İsm-i a’zam

Cenâb-ı Hakk’ın hadîs-i şeriflerde belirtilen 99 esmâsı olduğu söyleniyor, ancak bu Peygamberimize bildirilen ve en çok faal olan isimlerdir bildirilen isimler, yoksa Cenâb-ı Hakk’ın isimleri sonsuz, yani kendi bâtın ve zâhir zuhur sahası da kendisi de sonsuz olduğundan, her mahalde de bir ismin zuhuru olduğundan, zuhurları sonsuz olduğundan, isimleri de sonsuz, ayrıca isimleri sonsuz olduğundan zuhurları sonsuz.
Hani Kur’ân-ı Kerim’de Kehf Sûresi (18/109): “Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ”   “De ki: Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsaydı, kesinlikle Rabbimin sözleri tükenmeden deniz tükenirdi, bir misli de yardımcı getirsek bile.”
Ve Lokmân Sûresi (31/27): “Ve lev enne mâ fîl ardı min şeceretin aklâmun vel bahru yemudduhu min ba’dihî seb’atu ebhurin mâ nefidet kelimâtullâh” “Ve eğer yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsaydı ve denizler mürekkep olsaydı ve ondan sonra, onun yedi katı daha deniz eklenseydi, Allâh’ın kelimeleri tükenmezdi.”
Allâh’ın kelimeleri bitmez diyor, kelime de isim ma’nâsındadır. 
Ve Cenâb-ı Hakk, zâti zuhuru olan Âdem (a.s.)’ı dünya üzerinde faaliyete geçirdiği anda ve bütün o güne yetecek olan techizâtı ile gelişmiş olarak techiz etti yani o cihazların üzerine koydu monta etti. Ve o kemâlât ile yeryüzüne indirdi, yeryüzüne indirmezden evvel cennetteki oluşum sahası içerisinde; 
Bakara Sûresi (2/31): “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ” yani “Ve Allâh Âdem’e isimlerinin hepsini öğretti.” Ancak Âdem (a.s.)’a öğretilen bu isimler, onun bâtınında idi, zâhire çıkan faaliyet sahasına geçenler ise Âdem (a.s.) mertebesinin ilmi ve yaşantısı ne kadar ise o kadarını çıkarabildi, burası mühim.

Yani Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.)’a bütün isimleri öğretti, ancak onlar bâtınında ve diğer insanlara aktarılmak üzere ve diğer insanlar da hangi mertebelerde yaşayacaklar ise o mertebelerde de onlarda o kadar çıkması üzere, ve bu esmâ-i ilâhiyyenin seyri ve zuhura çıkışı her peygamberde bir başka şekil ve surette ve bir başka makamda olarak zuhura geldi, ancak en son peygamber olan s.a.v. Efendimizde bu isimler kemâliyle hepsi zuhura geldi. Yani  Âdem (a.s.), Nûh (a.s.), Hûd (a.s.), Şit (a.s.), İbrâhim (a.s.), Mûsâ (a.s.) ve Îsâ (a.s.)’larda kendi düzeyine kadar olan esmâ-i ilâhiyye zuhura çıktı. Yani Âdem’in şahsında gönderilmiş olan, nefha edilmiş olan esmâ-i ilâhiyye, nesillerden nesillere de aktararak, tabi her neslin de kendisine ayrıca onlar monta edilerek zuhura çıkmaya başladı, Peygamberimizde ise bu en kemâlde olarak zuhura çıktı. Yani bütün esmâ-i ilâhiyyeyi bâtında zâhirde şehâdette gaybda ne varsa bütün isimler ortaya çıktı esmâ-i ilâhiyye, sıfat-ı ilâhiyye. 

Yani Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.)’a bütün isimleri öğretti, ancak onlar bâtınında ve diğer insanlara aktarılmak üzere ve diğer insanlar da hangi mertebelerde yaşayacaklar ise o mertebelerde de onlarda o kadar çıkması üzere, ve bu esmâ-i ilâhiyyenin seyri ve zuhura çıkışı her peygamberde bir başka şekil ve surette ve bir başka makamda olarak zuhura geldi, ancak en son peygamber olan s.a.v. Efendimizde bu isimler kemâliyle hepsi zuhura geldi. Yani  Âdem (a.s.), Nûh (a.s.), Hûd (a.s.), Şit (a.s.), İbrâhim (a.s.), Mûsâ (a.s.) ve Îsâ (a.s.)’larda kendi düzeyine kadar olan esmâ-i ilâhiyye zuhura çıktı. Yani Âdem’in şahsında gönderilmiş olan, nefha edilmiş olan esmâ-i ilâhiyye, nesillerden nesillere de aktararak, tabi her neslin de kendisine ayrıca onlar monta edilerek zuhura çıkmaya başladı, Peygamberimizde ise bu en kemâlde olarak zuhura çıktı. Yani bütün esmâ-i ilâhiyyeyi bâtında zâhirde şehâdette gaybda ne varsa bütün isimler ortaya çıktı esmâ-i ilâhiyye, sıfat-ı ilâhiyye.

Mesele böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın hani kelâm olarak da ifade ediliyor ya; Mûsâ Kelimullâh, yani Mûsâ ismi, Makam-ı Museviyyet Mûsâ isminin hakikatlerini ortaya çıkardı. Yani yine Peygamberimizin Hakikat-i Muhammediyye olan bu âlemler paketi içerisinde, Musevîyyet Mertebesini Mûsâ Kelimullâh hükmü ile ortaya çıkardı. Daha genişleyen, sıfat ruh mertebesine doğru yükselen insanlık âlemi, Îsâ Rûhullâh ve diğer ifadeyle Îsâ Kelimetullâh olarak zuhura çıktı ama Muhammed (a.s.) Efendimizde Kelâmullâh olarak çıktı ki Kur’ân-ı Kerîm’in ismi Allâh’ın kelâmı olarak Kelâmullâh’tır.

