Kötü hizmetçiler gibi olmayın

50. MEKTUP
Sabri Bey’e,
Bazı kimseler Cenâb-ı Hak’tan dilediği şeyleri yerken, içerken, otururken, yatarken söyler, isterler. Bunlar avam ve câhil kişilerdir. Ya da zâhir ehli ve sûret ulemâsıdır. Halbuki isteme vakitleri namazlardan sonradır. Dervişler bilirler ki bir kaza, kader sırrı vardır. Hak dilediğini yapar, şerlerden O’na sığınırlar. O bilicidir, görücüdür, vericidir. O’na karşı isteklerini nâzikâne dile getirirler. Mesela “Yâ Rabbe’l-alemîn! Hâlimiz sana malûmdur. Dünya nimetlerinden hepsini bana verdin; ne olur ilminden ve aşkında da lütfediver. Âzâd kabul etmeyen bir esirinim, fakirinim; çok kuvvetli olan nefsimle mücadelede, mâsivâ ile alâkalanmamda bana yardımcı ol, sevgililerinin arasına dahil eyle” derler.
Bir de çok sevenler ve sevilenler vardır ki Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını zat gözü ile seyredenlerdir. Onlar Hak’tan razı olmuşlardır. Ne gelirse gelsin Hak’tan bilirler. O da kullardan razı olmuştur. Çünkü aynaları hiç kararmaz. Temizdir, daima huzurdadırlar. Hak sevgisinin yanında dünya ve âhiret sevgisine yer vermezler. Güneş doğunca gece kalır mı? Lamba yanınca bütün ufak mumlar söndürülür. Bu kimselere Cenâb-ı Hak “İste, kulum benden ne dilersen dile. İstersen âlemleri sana altın yapayım.” buyuruyor.
Onlar isteyen ve istediği şeylerin cinsini ve miktarını söyleyen fakirlerden değil, gönlünden geçen şey hâsıl olanlardır.
Hatta isteyenlere verici olmuştur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de “kötü hizmetçiler gibi olmayın” buyuruyor. Yani birkaç rekat namazın peşinden hemen dünyayı isteyen arsızlar gibi. Mesela, gemilerde bir yolcu tek bir küçük bavulunu almış yolculuğa çıkarken, arsız bir kamarot adamın eline yapışır, bavulunu çeker, alır. İskele başına götürür, bir de orada durur bahşiş bekler; işte bunlar kötü hizmetçilerdir. Herkesi tiksindirirler. Dilenci var, “Bana 50 kuruş versene” der; kimisi mendilini açmış bir şey istemez; kimisi de karnı aç olduğu halde gönlünden, Hakk’ın lütfunu, imdadını bekler, kendinin fakirliğini kimseye bildirmez. Rabbim benim hâlimi bilicidir, görücüdür, dilediği zaman vericidir der ve sabır eder. İşte siz de bu isme ve sıfata mazharsınız. Bu isim üzerinde kemâle erdikten sonra hoşnûdiyyet-i Muhammedi hâsıl olacak ve siz Hakk’tan razı, Hak sizden razı olduktan sonra artık gönül oynayacaksınız inşallah.
Karşınızda iki çeşit insan vardır. Birisinin gözlerinden Hakk’ın nuru, ağzından aşk şarabı akıyor. Onunla huzuru yakaladınız mı başka bir şey görmez gözünüz. Orada adeta erirsiniz, cenneti dîdarsınız ve başka bir şey istemezsiniz. Bir grup insan da var ki onların gönüllerinin içerisinde Hakk’ın temâşâsına koyulur, Zât deryasında yürürsünüz. Bir de son mertebe var ki, burada alemleri ve envâr-ı ilâhiyeyi kendi gönlünüzde bulursunuz. Her kafeste bir kuş bulunur. Kuş adedi arttıkça mâsivâ istekleri tezâhür ediyor. Kısmetse nasıl olsa olacak. Değilse ne kadar uğraşılsa olmayacak. Mesela, karşınızdaki eğer hidayete mazhar olmuşsa, muhakkak onu buluncaya kadar araması lazımdır. Eğer hidayete mazhar değilse, ona hocalık etmek sizin zararınızadır.
Kâ‘be-i hakikat yokuşu vaktinde hedefe yetişmesi için hayvanlarla, hastalarla, define dahi olsa uğraşmayıp yoluna devam etmelidir. Kervan yürüyor, vakit pek geç, yollar harâmilerle dolu.
Fakir maddî ve manevî yardımlarla isminin ve Hakk’ın bu sıfatının kemâli yolunda yürümen lazım. İyi ve kötü her tecelli karşısında Rabbimizin cilvesini temâşâ etmek sizin için en kestirme yol. İrşad vazifesi verilmediğine göre boşuna yoldan kalmayın, her varlığın sahibi vardır. “Ey Habîbim! Sen üzülme, ben o kuluma hidayet vermedim. Şefâat sendense hidâyet benden” buyurulmuş. “Dest be kâr-Dil be yâr”; yani el işte, gönül dostta olmalıdır.
el-Fakîr, M. Nusret Tura