Mübarek Geceler ve Bayramlar Kitabı- Regaib Kandili Sohbetinden

REGAİB KANDİLİ 
Üç ayların ilki olan Receb-i şerifin ilk perşembesini Cum’aya bağlayan gece Regaib gecesidir.
Receb, azametli yüce. 
Cum’a, Cem hali: Varlığın toplu bulunuşudur. 
Regaib, rağbet etme, çok istenilen şey, bol bol ihsan etmek demektir. 
Düşünelim ki Receb: İrade, kudret ve ilahi azametiyle bu varlıkların zuhurunu sağlamak. Cum’a: Cem kelimesinden meydana geliyor. Birinci Cum’a demek, birinci cem hali, varlığın mana aleminde a’yanı sabiteler halinde toplu bulunuşu. Regaib: Mana aleminde var olan varlıkların birimsellikleri ve kendi varlıklarıyla madde aleminde zuhura çıkmalarını şiddetle istemeleridir.

Cenab-ı Hak Zül Celal Hazretleri ezelde bütün bu alemler yok iken Azamet ve Kibriyasıyla kendinde gizli hazine olan cümle varlığın, a’yanı sabitelerini bilimsel ve birimsel varlıklar halinde alem sahnesine çıkarmaya şiddetle rağbet etti. Bu işleri uyguladı, bizlere de bu hali REGAÎB gecesi özelliği ve şifresi içerisinde bildirdi. ALLAH-u Teala Hazretleri A’ma halindeyken, daha henüz AHADİYET mertebesine dahi tenezzül etmemişken “kendinde kendi olarak gizli” fakat kendine gizli değilken kendini bildirmeyi murad etti. “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu alemleri halk ettim” hadisi kudsisince evvela AHADİYET “benlik ve hüviyet” mertebesine tenezzül etti, oradan VAHİDİYET “sıfat”, “a’yanı sabite” mertebesine oradan da “esma” ve “ef’al” yani zuhur ve görüntü mertebesine tenezzül etti. Böylece bütün alemler varlıklarına kavuşup yaşam ve varolma sevincini kendi idrakleri düzeyinde tattılar.

Zuhura gelen bu alemler ve onlarda bulunan varlıklar daha henüz kendilerinin ne olduğu mertebesi düzeyine ulaşmamışlardı. Varlıkları ortaya çıkmış fakat kendinden ve Hak’tan haberleri yoktu. Son kemalat olarak, Cenab-ı Hak “kendini ve Rabbini” bilecek bir varlık daha meydana gelirecekti. Onun yaşaması için mahalli ve gerekli olan herşeyi hazırlamış, sıra kendini zuhura çıkarmaya gelmişti. İşte Cenab-ı Hakk’ın buna rağmet etmesi, onda kendi vecihini seyr etmesi içindi. Böylece “Adem AS” zuhura geldi ve Hakk’ın isimlerinin zuhur mahalli oldu. Böylece insan ve kemalat süreci başladı. Nihayet Hazret-i Peygamberin şahsında bu kemalat son noktasına ulaştı, işte O’nun ana rahmine düşmesiyle başlayan son kemalat sürecine “Cenab-ı Hakk’ın rağbet etmesi” yani habibini dünyaya getirme sürecinin başlaması “Regaib gecesi” şifresi ile bildirildi.

Cenab-ı Hak: Zati zuhurunun yani sadece, sıfat, esma ve ef’al zuhuru değil: Zati zuhurunu, kendindeki bütün özellikleri, ef’al yani madde, görüntü aleminde seyr etmesi için gerekli bir varlığın, bir cihazın, bir vücudun ortaya çıkmasını arzu etti. Cenab-ı Hak kendi zatında bu alemleri, Zat mertebesinden seyr eder, fakat birimsel yapı içerisinden ve genel olarak seyretmesi bir başka özelliktir. İşte muradı ilahi, “libası beşer” içinden onların düzeyinden her merhalede kendini seyr ve yaşamak idi. 
Hani eskiden padişahlar kıyafet değiştirerek halkın arasına girer kontrol ederlerdi. Oysa padişah sarayında yaşayan gene kendisidir. Kıyafet değiştirip halkın arasına katılması onun padişahlığına zarar vermediği gibi tebaasıyla hem dem olması, halkına merhameti ve rahmetidir, Padişah Sultan Mehmet bir gün tebdili kıyafet ederek pazara çıkar, kendisinden bir sadaka isleyen fakire iki altın ihsan eder, fakir “Padişahım size bu kadarcık ihsan yakışır mı? daha verin yoksa sizi herkese ifşa ederim,” der. Bunun üzerinc padişah “eğer onu yaparsan elindeki de kaç paraya bölünür, sonra onu da bulamazsın,” der. 