Yani Peygamberimizde bütün esmâ-i ilâhiyye, bütün merâtib-i ilâhiyye ile birlikte mertebeleri ile birlikte ortaya çıktı. İşte zâhir âlemde ism-i a’zam Muhammed ismidir bu yüzden. O güne kadar gelen bütün esmâ-i ilâhiyye, kısım kısım kısım çıktı ama Peygamber Efendimiz Âdem (a.s.)’dan başlayan bir seyri ve kendi mertebe ve makâmını da ortaya çıkararak, ayrıca Îsevîyyet’ten sonraki insanlığın bilmediği makamı da ki o Bakâbillah makamı Hakk’ta bâki olmak ve Hakk ile tekrar geriye dönmek, işte bütün bu merâtib-i ilâhiyyeyi kendi bünyesinde meydana getiren ve çıkaran zuhur, bu zuhurun ismi de beşer dünya tanıtımı ile Muhammed olduğundan, ef’âl âlemindeki ism-i a’zam Muhammed ismidir. Kim salavat-ı şerife getirdiği zaman ism-i a’zamı söylemiştir, başka ism-i a’zam aramaya gerek kalmaz, ki zaten o bize tabii olarak tavsiye edilmiştir Efendimizin ismi geçtiği zaman salavat-ı şerife getirin diye. Kim ki bu salavat-ı şerifeyi getirdi, Muhammed ismini söyledi, ism-i a’zamı söylemiştir, ve ism-i a’zamın sahibinden de ona şefaat ve rahmet dönmüştür. Aldığı şefaat ism-i a’zamdandır. Hayâli ma’nada bir ism-i a’zam aramaya gerek yok. 

Bazı kimseler, dediğin gibi “Hayyul Kayyum” isminin ism-i a’zam olduğunu söylerler, şu bakımdan söylerler; Hay olan Allâh ve Kayyum olan başkasına ihtiyacı olmayan kendi varlığıyla kaim olan bir varlığın oluşumu tabiki o da yüksek bir ma’na ifade etmekte. Ama Allâh sadece “Hay ve Kayyum” değil. O halde “Hay ve Kayyum” ism-i a’zam olmaz, ism-i a’zam olması için bütün isimleri temsil etmesi lazım, işte bu da bütün isimleri temsil eden ve câmii ismi olan bir bakıma Allâh esması da ism-i a’zamdır yeryüzünde. Yani yeryüzünde âfâkî ve ulûhî olarak yani ilahî, Ulûhiyyet ma’nasında ism-i a’zam Allâh ismidir, tecelliye dönük zuhur mahallinde de Muhammed ism-i a’zamdır, çünkü kendisi Habîb’dir zaten, Allâh’ın sevdiğidir hepimizin de sevdiğidir. Bu bakımdan zuhurda Muhammed ismi ism-i a’zam, Ulûhiyyet makamında zuhura dönük olan bu tecellîde Allâh ism-i a’zamdır. Ancak bâtın âleminde daha zuhurun oluşmadığı âlemdeki ism-i a’zam ise “Hû” ismi ism-i a’zamdır. Söylemişler hani “Bakara Suresinin sonunda, Â-li İmran’ın başında arayın” bu diye.
...
Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimize ilk verdiği şey “Cevâmiû’l Kelîm” diyor Efendimiz tarif ediyor “bana ilk verilen Cevâmiû’l Kelîm’dir” yani bütün kelimelere câmî olmak ma’nasında, bütün esmâ-i ilâhîyye sıfat-ı ilâhîyyeye hepsine câmî olmak ve bunların hepsinden nasipdar olmak hepsini de kullanabilmek. Diğer peygamberler bütün esmâ-i ilâhîyyenin hepsini dengeli olarak kullanamadılar, kullanamadılar çünkü yerleri öyle değildi ama Peygamberimize bütün bu esmâ-i ilâhîyyenin küllîsi verildiğinden ne yaptı, hepsini adaletli olarak ve dengeli zuhura olarak getirdi. O yüzden Efendimizde hiç bir yönde abartılı bir hareket görülmedi, çok tabii sanki sıradan beşer birisi gibi, garip birisi gibi yaşadı, olağanüstü bir hâli olmadı üzerinde. Neden? Bütün esmâ-i ilâhîyye çünkü kendisinde mevcut ve dengeliydi. Bu kendisinin Bakâbillâh hükmüyle yaşadığından o şekilde oldu, yani bütün ilâhi vasıflarla beşeri vasıfları kendi bünyesinde birleştirdiğinden, beşeriyetini tam beşeriyet içerisinde aynen ama Ulûhiyyetini de tam Ulûhiyyet hakikatleriyle miraç sahibi olması dolayısıyla da Hakk’la birlikte ünsiyetini ortaya koymuştu.

İşte bütün bu hâdiseler zâhirdeki hâdiseler bizi çok fazla meşgul ettiğinden biz içe dönük çalışmaları gerektiği gibi yapamıyoruz. Belki meşguliyetimiz de çok fazla belki yaşımız da müsait olmuyor her neyse, ama yapılması lazım gelen bir şey varsa işte o da kendi kimliğimizi burada tesbit etmek, bizde olan esmâ-i ilâhîyyeyi de faaliyete geçirmek bize olacak yani kendi kendimize yapacak en büyük rahmet olur.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri (Ses Kayıtlarından bir bölümdür)