O zaman idrâkinizin Kıblede bir kandil olduğunu anlayacaksınız

Sabri Beyin şahsında tüm dervişlere hususî mektup II,

Yazılarımın içinde birçok yavan, tatsız sözlere rastlayacaksınız; ama bunlar mertebe icâbıdır. İnsan her zaman âşık ve ma'şûk makamında kalamaz. Alevin yanında durulmaz, yakar. Geçmek mecburiyetinde iseniz, yanından süratle geçiniz. Etrafınızı ateş sarmışsa, bir hamlede o daireden dışarı çıkmak lazımdır. Aşk ateşi de böyledir. O da yakar. Yanında fazla durulmaz, üşüyenler bile ısınınca çekilmelidirler.
Size nasıl anlatayım kendimi bilemiyorum? Sinemde bazen dumandan eseri kalmayan bir kor yığını var. Beni o halde göremiyorsunuz. Benim benliğim odur. O’nun nurudur. Ateşime ve topraktan olan şeklime, darmadağınık olan hallerime ve sözlerime bakmayın. Yavan ise icab ettiği yerde tuz, icab ettiği yerde de şeker koyunuz; muhakkak gönlünüzün beğeneceği bir yemeğe kavuşmuş olursunuz.
Yanımdan geçen iki kişinin benden garip ve zavallı diye bahsettiklerini duyduğum zamanın mest olurum, serhoş olurum, kendimden geçerim. Çünkü garip denilince anasız babasız, kimsesiz, doğup büyüdüğü diyardan da uzak, belki de aç ve susuz bir kimse hatıra gelir. Böyle kimselerin gönülleri de Hak sevgisiyle, aşkın nuru ile doludur.
Aşksız olmuş da bütün akraba ve taallükatı hayatta olmuş kaç para eder? Zengin olmuş da mânâ fakiri olduktan sonra, yaradanla münasebetini göremedikten sonra kaç para eder? İki cihan serveri “Fakirlikle iftihar ederim.” demiş; ne güzel demiş, ne derin konuşmuş. İşte benim için söylenen bu “garip” kelimesi böyle mânâlar taşır. Her şeyle alâkalar taşır. Her şeyle alâkamı keser, beni sevgilinin huzuruna uçuruverir.
Herkesin hürmet ettiği yüksek rütbeli, zengin, alim bir kimseden mi bahsedildi, hemen Tanrı’nın verdiği ömür hâzinesini hep bu fâni alem için sarf etmiş, kendini beşeriyet için fedâ etmiş bir kahraman hatırıma gelir.
“Şu adam meczub, deli, âşık mıdır nedir?” diye alay mı ediyorlar? Bil ki o kimse Tanrı sevgisi için kendini unutmuş; herkeste Tanrı’nın nurunu görerek onlara köle olmuş; yediğinin, içtiğinin, tokluğunun, açlığının, fakirliğinin farkında olmayan bir insan demektir. Ne gam var o kimse için ki ölmeden evvel ölmüştür. Hesaplarını temizlemiş bir ruh gibi ayakta durmaktadır. Onun başka bir alemi vardır. Belki de orada sultandır. O bilir ki sırtındaki paçavralar ile zenginlerin ipekli elbiseleri ebediyyen çıkarıldığı o gün aynı seviyede, aynı hizada bulunup Rabb’ın emirlerini bekleyeceklerdir. Hatta Zât cennetinin baş köşesi onun yeridir.

İşte benim düşüncelerim bunlardır. Size derdimi anlatamıyorum, bizi anlamıyorsunuz. Bizi hakîkî varlığımızla göremiyorsunuz. Görülene bakıp şekillere kıymet biçiyorsunuz. Görenle beraber olmuyorsunuz. Görenin nur deryasında yüzemiyorsunuz. Ateş görüp yanarım diye korkuyorsunuz, kaçıyorsunuz.
İsterseniz beş vakte beş katın, ömrünüzün her yılında hacca gidin, her gününüz aç olarak oruçlu geçsin, yine de ham kalmışsınız, Hak aşıkı olamamışsınız. Sözüme darılmayın; zamanı gelecek haklı olduğumu anlayacaksınız. Elbet bir gün gönlünüzde aşk ve ilim nûru belirecek, Hak ve hakikat güneşi doğacaktır. Can ve gönülden temennim budur. O zaman fani vücudunuzun Kâ‘be’de bir direk, idrâkinizin kıblede bir kandil olduğunu anlayacaksınız. Kendinizi bütün ervâhın başlarının üzerine basarak arşın üstünde Fahr-ı âlem efendimizin avucunun içinde kaybolmuş göreceksiniz. Şems-i Tebrizî’leri, Mevlânâ’ları göremediniz ki beni göresiniz. Aynı nurdan, Muhammed nûrundan (s.a.v.) aydınlanan göklerimiz vardır ki kendiniz bile farkında değilsiniz.
Kâinâtta bütün varlıkların insanları yetiştirmek için hizmette olduklarını; insanların da dinli dinsiz muhtelif putların ve peygamberlerin arkasına düştüklerini ama tabi oldukları varlıkların da (Peygamber dahi olsa) Hazret-i Mustafa’ya (s.a.v.) müteveccih olduğunu bir bilseniz, geçmiş günlerinizden utanır ve tövbe edersiniz. Hele hele Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) cübbesinin altına girebilip etrafa bir bakabilseniz, yani Kâ‘be-i muazzamadaki siyah örtünün üzerinden göz olup etrafa bakabilseniz, ibadetlerin nereye müteveccih olduğunu görürdünüz.

el-Fakîr, el-Hakîr, pür taksir, M. Nusret Tura