Meşâyih-i Uşşâkiyyeden Hazmî Efendi Hazretlerinin Vuslatı

 
Tarîk-i Uşşâkiyye meşâyihinden Hazmî Efendi Hazretlerinin Hakk'a yürüyüşünün 55.sene-i devriyesinde, bendegânından Ahmet Mâhir Gedikoğlu Beyefendi'nin "Arapgir Postası" adındaki yerel gazetede, Efendi Hazretlerinin irtihâlinden sonra O'nun hakkında yazdığı bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedik...
 
 
Bir Şu'le Söndü
 
Kendileri bir defâ, bir büyük insânın ufûlü için böyle buyurmuşlardı…
 
30 Haziran 1960 Perşembe günü, son vaziyetinden haber alamadığımız için endîşe ettiğimiz, âlim ve fâzıl hemşehrimiz M.Hazmi Tura’yı, mensûbu bulunduğu Uşşâkî tarîkatının eskiden tekkesi olan, Edirnekapı Keçeciler Caddesindeki ikâmetgâhlarında ziyâretlerine gittiğimiz zaman, daha dışarıdan bir şeyler sezerek telaşlanmış ve içeri girerek, bir gün önce Haseki Hastahanesinde vefât ettiğini ve defin için evlerine getirilmiş olduğunu öğrenince çok müteessir olmuştuk. Cenâze, günlük oturma odalarının yanındaki misâfir odasındaydı. Gelenler yavaş yavaş çoğalıyor, Efendinin son bir defa yüzünü görmek istiyorlardı. Ortalık sessiz. Yavaş yürünüyor, yavaş konuşuluyor. Arada sızlanmalar, hıçkırmalar duyuluyor. Yaşlı bir hanım “Efendi şehîd-i aşkdır” diye ağlıyor. İçine ateş düşmüş gibi âh çekenler görülüyor. Ortalıkta dolaşanlardan biri “O dünyâsını değiştirdi. Ne olduysa bizlere oldu, sâhipsiz ve yetim kaldık” diyor. Cenâze hazırlandıktan sonra, tabutun üzerine sarık ve diğer bazı ilmiye alâmeti de konarak Fâtih Câmi-i Şerîfine getiriliyor. Öğle namazında muhrik bir sesle okuyan Hâfız Kâni dikkat ve hayranlıkla dinleniyor. Fâtih Camisinde farklı bir kalabalık ve canlılık var. Namazdan önce Efendi'ye hatim okunuyor. Öğleyi müteâkip büyük bir kalabalık cenâze namazını edâ ediyor. Cemaatten bir zat söz isteyerek, Hazmi Efendi hakkında irticâlen, edebî ve çok edebli bir konuşma yapıyor. Tabut eller üstünde bir müddet taşındıktan sonra cenâze arabaya konuyor. Arkasından dört-beş otobüs ve pek çok taksi takip ediyor. Kasımpaşa sırtlarının bir yerinde vâsıtalar duruyor. Tekrar eller ve omuzlar üstünde ilâhilerle mezara geliniyor. Sıcak bir gün. Mezarın başına toplanıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm okunuyor. Arkadan usûlüne göre zikrediliyor. Mensûplarının, için için akan, gönülden gözyaşları ve gömüldükten sonra, yaşlı ve nûrânî bir zâtın duyarak, ağlıyarak verdiği telkin görülecek şeydi… Efendi, şeyhi ve kayınpederi olan zâtın ayak ucunda yer olmadığı için başucuna gömüldü. Herkes, "Allah için, baş ucuna lâyıktı" diyordu. Hazreti Mevlânâ da olduğu gibi. Fâtihalar okuduk ve Efendi'yi bu çıplak ve sıcak tepenin tek serin ve rüzgârlı ağacının, serin gölgesine tevdi ederek ayrıldık…
 
