Mahremiyeti olmasa kendini bu kadar gizler mi?Yıllarca zikir,tesbih,sonra Cemâli

... “Bir çocuk, Hakk’a uzak farzedin doğada yavaş yavaş, her gün büyüye büyüye; büyüye büyüye ve hep sohbetler ile efendim zikir, tesbih ile idraki arta arta nihayet Hakk’a yaklaşıyor, diyelim. Her hareketinizde yaklaşıyor. Fakat bir de zamanı geliyor ki… Bak, burda anlaşılan bu:
Bir ayna uzaktan baktığınızda acaba kendimi görebiliyor muyum? Diye biz biraz daha gidelim, diyoruz, görüp… Ayna gezdiriyor. Bilince az daha giriyorsun. En nihâyetinde bakıyor ki ayna olan zâtî  tecelî:
“-Ey! Kulum! Nerde kaldın, gel bakayım!”
Nihayet kendini kucaklıyor farzet.. Yani işte bu!
Küçük yaştaki kimseler, küçük idrakli olan kimseler gibi. Vaktâki, idrak arta arta bir kendine inatlaşıyor, kendinden geçti, ancak Hakk’ı görmüş oluyor.(Sonuna yaklaşmış oluyor) Eeee, şimdi buna ‘ölmek’ diyorlar. ‘Ölmeden evvel ölmek’ diyorlar. Bunu sûret ehli yanlış anlıyor: “-Ben ölürsem ne olacak, ne kalacak geriye?” falan diyorlar. Halbuki, cesette bir de ruh var. Topraktan yaratılmış bir ceset, vücut öldü, toprak küt dedi düştü! Bak tenevvü etmiş toprak. İşte onu kes, döv, ne yaparsan yap duymaz, vaktaki, neş’eyi tadan, hayatı anlayan ‘İlâhî Nûr’ olduğunu görebilen, efendim, işte olmuş oluyor, kemâle ermiş oluyor. Ve o zamanda da demek tabir-i câizse, hani güya “sevgiliyle görüşüp, kucaklaşmalar” var ya:
“-Ey kulum, gel bakayım, sen nerdeydin şimdiye kadar, ben seni özlemiştim… Yarattım, işte şu kadar yaşla gittin ve nihâyet beni anlayacak hale geldin..” Yani, o zamanda yaş kırk üç falan gelmiş işte. Peygamberlik geldiği seneler, Efendim, mi’racın kalk dediği seneler şeyler. Zikri tesbih ile ellerine (naif) bastırmış ki.. Allah Allaaaah! Bir yokluğa dalıyor insan. Her şeyinde hayret! Bir aldığımız bir ilâhiyye var. Büyüyorsun düşüncede zaaflık var. Bütün ilim köşelerinde nihâyet sonunda varılacak ki, “HAYRET MAKÂMI” var… “bu hilkat” nasıl olmuş da buraya kadar gelmiş? Hayret, hayret! Fakat, trajedide ilâhî tecellî vardır, varki o perdeyi yırttığı zaman da bakıyorsun her taraf “göz” olmuş. Her taraf ‘vücûdü’ olmuş; her tarafta ilâhî bir nûrun arzûsu var.İşte:
“-Gel Habîb’im! Gel!” diyen Hakk’ın iştiyâkını duyuyorsun… Hah, demek ki Hakk’ın iştiyakı öyle kolay kolay onun cemâli kolay kolay, her yaş zamanında görülür değil. Çiçek gül açacak, efendim aylar geçecek, gonca olacak. O gonca o kadar koku salacak ki, kokusu duyulsun bu sırrı anlamamışsan,  ne koku duyarsın ne bir şey! Canım işte bu kokan çiçek değil mi idi? Değil! Vakti saati var. O dikilecek kemâle erecek vakti saati geldiğinde kendiliğinden açılacak… “Açılayım da, koklayım” tamam işte o!…Konuşacaksan keşfin götürüyor zâten, yani diğerleri vakitsiz hareketlerdir.
“-İnsana bazen sabırsızlık geliyor” diyor meselâ, çocukların dediği gibi.
“-Ben, Hakk’ı niye göremiyorum?”
