Namazı miraç için kılan kulun yaşadıkları ve yaşadıklarının safhaları nelerdir?

Namazı miraç için kılan kulun yaşadıkları ve yaşadıklarının safhaları nelerdir?

İsra ve Mi’rac! Evvela kısaca bu iki kelimeyi lügat manası ve harfleri itibariyle anlamağa çalışalım.

“İsr” kelime olarak “gece yürüme”,

“Mir ‘aç” ise “merdiven, yükselme” demektir.

Kur’anı Kerimin birçok yerinde “Ya beni İsrail” denildiğinde bu lakap bize evvela Yakup (a.s.) oğullarını ve soyunu hatırlatmakta¬dır.

Kardeşi ile aralarında meydana gelmiş bir anlaşmazlık yüzün¬den bulunduğu yeri terk ederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakap verilmiştir.
Bu gün için ise, “İSR” kelimesinin ifadesi! “ey gece yürüyen” yani “gece kalkıp mana âleminde namaz, dua, zikr ve tefekkürle (yol alan) Allah dostlarının çocukları” manasında olmalıdır.

“İSR” (elif, sin, ra) harflerinden meydana gelen bu kelime de;

() elif → insan; (birinci)
() sin → insan;
() ra → rububiyyet

hakikatlerini ifade et¬mektedir.

Buradaki () (elif) yani birinci insan daha henüz insanlık mertebesine erişmemiş, ancak kendisinde bu kabiliyet ve gayret bulunan ve namzet olan insandır.

İkinci insan () (sin) ise gerçek in¬san olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse demektir.

() (ra) rububiyet yani esma, isimler mertebesini ifade etmektedir.

Böylece Mi’rac’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi:

Hak yolunda seyr’ini sürdüren kişinin belirli eğilimlerle kendisini “rububiyyet” “esma” alemi itibariyle tanımaya başlamasıdır.

İSR kelimesi : () elif () sin () ra sayısal değerleri
1+60+200 =261 = 2+6+1= 9 Rububiyyet mertebesini ifade etmektedir.

“Mi’rac” (mim, ra, elif, cim) harflerinden oluşmuştur.

Mi’racın ikinci kısmını ifade eden bu kelime de;

() mim → Hakikati Muhammedî
() ra → Rahmaniyet,
() elif → Ahadiyet,
() cim → Cemal-i İlahidir.

Hal böyle olunca çıkan mana;
“Ey gönül aleminde yürüyerek Esma alemine ulaşan, oradan Hakikati Muhammedi ile Rahmaniyet alemini idrak ederek, Sıfat, Zat ve Ahadiyet mertebelerine yükselip, böylece İlahi Cemâli seyre başlayan kimse” ol¬makladır.

İşte bu oluşum İnsanlığın temel gayesidir. Yani bu alemin hakikatini ve kendi hakikatini idrak etmektedir.

Mirac kelimesi;

Mim م, ayın ع, Ra ر , Elif ا ve Cim ج Harflerinden meydana gelmiştir.
Sayısal değerleri : 40+70+200+1+3 = 314 = 13 = 14 = 8

Dinimizde “SALAT” olgusunu ifade eden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır.
Fakat “NAMAZ” kelimesi yoktur. Türkçeye çevrildiğinde “SALAT” kelimesinin manası, “DUA VE NAMAZ” kelimeleriyle verilmeye çalışılmaktadır, fakat bu kelimeler “SALAT” kelimesinde bulunan çok yüklü mana ifadelerini karşılayama¬maktadır, belki de bu yüzden namaz ibadetimizi gereği gi¬bi yerine getiremiyor ve hakkıyla faydalanamıyoruz.

Nasıl ki, “Allah-u Ekber” yerine “Tanrı uludur” demek sureti ile tekbirin karşılığı verilemiyor ise, “salat” karşılığı “namaz” da yetersiz kalmakta ve ancak namaz olgusunun birinci mertebesi olan “efal” yani “fiil” mertebesini anlatabilmektedir.