Efendi Baba, çok yatmamakla beraber, son günleri oldukça ızdırablı geçti. Son gece, hastahanede kan verilince kriz gelmiş, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı, kimsesiz vedâ ettiler hayata…Hicazdan döndükten sonra ziyaretlerine gitmiştim. Yataktaydılar. Beni görünce sevindiler. Çok kansız ve dermansız kalmıştı. Dudakları bembeyazdı. Doktor, konuşmamalarını tavsiye etmiş “siz konuşun da ben dinliyeyim, iyileşirsem ben konuşurum siz dinlersiniz dediler” dediler. Hicaz'a Mısır yoluyla gitmişler, görülecek yerleri gezmiş ve sıcaktan hastalanmış. Yirmi gün hiçbir şey yemeden buzlu su içmiş ve Mekke bronşiti almış. Hasta olarak Hac farîzasını edâ etmiş ve yine Mısır yoluyla ve uçakla yurda dönmüşler. Başına konan buzlardan ve uçak gürültüsünden kulakları ağır işitiyordu. Beraber giden arkadaşının yardımiyle gelebilmişler. Bunları, yanındakilerden dinledim. Konuşmak istememelerine rağmen arada bir şeyler söylüyorlardı. Bir ara “Beyazid-i Bistâmî Hazretleri bir gün Cenâb-ı Hakk'a niyâz ederek lutfunu ziyâdesiyle gördüm, bana zahmetini de tattır Yâ Rabbi” demişti dedikten sonra büyük bir teslimiyet ve tevekkül içinde “o da bu olmalı” deyişi vardı ki çok hazindi. Fazla yormamak için kalktım. Ayrılırken “yine gel” dediler.
 
 
Hazmî Efendi zamanımız Türk-İslâm ulemâsının yaşlılarındandı. Bir çok âlimlerin hocasıydı. Büyük meşakkatlere katlanarak yılmadan, usanmadan ilim tahsîl etmiş ve seksen küsur yıllık ömrünü ilme ve İslâma hasretmişti. Zâhirde ve bâtında gönlü gözü açık bir ârif insândı. Son olarak Fâtih Cami-i Şerîfinde okutmakta oldukları Mesnevî derslerinden feyz almış ve hikmetler öğrenmiştik. Hazmî Efendi kırk yıldır Bursa'da, Edirne'de muhtelif yerlerde zaman zaman Mesnevî okutmuşlar. Bir defa Fatih’deki dersden sonra yaşlı bir zâtın, ellerini öperek “bendeniz tam kırk sene evvel Bursa'da Ulucami minâre dibinde de zât-ı âlînizin Mesnevî derslerinizi dinlemiştim. Cenâb-ı Hak himmetinizi dâim etsin” dediğine şahid olmuştuk. Bir başka sefer, bir Ramazan akşamı, cemaatla berâber iftarı unutarak yatsıya kadar ders yaptıklarını söylemişlerdi. Bu kadar dikkatli dinlenir, en mühim mevzuları tel tel çözerlerdi. Âyet-i Kerîme, Hadîs-i Şerîf, Târih, Edebiyat, Menkıbe ve hattâ mahallî tabir ve mesellerle tafsîlâtlı ve mükemmel Mesnevî okutuyorlardı. Büyük âşık Hazreti Mevlâna’ya hayrandı ve hiç şüphesiz onu en iyi anlayanlardan biriydi. Bu sene görmeyi çok arzu ettikleri, Konya'da yapılan Mevlânâ ihtifâline de gitmişlerdi. Derslerde, ehemmiyetli noktaları îzâh ederlerken çok nâzikâne “Sizlerden ricâ ediyorum, istirhâm ediyorum, bu ince hikmetleri anlatabilmem için bendenize yardımcı olun, dikkatli dinleyin. Dilim âciz, irfânınıza bırakıyorum” derlerdi. Derslerine, sohbetlerine ne zaman bedbîn ve hüzünlü girsem her defasında ufkum aydınlanarak çıkardım. Ekseriyâ dersler Hâfız Kâni’nin müstesnâ hançeresinden dökülen Kur'ân-ı Kerîm ile mühürlenir ve Efendi Baba, bu Kur’ân'ı huşû' içinde dinlerdi. Cemaatın da büyük haz ve hayranlıkla dinlediği bu sesler, mübarek caminin taşlarına, duvarlarına, direklerine siniyor sanırdınız, “Ağzı dili olsa da söylese” tabiri buradan gelse gerek. 
 
Tasavvufu her şeyiyle çok iyi bilirlerdi. Türk Ansiklopedisi, sayfa tahdîd ederek tasavvufda aşk bahsini yazmalarını ricâ ettiği zaman, "böyle büyük bir mevzûyu mahdûd sayfalara sığdıramayacağını" beyânla huzur-ı kalble yazamadığını duymuştuk. Hazmî Efendi, zamanımızın, emsâlini kolay kolay yetiştiremeyeceği bir zât-ı âlî-kadr idi. Ufûlleriyle Fâtih Camisindeki kürsüleri, feyz ve irşâd yuvası olan evleri, etrafındaki cemaati melûl ve kimsesiz kaldı.
 
