emini ile oturmak, Hakk’ın divanından bu haller emin bir şekilde marifet hali ile aktarılmaktadır. Namaz’a kalkmak ise bu müşahadeler ile kıyama kalkmak ve cemaat ile cem halinde olmaktır. Şia namazda el bağlamaz, yani birleştirmez. Bu da ikilik yani Tenzih halidir. Sünni ise el bağlar bu da Teklik yani Teşbih halidir. Her iki mertebeyi Cem ise Tevhiddir. Bizi dönünce aldığın yere bırakırsın; bu zuhuratın en başındaydı. İcadiye ile bu halin icadı var oluşu âyan-ı sabite mertebesi kaynaklı olduğudur. Sıvacı Ferhat; masivacı Ferhat yani bu hale Ferhat gibi Nefis dağını delip Allah’tan gayrısını bırakıp, Şirin bir hale yani Hz. Hüseyin’in yaşantısına ulaşılabilir diye düşünebiliriz. Dönüş ise iş arkadaşlarını alınan yere bırakılacaktı. Yalnız gidenler, gelenler değildir. İş, Efal mertebesidir. Yolun başında farkta olunduğu için Sünni ve Şia olan arkadaşlar ayrı bir varlık olarak görülmektedir. Dönüş ise Efal Tecellisidir. Aslında bunların ayrı değil, Hakk’ın bir tecellisi olduğu ama, Halk bazında yani Efal âlemine de inildiği için her bir zuhur mahallinin de yaptıklarından Hakk’â karşı sorumlu olduğudur.                

------------

       Buraya görülen zuhurat, müşahadeler ve konu ile bağlantısı olduğu için Mesnevi’den bu konu ile alakalı beyitler alınmıştır. Ailem ile son iki senedir. Güney’e yaptığımız yolculuklardaki duraklarımızdan birisi beyitlerde yazan Antakya şehrine gitmekteyiz ve sınır kapısına çok yakın bir yerde konaklamaktayız. Bu sene ki yolculuğumuz da dönüşümüzde Konya’da uğrayıp, Hz. Pirimizi ziyaret etmiştik. O gün anlatılanlar ile bugün de o bölgenin halinde pek bir değişiklik yoktur.

------------- 

       Ömrü zâyi’ eden ve ölüm vakti o dara dar olan zamanda tövbe ve istiğfar etmeye teşebbüs eden bir muğaffelin her sene aşûre (âşûrâ) günlerinde Antakya Kapısı'nda ehl-i Haleb Şia’sının mâtem tutmasına ve garîb şâirin seferden erişmesine ve “Bu feryâd ne matemdir?” diye sormasına teşbihtir

       “Ta’ziye”, lügatte sabr ettirmek ve musibet sahibine tesellî olacak sözü söylemek demektir. Burada mâtem tutmak olarak üstü kapalı olarak anlatılmıştır.. “Aşûre (âşûrâ) günlerinden murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ’da şehîd oldukları Muharrem günleridir. “Antakya Kapısı”, Haleb şehrini içine alan eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. “Şîa”, âl-i Resûlullâh’a muhabbet da’vâsında bulunan bölüğün ismidir.

       793. Aşûre günü bütün Haleb halkı Antakya kapısında geceye kadar;

       794. Erkek ve kadın büyük bir topluluk toplanır. O hanedanın matemini oturarak tutar.

       795. Şîa aşurede kerbelâ için ağlama içinde inlemeyle ölüye sesli ağlarlar.

       Ya’ni, Muharrem ayının onuncu gününe rastlayan güne “aşûre günü" derler; ve o günde ma’lûm olan aşûre yemeğini pişirip halka dağıtırlar ve sevâbını Kerbelâ’da Yezîd’in askeri ellerinde şehîd olan îmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı şerifine ve çeşitli ikram edilmiş şehidlerin ruhlarına hediye ederler; ve bir taraftan da o ikram edilmiş hanedanın mâtemini oturarak tutarlar; ve bu esnâda Antakya Kapısı’nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Velhâsıl Şîa tâifesi ağlayarak Kerbelâ’da olan üzüntülü olay için feryâd ü figân ederler.