Halbuki “SALAT” kelimesinin içeriği namaz olgusunu;

- hem efal/fiil mertebesinde,
- hem esma mertebesinde,
- hem sıfat mertebesinde ve
- hem zat mertebelerindeki oluşumların tamamını kapsamına aldığından kişiye ge¬niş bir saha açmaktadır.

Şimdi “SALAT” () kelimesinin ifade ettiği manayı an¬lamaya çalışalım.

Bu kelime üç harfi yani
() “Sad” → Cenab-ı Hak’kın SIFAT alemini
() “Lam” → LAHUT alemini
() “Te” → TEVHİD’ leri ifade etmektedir

Namaz kılan kimse, eğer, gerçek “SALAT” olgusunu meydana getirmeye çalışıyor ise,

Bedeni ile Efal mertebesinde
Okuduğu sözler ile Esma mertebesinde
“SALAT”ın “Sad”ı ile Sıfat mertebesinde
“Lam”ı ile lahud Zat mer¬tebesinde ve
“Te” si ile de bütün mertebelerin Tevhid’ini öz varlığında toplamış olmaktadır.

Yani, “tevhid-i efal” “tevhid-i esma” “tevhid-i sıfat” ve “tevhid-i zat” mertebelerini kendi bünyesinde idrak edip, namazını o şekilde kendinden kendine, ifa eder.

Bu oluşum müthiş bir iştir. Buraya ancak irfan yolundan gelen, gerçek salat olgusunu değerlendirebilen Hak yolcuları ulaşabilir.

İşte salat kelimesinin ifade ettiği geniş anlamlı manası budur ve mü ‘minin miracı olan namaz da budur.
Namaz kelimesi ise sadece beden mertebesinde yapılan ibadet-i ifade etmektedir.
İşte bunun için bizler, daha baştan önümüze perde çekmiş, ulaşılması lazım ge¬len yeri kaybetmiş oluyoruz.
Adet hükmünde kılınan bu namazlar, acaba kılanlara ne kadar fayda sağlayacak?...
Yaptığımız her türlü işi araştırıp en güzel şekliyle yapmamız bize düşen başlıca görevdir.
Çünkü dünyadaki en küçük vaktimizin bile değeri çok büyüktür. Boşa geçen bir saniyenin, geri kazanılması hiç bir zaman mümkün olamayacaktır.
Namaz kelimesi Arapça karşılığı Salat; Sad, Lam ve Te harflerinden meydana gelmiştir.

Sayısal değerleri 90+30+4 = 124 = 7
Bu bilgiler ışığında sorunuzun cevabına geçelim;
Namaz mertebe olarak

Efali (Fiil Mertebesi)
Esma ( Rububiyyet Mertebesi)
Sıfat ( Sıfat, Rahmaniyet Mertebesi) ve
Zat ( Zat Mertebesi) ile kılınmaktadır.

Hadisi şerifte belirtilen namaz müminin miracıdır. Tüm bu mertebeleri kapsadığından mirac hadisesi namaza teşbih buyurulmuştur. Dervişlik ve Hakikat yolunda ki tüm çalışmalar ve hayat nizamı, madenlerin, bitkilerin ve insanların ibadetleri kapsayan namazdan ibarettir.

Bir insanın İslam dairesi içine girip bir namazında veya her namazında bu olguya ulaşabilmesi için bazı şartlarını yerine getirmesi gereklidir. İslam dairesi isneiyyet (ikilik) üzeredir. Allah ve Kul olgusu ile kul idrak ve anlayışı dairesinde bir zan ettiği bir Allah’a ibadet eder. İman oluşumu gabyadır.

Fakat hayali şeriat dairesinde oluşturduğu şunu yapar bunu yapmaz ile kendi zannı ile kayıt altına almaktadır. Hakiki Tenzih mertebesi ise bunu her şeyden müstağni, kayıt altına alamazsın, hiçbir şeye benzetemezsin diye ayırır.