Eğer görmek lâzım geliyorsa sen “göz” ol! Hatta göz bir sûrettir, ‘gözün nûr’u ol. Öyle nasıl olunur? O da efendim, pır pır diyerekten göz nûr’u olamaz. Efendim, gece tesbihlerle sabahlayacaksınız. Efendim, türlü türlü ‘makâmlar’ var, ‘dersler’ var. Onları geçeceksiniz. Bir zaman gelecek ki efendim, bir ‘ayniyyet’ hâsıl olacak.
Yaa, o zaman anlıyacaksın sen. Ammâ çok yorulmuş olacaksın. Eski kudretin, kuvvetin kalmayacak, ihtiyarlamış olacaksın. Ya’nî hayatla memat arasında ufak bir perde olacak ki zâten benim de kayıklar da öyle ya! Hayatla memat arasında kat kat sandalın tahtası var, tam da orta tahtasını kır! Böyle oldun, bitti işte! Fakat o kırılıncaya kadar bizzat da inanmıyor.. Efendim.. O daha evvel bi sözü ona anlatıyor:
“ Evvel giden evvel diyor, efendim..
“ Evvel evvel git, evvele kadar..”
Nereye gidiyorsun, gidebildiğin kadar git! Nihâyet bir noktaya geleceksin, değil mi? En nihayet noktası da var ve zayıf bir halin var fakat vakta ki efendim;
“-Orda noktalar var mı?”
“-Yok!”
Âlem noktalardan ibaret. O cem’iyyet zâten o da bir üstteki nokta, tek nokta yani, işte aslımızda özümüzde hep o nokta burada olmak da o noktayı idrak gerekir.
İlâhî Zât’ın tecellî ettiği andır, o da bir nokta zaten. Ve bunu biz daha açık olsun diyerekten efendim, hikmet-i ilâhiyye “Noktayı toplaya toplaya gönülde tutuyoruz..” Türlü koncayı noktanın muhafazası böyle olur.
O, ehlince görür, yapar, eder, evveli yok, değil mi?
Evvel sürekli düşünüyorsunuz. Hilkatin daha ilerisine git! Gönül gidiyor.. Evet, gayrı gayrı geziyorum ama oruç gidecek değil.. İdrakını biliyor.. Demek ki, bizim idrakimizin bir son noktası var ki, orada Hakk tecellî ediyor.. İşte ve efendim işte:
“-Ey Habîb’im!” falan dediği zaman; ve o noktaya erenler de ‘HABÎB’ olmuş oluyor. Ya’nî, efendime söyliyeyim bu kendi makamına gelenler ama işte mi’rac ederekten. Ben demedim ki bu mi’rac bana mahsustur:
“-Bana bir geldilerse, aynı mi’racı yapabilirler..!” diyor.
Evet, onun için çok sıkıntılı değerler var tabi…
İnsanlar mi’racta tasavvur edin: 8 yaşında çocuk! Evlenmek isterse kaadir olur mu? Olmaz. Evlenmek demek; kemal ihtiyaçlara varmak demektir. Efendim, bu gerek erkek, gerek kadına okşamaya tebessüme varmayınca bu iş olamaz. Şey olmuyor yani cemalini açmıyor..!’ Muhakkak bu tesbitlerden efendim, kemale ermek, büluğa ermek lazım.
Efendim, bir âlim için şerâite sahip olmak lazım, o zaman bu daha evvel olursa, mahremiyet kalkar. Mesela şimdi mektepler umumi ders kuralı koyuyorlar. Efendim, koyuyorlar ama, çocuk zaten kendi kemale ermemiş.. Hatanın kimde olduğu dâima meçhul. Erkekli kızlı dolaşıyorlar. Eee n’oluyor değil mi? Maalesef tezellüller oluyor ya’nî müzminleşiyor hastalık.. Ya’nî her şeyin bir kemâli var, zamanı var. Evet, insan eşini alır yanına gezer, gezer ammâ işte yirmi-yirmi beş yaşına gelmeyince bu iş olmayacak. Eee olursa ne olur? İşte o olursa o ne olacak, berbât olacak. Ne ahlak kalır, ne bir şey kalır!
Delinin deliliğiyle ,evet, yaparsan ne olur? Delinin deliliğiyle  yapar, fakat deli olduğu anlaşılır. Efendim, evet, gençlerine göre bulaşıyor. Ne oluyor efendim, müzminleşmiş birinde bir dert sahibi olduğu anlaşılıyor. Ya’nî, bu dert de nefsine ait bir keyfiyyet..