İşte Cenab-ı Hak da böyle bir yaşamı diledi. Bunu en geniş ve kemalli bir biçimde ortaya getirecek elbisesini, gerçi elbise de bir şey ifade etmez ama ikiliğe bürünüp sonradan tekliğini anlayacak ve kendini o şekilde seyr edecek varlığın ortaya çıkmaya başladığı ilk faaliyet “Regaib gecesi” olarak ifade edildi. Hazret-i Rasulullah’ın, bir başka ifade ile “Hakikat-i Muhammedinin” bedensel yönden dünyada zuhur elmesi için ana rahmine düşmesi hükmünü, gerçekleştirmeğe rağbet eden, arzu eden Cenab-ı Hak bu hali “Regaib gecesi” olarak ifade ediyor..

Birimsel düzeyde olan bu ifademizin, bir de genel mertebeleri olarak ifadesi ve arzusu vardır. 
Yani Cenab-ı Hakk’ın a’ma’dan, bütün alemlerde zuhura çıkmayı dilemesi, bir başka yönden “Regaib gecesi” ifadesidir. Geceden maksat da A’ma yani yokluk halidir, aksi takdirde buna, “Regaib gündüzü” dür diyebilirdi. Cum’a ve gecesi; cem ve karanlık, bunun ikisi de topluluktur. Hali de Zat’ın kendi kendinde olarak bulunduğu haldir, yani mülkünü daha henüz meydana getirmemiştir. İşte mülkünü meydana getirmeyi arzu etmesi, bunu şiddetle dilemesi ve “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim bu alemleri halk ettim” hadis-i kudsi’si var ya, işte ilk tecellinin başlangıcı bu “Regaib gecesi”dir..
Kur’an-ı Keriymde (İnsan Suresi 76/ 1) hel eta alel insani hıynün mineddehri lem yekün şey’en mezkuren dehr/zamandan, yaşamdan hıyn/süre/doğru zaman insan üzerine eta, gelmedi mi/ortaya çıkmadı mı mezkur/zikr olunan/anılan bir şey değildi “İnsan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki o anılan bir şey değildi” Hani evvelki hafta bir sohbetimiz vardı, “insan evvelce var mıydı, yok muydu?” diye. İşte bu ayet fiziksel anlamda yokluğunun ifadesini belirtiyor.

