Nefsî benlik, İzâfî benlik, İlâhî benlik

... İnsanda 3 benlik var içten içe içten içe. Biri nefsî benlik, biri izâfî benlik, biri ilâhî benlik.

... Mevlâna Hazretleri’nin babası Bahâuddin Veled, Şam’a girdiği zaman “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sordukları zaman, bilinen hikayedir, “Hakk’tan geldik, Hakk’a gidiyoruz” diyor. “Belh’ten geldik Şam’a gidiyoruz” demiyor. Sûret öyle, kervan Belh’ten geliyor, Şam’a girecek, ama biz “Hakk’tan geldik Hakk’a gideriz” diyor. Neden? İşte anlaşılıyor ki gerçek kimliğini söylüyor, gerçek kimliklerini, biz Hakk yolcusuyuz sûret yolcusu değiliz, halk yolcusu değiliz Hakk yolcusuyuz, Hakk’tan geldik Hakk’a gidiyoruz, diyor. Gerçekten de insanın hâli böyle olması lazım, her birerlerimiz Hakk’tan geldik. Mevlana Hazretleri’nin dediği gibi “kamışlıktan kestiler bizi” a’yân-ı sâbite kamışlığından, sıfat tarlalarından kestiler bizi, başımızı gözümüzü deldiler yardılar, 7 delikli bir tokmak yaptılar, başımız 7 delikli bir tokmak, onlar da sıfatlarıdır Cenâb-ı Hakk’ın ayrıca, iki göz, burun, ağız, kulaklar.

O durduğumuz yerde biraz tefekkür edip de araştırmaya başladığımız zaman, bakıyoruz ki o üzerimizdeki ben dediğimiz, ezbere söylüyormuşuz ve fizik bedenimiz olarak onu söylüyormuşuz, ama içeride bir rûh beden nûr beden var, onun içerisinde de bir de aslî olan kimliğimiz var gerçek kimliğimiz var, ilâhî kimliğimiz var. Sûret beden üzerindeki benliğimizi idrâk ettiğimizde, haa evet ben ben dediğim şu şey sûretten ibaretmiş ve arabadan ibâretmiş, yani giydiğim ayakkabıdan ibâretmiş belki yürüten gezdiren, bu ben diye zannettiğim şey benimle hiçbir ilgisi yokmuş, sadece yürümem, gezmem için bana verilmiş bir saha imiş, alet imiş, diye bunu anlamaya başladığımız zaman, yavaş yavaş kendimize dönmüş oluyoruz. Kendimize dönmeden, bunları anlamadan yaptığımız her türlü iş dünyevî ve uhrevî, zikirlerimiz, oruçlarımız, ibadetlerimiz, işte cumalar, geceler, bayramlar, terâvih namazları, hepsi bu “zandaki olan ben”in üzerine kurulmakta, o da nefsî benlik olmakta.

Ancak bu tabii biraz terbiye edilirse, yine iyi ahlâk üzerine hayatını sürdürmekte, ama kendini bulamamakta, kendine ulaşamamakta hiçbir zaman ve hiçbir şekilde. Hayâli bir benlik içerisinde âhirete de gittiğinde cennete de gitse yine bu hayâli benlik içerisinde cennetine gidecek, ne olacak sevap kazanmış olacak ama kendini kazanamamış Rabbını kazanamamış olacak. Bunu böyle tesbit ettikten sonra, peki ben neyim o zaman dediğinde, bakacak ki bütün sıfatları Hakk’ın sıfatları, bütün isimleri Hakk’ın isimleri, kendinde var olan hayat, ilim, irâde, kudret, kelâm, semi, basar, neler varsa bunların hepsi Hakk’a ait, emânet olarak almış yahut kendisine verilmiş, onları kullanmakta. Kendi malı gibi kendine mâl ederek kullanmakta, bu da izâfi benliğini bu şekilde idrâk etmeye başlamış oluyor.

Yani beşeri madde benliğinden geçtikten sonra, üzerinde maddeyi meydana getiren ve ona hareket verenin bâtında lâtif benliğini olduğunu anlamış oluyor, bu da sadece bir isimden ibâret, izâfetten ibâret olduğu, aslî olarak kendine ait bir şeyin olmadığını anlaması, kendisinin izâfî olarak kendini tanıması, yani isimlendirilmiş olarak izâfi benlik olarak kendisini bulmuş olması oluyor. Daha sonra, eğitimine devam ediyorsa, yoluna derslerine çalışmalarına devam ediyorsa, Cenâb-ı Hakk onda işte ondan sonra “gerçek men”iyyetini açmaya başlıyor, yani eneiyyetini hakikatiyle zâti ma’nada açmaya başlıyor, çalışmalarıyla o da onu idrâk etmeye başlıyor. İşte bu devre içerisinde kendisinde ilâhi benliğin var olduğunu ve bu ilâhi benliği ile halife olduğunu ve bu ilâhi benliği ile kendisine bu âlemlerin tasarrufu, kullanılması emanet edildiğini ve bu ilâhi benliği üzere Cenâb-ı Hakk’ın zâtının zuhur mahalli olduğu ve zâti tecellinin üzerine indirildiğini anlamaya başlıyor.

