İSRA VE Mİ’RAC BAHSİ

-İSRA VE Mİ’RAC BAHSİ'nden özetler-

“İsr” kelime olarak “gece yürüme”, “Mir’ac” ise “merdiven, yükselme” demektir.
“Ya beni israil” denildiğinde bu lakap bize evvela Yakub (as) oğullarını ve soyunu hatırlatmaktadır. Kardeşi ile aralarında meydana gelmiş bir anlaşmazlık yüzünden bulunduğu yeri terkederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakab verilmiştir. Bu gün için ise, “isr” kelimesinin ifadesi! “ey gece yürüyen” yani “gece kalkıp mana aleminde namaz, dua, zikr ve tefekkürle (yol alan) Allah dostlarının çocukları” manasında olmalıdır.
“İSR” (elif, sin, ra) ; 
elif → insan; (birinci) 
sin → insan;
ra → rububiyyet, hakikatlerini ifade etmektedir.
- Buradaki (elif) yani birinci insan, daha henüz insanlık mertebesine erişmemiş, ancak kendisinde bu kabiliyet ve gayret bulunan ve namzet olan insandır,
- ikinci insan (sin) ise, gerçek insan olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse demektir.
- (ra) rububiyet yani esma, isimler mertebesini ifade etmektedir.
Böylece Mi’rac’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi: Hak yolunda seyr’ini sürdüren kişinin belirli eğilimlerle kendisini “rububiyyet” “esma” alemi itibariyle tanımaya başlamasıdır.
“Mi’rac” (mim, ra, elif, cim) harflerinden oluşmuştur. Mi’racın ikinci kısmını ifade eden bu kelime de
mim → Hakikati Muhammedî,
ra → Rahmaniyet,
elif → Ahadiyet,
cim → Cemal-i İlahidir.
Hal böyle olunca çıkan mana: “ey gönül aleminde yürüyerek esma alemine ulaşan, oradan Hakikat-i Muhammedi ile Rahmaniyet alemini idrak ederek, sıfat, zat ve Ahadiyet mertebelerine yükselip, böylece ilahi cemali seyre başlayan kimse” olmaktadır. İşte bu oluşum insanlığın temel gayesidir. Yani bu alemin hakikatini ve kendi hakikatini idrak etmektedir.
..
İnsanlığın Efendimizin şahsında ulaştığı son nokta “Mi’rac”tır. O yüzden de kendisi son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur ve sadece o gecede insan beyni “Akl-ı kül” itibariyle tam kapasite ile çalışmıştır. Bilindiği gibi insan beyni “Akl-ı cüz” itibariyle yaklaşık %6-8 kapasite ile çalışmaktadır. Gayemiz bu çok değerli atıl kapasiteyi daha geniş ufuklara “akl-ı kül”e yöneltip arttırmak olmalıdır.
..
Hz. Rasullullah Efendimizin Mi’racı bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir. Belki Hira dağındaki tefekkürlerinin ve ibadetlerinin ilk günlerinden başlayarak o geceye kadar süren ortalama 15 senenin neticesidir. İşte ey salik! Mi’rac etmek istiyorsan nasıl çalışman gerektiğini anlamaya gayret et.
...
Cenab’ı Hak “Mi’rac” hadisesinin birinci kısmını “İsra” Kur’an-ı Keriym’inde (İsra Suresi 17-1) ayeti ile (Mescid-i Haram’dan → Mescid-i Aksaya gidiş) bildirmiş. Mi’rac hadisesinin ikinci kısmını ise, Kur’an-ı Keriym'inde (Necm Suresi 53/1-18) (Mescid-i Aksa’dan → göklere çıkışı ve orada oluşan hadiseler) belirtilmiştir.
İsra Suresi 17-1: Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr. “Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu o, işitir ve görür”
Başta ifade edilen “sübhan” kelimesi “tenzih” mertebesi itibariyle Allah c.c demektir. “Tenzih” ise, Cenab-ı Hakkı c.c her türlü kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilmektir.
Mi’rac, Hz. Rasülüllah’ın seyri sülük’udur. Ümmetleri olmamız hasebeyle bizim de Mi’racdan nasibimiz vardır, bunu belirtmek için hadisi şerifle “namaz mü’minin miracıdır” buyurmuştur. Peygamberimizin s.a.v. yaşamış olduğu bu hadise, düşüncelerimizin tamamen fevkinde ve dışında olan bir hadisedir. Maddi ölçülerle ifade edilemeyen, Allah’ın zatında meydana getirmiş olduğu hakikatler manzumesidir. Dolayısıyla beşeriyetimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ancak Akl-ı cüzü’müzü Akl-ı kül’e ulaştırabilirsek mümkün olabilir; bu da bir eğitimdir.