Ya Hakk’ın istediği mahremiyyet? Eger mahremiyyeti olmasa kendini bu kadar gizler mi? Ee yıllarca yıllarca zikir, tesbih, ondan sonra Cemâl-i Kibriyâ diyecek:
“-Gel, ey kulum! Ne arıyorsun? Ben seni zaten giydirdim..!” efendim,
“Sende âşikârım fakat bu âşikârlığımın zâyîsi dolayısı ile sen Ben’i görmedin. Çünkü senin istikametini başka yere gönderdim. Oraya buraya, sağa sola bakıyordun sen. Eğer sana Ben küçük yaşta iken sen Ben’i bulmak için doğru dürüst kabiliyyetini verseydim, o zaman kendim açığa düşerdim, böyle bir şey de Rabb’lığa uymaz”
Sürekli kemâl, kemâl, kemâl..”
Nitekim Hak Peygamberi’nin (s.a.v) 43 yaşında peygamber gelmesi, peygamber olması; peki kendisinden evvel bu kadar peygamberlerin gelmesi, hep insan kemâlâtının, insan olgunluğunun mirâsesidir, onların mertebeleridir. İşte Âdemiyyet, Hûdiyyet, İbrâhimiyyet, İsmâiliyyet.. falan gelmiş. İşte, bunlar açıkçası o devirlerin peygamberleriydi, gelmiş geçmiş fakat, Efendimiz’in (s.a.v) devrimi bu: “Zât’ını görüyor..!”
Şimdi tesâdüf ki; İdris makâmı olan bir kimse:
“-Ben niye Muhammed (s.a.v) olamıyorum?”
Olur mu? İdris’le (a.s) Muhammed (s.a.v) ilerler mi? Evet ya’nî 12-13 yaşındaki çocuğa: “-Sen kemâle erdin!” derler mi?  Demezler.. Şu halde, her şeyin  kendine ait  Kemalatı vardır.
Şimdi, orta mektepte okuyan birisi mektepte okur, akşam üstü eve gelir. Sanki onun bildiği ilmi anası babası bilmiyor! Tek bildiği muhasebe. Bir kahraman gibi gelir, halbuki, onun bildiği nerde! Solda sıfır. Daha lazım, işte, orta iki, bilmem ne ismi işte, bilmem sultânî dereceleri var, nihâyet üniversitesi falan var. Oraya gelmeden, çocuk her öğrendiği bir şeyde böbürlenir;
 “-Benden başka bilen yoktur!” der. Malûmatı bir paylaş, bir şeyler konuş diye.. Halbuki ne oldu? Hiç bir şey olmadı. Eee vaktaki daha kemale erecek efendim, o sınıflardan a’zâde olacak, kayıtsız olacak, ondan sonra İlâhî varlığa erecektir…
Mesela, kara hizasında oluruz, namaz kılarız, oruç tutarız, kullukları tam yaparız fakat bir de kemale ere ere ruhun mülkiyyeti var ki o zaman sen namaz kılan değil, namazı kabul eden oluyorsun! Kâ’be’nin ortasında, “KA’BE”de. Ya’nî bir de bu var, marifet makamı var. Ka’be’de… etraftaki şeyleri sen topluyorsun, bir de o makâm var..
Hz. Mevlana’nın dönmesi de güneş gibi oluyor ya’nî zannetmeyin hareketsiz bir varlık var. Güneşin de kendi etrafında bir dönüşü var yörüngesi etrafında fakat aynı zamanda hem o dönüyor, hem etrafında Ay dönüyor, yıldızlar dönüyor. Seyyârenin bir kitabı, atlası vardı, ona baktım şaşırdım kaldım. Güneşin etrafında dönüp devrediyor, 720 senede yine oraya geliyor. “Ne güneşler varmış” dedim şimdi burada. Yıldızların isimleri var. Dönüyor yıldızlar fakat bir güneş daha var orada ötede, bir güneş daha var ötede. Alışmışlar ki güneş sür’atiyle (700-760) sene sürüyor. Tekâmüllerini buluncaya dek. Onun için bu azametli âlemde efendim, düşünen akıllar hariç kalıyor.