Hani Ahzâb Sûresi (33/72): “Biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok câhildir.” dediği işte bu makâmı ifade ediyor. Oradaki zâlim câhil bizim zâhirde anladığımız gibi beşeri ma’nada klasik zâlimlik ve câhillik ma’nasında değil. O mertebeye gelmiş olan kimse, nefsinin câhilidir, yani başta belirttiğimiz izâfi beşeri nefis, nefsâni nefsin câhili olur, ilâhi nefsinin ârifi olur. Cehil dediği o, nefsini tanımaz artık eski nefsini unutmuş olur, neden, çünkü yerine ilâhi nefsini ilâhi hakikatini koydu. “Ve nefahtü” nün hakîkati orada zuhura çıktı.

İşte bunlar aynı zamanda, yani bu tür ‘ene’sine ulaşan kimseler, zâti ma’nada ene’sine ulaşan kimseler, ve bunun belki de ilk defa -çok araştırmak lazım ama- açık olarak Mûsâ (a.s.)’a hitâb edildiğinde de anlıyoruz. Musâ (a.s.)’a Cenâb-ı Hakk “innî” “muhakkak ki ben” diyor bakın orada, ene yani ben, ama bu ene’nin bâtını olan bir ene, yani ‘içteki ene’ aslında, ve “innî en’Allâh” iki defa, “innî” (muhakkak ki ben) “ene” (ben olan) Allâh diye ifade ediyor. İşte burada birincisi inniyyeti olan yani hakîkati olan, innî ben dediği orada innîyyeti, bensiz innî diğerinde ene Allâh, yani ben olan Allâh. Orada “innî” yine ben mensubiyet olarak ben diyor ama “bensiz innî olan ben” yani daha zuhura çıkmamış benliği ma’nasında innîyyeti, hakîkati ma’nasında.

Orası işte Ahadiyyet mertebesi, “ene Allâh” dediği yer de sıfat mertebesinde eneiyyetin yani men’liğinin kim’liğinin, ene’sinin, Allâh ismine bağlı olarak zuhura çıktığını bize bildiriyor Cenâb-ı Hakk orada, yani inniy’si bâtında olan ene’nin. Ene Allâh ise o inniyyetin o ene’nin zâhire cıkışını ve zât esmâsıyla zuhura çıkışını, câmii esmâsıyla zuhura çıkışını ve böylece bütün esmâ-i ilahiyyeyi bünyesinde bulundurmuş olduğunu da gösteriyor bize “Ene Allâh” hükmüyle zuhura çıktığında o mahalde.

Musâ (a.s.)’a bu bir ağaçtan ifade edildi, onun için Şeyh Mahmud Şebusteri de öyle diyor (Gülşen-i Raz isimli kitabında): “Vera başet enel hak ez dirahtî, Çira nebvet reva eznik bahtî.” (Bir ağaçtan "Enel Hakk" Ben Hakk'ım sesinin gelmesi câiz oluyor da, ezelî saadete mazhar bir adamın (Mansûr) aynı sözü söylemesi neden câiz görülmüyor?) yani bir ağaçtan ben Allâh’ım sözünün çıktığına inanıyorsun da, bir kâmil insandan çıktığına niye inanmıyorsun, diyor. Ağaçtan çıkan insandan çıkmaz mı? Ki ağaç mertebe olarak nedir, mâdeniyattan sonra gelen bitki mertebesi, ağaç bitki mertebesi, ama insan zuhur mertebesi, kemâl ve ulûhiyyet mertebesi.

İşte Mûsâ (a.s.)’a, ki Ulû’l azm peygamberlerden, Cenâb-ı Hakk bu şekilde belki de ilk defa bu sırrı aşikar ediyor mertebe-i Mûseviyette, çünkü biraz tenzîhî ma’nada orada ifade var, ama Mûsâ (a.s.) tenzih mertebesinde olduğu halde bakın teşbihin yolu açılmış oluyor, teşbih ile “ene Allâh” diyor bak, Allâh dendiği zaman teşbihe geçiliyor. Ahadiyyet mertebesinde mutlak tenzih A’maiyyette var innîyyette tenzih var, ene’Allâh’ta teşbih var, çünkü Allâh’ın müşâhede edilmesi esmâ-i ilâhiyye sıfât-ı ilâhiyye ile olduğundan, esmâ-i ilâhiyye sıfât-ı ilâhiye de bu âlemde varlıklar olarak zuhura çıktığından, zuhura çıkan da sınırlandırılarak zuhura çıktığından, yani bir şey’iyyet ile eşya ile sınırlandırıldığından, bu da teşbih yani misal olmakta.