Aslında Mi’rac bir gecede değil, seyri sülük ile oldukça uzun bir sürede meydana gelir, ancak bir geceye hasredilmesi toplu olarak anlatılması icabıdır. İşte bu yüzden “sübhan” yani Allah c.c her türlü noksanlıktan “tenzih” edilir. Onun gücü, beşeriyet aklı ile idrak edilemiyen her türlü işi yapacak kudrettedir.
“esra” “yürüttü”, yani kendi gerçek hakikatine yürüttü,
“bi abdihi” “kulu ile” yani abdiyyet ve ulûhiyet mertebeleri ile
“leylen” “gecenin bir vaktinde” yani beşeriyetinden yok olduğunda,
“minel mescidil harami ilel mescidil aksa”
“Mescid-i Haramdan, Mescid-i Aksa ya” “yürüttü”
Şimdi; ayet-i kerimenin bu bölümünde akla bir sual geliyor, niçin Mi’rac doğrudan “Kabe-i şerif”den olmadı da, Kuds-ü şerife gidip
oradan vaki oldu?
- El cevap: Çünkü Kabe-i şerif “beytullah”tır. “Allahın evi”,“makam-ı zat”tır, mertebe-i ahadiyyet’tir. Orada gerçek anlamda var olan daima “Gönül Mi’rac”ındadır. Hz. Rasullullah devamlı Hakkı’ın huzurunda olduğundan devamlı Mi’rac halindeydi. Bu oluşumu ümmetlerine de bildirmesi için zahiren de Mi’racın olması gerekiyordu.
İşte o sebebden;
zat aleminin ifadesi olan “Mescid-i Haram”dan
sıfat aleminin ifadesi olan “Mescid-i Aksa”ya
“ulûhiyyet” “rububiyyet” ve “ahadiyyet” mertebeleri itibari ile yürüttü.
Bunun için zat aleminin dışına çıkılması lazım geldi ki tekrar zat alemine dönüş, yani Mi’rac mümkün olsun.
Şimdi; tekrar başka bir yönden “Mescid-i Aksa”nın ne olduğunu idrak etmeye çalışalım.
“Aksa” lügat manası itibarile, “en uzak, en son, nihayet” demektir. Hal böyle olunca “Mescid-i Aksa” en uzak mescid anlamındadır, yani yapıldığı tarihlerde “Mescid-i Haram”a en uzak mübarek mescid olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi bu mescid “Küds-ü şerif”te ve diğer ismi de “Beyt-ül Makdis”tir.  “Kulunu gecenin bir vakti Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüttü” ifadesi, “Makamı Zat”tan Makam-ı Zatıyla yürüttü ki oradan “Esma” ve “Ef’al” alemlerine nüzul ederek (inerek) alemdeki tüm zuhurları müşahede edip tekrar “uruc” ederek (yükselerek) zatına ulaşsın, yani Mirac-ı Hakiki’sini yapsın. “Kuds-ü şerif” yani “Mukaddes şehir” ve orada “Beyt-ül Makdis” ve “Mukaddes ev”
İşte Cenab-ı Hakk’ın “sıfat” mertebesinin ifadesi olan bu terimler, aynı zamanda “Mertebe-i İseviyet” ve “Museviyetin” de kaynağıdır. “Mertebe-i Muhammedîyye”nin kaynağı ise “zat”tır ve onun ifadesi de “Beytullah” “Beytül Haram, “Beytül Atik” ‘Mescid-i Haram” “Kabe” gibi kelimelerle belirtilmektedir.
Yukarıda “Mescid-i Aksa’nın en uzak mukaddes mescid” olduğu ifade edilmişti. İşte bu terimin batıni manası budur ki, içinde yaşadığımız, genel olarak bir alem, özel olarak bu dünya ve has olarak bu bedenler, ilahi zuhurun sonu, yani en son mertebesi olduğundan “mukaddes beyt”tirler.
Ey talib-i Hakk! Kendi hakikatini ve alemin hakikatinı iyi anlamaya çalış. Üzerinde bulunduğun şu dünyada birimsel varlığınla ve nefsinle yaşarsan orası sana “esfel-i safilin” olur. Eğer gerçek kimliğinle, ilahi benliğinle yaşarsan orası senin “Kuds’ün” mukaddes şehrin ve “Beyt-ül Makdis” mukaddes evin olur. Oradan da Hacc’ını ifa ederek “Beytullah”a dahil olursan, “Allah ehli / ehlullah” zat ehli olur ve emin beldenin sakinleri arasına girerek ebedî zat ehli olursun.
Yeri gelmişken kısaca şu ayetlere de bir bakalım. (Et-tin Suresi 95/1-2-3-4-5) “İncire, zeytine, Sina dağına, emin beldeye “Mekkeye” and olsun ki, Biz insanı en güzel suretle tüm varlığı ile halk ettik, sonra onu “esf’el-i safiline” reddettik (gönderdik)” denmektedir.