Matbûâtı, edebiyatı ve muaşereti çok iyi bilen bir âlimdi. Günlük birkaç gazete okur, bazılarının koleksiyonunu bile yaparlarmış. Türk edebiyatını, İran ve Arap edebiyatı gibi iyi bilirler ve okurlardı. Hemşehrimiz Hoca Hüseyin Efendinin (Hüseyin Avni Karamehmetoğlu) Arabî edebiyatta yektâ olduğunu, her fırsatta söylerlerdi. Yeri geldikçe ağızlarından pek güzel şeyler dinlemişizdir. Zabtedebildiklerimi yazardım. Bir defa, unutamadığım şu zarif beyti okumuşlardı:
 
Âteş-i aşkımı teskÎn edemez deryâ-yı muhît
Mâcerâmız bizim ey dil daha çok su götürür
 
Maddî ateşini de söndüremeden döndüler Hicaz'dan. Kendilerinin de nefis gazelleri, kasîdeleri, nâ't-ı şerîfleri ve ilâhileri vardır. Birisinde:
 
Ârif-i billah olan düşmez kerâmet kaydına
Hakk'ı bilmek en büyük keşf ü kerâmetdir bana
 
diyor ve Hakk'ı bilmek ne demekdir, ne güzel îzâh ediyor. Kerâmet evliyânın hayzıdır derlerdi. Hazmî Efendi'de büyük aşk-ı Muhammedî vardı ve evlâd-ı Resûl'e çok hürmetkârdı.
 
 
Bazı hemşehrilerimizin, kendilerini fazla dervîş bulmalarına rağmen, Efendi Baba'nın, her zaman hemşehrilerine husûsî bir ihtimâm gösterdiğine şâhid olmuşuzdur. Memleketini hiç unutmamıştı. Ayrıldıktan sonra, birkaç kere ziyaret için Arapgir’e gitmiştir. Meclislerinde dâimâ hemşehrilerimiz de bulunur, onlarla ayrı ayrı ilgilenir, hatır sorar, gönül alırlardı. Ellerini her öpüşümüzde “Feyzyâb olunuz efendim” diye pek zarîf duâ ederlerdi. Yalnız Arapgir’lileri tanımakla kalmaz köylerinden ve Arapgir civârından yetişen âlimleri, eserlerini, nerelerde hizmet ettiklerini, nerelerde medfûn bulunduklarını da tafsîlâtıyla bilirlerdi. Bir defa bu mevzuda şâyân-ı dikkat malûmât vermişlerdi. Bunlar yazılsa da kaybolmasa diye düşünmüştüm.
 
Eserleri arasında; evvelce İbni Sînâ'dan tercüme ettiği (Aşk u Maraz) isimli basılmış bir risâle var. Geçen sene de yine İbni Sinâ'nın (Namaz ve ölüm korkusundan kurtuluş) risâlelerini tercüme edip bastırmışlardı (halen evlerinde mevcudu var). Bu mevzulara olan vukûfiyetleriden dolayı, İstanbul Üniversitesinin daveti üzerine eski tıp kitaplarının tercüme ve tefsîrine de yardım ederlermiş. Meşâyihden iki zâta ait basılmamış eserleriyle yine basılmamış bir Dîvânı ve Edebiyat-ı Türkî diye mufassal bir eserinin bulunduğunu memnûniyetle öğrendim. İnşallah erbâbı himmetin alâka ve gayretleriyle bastırılıp aydınlığa çıkarılır da memleket feyzinden mahrûm olmaz. Nasîb olursa bir başka yazımızda da Efendi Baba'nın şiirlerinden bahsederiz. HazmÎ Efendi, memleketimizin dâimâ iftihâr edeceği bir âlimdi. Bir insân-ı kâmil, mürşid-i kâmil idi. Tâze hâtırâsını andığımız şu satırlarda bütün ihvânıyla berâber, azîz ve latîf rûhunu Cenâb-ı Hakk'ın deryâ-yı rahmetine emânet ederiz. Mekânları cennet olsun…
 
Ahmet Mâhir Gedikoğlu
Arapgir Postası
12.08.1960