Mesela diyelim ki! Burda bir Ehlullah var. İlâhî vücûda sâhip olmuş. Fakat bir de bakıyorsunuz ki aynı Ehlullah, Ka’be’de de böyle bir zat var. Diyelim ki Tunus’da da böyle bir zat var. İşte haritada görüldüğü gibi oradaki de güneş, oradaki de güneş fakat burada bir güneşin etrafında dönenler var. Tunus’daki güneşin etrafında dönenler var. Onların kâh buraya kâh  oraya seyahatleri de var. Daha başka kimbilir kaç tane güneş var.
Şimdi 1800 sene geriye gidip kendi 6000 sene falan dönünceye giden güneşler var.. Ee, şimdi gösteriyor ki halkın üzerinde ehlullah’ın Hakk’ın istediği gibi, Hakk’tan bare bare kimselerin, muhtelif yerlerde bulunmasını gösteriyor, bulunduğunu gösteriyor. Müslümanların zaten buradaki, kimi deyim, ziyâretler, oradaki minik ziyaretler. Sonuçta onun seyyaresi umûmi çünkü âlem ne kadar büyük olursa olsun, gönülde hepsi birleşiyor. Şimdi eğer sizin gönlünüz ilâhî tecellîyi kabûl edecek tarzda büyürse, genişlerse o zaman Tunus şuracıkta bir nokta, efendim, Şam şurada bir nokta, biraz yanında, ötede değil mi? Şu halde vücûdumuz nasıl kâinatı toplamışsa işte odanın üstünde, tavan gibi yıldızlar var.. Ee bir makâm var ki gönlümüzde bütün ervahıhı toplamış.
Şimdi o Şam’daki, magribteki âşıklar, efendim, evet diyorlar ki insanlar tavafa giderler. Efendim, herkesin tavaf edeceği yerden evvel bir velîyi ziyâret ederler ondan sonra Ka’be’ye hakîkatle giderler. Ee, fakat sen  “Ka’be” olmuşsan, bu sefer herkes seni ziyarete gelir ama öyle olur ki, sen O’na var; Ka’be’de bizde var…
Yani herkesde bir, o sembol ya’ni “sırlı âlem” var, baştan gözlenir. Efendime, seyittiriyor, o gözdeki ufacık bir nokta, mercimek kadar bir tahta parçası çıktıysa göz görmüyor. Demek ki gözümüzden bakan da biz değiliz. İdrâk gözümüzde ilâhî bir nûr var:
“O, bize  bizden yakın!”
“-Damarlarından yakınım!..” diyor zaten… Ama bunu herkes anlamıyor. İllâ başka biri var sanıyor. Hatta birisi, efendim, o anlatıyordu, “Nokta-yı süveyda”, medhetmişler çok, tutmuş, bir koyunun ciğerini çıkarmış, onun keşfine dayandığı nokta. Hakk cemâlini bile kesiyor. Gönül âleminden bir insan ölür. Efendim, yahut keserler, öldürürler, şimdi onun gönlünü ondan ayıramazlar fakat gönül denilen bir dâire ki, ben gidersem sizde kalır; siz de giderseniz başkasında kalır. Gönül ilâhî bir saltanat!”  Fakat, yok değil. Ee, şimdi, gönle dâhil olmayan, gönlü olmayan bir kimse:
“-Ben, gönül olmasını istiyorum..” derse olabilir mi?..
Olamaz! Bu ilâhî tecellî, bu ilimle olacak şekilde, efendim, ensene vuracağını zâten Hakk biliyor hepsini. Hangi gönüllerde dolaşacak, hangi yönlerde ayağın olacak, hangilerinde pünhan olacak, ilâhî saltanat bu. Efendim, tutup da, efendim, konuşmasını bilmeyen bir çocuğa lisân bilmeyen bir çocuğa: “İllâ konuş!”  demezler. Deseler bile konuşamaz, çekilir gider değil mi? Ayrıca yanlış yola gider…
Şu halde konuşmak da neye yarar? Konuşmak demek zaten, “o âleme gitmiş, gelmiş olmak lâzım! Ve Hakk’ın hikmet kitabını almış, okumuş, cebinde taşıyor demektir” ki ‘o zaman hatasız okur. Efendim, bazı tabi ufak tefek hatalar olur, olmaz değil! Fakat hiç okuma bilmeyene nasıl okutursun; öyle, oku deyip, imkânı yok okuyamaz çünkü okuyacağı kitap “kendi kitabı çünkü “Efendi” zaten emretmiş:
ilk hitabı: “ikrek kitabik”-Kendi kitabını oku!”