Bu konuşmamızı kısaca özetlemek gerekirse; evvelce yoktuk, birimsel varlıklar olarak henüz meydana gelmediğimiz için kendimizi bilemiyorduk. Ne zaman ki ana rahmine düştük, o, kişiliğimizin başlangıcı oldu. Ve böylece bir terkip olarak meydana geldik. Bunun başlangıcı bizim “Regaibimiz” oldu. Cenab-ı Hakk’ın her birerlerimizin varlığını ortaya getirmeyi murad edip rağbet etmesi bizlerin varlığının ana kaynağı oldu. Neticede hayatımızı sürdürür duruma geldik. Kendimizi böyle bir beşeriyet kisvesi içinde bulup varlığımızı beşer zannettik ve hayatımızı böylece sürdürmeye başladık. Öyle bir şartlanmalar içerisine girdik ki kendimizi Ahmet, Mehmet, Kemal gibi isimlendirdik. O isimler bize büyük perde oldu. İsimler sonradan meydana gelen varlıklardır. İsimlerin bize en büyük perde olması dolayısıyla biz kendimizdeki geniş açıklığı idrak edemedik. Bunu bize Cenab-ı Hak “Hakikat-i Muhammedi” yoluyla ve onun ağzından, bir başka ifade ile, kendi ağzından kendine çekmek için tekrar bu kuralları koydu.
Kur’an’da (Tevbe Suresi 9/ 128) lekad caeküm resulün min enfüsiküm lekad/elbette gerçekten/muhakkak, andolsun sizin enfüs/nefsinizden resul size cae/geldi “size nefsinizden, içimizden bir peygamber geldi” denmektir. Bu ifadeyi nasıl idrak etmeye çalışmalıyız, biraz düşünelim. “Lekad” tahkik’tir yani, mutlak bilin ki “caeküm” size geldi. Ne geldi? “Rasulün” bir haberci geldi. Nereden geldi? “min enfüsiküm” nefsinizden geldi? Ne demek bu?
Cevap olarak: Sidıka hanım konuştu dedi ki: “ La ilahe illallah Muhammeden Rasullah” “Bu Kelime-i Tevhid’in o anda başlaması lazım, yani Muhammed rasul olarak geldi, yani kendini izhar etti”.
İşte bu sözü, ancak bu hali idrak eden söyleyebilir. Gerçek Kelime-i Tevhid-i “nefsinizden size bir peygamber geldi” ayetini idrak eden hakkıyla söyleyebilir, onun dışındakiler taklidi olarak söylerler. Ama o da yerli yerindedir. 

Nefsinizden sizlere bir peygamber gönderilmesi; “Sıfat, Esma, Ef’al”ine, zati yönden zuhuru ve kendine çekmeyi murad etmesinin bir ifadesidir. Diğer zuhurları vehim ve hayal hükmüyle kabullenenler kendilerini ayrı birer varlık zannettiler... Ama “Hakikat-i Muhammedi” olarak zuhur eden varlıkta vehim ve hayal hükmü olmadığından kendini buldu, bildi, etrafındakilerinin de kendinden gayri bir şey olmadığım idrak etti ve onları kendindeki hakikate davet etti. Hz. Peygamber yirmi üç (23) sene insanları Hakk’a davet etti, yani en yakınında olan, kendindeki Hakk’a davet etti.
Al-i İmran Suresi 3/ 31 “kul in küntüm tühıbbunallahe fettebi’unıy yuhbibkümullahü” de ki eğer tühıbbunallahe/allahı hub/muhabbet ediyorsanız bu halde bana ittebe’a/tabi olun, uyun ki allah sizi hubb/muhabbet etsin, sevsin “Ey Muhammed de ki: Allah-ı seviyorsanız bana uyun Allah’da sizi sevsin” İşte böylece bunları idrak ederek yaşamağa çalışırsak, Adem AS. cennetten yer yüzüne indiriliş hadisesinin hakikatine ulaşmaya yolumuz açılmış olur. 
Şunu açık olarak belirtelim ki: Daha henüz “gerçek anlamda yer yüzüne ayak basmış değiliz”. Yaşadığımız hayat, Hayal alemi hayatıdır, kendi hayal alemimizdir. Gerçek manada... “hayal-i kebir” “büyük hayal alemi” değildir. Kendi vehim ve zannımıza göre farkında olmadan düzenleyip var ettiğimiz hayal alemidir.

Sayın dostlar! Şu mevzu gerçekten çok ince bir mevzudur dikkatinizi çekerim. İstisnalar ayrı olmak üzere, genelde insanlar kendi var ettikleri hayal aleminde yaşamaktadırlar, bu hayal aleminden çıkıp gerçek aleme ulaşmak ise, büyük bir yaşam sanatıdır. Efendimizin “Nas uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır” sözü, bu gerçek hali ne kadar güzel anlatıyor. Uykudan uyananlar ancak gerçek dünyaya gelmiş oluyorlar. Kişinin bu bedenle toprağa basması dünyaya gelmiş olması demek değildir. Suret olarak dünyadayız, fakat henüz gerçek tefekküre ulaşamadığımız için hayal ve vehim aleminde yaşıyoruzdur. İnsanın gerçek ölçüşü madde değeri ile değil, akli ve fikri gelişimini zenginleştirdiği ölçüdedir. Aslında kendilerine ait varlıkları olmayan, varlıkları var gibi zannederek ve de onları kendimize muhatap kabul ederek, onların hallerine düşmek sureti ile o şekilde hayal aleminde yaşıyoruz.

