İslam,İman,İhsan,İkan, Müşahede - Ruyetullah

“Ben Hz. Peygamber (a.s.)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisselatu vesselam)ın önüne oturduktan sonra sormaya başladı:
‐ “Ey Muhammedi Bana İslam hakkında bilgi ver!”
Hz. Peygamber (a.s.) açıkladı;
- İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen. Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir”. 
Yabancı:
‐ “Doğru söyledin” diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
‐ “Bana iman hakkında bilgi ver!” 
Hz. Peygamber (a.s.) açıkladı:
‐ “İman, Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır!”
Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
“Bana ihsan hakkında bilgi ver!” 
Hz. Peygamber (a.s.) açıkladı:
‐ “İhsan Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”
Adam tekrar sordu:
‐ “Bana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bilgi ver!”
Hz. Peygamber (a.s.) bu sefer
‐ “Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor” karşılığını verdi.
Yabancı:
‐ “Öyleyse kıyametin alametinden haber ver!” dedi.
Hz. Peygamber (a.s.) şu açıklamayı yaptı. 
‐ “Bir cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti.
Hz. Peygamber (a.s.)
“Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
Ben;
‐ “Allah ve rasulu daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı:
“Bu Cebrail aleyhisselamdı. Size dininiz! öğretmeye geldi: dedi” “ila ahır”
*Kütüb-i sitti C. 1, Sahife 50, 15. No. Hadis
Çok büyük anlam ve incelik taşıyan bu hadis’e “Cibril hadisi”de denmektedir.
...
ALLAH ile insan arasında zaten mevcud fakat perdelenmiş olan batındaki ezeli birlik, "İslam" ile zuhura çıkmaya başlar, "İman" ile güçlenir. "İhsan" ile müşahede edilir, "İkan" ile de birlik ve teklik tekrar meydana gelir. 
...
İhsan kelimesinin zahirî anlamı ihsan vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir. Manevî mertebedeki batınî anlamı ihsan ise, Allahü tealayı görememekle birlikte onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.
...
Bakara Suresi (2/112): bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “iyi bilin ki kim vechini ALLAH’a teslim ederse ona ihsan olunur.
Burada “vechini” ifadesi yüzünü, alnını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar manasıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk’a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hepsiyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O’na teslim etmelidir. İşte bu kimseye “muhsin” denilir ki “ihsanı alan” “ihsan edilen” anlamını taşır.
..
İslam, iman, ihsan ve ikan derken “Marifetullah” yani Allah bilgisinin ve müşahedesinin, peygamber bilgisinin “hakikat-i Muhammedi” bilgisinin özü bu “ihsan” kelimesinde yatmaktadır. Bu durumda vechini Hakk’a teslim eden kişiye “muhsin” dendiğine göre, o kişiye ihsan olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsan olunmamış ise, o kimse vechini Hakk’a teslim etmemiş demektir.
..
A’raf Suresi (7/56): inne rahmetallahi kariybün mine’l muhsiniyne “ALLAH’ın rahmeti ancak Muhsinlerden gelir” ALLAH’ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağdan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkarlarımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir, ancak burada bahsedilen genel rahmet değil, (ilahi ve zati) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden talip kişilerin gönüllerine gelmektedir.
..
A’li İmran Suresi (3/18): şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve “ALLAH şahittir ki ALLAH’tan başka ilah yoktur, ancak ALLAH vardır.” Müşahede halinin zirvesini ifade eden bir ayettir.
...
Bakara Suresi 2/1. ayette; “Elif, Lâm, Mim” “huruf-u mukattaa diye tabir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kamil insanın isimlerinden bir isimdir. (Elif) Ahadiyet mertebesini, (Lam) Lahut mertebesini, (Mim) Makam-ı Muhammediyi temsil ediyor. Ayrıca bir bakıma bu alemlerin koordinat noktalannıda belirtmektedirler. Elif dediğimiz zaman (eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak) bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb’a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesin} ifade etmekte olduğunu hatırlarız.
Cenab-ı Allah’ın elif yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra lahut alemini, diğer bir ifadeyle Vahidiyet ve sıfat alemlerini, sıfat alemi de bu alemleri meydana getiriyor. Böylece hakikat-i Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan “elif lâm mim” in her biri ayrı bir kitap; Kur’an-ı Keriymin kendisi bir kitap, İnsan-ı kamil dahi bir kitaptır.
...
Bakara Suresi (2/2): “zalikel kitabü lâ reybe fiyhi huden lil müttekıyne” “Bu o kamil kitaptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yoktur. Takva sahiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden korunanlara, ALLAH’tan korkan, sakınan ve gereği gibi kulluk edenlere) hidayettir, yol göstericidir.” Buradaki ittikayı yani sakınmayı manevi yönüyle yorumlamak, kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın hakikati olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk’ın varlığı olduğunu idrak ederek hayatım sürdürmek şeklinde anlamalıdır. 