       796. O hânedânın Yezîd'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihânı sayarlar.

       “Yezîd", ma’lûm olduğu üzere Şâm’da vâlî iken îmâm Alî (k.A.v.) efendimize isyân edip hükümdârlığını i’lân eden Muâviye’nin oğludur. Babasından sonra taht-ı saltanatı kirletip, pisletti; ve Şimr, Yezîd’in askeri efradından olup “Şimr zi’l-cevşen" dedikleri mel’ûndur ki, îmâm Hüseyin efendimizi şehîd etmek cür’etinde bulundu. Ya’ni Şîa tâifesi o hânedân-ı Nübüvvetin Yezîd’den ve lanetlenmiş Şimr-i gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hâdisede gerekleşmiş olan ilahi imtihanı mersiyeler ve şiirler okuyup sayar dökerler.

       797. Naraları veyl ü veşti içinde giderdi. Bütün sahrâyı ve çölü doldurur idi.

       “Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musîbet hakkında figân etmek (Burhan). “Veşt”, rakkas ve rakkâslık demektir (Burhan). Burada tepinmekten kinâyedir. Ya’ni, Şîa tâifesi “eyvâh!" diye bağırıp tepinirler ve na’raları sahrâlan ve çölleri doldurur ve inletir idi.

       798. Bir garib büyük şâir aşûre günü yoldan erişti ve o efgânı işitti.

       Tanınmayan bir garîb büyük şâir yoldan Haleb’e erişti, Şîa tâifesinin figânlarını işitti.

       799. Şehri bıraktı ve o tarafa re'y etti. O heyhâyın araştımayı kasd etti.

       “Heyhây”, şamata ve gürültü. Ya’ni, şâir şehre girmekten vazgeti ve Antakya Kapısı’ndaki kalabalık tarafına gitmeyi seçti. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı amaçladı.

       800. “İftikâdda bu gam nedir, bu mâtem kimin üzerine gerçekleşti?" diye sora sora gitti.

       “İftikâd”, gâib olan bir şeyi isteyip aramak. Ya’ni, sebebi kendisinden gâib ve meçhûl olan bu mâtem hakkında ma’lûmât almak için rast geldiği kimselere “Bu gamın sebebi nedir ve bu mâtem kimin içindir?” diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

       801. "Bu büyük reîs olur ki, öldü; böyle bir toplantı' küçük iş olmaz!"

       “Bu ölen kimse büyük bir hükümdâr veyâ hükümet başkanı olmalıdır. Zîrâ böyle toplantı ve halkın toplanması küçük bir iş değildir!”

       802. “Onun adını lakabını bana beyân ediniz! Zîrâ ben garibim, siz köy ahâlisisiniz!"

       Şâir orada toplanan halka hitâben dedi ki: “Bu ölen zâtın adını ve lakabını bana beyân ediniz. Zîrâ ben bu şehirde garîbim ve yabancıyım. Siz ise bu köy halkındansınız!”

       803. "Onun adı ve âdeti ve sıfatı nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!"

       “Pîşe”, burada âdet demektir. “Mersiye", vefat eden kimsenin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bâhis olan hüzünlü şiirdir. Ya’ni, “Bu ölen zâtın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bahisle mersiye söyleyeyim!”

       804. "Mersiye tertîb edeyim, zîrâ şâir adamım, tâ ki, buradan berg ve lâleng götüreyim!"

       “Berg” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “yiyecek ve gıdâ” demektir. “Lâleng”, sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhan). Ya’ni, “Bu mâteme ben de iştirâk edip mersiye tertîb edeyim. Zîrâ şiir söylemekte mahâretim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihâyet bu sebeble buradan kendim yiyecek ve kıymetsiz gıdâlar tedârik etmiş olurum." Bu beyt-i şerîfte ihsân almak ümîdiyle şiir söyleyen şâirlerin kıymetsizliğine işâret vardır.

       805. O birisi ona dedi ki: " Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hânenin düşmanı mısın?"

       Halktan birisi o şâire dedi ki: “Yâhu, sen deli misin? Galibâ sen Şîa değilsin; Yoksa hânedân-ı Nübüvvet’in düşmanı mısın?”

       806. "Aşûre günü olduğunu bilmiyor musun? Bir cânın mâtemi ki, bir karndan efdaldir."

       “Karn”, ba’zılarına göre seksen ve ba’zılarına göre otuz senelik müddettir. “Bir can”dan murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin yüce ruhlarıdır. Ya’ni “Ey şâir efendi! Sen bugün Muharrem’in 10 u ve aşûre günü olduğunu ve bir karndan efdal olan bu günde İmâm Hüseyin hazretlerinin mâtemi tutulduğunu bilmiyor musun?”