Batınî anlamda; “incir” vahdette kesret, yani “Birlikte çokluk”. “Zeytin” ise kesrette vahdet, yani “çokluklaki birlik” anlatmaktadır. “Turusinine” “sine turu” yani kişinin ruh alemindeki turları, yükselişlerini ifade etmektedir. “Ve hezel beledil emin” Emin belde “Mekke” şehri yani içinde Allah’ın evinin bulunduğu şehir. Diğer yönüyle Cenab-ı Hakk’ın zatî zuhurunu bütün mertebeleriyle zuhura getiren “Hazret-i İnsan”. İşte Mekke’de “kabe”, insan-ı kamilde “gönül”, emin beldedir. Kim oralara sığınırsa her şeyden emin olur.
“Sonra esfel-i safilin-e reddettik” (gönderdik) ifadesiyle, "zat aleminden → sıfat alemine, sıfat aleminden → esma alemine, esma alemin’den de → ef’al alemine gönderdik” denmektedir. İşte ef’al alemi en uç zuhur, son zuhur, nihaî zuhur; en uzak mescid, “Mescid-i Aksa” ifadesiyle belirtilmiştir. Dolayısıyla üzerinde yaşadığımız yer kürede gaflet haliyle yaşadığımız zaman “esfel-i safilin” “aşağıların aşağısı” fakat gerçek anlamıyla yaşağıdımız zaman ise, mukaddes şehir “mukaddes ev” “Beyt-ül Makdis” olmaktadır. Ef’al alemine gelmiş olan kimse aldığı eğitim ile geçtiği yollardan tekrar geri dönerek yine ef’al’den → esma’ya, esma’dan → sıfata, sıfattan → zat alemine mir’ac eder (yükselir). “Beytullah” “Mescid-i Haram” gibi ifadeler de zat mertebesini belirtmektedir.
“elleziy bareknâ havlehü” “O öyle bir beyt ki, biz onun etrafını mübarek kıldık.” Yani mukaddes şehirde bulunan mukaddes evin etrafını da mübarek “bereketli” kıldık. Sıfat mertebesi itibariyle gerçek yaşamını sürdüren kişinin bulunduğu yer mübarek şehir ve kendi de mübarek evdir. Dolayısıyla çevresi de mübarekti, bereketlidir. Ona yaklaşan Allah’a yol bulur. Burası gerçek “İseviyet mertebesi”dir. 
“innehü hüvessemiul basiyru” “muhakkak ki o işitir ve görür.” Tabii ki bu mertebeye ulaşan “Sıfat” mertebesi itibariyle Hak sözü işitir ve gerçekleri görür.
...
Necm Suresi 53/1: “vennecmi iza heva” "ve vakta (hani) ki hevey/battığında/inince necm/yıldıza andolsun" yani “yıldızın heva olduğu zamana andolsun ki”
“Necm” yıldıza afakî manada, batmakta veya doğmakta olan yıldıza diye ifade edilmişse de; biz burada enfüsî manası itibariyle şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıldızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız nefs yıldızı olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına andolsun ki” şeklinde oluşmaktadır. Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızını tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır. Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var “zannettiğimiz”, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana andolsun ki” diye buyuruyor, Cenab-ı Hakk.. Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeniyle kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden bunun sönüşüne de ayette “inmekte olan, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor.
Böylece Cenab-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misal getiriyor, ki bahsedilen mana oluşmazsa “Kuds-ü şerif”ten gök yüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. Senin benlik “nefs” yıldızın sende olduğu sürece gök yüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır. Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. “Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Ka’ben meyhaneye döner” diyen zat ne güzel söylemiştir. Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o aydınlattığı sürece Hakikat-i İlahiyyeye ve Hakkani nurlanmaya yolun yoktur. O halde seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilahiyat güneşi ile aydınlanmaya çalışmak lehine olur.
Kendi heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasulullahın hakikatini anlayacak duruma gelmesi mümkün olabilebilmektedir. Hz. Rasulullah’ın hakikatini kamer yani ay, ayın ondördü bedr olarak düşünürsek senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; yıldızından aydınlandığını zannedersin, ama sana yıldız gibi görünen hevanı ortadan çıkarınca karşında kalacak olan “bedr-i münir” nurlu kamer/ay olur.
O da Hz. Rasulullah’ın nuraniyyetidir. O zaman oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki
53/3: “ve ma yentıku anil heva” “o hevasından konuşmuyor”
53/4: "in hüve illa vahyün yuha" “O’nun konuşması kendisine vahy edilenden başkası değildir.”