"elleziyne yu’minune bil ğaybi ve yukıymunessalate ve mimma rezaknahüm yünfikune"
Evvela bunu, hemen bütün Kur’an-ı Keriym’lerin Türkçe açıklamalanndaki izah şekliyle tercümesini yapalım ve sonra da bu izahlardaki bir eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim. Genelde bu ayet “O takva sahipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan ALLAH yolunda sarf ederler,” şeklinde açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin anlaşıldığı sanılır. Oysa ki burada küçücük bir takı ile oynayarak mana başka bir zemine kaydırılmaktadır. Arapçada “be” takısı, “ile”, “birlikte”lik anlamında kullanılır. “bil gaybi” deyince de, “gaybı ile” diye tercüme edip “gaybı ile iman ederler” demek yerine, cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba imanın daha inandırıcı bulunması nedeniyle “gayba iman ederler” şeklinde tercümelerle karşılaşılmaktadır. Eğer “gayba iman ederler” denmek istenseydi "yü’mimüne bil gaybi" yerine "yü’minünel gaybe" denirdi. Demek ki burada yüce ALLAH’ımız tarafından vurgulanmak istenen sadece “gaybe iman” değil; kişinin kendi “gaybı ile” iman ve gaybı tasdik söz konusudur. Az yukarıdaki izah tarzı ALLAH’ın gaipte olduğunu düşünenler için doğrudur. Ama... acaba... ALLAH cc gerçekten sadece gaipte midir? 
“ALLAH c.c. göklerin ve yerin nurudur” (24/35)
“Doğu da batı da ALLAH’ındır c.c. nereye dönerseniz ALLAH’ın vechi orasıdır. ALLAH c.c. herşeyi kaplar ve herşeyi bilir.” (2/115) 
“O, görüleni de görülmeyeni de bilendir.” (59/22) dendiğinde, Alemlerin; biri gaip alemi, diğerinin de şehadet yani müşahade alemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz.
Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona iman söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona iman edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. Maddi olan varlıklara şehadet edilir, müşahede edilir. “eşhedü en la ilahe illallah” deyince yani “ALLAH’tan cc başka ilah olmadığına şahidim” dediğimizde, yukarda gaiplik ve şahitlik diye vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani görüyormuşçasına şahit olma halini kabullenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek “şahidim” yerine “iman ediyorum” dememiz gerekecekti. Alemler bazındaki bu gaiblik ve müşahede, aynen insanlar için de geçerlidir. Herbirimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehadet alemimiz; ruhi durumumuz, aklımiz, nefsimiz, gönlümüz de gayb alemimiz olmaktadır. Her halükarda gerçek olan şudur, ki müşahede alemi (insanın kendisi dahil) sınırlı yani sonlu, gaip alemi (yine insanınki dahil) sınırsızdır, sonsuzdur. İman gaybedir, şehadete iman gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu alemde Hakk’ın varlığını müşahede ediyorsak imana gerek kalmıyor, iman düşüyor, iman görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor.
Bizler bu aleme “Cenab-ı ALLAH”I müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak teala bizleri esma aleminde bırakırdı. Yani “ruhlar” aleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik. Demek ki bizler zahirimizle şehadet alemini ve orada rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk’ın varlığını gayb aleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor. Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi “men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu” “Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu.”
...
İslam dininin zahiri, “şeriat-ı Muhammedi”; batını ise, “hakikati Muhammedi”dir. İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır. İslam aynı zamanda Adem (a.s.)’dan → Muhammed (a.s.)’a kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenab-ı Hakk; “İbrahimiyet” - “Museviyet” - “İseviyet” - “Muhammediyet” diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir. Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sure 19. ayette; inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islam olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır? İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.
Hz. İbrahim’in getirdiği “tevhid-i ef’al” hukukunu, Hz. Musa’nın getirdiği “tenzih” hukukunu, Hz. İsa’nın getirdiği “teşbih” hukukunu, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu “tevhid” ve “vahdet” hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten “İbrahimilik”, “Musevilik”, “İsevilik”, “Muhammedilik” olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de “bir”dir, o da “İslam”dır.
Hz. Adem (a.s.) ile başlayan ALLAH’I c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed (a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlarımızı güzel yapalım, ayarı bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz. Kur’an-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun “seyr-i süluk”unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir.
Kısaca özetlersek; gafletine tevbe edip “mertebei Ademiyyet”te “venefahtü” ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar, Hakk’a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. “Teslimi külli” ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk’a teslim eder. Bunun karşılığı “ihsan”dır; “Cibril hadisi”nde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. “Benlik” perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir. “Mertebe-i İbrahimiyet”te dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır. “Mertebe-i Museviyet”te eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır. “Mertebe-i İseviyet”te “Ruhül kuds”ten destek alır. “Mertebe-i Muhammediyye” de ise, seyr-i zirveye çıkıp “mi’rac”ını yapar. Böylece “büyük ayet” olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş, daha dünyada iken “ruyetullah”a ulaşmış olur.
İşte İslam ALLAH’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zâtına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir. ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan “halife” insanı “halk” etti (yaratma değil) ve onda en geniş manada zuhur etti. Bu hakikatleri bilen ayn; bilinen gayr oldu. Bilen de vechini açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi. Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız.
Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur’an ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kur’an zattır ve O’na ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O’nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır. Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk’ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH’u teala gayretli olanları basar’dan basirete ulaştırsın. Ehlullahtan birisine sormuşlar “ALLAH’I görmek mümkün mü?” diye o da cevap vermiş, “ALLAH’I görmemek mümkün mü?” diye.
Muhterem okuyucum bu risaleyi sabrederek eğer sonuna kadar okuyabildinse lütfen ön yargılı davranma, iyi anlamaya çalış ki ufkun ve gönlün genişlesin, bu hayata daha değişik yönlerden bakmaya alışmalısın.

06.09.1996 
NECDET ARDIÇ UŞŞAKÎ TERZİ BABA
("İSLÂM-İMAN-İHSAN-İKAN" Kitabından Alıntılar)
http://www.terzibaba13.com/wp-content/uploads/2014/09/07_%C4%B0slam-%C4%B0man-%C4%B0hsan-%C4%B0kan.pdf