Burada kul farktadır. Her bireye oluşuma kimlik verdiğinden farklılıkları görür. İslam, küfür, İmanlı, İmansız, O, şu diye ayırır farklılıkları görür.

Buradaki () (elif) yani birinci insan, daha henüz insanlık mertebesine erişmemiş, ancak kendisinde bu kabiliyet ve gayret bulunan ve namzet olan insandır denmişti.
Eğer kendisinde bunu idrak eder ve kendine elinin üzerinde Allah’ın eli vardır ile Allah’a ve Hakikat Muhammedîye ye ayna olmuş Kamil bir mürebbi bulursa onun terbiyesi ve bireysel gayret ve çabalarıyla ikinci insan () (sin) ise, gerçek in¬san olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse olur.

Burada manevi yolda olana Ademe ruhumuzdan neyf ettik ile hayvani ruhu yerine izafi ruh verilmiş olur.

Nefis ve benliğini aştığı zamanda () (ra) rububiyyet, hakikatlerini idrak eder.

Bu mertebe tarikat mertebesidir. Buraya gelen kimse önce dur rabbin namazdadır hitabıyla karşılaşır.

Tüm Esma-i ilahiyye isimleri gereğince ve bu isimlerin hakkını vererek Mutlak Zata karşı boyun eğdiğinden bu ifade kullanılmıştır.

Buraya kadar olan mana âleminde ki namazımız ve yürüyüşümüz.

Miraç hadisesinin ilk harfi () mim ha¬kikati Muhammedî ile başlamaktaydı.
Mana yolcusunun nefsinin ölümü tatması bu dünya hayatının son bulması değildir. Dünya hayatında ki beşeri anlayış ve idrakinin ölmesi ve bunun yerine yenilerinin konmasıdır.
Ölecek olanlar ve Efal (Fiil) ve Esma (İsim) anlayışlarının yani küçüklüğünden beri sen yaptın, ben yaptım o yaptı veya eşyalardan meydana gelen ve bizatihi bizden gelen hareketlerin Mutlak varlık olan Hak’tan meydana geldiği kulun veya eşyanın bir dahli olmadığını idrak edip Mutlak fail Allah’tır deyip yaşantında da bunu yansıtması gerektiğidir.
Yalnız burada ayak kaydırıcı ve ince noktayı unutmayalım. Kişi bu filleri Haktan bilirken edep gereği karşısında meydana gelen fiilleri bilecek. Kendi fiilim Haktan deyip şeriat dışı harekette bulunmayıp nefsinde şeriatı tatbik edecektir.

Kur’an-ı Keriyim; Rahman Suresi; (55/26-27) Ayetlerinde bu hale işaret vardır.
“Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram”

Meâlen:
“Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.”

Bu ayette de kimliklerin yok olucu ve Rabbın kimliği Baki olduğu anlatılmaktadır.
Kişinin hayali fiilleri ile birlikte çocukluğunda konmuş olan hayali ismi kimliği kalkar.
Bedenin kimliğin gerçek sahibinin Rabbi olduğunu anlar.
Ayanı sabitesinde ki Hakikati ve kendisinin özelliklerinin ağırlıkta olduğu Rabb-i Hasının bu alemde bir gölgesinden ibarettir.

Mana yolcusu buraya kadar olan hadisede kendini tenzih etmiş eksiklerinden kurtulmuş hakikat dairesinin kapısına gelip Rububiyyet (Esma) mertebesinin namazını anlamış bulunur.

Kûr’ân-ı Keriym; Âli İmran; (3/185) Âyetinde
“küllü nefsin zaikatül mevti”
Meâlen:
“her nefis ölümü tadacaktır.”

Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/253) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.
“ve eyyednahü birûhil kûdüsi”
Meâlen:
“biz onu rûhül kûdüs ile destekledik.”

Ayetlerinin ışığında yolculuk devam eder. Bu mertebe Hakikat mertebesi (Vahiddiyyet ve Rahmaniyet sahası) sıfatları idrak yeridir.
Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti.

Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani (hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar)a dayandığını ve her şeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.