Kendi hevasından, yıldızından konuşmuyor, “hakikat-i ilahi”den, “ilahi nur”dan konuşuyor. O’nun yıldızı, hevası yok olduğuna göre orada var olan güneş olmuş oluyor. Görüntüde ay olmuş oluyor ama ay da ışığını güneşten aldığına göre orada var olan güneşin ta kendisi olmuş oluyor. Nasıl ki ay’ın aydınlığı güneşten geliyorsa, o da hevasından konuşmaz, “ancak vahy ile konuşuyor” demesi Allah’ın kelamı kendisinden aksedip zuhura çıkıyor. Kelam, Hakk’ın kelamıdır. Nasıl ki kamerdeki ışık; güneşin aydınlığı, ışığı ise, ondaki kelam da Hakk’ın kelamıdır.
...
Önümüzde balta girmemiş bir orman olsun. Eğer buradan daha evvel bir geçen olmamışsa, bir iz de bırakılmış olmadığından o ormanda kayboluruz, fakat daha evvel bir kimse o ormandan geçerken yollarda iz bırakmış ise, biz de o izleri takip ederek tehlikesizce o ormanı aşabiliriz. İşte mana aleminin sonsuzluğuna giden Hz. Rasulullahın özelliklerini Cenab-ı Hak bizlere bu ayet-i kerimelerle, bize açtığı yoldan anlatıyor ve bu yoldan siz de gelebildiğiniz kadar korkmadan Mi’racınıza gelin buyuruyor.
53/2: ma dalle sahıbüküm ve ma ğava “Sizin sahibiniz sapmadı, dalalette değildir ve azmadı,” ifadesiyle onun arkasından tereddütsüzce gidilebileceği açık olarak ifade edilmektedir.
...
53/5: allemehü şediydü’l kuva “O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti”.
Sen de Mertebe-i Cibrili idrak edersen, sende de bir çok manevî idrak güçlerinin ortaya çıktığını anlarsın.
53/6: zü mirretin festeva “Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir, hemen gerçek melek şeklinde doğruldu”
“zü” sahip, “mirre” kuvvet, Akıl, Sağlamlık. “zü mirre” “Halk, Hasen, Güzellik” yahud; “Bedi-i eserler,” anlamında, “istiva” Müsavi oluş, itidal, istikamet v.s. anlamında belirtilmiştir. “istiva”nın başındaki “fe” de, hemen bir oluşu ifade etmektedir.
Yukarıda ayete mealen verilen manadan da yola çıkarak, meleğin sadece bir kuvvet olduğunu düşünürsek bu kuvvetin de yanlızca Hakk’a ait olduğunu, onda var olan güçlerin aslında Hakk’ın güçleri olduğunu; o mertebede esma zuhurunda bulunduğunu ve o geceye mahsus olarak “festeva” ifadesiyle “hemen doğruldu” yani zat tecellisine başladığını düşünebiliriz. Başka bir ifade ile Cebrail perdesi altında, zat tecellisine başlanmıştır diyebiliriz. Nasıl ki Musa (as)’a ağaçtan ateş şeklinde zat tecellisinde bulunmuş idi, Allah c.c zatiyle her yerde mevcuttur, fakat tecelli ve mertebelere riayet şarttır. 
53/7: ve hüve bil üfükıl ala “O en yüce en yüksek ufukta idi” 
yani Mertebe-i Cibrilden en yüce ufukta zuhurda idi. Ufuk, gözün görebildiği en geniş saha, mana aleminin sonsuzluğu, Rasulullah’ın ihata ufkunun genişliğidir.
53/8: sümme dena fetedella “Sonra (Cebrail Hz. Peygambere) yaklaştı ve sarktı”.
Yani Cebraillik mertebesinden yaklaştı, yaklaştı ve sarktı, Tenezül etti, Zati yaşantı ilmini zuhura çıkardı, İşte o zaman uluhiyyet ile ahadiyyet mertebesi bir birine o kadar yaklaştı ki:
53/9: fekane kabe kavseyni ev edna “Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”.
Yani kavs’in bir tarafı abdiyyet mertebesi, bir tarafı uluhiyyet mertebesidir. İşte bu iki “kavs”i yani iki mertebeyi “kaab”ın’dan, “tutma yerinden” tutup kendi varlığında ilk defa cem eden yüce insan Hz Rasulüllah'tır. Bu iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki nerde ise birleşeceklerdi, fakat özellikleri itibariyle iki mertebenin de hakkının korunması lazım gelmektedir. İşte burada ifade edildiği gibi bu alemin dışı/zahiri halk, içi/batını ise, Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır.
...