       807. “Bu keder mü'minin indinde ne vakit hakîr olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.

       “Gûşvâr", küpe demektir. Ya'ni, îmâm Hüseyin hazretleri hakkında revâ görülen zulmün gamı ve kederi, mü’minlerin indinde hakîr ve ehemmiyetsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; ve kalbler dahi kulak gibidir; ve her kulak her küpeyi taşımaya dayanıklı değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın isti’dâdı kadar [olur]. Binâenaleyh ey şâir, bu Kerbelâ üzüntülü olayın kederini ve gamını gâlibâ hakîr gördün ki, bu mâtem gününden gafil oldun!” “Kulak”tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve “küpe”den murâd dahi îmâm Hüseyin efendimiz olmak câizdir. Ya’ni, “îmâm Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet nisbetindedir.”

       808. "Mü’minin indinde o pak olan rûhun mâtemi yüz tûfân-ı Nûh'dan daha meşhûr olur."

Haleb Şiası’nın tanı için o şâirin nükte söylemesi

       809. Dedi: “Evet, fakat Yezid’in devri hani? Bu gam ne vakit olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"

       Şâir cevâben dedi: “Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ’daki elim olayın Nûh (a.s.)ın tûfânından daha meşhûr olduğu ve İslâm tarihi sahîfelerinde bunun uzun uzadıya açıklaması bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in lanetlenmiş zamanı nerede? Bu gam mü’minlere vâki’ olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç ulaştı? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem’in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merâsiminden ibâret olduğu anlaşılır."

       810. "Körlerin gözü o hasar eti gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti."

       “Körlerin gözü bile Ehl-i beyt-i Resülullâh’a karşı yapılan o hasarı ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti.”

       811. “Siz şimdiye kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi mâtemden elbisenizi yırtarsınız?"

       “Siz Muharrem’in 10 una ve aşûre gününe kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissetiniz de böyle mâtemden ve musibetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryâd edersiniz?”

       812. "Binâenaleyh ey uyumuşlar! Kendi üzerinize mâtem yapınız! Zîrâ ki bu ağır uyku fenâ bir şeydir."

       “Binâenaleyh ey hakîkat hâlinden habersiz olan gafiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! “Kerbelâ’da İmâm Hüseyin hazretleri ve şâir sulehâ-yı ümmet şehîd oldu!” diye feryâd edeceğinize kendinizin fenâ bir ölümden ibâret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!”

       813. Sultânî olan rûh hir zindandan sıçradı, biye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?

       İmâm Hüseyin efendimizin yüce ruhları murâd buyurulur. Ya’ni, “Rûh-ı sultânî veyâhud bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve latif âleme uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısınp çiğneyelim?!"

       814. "Mademki onlar dînin padişahı olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sürür vakti oldu!"

       “Mâdemki rûh-ı sultânî sâhibleri olan ikram edilmiş zatlar dînin ve ahret Âleminin sultânı ve şâhı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sürür vakti olur." Nitekim Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menâkıbda şöyle buyurur:

       “Pâdişâh -Sultân Alâüddîn-i Selçûkî- bazı vakitlerde Sultânu’l-ulemâ hazretlerinin ziyâretlerine gelip istifâde buyurur idi; ve zât-ı saâdet-penâhîlerine külli irade ile yönelmişlerdi. Mevlânâ Sultânu’l-ulemâ efendimiz dahi bazı sultânın yanına teşrif buyurup taht üzerinde berâber otururlar idi; ve hitâb ettikleri vakit “Melik!" diye hitâb buyururlar idi. Nakledilmişdir ki, bir defa buyurdular: “Melik, ben pâdişâhım. Sen de pâdişâhsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça bâkîdir. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır.” Ve Hudâvendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları aşağıda ki beyt bu makamdandır:

       Nazmen tercüme:

                  “Ben o tâbûta giden şâh değilim, tahtından;

                  “Hâlidîne ebedâ!”dır, rakam-ı menşurum.”

       815. “Devlet şâdurvânının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar."