Bu mertebede kişi daha evvelce “Tevhid-i Esmâ”da gördüğü isim birliğinin aslında “Sıfat birliği” ne dayandığını idrak etmeye başlar.

“Sıfatı subutiye” diye bilinen Cenab-ı Hakk’ın yedi sıfatı başta olmak üzere bütün sıfatlarının faaliyetlerinin iyi idrak edilmesi için çok çalışılmalıdır.

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik burada bir mertebe daha yükselir ve “Tenzih”ten “Teşbîh”e ulaşır.
Daha evvelce Hakk’ın varlığını, isimler düzeyinde batında müşahede etmiş iken Bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar.

Her varlıkta HAKK’ın bir sıfatını görüp her şeyi ona göre değerlendirir.
“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilahisi bu hâli ne güzel anlatır.

Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mânâ;

İnsanda bariz olarak benliğinin en geniş mânâ’ da ki vasfı olmakla birlikte,
diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir.

İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır.

Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahit oldular” hükmüyle de;
gerçek İlahi nefislerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır.

İdrak ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede salik, tüm sıfatlarının Hakk’ın sıfatları olduğunu idrak etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder.

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Ruhumdan nefh ettim” hükmü daha kemâle ulaşarak

İsâ (a.s) hakkında, “biz ona ruhumuzdan nefh ettik” şeklini alır.

“Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir.

“Biz onu Rûh’ul kûdüs ile destekledik” kelâmı îlâhisi ile de bu mertebenin Mukaddes
bir mertebe olduğu anlatılmıştır.

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izâfi babaları kalmaz çünkü “fenâ fillâh” Allah’da fâni ve yok olmuşlardır.

Bunların babaları “Rûh’ul Kûdüs”tür.

İnsanlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İseviyyet”
Mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazık ki hiç anlayamadılar.

Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba ,oğul, Rûh’ul Kûdüs” ifadeleriyle izaha çalıştılar.
İsâ (a.s) mın gerçek makamını idrâk edemediler.

Hak’ta fâni olanın kendine has bir yaşantısı olamayacağından İsâ (As.) mın şeriatı da yoktur.

Mûsâ (a.s.) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan âlemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir.

Ne acı durumdur ki ellerinde KÛR’ÂN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlâhi kelâmı bulunan İslâm müntesipleri de onların inançlarına, kendi geçici hevesleri uğruna âlet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar.

“Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki; bunun en önemlisi “kayıdsızlığa” düşmesidir.
Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAKK’ ta fâni olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur.

Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir.

Bu mertebeden terakki eden salik Marifet mertebesi ve Zat mertebesine ulaşır.
Daha evvelki mertebede Hakk’ ta fâni olup, kendini “kayıp/gâib eden” yok olan sâlik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir.

Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni hâliyle ve çok lâtif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi o hâliyle zanneder. Fakat bu defa o “Hakk ile bâki/baka billâh” olarak hayatına devam etmeye başlar.

Bir mertebe daha ilerlerse İnsan-ı Kamil mertebesine ulaşılmış olur.

Bu mertebenin özelliği ise;
Daha evvelce Hakk’ta bâki “baka billâh” kendi halinde âlemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyet âlemine gönderilir.

Dışı, “Şeriat-i Muhammed-i” içi, “Hakikati Muhammed-i” ile bezenmiş olduğu hâlde
halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır.

İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mi’rac ettirmeye çalışır.

Hayatı böylece devam eder gider.
Dışı “Halk”, içi “Hakk” iledir.

Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak “ismi celâl” ve “kelime-i tevhid” okumaktır. İşaretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, “irşadı”dır. “Marifet mertebesi”dir.

Buradan sonra kişi kemal ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz. Sözleri genellikle ilham’dır.

İstidadı nispetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebe nin sonu yoktur.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

En baştan başlayıp nefs-i emmâreden yola çıkan sâlik nihayet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur, bu değeri madde âleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkânsızdır.

“Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izafi varlığının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zaten HAK’kın olan varlığını, gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığını anlayıp bu Hakk’ani vasfı ile tekrar kesret/çokluk âlemine dönen kişi, derya’ya ulaşan suyun buhar hâline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer.

O yağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere, nehre, nehir tekrar denize ulaşır. Bu böylece devam eder gider. Kim ki bu dönüşümü idrâk eder, âlemin sırrını çözmüş demektir.

İlâhi vasıflarla Zat âleminden beşeriyet âlemine dönen ilk yüce “İnsân-İnsân-ı Kâmil”
Muhammed Aleyhisselamdır.

Âlemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur.

Ondan veraset alan İnsân-ı kâmiller’den sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise Kâmil insanlardır.

İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfan yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.

Bu mertebenin özelliği “Cem ül cem” yani toplamların toplamıdır.
Varlığında “ef’âl” âlemi, “esmâ” âlemi, “sıfat” âlemi ve “zat” âlemi, cem edilmiştir.

Dışı, her ne kadar beşeri sûreti görüntüsünde ise de içi tamamen HAK’kın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır.

Hakk onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, âlemde HAKk’tan başka hiç bir şey müşahede edemez.

Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “kırk sene var ki halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, halbuki ben Hakk ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin hâlini pek güzel anlatır.

Bu mertebenin ehli “nasa akılları düzeyinde hitab ediniz” hadîsi şerifinin hükmü ile, karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitap eder, eğer
kabiliyetli görürse az daha üst mertebeden hitap ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır.
Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır.
Bu kimseler, “marifetullah” Allah-ı, Kûr’ân-ı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar.
Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.

O kişi; Kûr’ân-ı Keriym; Necm Sûresi (53/3-4) Âyetindeki;
“ve ma yentı¬ku anil heva” (3) “in hüve illa vahyün yuha” (4)

Meâlen
O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahy iledir.

Âyetinin tecelli ve bereketi ile “Makam’ı Muhammed”den aldığı yansıma ve ilâhi bir lütuf ile olmaktadır.

İşte ancak bu sözler gerçek hedefini bulur.
1. ve orada “Nur-u Muhammediyye”yi parıldatmaya başlar.
2. Ancak bu sözler kalplere şifa, gönüllere safa, ruhlara baka kazandırır.
3. Ham meyveyi oldurur, ölmüşü diriltir.
4. Dünya sarhoşunu ayıltır, ahret sarhoşunu bayıltır,
5. uyuyanı uyandırır, atılı harekete geçirir.
6. Yolcuyu menziline ulaştırır.
7. Dargınlan barıştırır, aşıkını maşukuna kavuşturur.
8. Mahcubların perdesini açar.
9. Ümidsizleri ümidlendirir.
10. Cehli ilme dönüştürür.
11. Pulu altın eder,
12. Kulu sultan, sultânı insân eder.
13. Sözleri pahası bulunmaz değerlerdir.

Bu kimseler, ancak Allah (c.c.) zikri, Allah (c.c.) muhabbeti ve Allah (c.c.) sohbetiyle huzur bulurlar.
İşte gerçekte sadece bunlar “abdühu” abd//kul olurlar ve “rasûlühu” ancak bunlar gönülden ”irsâl” haber verirler.

Bu kimseler kelime-i tevhid-i her mertebede ve her mertebenin hakkını vererek söylerler, gerçek tevhid ehli bunlardır.

Bu mertebeye gelen kişi aynı zamanda “Fatiha-yı şerife” nin de yaşantısını en iyi şekilde idrâk edendir.

“Elif”, “Kâmil insân”dır

On iki (12) noktadan, on iki (12) mertebeden meydana gelmiştir.

yedisi (7) , “ettur’u seb’a” (yedi tur) (yedi tavır)
beşi (5) “Hazarât’ı hamse” (beş hazret mertebesi) olmak üzere
on iki (12) mertebenin ifadesidir. Ayrıca bir de batıni (13) on üçüncü mertebesi vardır.