Mi’racın hakikatinden; İsra Suresi 1.ayet ve Necm Suresinden 18 ayet bahsediyor, ikisini topladığımızda 19 oluyor. (18) on sekiz bin alemin ifadesidir. İşte on dokuzuncusu (19) da “İnsan-ı Kamil”dir, neden? Çünkü bütün bu alemleri kendi varlığında idrak ve ihata etmiştir. Kuran-ı Keriym’deki on dokuz (19) sayısının bir özellik arz etmesi bu yüzden olmaktadır. Esasen on sekiz (18) bin alemin zuhura getirilişi o bir Tek “Vahid”, “Ahad”, olan “İnsan-ı Kamil” in yüzü suyu hörmetinedir. O’nun için Kuran-ı Keriym’de 19 sayısı “İnsan-ı Kamil”in rumuzudur. Fakat ne yazık ki bunun gerçeği genel olarak bilinmemektedir. (Enbiya Suresi 21/107) ve ma erselnake illa rahmeten lil alemiyne “Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” buyruldu.
On dokuz’un (19) harflerini ayırırsak yani 1 ve 9 meydana geliyor, toplarsak (1+9=10) oluyor; onunda arasını açarsak (1-0) bir ve sıfır meydana geliyor. Buradaki (1) bir, Hakk’ın birliğini, Ahadiyet mertebesini, (0) sıfır da onun aynasını yani bu alemleri ifade ediyor. Ahadiyet mertebesi;
- kendinde mevcut hakikatleri zuhura çıkarmayı diledi;
- bu alemleri, zuhur mahalleri olarak halk eyledi
- ve kendini onlarda seyr’e başladı. Böylece alemler, o’nun aynası “aynısı”
oldular. Dolayısıyla alemlerin kendilerine has özel birer varlıkları olmadığından (0) sıfır yani “yok” hükmünde oldular,
(1) in yuvarlanarak (0) sıfır’ı meydana getirişi gibi bu alemleri de (1) olan Ahadiyet mertebesi meydana getirdiğinden hakikatte, (1)den başka hiçbir şey yoktur, o da ezelî ve ebedî olan ve her mertebede zuhur eden Hakk’ın ta kendisidir. (1) bir gerçek varlık, “Ahadiyet”, “İnsan-ı Kamil”, (0) sıfır ise, “hiçlik” ve “ayna”dır.
Eğer sıfırın ortasından bir çizgi geçirirsek (0); o zaman bunun bir tarafı kadim, bir tarafı hadis olur. Yani kadim, varlığı kendinden ezeli olan, diğeri ise hadis sonradan meydana gelen kadimin gölgesi’dir.
İşte o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0) iki kavs yani kavseyni olur.
(1) “ahadiyet” mertebesidir. Ahadiyet mertebesinin zuhuru da “uluhiyyet” ve “abdiyyet” ile kemale ermiştir ve bu iki kavs bir birinden ayrı şeyler değildir.
...
53/10: feevha ila abdihî ma evha “kuluna verdiği vahy-i verdi”.
İşte böyle olduğu içindir ki abdine vahy etti, yani Hz. Rasulüllaha vahyetti.
O kaab-ı kavseyn’de ki olan hadise Cebrail (as)ın yaklaşması, sarkması değil; Cebrail (as). görüntüsünde Hz. Allah (c.c)nün zatî zuhurunun meydana gelip “Hakikat-i Muhammed-i” ile ünsiyet kurmasıdır, ve bu hadise Hz. Rasullullah’da öyle bir oluşum meydana getirdi, ki
53/11: ma kezebel fuadü ma rea “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı.”
O akşam Hz. Rasullullah öyle şeyler gördü ki kalbi onları yalanlamadı. Ayet-i kerime ne kadar açık ve ne kadar güzel bir müşahede halini ifade etmekte, burada dikkat çeken bir özellikte görüşün sadece göz ile olmayıp değişik yollarla da olabildiğidir. Gözden değil “görme” den bahsedilmektedir. 
53/12: efetümarunehü ala ma yera “O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısınız?"
Bu ayeti kerime, daha sonra Mi’rac hadisesi hakkında inkarcılara bir cevap niteliği taşımaktadır.
53/13: ve lekad reahü nezleten uhra “And olsun o’nu bir inişte daha görmüştü”
53/14: ınde sidretil münteha “Sidretül-münteha’nın yanında”. 
53/15: ındeha cennetül me’va “Cennet’ül Me’va onun yanındadır”.
53/16: iz yağşessidrete ma yağşa “Sidreyi kaplayan kaplıyordu” (o sidre-yi nasıl gaşy etmek/kaplamak lazımsa öyle gaşy ediyordu)
Biraz evvelki ayette, Cebrailden bahsediyor, fakat sidreyi gaşy etmesi de Cenab-ı Hak’tan bahsediyor. Bu mevzuların birbiriyle uyum sağlaması gerekmektedir. Demek ki orada gördüğü tekrar Cebrail (as)’in varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığını idrak etmesidir ve Cebrail (as)in varlığında o sidreyi Hakk’ın gaşyetmesi (kaplaması)dır.
53/17: ma zağal basarü ve ma tağa “Peygamberin gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı”
Yani o gece gördüğü olağan üstü hadiseler karşısında şaşırmadı ve bunları anlatırken belirli bir sistem içersinde izah edip, sınırı aşmadı, 
53/18: lekad rea min ayati rabbihil kübra “And olsun ki o Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.”