       “Şâdurvân”, büyük perde, pâdişâh otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve binâ kubbelerinin altı ma’nâlarınadır. (Burhan). “Künde”, mücrimlerin ayaklarına bağladıklan bukağı. Ya’ni, “Rûh-ı sultânı sâhibleri devletin ya’ni şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın yakînlığına ve “mak’ad-i sıdk’’a koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini latif ruhlarından kopararak bu cismâniyet zindanına fırlatıp attılar.”

       816. Eğer sen onlardan bir zerre haberli isen mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günüdür.

       Ey kimse! Eğer sen ma’nevî sultânların hallerinden bir miktar haberli isen onlar hakkında vâki’ olan tabu ölüm ve şehîdlik gününün mülk ve şâhların şahlığı ve latiflik günü olduğunu bilir ve mâtem tutmaya lüzûm görmezsin.

       817. Ve eğer haberli değil isen git, kendi üzerine ağla! Zîrâ ki naklin ve mahşerin inkârındasın.

       Ve eğer rûh-ı sultânînin cisimden alâkasını kestikten sonraki hâline bir miktar haberli değil isen git, kendi hâline ağla ve mâtem tut! Zîrâ rûhun beka âlemine intikalini ve mahşerin vukuunu bu gibi ma’nevî sultânların intikâllerine ağlamak ve mâtem tutmak sûretiyle inkâr etmiş olursun, çünkü onlann bu tabîî ölümlerini ve şehâdet mertebesini kazanmalarını fenâ görüyorsun. Halbuki o sultânlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm Alî (k.A.v.) efendimizin lisânından kendilerini şehîd edeceği keşf olmuş olan İbn Mülcem’e hitâben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi:

       Tercümesi: “Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin âhirette şefaatçın benim! Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim indimde bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu.”

       “Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihanın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve “Yazık, yazık!" deme! Şeytânın ayranına düşersen yazık olan o olur. Benim cenâzemi gördüğün vakit “Firâk, fırâk!" deme! Benim için mülâkât-ı visâl o zaman olur."

       818. Senin harâb olan kalbin ve dînin üzerine ağla ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor.

       Ya’ni, ey kimse! Sen her ne kadar lisânen ve’l-ba’sü ba’de’l-mevti ve ölümden sonra hayâtı ikrâr etmekte isen de ölene ağlamak ve mâtem tutmak bu  lisân ile tasdiğin fiilen tekzîb etmektedir. Bu hâl kalbinin ve dîninin harâblığını gösterir. Binâenaleyh ona buna ağlayacağına kendi dîninin ve kalbinin harâblığına ağla! Zîrâ sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan meydana gelen cisimdir. Rûhun toprak ile ne alâkası vardır? Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ fîhlerinin 61. faslında şöyle buyururlar:

       “ Ta’ziye sahibi mezârın etrâfinı dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve öper. Ya’ni “O yüzüğü burada, burada zâyi’ ettim” der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet içinde rûhu kalıb ile bir iki gün te’lîf için bu kadar san’at yaptı ve kudret zuhur eyledi. Eğer insan kalıbı ile berâber bir an mezârın içinde otursa deli olmak korkusu vardır. Sûret durağından ve kokmuş kalıbdan rûhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ korkutmak için onu bir alâmet kıldı. Tâ ki, insanların kalbinde i kabrin vahşetinden ve toprağın zulmetinden bir korku meydana gele!”

       819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül verici ve gözü tok olucu olarak niçin cesur olmaz?

       Ey kimse! Eğer senin kalbinin gözü ahret hayâtını görüyor ise niçin ölümü  ulaşmaya ilâhî yardımcı  bilerek ve kendini ölüme teslîm ederek ve gözü bu  dünya hayatından doyup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?

       820. Yüzünde din şarabından ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise sahî olan kef nerde?

      Eğer sen ruhtan zerre kadar haberli oldun ise yüzünde dîn şarâbından mübâreklik ve parlaklık hâsıl olmak lâzım idi. O mübâreklik sende nerede? Ve eğer rûhtan haberli oldun ve rûhun gözüyle hakîkî vücut denizini gördün ise, bu cismâniyete karşı cömert el nerededir ki, o  hakîkî vücut yönünden o cismi ve cismâniyeti karşılıksız veresin! İşaret ile anlatılan ma’nâ budur ki: Eğer sen vücut denizini gördün ve ayn-ı deniz oldun ise coşup bol köpük saçman ve Hak’kın sıfatı ile zâhir olman nerede?