Hamdı en geniş manâsıyla ancak bu kimseler diyebilirler.

Bunların dışındakiler kendi bulundukları sınırlı mertebeleri itibariyle nerde iseler, oranın idrâki ile hamd ederler.

“Namaz”, mevzuulu kitabımızda “Hamd”ın sekiz ( mertebesini anlattık, oradan daha geniş malûmat alınabilir.

“Fatiha’yı şerif”in iki (2) vechi vardır.

Biri, kulluk, “makam-ı abdiyyet” Diğeri ilâhlık, “makam-ı Ulühiyyet”tir.
iki yönünü birlikte idrâk etmek ve yaşamak, “Kâmil İnsân”a has bir oluşumdur.

Gerçek hamd’ı ancak HAKk, ve HAKk ehli yapar, ümmeti Muhammed-e Fatiha’yı şerif büyük bir lütuftur.

“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” hükmünün tecellisi, risâlet menbaı, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin mübarek gönlünden o kişilere sirayet ettiğinde, işte, o kişiler de âlemlere rahmet olurlar.

Çünkü gönüllerinde “hakikat-i Muhammedi”nin nuru, zahirlerinde de “şeri at-ı Muhammedi”nin şerefini taşırlar.

Cenâb’ı Hakk bunların sırrı ve hakikatleri cihetinden halkı âleme rahmet eder, fakat âlem halkı bu rahmetin nerden geldiğini idrâk edemezler.

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKk varlığı istilâ etmiş” olan güzel İnsanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür.

Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı “Zat” ın “İnsân”
Mertebesinden zuhurunu, hâlini açık olarak anlatmaktadır.

Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.

“Rasûlü Sakaleyn” iki ağırlığın yani İnsanların ve Cinlerin Peygamberi olan o yüce ve muhteşem Rasûlü Zişan, hiç bir Âdemoğluna nasip olmayan o kutlu Miraç seyri ve temaşasından döndükten sonra “Men reâni fekat reel hak” yani “Beni gören ancak HAK’kı görmüş olur” muazzam sırrını ifşa etmesiyle ne büyük bir irfan hazinesini insanlığa hibe etmiştir.
Bu hakikatin bir zerresi insâna ulaşırsa, o insân baştan aşağı sarsılır, çöker yere yığılır, yanar kül olur savrulur.
Sonra tekrar zerreleri toplanır, yeni bir yapılanma ile kendine gelmeğe başlar ve gerçek HAKk’ani hâli zuhur etmeğe başladığında kendini başka bir eda, başka bir safa, başka bir vefa, başka bir biçimde, başka bir âlem içre, başka bir yapı da bulur, ve o yüce Peygamberden kendine ulaşan (İlâhi bir yoldan gelen) tecelli bereketiyle,
“cübbemin içinde Hakk’tan başka bir şey yok”
“her ne yana eğilsem, her şey ol yana eğilir”
“bana bakan ancak Hakk’ı görmüş olur”
ve benzeri sözleri demeye başlar.

Her ne kadar zahir ehli için bu sözler geçersiz ise de “hakikat-i Muhammediyye”ye ulaşmış kutlu kimseler için geçerlidir.

Bu halleri ancak yaşayan bilir.
“Rivayet” ve “nakil” bilgisi değildir, “müşahede” ve “vehb-i” ilim dir.

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

İslâmın içinde bir çok gruplar vardır.
Bunların bazısı şeriat,
bazısı tarikat,
bazısı hakikat,
bazısı marifet mertebesindedirler.

Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.

“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir.

Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır.
Biri halka, diğeri Hakk’a bakar.

Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır.

Bunlar evvela
“Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.
Biz bu mertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.
Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.
Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insanların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz.Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında;

Kûr’ân-ı Keriym; Kalem Sûresi; (68/4) Âyetinde
“ ve innekke le alâ hulûkin aziym.” Buyurdu.

Meâlen:
Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin

Hadîs-i Şerifte de, buyurulan.
Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah

Yani:
Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanın, ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.