Görüş! Mir’ac gecesinin en mühim oluşumlarından birincisi, Cenab-ı Hakk’ı görüş ve müşahede hususudur. Yukarıda sıralanan ayetlerin yedisinde görüşlerden bahsedilmektedir. Acaba, bu görüşlerle ne kasdedilmekledir? O gece gerçekten Hz. Rasulullah Rabbini mi, yoksa ayetlerini mi görmüştür? Ve bu ayet (işaret) diye belirtilen şeyler nelerdi?
Hz. Rasulüllah Mir’ac gecesi açık olarak “ben Rabbi’mi gördüm,” demiyor ve bunu da aslında zahir olarak söylememesi gerekiyordu. Açık olarak eğer “ben Rabbi’mi gördüm” demiş olsaydı o zaman ümmetleri ve bizler de “O’nun gördüğü gibi” zannederek, kendi hayalimizde şekillendirdiğimiz bir Rabb düşünerek O’nu aramaya başlayacaktık. Bu da putperestlik ve hayalperestlikten başka bir şey olmayacaktı. Bu yolu kapatmak için kendisi açık olarak “Rabbi’mi gördüm” dememiştir. Nitekim Mertebe-i İseviyetin iyi bilinememesi neticesinde o zümre içinde çok büyük yanlışlıklar ortaya çıkmış, Allah c.c ve İsa (as) “baba oğul” teması içersinde aslından tamamen uzaklaştırılıp “madde baba-oğul” anlayışına indirilmiştir. Hadiseyi daha geniş manada incelersek ayetlerin içersindeki ifadelerde bildirildiği üzere, gerek insanlığın genel seyri içersinde Hz. Rasulullah’ın Rabb’ını görmemiş olması mümkün değildir. Ancak bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız gerekmektedir. Hz. Rasulüllah’ın zuhurundan gaye, Rabb’ını görüp idrak etmek ve ehli olanlara da idrak ettirmek içindir. İnsanoğlunun bu dünyada ulaşabileceği en üst derece, en son menzil Mi’ractır. O da böylece yapılmış oldu.
“And olsun ki o Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” Burada büyük ayetten maksat, ayet (işaret) demek olduğuna göre, Cenab-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü ayetle yani “işaret” ile bildirmek demektir. Büyük ayet nedir? Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş manada anlamasıdır, ki bundan büyük ayet yoktur. Hz. Rasulüllah Rabbini daha evvelce “Ef’al” ve “Esma” Mertebeleri itibariyle müşahede etmişken Mi’rac gecesinde “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle de müşahede ve idrak etmiştir.
İşte bu oluşum Cebrail (as)ın (Alak Suresi 96/1) “İkra” “Oku” emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac gecesinde de kemalini bulmuştur. Hz. Rasulullah’ın Hira dağında başlayan seyr-i süluku Mi’rac gecesinde kemalini buldu, ve “İnsan-ı Kamil” mertebesi ile tahakkuk etti. Ancak bundan sonraki yaşantısında gerek ilahî olgunun kadr ü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kadir gecesi düzenlendi.
O gece görülen “büyük ayet” yani “ayet-el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; evvelce bahsini ettiğimiz nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemalat ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız. O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşayabilmek son derece önemli bir olaydır. Adem (as) başlayan insanlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip geri dönülmesi imkansızdır. Fakat Hz. Rasulullah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmekledir. Bu nasıl bir seyr’dir?
“Büyük ayet” Hz. Rasullüllah kendisinden mevcud olan “Hakikat-i Muhammedi”yeyi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş olmasıdır. Şimdi bunu şöyle düşünelim: Bir tohum bir çekirdek var; o tohumun, çekirdeğin içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler, nihayet aynı çekirdek de var. Bu nasıl bir hilkat şaheseridir? iyi düşünelim! İşte Hz. Rasulüllah’ın yer yüzündeki hali, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hali budur, ancak Hz. Rasulüllah’ın hali en kemalli olandır.
Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim: O gece içersinde çekirdek açıldı; kök gövde dallar yapraklar çiçekler meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi. Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içersinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti. Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi. Zuhura gelip müşahede eden yönü ise dünyadaki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münteha”da “sidre” ağacı olarak bildirildi. Allah-u alem (daha iyisini Allah bilir.)
...
Mi’rac, zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir, batın ehli için her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgunun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir. Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir. Hem gidilen bir mahal vardır ve hemde oluşan bir hal vardır.
Gonca halinde bir gül düşünelim; Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir. Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir. Gül alemlere benzetilirse açılım daha iyi idrak edilir. Bir hadis-i Küdsîde “ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” ifadesi bu babta çok manidar izah taşımaktadır.