       821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez, Husûsiyle o kimse ki, o deryayı ve bulutu gördü.

       “Irmak”tan murâd, tecellî-i rûhânî ve “deryâ”dan murâd, tecellî-i rahmânî ve “mîğ” ya’ni “bulut’tan murâd, sıfât-ı Hak ve “su”dan murâd, bezl ü atâ olduğu anlaşılır. Ya’ni, rûhân tecelliye ulaşan kimse halktan karşılıksız ihsanı esirgemez. Hele rahmânî tecelliye nâil olup hakîkî vücutu idrâk eden ve bütün eşyâda Hakk’ın sıfatını gören kimsede karşılıksız ihsan husûsunda aslâ cimrilik ve hasislik olmaz.

(Ahmed Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, 11. Cilt’ten özet olarak ve sadeleştirilerek alıntılanmıştır)

--------------------------

       Bu beyitleri alıp ilave ettiğimin ertesi gün yani bugün Muharrem ayının 13 ünde işe geldiğim de, Kevser’in kardeşi vefat etmiş. Emin’in nöbeti bitmişti. Başka servis ile oraya gideceğim dedi. Anladım ki 10 Muharrem’de gördüğüm zuhuratın müşahadesi oluyor. İşten Hüseyin isimli arkadaş “Taziye” için araba çıkacak manası “Mevlüt” olan “Cem evine” gideceğiz dedi. Araba da önde arayan “Şeriat Ehli” Hüseyin isimli arkadaş yanında da “Alevi Meşreb” Mahmud isimli arkadaş oturuyor. (İsimler manasına uygun olarak değişik yazılmıştır.)Şeriat ehli cenaze namazını nasıl kılacağız, “Ben size uysam olmaz, Ben imam olsam garip karşılarlar” dedi. Alevi meşrep olan ise “Ben sizin cenazenize gelince uyuyorum ya!” diye çıkıştı. Önce “Yunus Emre Cem” evine oradan da cenazenin olduğu “Mevlüt” Cem evine gittik. Cem evinin karşısında ilk vahyin geldiği “Resülullah s.a.v.Efendimize ilk vahyin indiği Kûr’ân Kursu “ vardı. Cem evinin kapısında da sayısal değeri 13 olan bir belediyenin otobüsü vardı. Bu otobüs Konya’ya Hz. Mevlana ya belediyenin düzenlediği program ile ziyaretçi götürüyor. (Üzerinde bu konu hakkında büyük bir reklam var) Belediye başkanının ismi Simge ve İşaretler ile anlatım, soyadının ilk üç harfi oturduğum yerden AYD yani IYD yani Bayram olarak gözüküyordu. Haliyle, Kerbela, Hz. Hüseyin resimleri burada büyük boy afişle asılmıştı. Cenaze sahibi arkadaş Sarı-Gazi ye bazı kişileri bırakması için gitmişti. 1 saate yakın beklememize rağmen dönmedi. Bazı arkadaşlar işe dönüş için huzursuzluk çıkardı. Bu işin önderi tabiat-huy Kevser’i arayıp izin istedi bizde “işe” yani “Efal-Fiiller” mertebesine döndük. Burada görülenleri, yaşananları kısaca belirtip, okuyacak olanları sıkmamak ve kendi idraklerine bırakarak tamamlamak istiyorum. İlk gidilen Cem evi tarikat mertebesinin Cemi, cenazenin olduğu Cem evi Hakikat mertebesinin Cemiydi. Doğum ise bunların birleşimi olan Tevhid hali ve neşesidir. Kevser Sarı-Gaziye gitmişti. Kerbela’nın içinde bilindiği gibi Ela (Sarı’ya çalan kestane rengi) da vardı. Başta ki müşahade de gelen Kerb (Kaldırım taşı), burada ki sıkıntı hal ile Kerbela olarak birleşmiş oldu. Başta ki müşahade de gelen Necmeddin Okyay, 5+4= 9 daki bakkalın bakılması gereken bir yönü daha var; 53/9 ve buradaki vahyin gelişi ile 53/10 âyete işaret vardır. Bu nereden geliyor denilirse, Necm suresi ve Yay bağlantısı 53/9. Âyette ve Vahiy 53/10. Âyette geçmektedir.

53/9 - Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı.

53/10 - (Allah), kuluna verdiği vahyi verdi.          

-------------

Mu… CA….

14-10-2016 CUMA