Şöyle düşünelim; geçen uzun senelerimiz var. Bir an gibi değil mi, sanki? Hepsi hatırada kaldı, Gelecek ise, hayaldir. İster Allah yolunda düşünelim, ister kul yolunda, ister nefis ve madde yolunda hepsi hayal alemidir, meçhuldür. Bizim düşündüğümüz herşey olmaz, elbetteki insan kendisi için bir program yapar! tuttu tuttu, tutmadı tutmadı, ayrı mesele. 
İşte bütün iş gerçekten hakiki manada Ruhen dünyaya gelebilmektir. Buna ikinci doğum denir. Birinci doğumda insanın ana rahminden bedeni dünyaya gelir, ikinci doğumda ise, Esma alemi rahminden idrake kavuşur. Bir zaman ana rahminde gizli idik, birinci doğuşla beden olarak güya, dünyaya geldik. Fakat hakikat aleminden haberdar olamadık, hayalde yaşamaya başladık. Bu arada şuurumuz Esma alemi rahminde doğuşunu beklemede, eğer gereğini uygular, onun da doğuşunu gerçekleştirebilirsek ne mutlu... 

Tasavvufta “veled-i kalb” diye belirtilen, o sonsuzluğa kanat açabilecek ikinci varlığımızda, gerçek dünyaya ve alemler düzeyinde var olan gerçek yaşantıya geçmemiz ancak bu ikinci doğuşla mümkün olacaktır. İşte “Marifetullah” yani “Allah bilgisi” ve irfaniyet ancak bu yolla kazanılan yeni güçler sayesinde anlaşılmaya başlar. İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kişi geniş ve ihatalı düşünceye ulaşamaz. Kapasitesi yeterli olmaz öylece hayal alemi yaşantısından çıkması da pek mümkün olmaz.

İkinci doğuş; ikinci güç, ikinci benliktir. Düşüncede fevkalade genişlik kazandırır. Bu yolla kişi - evvela kendini tanır, - oradan Rabb’ını tanır, - oradan da Allah-u Tealayı daha geniş mahiyette tanıyıp müşahede etmesi mümkün olur. İşte Adem AS’ın yer yüzüne inme hadisesi bize bunları anlatıyor, anlayana aşk olsun. Adem (as) hikayesini değil, Adem (as) gayesini anlamak lazımdır. Muhterem dostlar! Her birerlerimiz Adem hüvviyetindeyiz. İşle Cenab-ı Hak bizlerden ortaya kendinden bazı fiiller çıkarmayı murad etti. Bu işlerin ilk başlangıcı olan “Regaib” bunlara rağbet etmek ifadesiyle bildirildi.

Sevgili dostlar! Mümkün olduğu kadar isabetli düşünmeye bakalım, kafamızı oldukça zorlayalım, yapmamız gerekli olan nelerdir bunları vaktiyle tesbit edelim, kendimize gerçeğe en yakın yolu çizip faaliyele geçelim, başka yolumuz yoktur. Her geçen gün aleyhimize çalışıyor. Bir gün ansızın o sonla karşı karşıya geleceğiz. Ondan evvel biz daha uyanık olalım da gaflet uykusunda yakalanmayalım. Bizlere sonsuz lütuflarda bulunan Rabbımıza sonsuz hamdü senalar olsun. Böyle gecelerin ve hakikatlerin gerçek yüzünü bizlere göstersin. Çalışmak bizden, tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır. Regaib geçeniz mübarek olsun. Ne mutlu bizlere ki Cenab-ı Hakk’ın rağbetine mazhar olmuş kimseleriz. Bundan büyük meziyet olur mu?

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.)
MÜBAREK GECELER ve BAYRAMLAR kitabından 14/03/1986 tarihli sohbetten özetle
http://www.terzibaba13.com/wp-content/uploads/2014/09/06_Mub%C3%A2rek-Geceler.pdf