...
Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrail (as) Hz. Rasullullah’ın yanında yer almaktadır. Cibril, insanda saf aklın timsalidir, genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.
“İslam, İman, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler oraya da bakabilirler.
Hz. Rasulüllah kendi cephesinden Hz. Cebrail’i iki (2) defa gerçek hüviyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekteyiz. Cebrail (as)’ın şahsında ilahi hakikatlerin zuhuru yani Cenab-ı Hakk’ın zati zuhuru idi. Bu oluşum hak cephesinden bakılınca böyle idi, fakat Hz. Rasullüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammedi”nin kemali ortaya çıkmış idi, aynı zamanda. İşte bu da “Kaab-ı Kavseyn”dir. Hz. Rasulüllah o mertebeye peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti. Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammedi”, diğer taraftan Cebrail (as)ın varlığında “Hakikat-i İlahiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu. Ve “kaab” tutan da Ahadiyet mertebesi oldu.
Mertebe-i Ahadiyet, Uluhiyet ve Abdiyet mertebelerini elinde tutmaktadır.
“Ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” demiyor. Eğer “birleşti” derse iki mertebenin de özellikleri birleşmiş olur ve o
mertebelerin hakikatleri kaybolmuş olur. Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlahiye” “Uluhiyet” ayrı bir mertebenin ifadesidir, bunların meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir. Orası da kabza “kaab” bütün bunları tutan mertebedir.
İşte o akşam Hz. Rasulullah'ın akl-ı şerifleri “abd” kulluk mertebesinin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i akl’ına” ulaştı. Bizler de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek Hakikat-i llahîyeyi o derece genişlik ve kemalat içersinde idrak eder ve yaşarız. Aksi halde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı cüz’imiz ile bu ilahi yaşam ve oluşumları idrak etmemiz ebediyen mümkün olmayacaktır.
Tarikat mertebesi itibari ile; “ne var alemde o var Ademde” ki söze bakarak “kaab-ı kavseyn”i kendimizde arayalım. İnsanın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kavseyn”dir, iki kaşın arası ise “kaab”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri halde, tek görüşe sahiptirler. Rabıtanın sırrı buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
...Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Ruyetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım.
“İmanın başlıca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir.”(Hadisi şerif) Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Ruyetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikati biraz gayret sarfederek anlamaya çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Hadid Suresi 57/4 ayette "ve hüve me’aküm eynema küntüm" “O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.
“Tefekkür gibi ibadet yoktur” (Hadis-i Şerif ) Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadis-i Şerif ile çok güzel ifade edilmektedir. Hz. Mevlana da Mesnevi-i Şerif'de “arif bir kişi ile bir saat sohbet, yüz senelik nafile ibadetten hayırlıdır” buyurdular.
“Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve akşam Allah cemalini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün bedenî zevklere nisbeti bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.” (Hadis-i Şerif)
“Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı gördüğünüz gibi (aşikar tecelli ettiğini) görürsünüz.” (Hadis-i şerif)
“Günahkar olduğun halde Allah’ın cemal tecellisini göremezsin” (Hadis-i şerif) Günah yükün üstünde olduğu müddetçe Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmen mümkün değildir. Allah c.c cümlemizi kurtarsın. “Başta belirtilen yıldızın sönmesidir”.
“Rabbimi en güzel surette gördüm” (Hadis-i şerif)
“Bir nur gördüm” (Hadis-i Şerif)
İmam-ı Ali’nin “la a’büdü rabben lem erahu” yani “görmediğim Rabbe ibadet etmem” sözü, irfan ve müşahede ehlinin gerçek halini çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.
Ehlullah ru’yeti beş şekilde ifade etmişler
1. “Ma reeytü şeyen illa rüyetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde Allah'ı görmediğim hiç bir şey yok”
2. “Ma reeytü şe’yen illa rüyetullahi fiyhi!”
- “Bir şey görmem ki onda Allah'ı görmüş olmayayım”
3. “Ma reeytü şe’yen illa kablehu”
- “Her şeyden evvel onu görürüm”
4. “İlla Allah”
- “Ancak Allah”
5. “La yeraUahu illa Allah”
- “Allah'ı ancak Allah görür” ifadesiyle tarif etmişlerdir.
Bu tariflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu kadarla iktifa ediyoruz.
...
Hz. Rasullullah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün peygamberlerin ruhlarına iki rek’at namaz kıldırdığını bildirmişlerdir . Bu oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud olduğu ve kendi mertebesinin de onların üstünde olduğunu göstermektedir, ayrıca onun ümmetinin de diğer ümmetlerden üstün olduğu anlaşılmaktadır.
...