İşte insan denilen gerçek ma’nada kisve, elbise, kimlik, zât, çünkü hepsi var üstünde, gerçek insan eneiyyetini idrâk etmiş olan insan, insan vasfıyla olmakta. Peki bizler neyiz? Bunun namzetiyiz her birerlerimiz, insan namzeti olan varlıklarız.

Ama efendim işte ben şu yaşa geldim bu yaşa geldim, askerlik mükellefiyetini aldım, işte görev yaptım müdür oldum, amir oldum, reis-i cumhur oldum, bakan başbakan oldum, tamam çok güzel de, hepsi bunlar hayal içinde oldu. Bu dünya zaten baştan sona hayal, biz de içinde hayal oyuncuları gibi. Karagöz oyununu boşuna yapmamışlar, Karagöz oyunu tamamen bu halin bu yaşanan hali bize anlatmakta. Hani diyor ya “Karagözüm sen söyle ben dinleyeyim, ben söyleyeyim sen dinle, bizi seyreden efendilerimiz de bizden memnun kalsınlar, feyziyâb olsunlar konuşmalarımızdan.” Hep bunlar teşbih hakikatleri.
İşte bu men’lerin içerisinden zâhirî ene’lerin içerisinden, kim ki kendi hakikatini idrâk etti, ve bu kendi hakikatini idrâk etmiş olmasıyla zâti tecelliyi kendi bünyesinde bulundurmuş oldu, ama bunu dışarıdan kimsenin anlaması mümkün değil, çünkü içeride yaşanan bir hâdise, zevkî bir hâdise. Zevkî derken nefsanî ma’nada yeme içme zevki değil, müşâhede zevki, ve beşeriyetsiz bir huzur anlayışı. Kim ki bunu idrak etti ve ettiği zaman Allâh’ın vekili oldu yani halife hükmünde Cenâb-ı Hakk’ın “Ben yeryüzünde bir halife halkedeceğim” dediği, halkettiği ve tahakkuk ettiği zuhur mahalli oldu, artık o kişi, o kimse “o kimse kimse değildir” hükmünden ilâhi kimlikle ente oldu, ama ene’nin ente’si oldu.

Biraz zor çözümler ama, biraz karışık gidiyor işte, ama olsun öyle anlaşılıyor, insan başka türlü tanınamıyor zaten. O ene ve ente aslında orada birlikte de yaşanmakta. Bâtını ene, zâhiri ente olmakta o mahaldeki kişinin, ve gerçek ma’nada insan hükmüyle vasıflanmış olan eğitilmiş olan bir kimse olmakta. Ve bunlar Cenâb-ı Hakk’ın perdesi ile, Hakk ile perdelendiklerinden, Hakk ile gaşy olduklarından, sarıldıklarından ve bu Hakk perdesiyle perdelenmesi de zât cenneti olduğundan, yani Hakk onları sarmış olduğundan, ve sarmak örtmek de perde, ve perde de cennet olduğundan bu kimseler birey olarak zât cennetinde yaşarlar daha dünyadayken. İşte bu şekilde insanların biraraya gelip de karşılıklı görüşmeleri konuşmaları “insan insanın cennetidir” hükmünü ortaya getirmekte.

...İşte kişide kendi hakikatinde bir bakıma insanın varlığı Hakk’a perde olmakta, yani genelde de o tehlike var, yani kendi varlıklarımız ene-ben dediğimiz varlıklarımız Hakk’ın en büyük perdesi, ama yine bu varlık içerisinde idrâk edildiği zaman, Hakk onun perdesi olmakta. Yani Hakk onu kendi zât cennetinde muhafaza etmekte. İşte onun için hadîs-i kudsîde deniyor ya “Benim velilerim kubbelerimin altındadır, onu başkaları bilmez, ancak ben bilirim“ dediği; kubbeleri her bir esmâ-i ilâhiyye onun kubbesidir, hangi evliyâ, veli, ârif kişi, hangi esmânın zuhuru içerisinde ise, tesiri altındaysa, o onun kubbesidir, bunu da dışarıdan kimse bilmez kolay kolay.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri (Ses Kayıtlarından bir bölümdür)