Allah’ın ahlâk Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;
“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.”
Meâlen;
Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir
diye buyurulmuştur.

Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda) mümkün olur.
İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin bariz ahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır.
Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “O nun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur.
Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zat olduğuna ve zat bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zat, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesi Hz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır.
Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.
Bu zatlar dışta halk ile, içte Hakk iledir.

Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır.

Halkta, Hak’kı; Hak’ta Halkı müşahede ederler.

Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u
en güzel şekilde yaşarlar.

Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şekil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar’ ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslam’ı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır.
Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz tutuculuk önümüzde bir büyük mânia oluşturmaktadır.
“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.
Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.
Hak’ka giden yollar muhakkak ’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.
Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle. gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.)

Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini de kısaca belirtmeğe çalışalım.
Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrâkine doğru yol almağa devam etmektir.

Sonuç olarak; hayat nizamımız bir namaz ve miraçtan ibarettir…
Hadi isminin veya mudil isminin mazharları olarak hayatımızı devam ettirelim bağlı bulunduğumuz rabbimize ibadet ederek ve bu Şehadet âlemine gelip tekrar aslımıza dönerek bu miraçlarımızı yapmaktayız.
Farkında olsak da olmasak da…
Bir farklılığımız bu yaşam tarzımız ve hakikatlerimiz hakkında bir takım sorular oluştuğunda Allah c.c. tarafından gönderilmiş olduğumuz en aşağı yer olan Esfelesafilin denilen noktada ki idrakimiz başlar.
Aynı zamanda İsr hakikatlerinin Mirac’a dönüştüğü Mescid’ul Aksa bu dünyadır.
Bu dünya âleminde bir kamilin elini tutarak (Burasının önemi şûradan kaynaklanmakta bu hakikatleri aktaracak kişinin bir İnsan-ı Kamil tarafından diri kılınmış ve anlattıklarının Sözünü, Özünü, Manası ve Ruhunu aktarması gerekir alacak kişinin de diri kılınmış olması gereklidir sadece burada yazılanlarda veya kelamda kalır)
Hissi aleme ait beş duyusunu mana alemine ait olanları ile değiştirmesi gereklidir. Ve Nefis mertebelerini aşıp tevhid mertebelerinin ikmaliyle ilmi yaşantısını, aynel ve Hakkal yakin mertebelerini yaşantısına aktarıp Tevhid mertebelerinde Zat, Sıfat, Esma ve Efal ile halk arasına döner.
Bulunmuş olan rakamlarda İsr’ in 9 ile Tarikat mertebesinde başlayacağı bu mertebeye giriş için bir Kamilin gerekliliği ki bu bir yolculuktur. Yolun hakikatlerini ve tehlikelerini haber versin.
Miracın sayısal değeri 314 ile 34 ile yedi nefis mertebesinin geçilmesinin gerekliliği, 13 ve 14 sayıları ile bunun 13 ile Hakikati Muhammediyye ve Hakikatul Ahadiyyetul Ahmediyye yapılacağı 14 ile ise Nuru Muhammedi olan Eşyanın hakikatinin idrakinin gerekliliği yani eşyanın bizatihi efalinin, isminin, sıfatının, zatının hayali olduğunu tümünün de olanın Mutlak varlık olan Alllah cc İzafi varlığına tenezülü olduğunu ve her mertebede o mertebeyi kuşatan ve kaplayan olduğunun anlamak gerekir ve bu sayının toplamı olan 8 ile de Fiiller tecellisinin idraki ile 13 ve 14 de ulaşılabilir.

Yararlanılan kaynaklar:
Terzibaba Salat
Terzibaba Mübarek Gün ve Geceler
Terzibaba İrfan Mektebi..
Daha geniş bilgi için ilgili eserler ve Lüblübül Lüb adlı eserlere bakılabir..
EL-Fakir Murat CAĞALOĞLU UŞŞAKİ

Not : Bir kardeşin sorusu üzerine bu cevap yazılmıştır.