Mi’rac gecesi iki kase geldi; birinde süt birinde şarap vardı.Cebrail (as) “hangisini dilersen iç!” dedi.Ben sütü içtim. Cebrail (as). “Hak teala Hazretleri ümmetine İslamlığı hediye etti” dedi. Aynı gece “Sidre-tül Münteha”ya vardığım zaman bana üç şey verildi:
- Biri beş vakit namaz,
- ikincisi Bakara suresinin sonu ve
- üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi.
Peygamberimiz (S.A.V.) Hazretleri göklere ve “Sidre’tül Münteha”ya ve cennete geçtiği zaman Cebrail (as). dedi ki! "Ya Rasullüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ’ın nurundan yanarım. Çünkü bundan ileri geçmeğe senden gayrisine yol yoktur.” Çünkü varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifadesi ile “yanarım” diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı. “Yanarım” demesi kendisinden birşey kalmamasıydı, ama Hz. Rasulüllah “yanarsam ben yanarım” dedi. Neden geçebildi oraya? Çünkü o zat kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok daha yukarılara, “zat”a kadar dayanıyordu. İşte aşağıdaki nefs yıldızlığından, beşeriyetinden geçti ama hakikatine ulaşmış oldu. Dolayısıyle Cebrail (as) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor bir şeydir. Ama insan Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde olduğundan o kaybettiğinin çok daha fazlasıyla zuhura çıkarmış oluyor.
Sidre-i Müntehaya gelindiği zaman Cebrail (as).“Rabbine selam ver” diye işarette bulundu, burada Peygamber S.A.V. “ettehiyyatü lillahi vesssalavatü vettayyibat” yani “oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi işlerim Allah içindir” diye söyledi. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk “Esselamu aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu. Yani “Rahmet ve bereketim senin üzerine olsun ey peygamberim” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Esselamu eleyna ve ala ibadillahissalihin” yani “selamet bizim ve salih kullarının üzerine olsun” dedi. Ve bu hadiseye şahid olan melekler de, “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” diyerek “kelime-i şehadet”i getirdiler. Böylece Hz. Rasullüllah’ın risaleti Melekût aleminde de tasdik edilmiş oldu. Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid “la ilahe illallah Muhammedin rasulüllah” şeklinde iken, Meleklerin şehadetiyle “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” şeklinde dönüşmüştür. Çünkü gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahedeli yaşam başlamıştır. İslamın gayesi de budur: hayal ile değil müşahede ile yaşamaktır.
Çok az bir kısmını nakil etmeye çalıştığımız Hz. Rasullüllah’ın Mi’rac hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için İdris (as) Mi’racını “yükseltilişini”, Musa (as) Mi’racını “mülakatını” ve İsa (as) miracını “göğe alınışı”nı da anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.
(Meryem Suresi 19/56-57) “Ey Muhammed! kitap’da idris’e dair söylediklerimizi de an; çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.” 
(A’raf Suresi 7/143) “Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, Sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca “Ya Rabbi, münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim” dedi.
(Ali İmran Suresi 3/55) “Allah demişti ki; “Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim (dünyada yaşam süreni tamamlayacağım), seni kendime yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım.”
(Nisa Suresi 4/157-158) “Allah’ın peygamberi “Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düştükleri şeyde doğrusu şüphededirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan ibarettir kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, Hakim’dir.”
...
Adem ile başlayan Allah’ı bilme seyri yavaş yavaş yükselerek Musa (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani” “sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi. İsa (as) “Teşbih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi” “Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, O da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahsedildi. Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mertebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine hediye etti. Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunda Allah’ı müşahede edebileceklerini ifade etti.
İslam, İnsanlığın kemali, Mi’rac da insanın kemalidir. Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bilmektir.
...
Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek mümkündür, ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişiklik arz etmektedir.
Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleridir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir.
Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.
Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık ötelerdedir, görülmez; bilinir. Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı.
Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hakta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertebesi”dir.
Bu mertebede kulun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş sözkonusu değildir.
Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahede meydana gelebilmektedir. Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. Burada kuldan gören Hakk, ve görülen de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır. Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşte bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu. İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah'ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. Bu hal (Ali İmran 3/18) “şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” “Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifadesiyle Allah’ın kelamında zuhur eder. Ve (Araf 7/1729) “ve eşhedehüm ala enfüsihim” “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir.
...
(En’am 6/103) “la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdrikül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu. “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” 
Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür. İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisindeki
- “ihsan”(*) ifadesiyle perdesi aralandı,
- “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı,
- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi.
(*) “İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahsedildi
...
İslam dininin, son din; Hz. Muhammedin, son peygamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir. Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yerleridir. “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. Muhyiddini Arabi manasında İdris (as) dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Ademin halk edilmesi kıyamet alametidir.” demiştir, ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale ermiştir.

Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.)
Mübarek Geceler ve Bayramlar
http://www.terzibaba13.com/wp-content/uploads/2014/09/06_Mub%C3%A2rek-Geceler.pdf