Evet, sûrette bir çok ilimler var; askerlik, ticâret, mühendislik, elektrik şu bu, falan filan. Fakat ilim, Hakk’ı bilmektir. Ondan başkası kuru emektir. O ancak nafaka için ne yiyeyim, ne içeyim diyerekten her şey için çalışıyoruz.  Bu lâzım. Çalışma olmasa bu âlem tembeller ile dolar. Zâten tembeli diğerinden bu fark tescîl ediyor. Herkese efendim, çalışmak, mi’rac yapmak, kemâle ermek, ikrâm-ı ilâhî takip ediyor. Ya’nî:
 “-Mi’rac” diyor,
“-…Yükselmek neden istemiyorsunuz? ”
Efendim, işte o yükselmek değil, alçalmanın ta kendisi; üşenmenin ta kendisi. Hiç gönül âlemine girmemiş. Onun için Ehlullah diyor:
“-Ya gönül ol, yahut diyor “bir gönül bul, oraya gir!”
“-Hep ne varsa âlemde gönülde var!”
Ya’nî bir ehlullahın gönlüne gireceksiniz ki, işte her dem Ka’be’yi tavaf etmiş gibi olacaksın!”
“Veyâhut da gönül olacaksınız”  diyor.. Bu sefer ne oluyor?
“-Herkes sizin gönlünüze girip çıkıyor sırayla.!”
Nitekim, bakın hiç farkında mısınız, ispâtı budur: “KAN”
Yediğimiz gıdâlarla hâsıl olur, kalpte toplanır efendim, orda devri başlar, yollarda kirlenir, ciğerlere gelir, orada temizlenir, havayla yine. Kendi saltanatı, kendi fabrikası içinde, fakat hiç kalbe uğramayan bir kan kalıyor mu? Kalmıyor! İnsan vücudunda, bilmem 1 santimetreküp yerde 3 milyar, 4 milyar akyuvar varmış! Hele şimdi daha ileri gidiyorlar, bir insan vücudunda 80 milyar nötron varmış, son taksîmatta. İşte atom falan arıyorlar ya!  En nihâyet 80 milyar…! Bu ne, saymaya gelir mi?
Şu halde, Allah’ın azametine bakınız!
Hep nötronlarla doluyuz! Fakat, biz efendim, insan vücûduna geldik mi cebinde üç beş kuruş oldu mu: “Benim!” diyoruz. Bir paracık kudret oldu mu: “Dağları deviririm. Yaparım, ederim..!” falan diyoruz. Halbuki  ilâhî azamet karşısında hiçiz, zerre nasılsa hiç.. Mesela mikroplar varmış, 35-40 saniye hayatı var, ne zaman doğdu, ne zaman büyüdün, ne zaman ölüyorsun? 40 saniye hayat. Şöyle ya, işte gitti 100 bin tane mikrop. Ee koşarken havada, hızından gidiyor. Ee şimdi, mesela “yaratmak” kelimesi, bu, Allah’a mahsus bir iş, bir şey fakat bir de bakıyorsun ki kendini bilmeyenler:
“-Bilmem kim yarattı?” diyor.
“-Ne yaptı yav..! Yarattı ise niye doğdu? Doğdu ise niye öldü?..
Bu kadar da âciz, bir o kadar da şerefsizler!..
Bu kelimeleri yerinde kullanmıyoruz. Hattâ “İlâhî aşk” keyfiyetinde yaratmak da yok!
Ne var ? “Hakk’ın zuhuru var!”
Ne İlâhi azamet, Hakk’ın zuhuru da. Güneş misal; Güneş doğdu  diyoruz. Halbuki Güneş yerinde duruyor. Onların doğması, batması falan yok; hep yerlerinde, dönüyorlar. Onların bir hareketi var, bu kendileri etrafında. Hakk’ın etrafında da hareketleri var. Şu halde İlâhî bir adâlet, saltanat böyle bir devr-i dâim yapıyor. Hz. Mevlânâ’da da vara vara buraya varıp dönmeye başlamış…… 

(Nusret Babamın ses kaydından dinleyerek yazıya aktarabildiklerimiz bunlardır. T.B.)
MEKTUPLARDA YOLCULUK -  M. NUSRET TURA
İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (82)