Onlar, Refîk-u A‘lâ denilen aziz bir arkadaştan uzak değillerdir

Zuhûratlarınızın değeri artmaya başlıyor. Gönül semâsında Zât güneşinden bir huzme size de aksetmiş. Şimdi size manâda da okumaya muvaffak olduğunuz ayet-i şerîfenin manâsını dilim döndüğü kadar anlatayım.
Gerek peygamberlere ve gerek mü’minlere Hazreti Allah tarafından rahmet gibi gökten indirilen bir emir vardır. Peygamberler arasında bir fark yoktur. Hepsi zât dairesinin içinde olan kimselerdir. Beşer kisvesini örtünen herkes Hazreti Allah’a, meleklerine, kitaplarına iman etmişlerdir.
Bu ayet-i şerife nazil olduktan sonra ashab hazerâtı, “Duyduk, inandık; senin af ve mağfiretin, lütuf ve keremin sonsuzdur. Hayat ve ilim ve diğer sıfatların Senden başlar, Sende son bulur. Ey Rabbimiz! Bize takatimizin fevkinde yük vurma, yani yapamayacağımız emirleri verme. Senden yine af ve mağfiret dileriz. Seni inkâr edenler üzerine muvaffak olmamız için bize yardım eyle” diye mukabelede bulunmuşlardır.
Fatma vâlidemiz, Resûlullah efendimizin vefatlarında müteessir olmuşlardı. Ağlamış, ağlamış ve nihayet şöyle yalvarmış:
“Yâ Rabbi! Ya bana tahammül edebileceğim kadar yük vur veyahut da fazla yük vurmak istiyorsan tahammül kuvvetimi arttır.”
Zuhûratınızın enfüsî tabiri; ruhunuzla, nefsinizle, can ve gönülden sıkıldığınızı ve Hakk’a iltica ettiğinizi gösterir. Âfâkî tabiri ise, bu yalvarışta Bahriye Hanım’ın da sıkıldığı ve beraberce Hak erenlere iltica eden sohbetlerde bulunduğunuzu gösteriyor.
Yolumuzda yorulmak, bitkin bir halde kalmak, acz içinde kalmak, düşmanlarla çevrili olmak da vardır. Sonunda zafer Hak erenlerindir. “Men sabere zafere”’, yani kim sabır ederse zafer onundur. Bir gün Cenâb-ı Peygamber düşünmüş: “Yâ Rabbi! Ben ihtiyarladım. Şu kadar kişi müslüman oldu. Ben öldükten sonra ümmetimin hali acaba ne olacak?” Rabbimiz buyuruyor: “Ey habibim! Sen gücün kuvvetin yettiği kadar çalış, dermanın kesilinceye kadar devam et, sonrasını bana bırak. Bak ben neler yaparım.” Birkaç gün sonra Efendimiz son hastalığında yatağa seriliyor. Manâda görüyorlar ki sağ tarafında duvar kalkmış, takım takım insanlar resmi geçit yapar gibi geçiyorlar. Her geçen “es-selâtü ve’s-selâmu aleyke yâ Resulallah” diyor. Bu hal saatlerce, günlerce devam etmiş. Bunların kıyamete kadar İslâmiyet mertebesini kazananlar olduğunu tabii anlamışsınızdır.
Efendimiz bu hali gördükten sonra hamd ve senâ ederek ve “Yâ Refîke’l-a’lâ” diyerek âlem-i manâya göçmüşlerdir. Mü’minler ve bilhassa sadık dervişler de ne kadar sıkılırlarsa sıkılsınlar, yorulurlarsa yorulsunlar, Refîk-u A‘lâ denilen aziz bir arkadaştan uzak değillerdir.
Manâda su dökmek, abdest etmek, vücudunuza inkılâb eden maddelerin posası, kirlisi ve fazlalarıdır ki o da iyi. Yani hevesli, az uyanık bir arkadaşla sohbetinize delâlet eder. Altın istavroz size faydalı olmayacak bir kısmet ki red etmişsiniz.
Üst kattan gelen sular kirli ise de sahibinin manevî rütbesi hayvan olması hasebiyle sizi irşâd etmiş. Hak erenler demek aleyhinizde dedikodu yapmışlar biraz, fakat o da hayvan imiş, hayvanlığını yapmış. Şimdi sana yazmakta olduğum nottan pasajlar vereyim.
- Bazı simalara sevmek, bazı sîmalara da sevilmek yaraşır. Ariflerin gözlerinden bakan bir nur vardır ki onun tahtı gönüldedir. O, “Ben bir gizli hâzineyim. Bu vücudun gönlünden ve gözünden bakan benim bu tahtgâhımdır. Aradığınız benim; ben birçok alemleri burdan idare ederim.” demektedir.
- Yakınlık ile uzaklık arasında acınızla başbaşa kalabiliyor iseniz aşıklardansınız; içini, dışını, ruhuna çizmiş bir baş bulursan sen de onu her zerrene nakşet.
- Mantıkin tehdidi ile tekâmül yolunda, sevgi yolunda bir tek adım atamazsın. Biraz ilerlediğini tahmin etsen dahi bu bir seraptır. Ta ki bir aşk rehberinin izinden gidesin.
- İnsan, kalıbının ve hislerinin yularını ruha, idare ipini de aşka teslim edebilmişse bu bir ferasettir, muvaffakiyettir; işte o zaman o insana müşkil ve muhal yoktur.
- Âdem heykelinin yüzü nikâhtır. Nikâhı o yüzden kaldır ve secde et. Biz o secdelerin kıblesiyiz diyen Hazreti Mevlânâ’nın coşkunluğu ile kendi kendine sefer etmenin, kendi sözünün kendi tarafından dinlenmesinin hayranıyım. Kalemin uçundan kâğıt üzerine aksedinceye kadar bu hisler, bu ilimler azametlerinden ne kadar kayıplara uğruyor bir bilseniz. Bir damla bir pınarın evsâfını taşımıyor mu? Bir katre denizin esrarını faş etmiyor mu?
- Okuduğun ilimleri, gönül sevgileri, bahr-ı aşka at. Her gördüğün hayalleri, işittiğin masalları sünger ile sil.
- Gidenleri inkâr ettim, geleni tasdik ettim. Şimdi de gönül ve huzur ilmi bana yetti.
- “Gelen, giden hep bu tenmiş. Kalan billah öz benmiş. Beni bildim, her şey bitti” demiş bir velî-i kâmil. Şimdi herkese sorduğum bir sual var. Alem halkı varı yok, yoğu da var görürmüş. Siz hangi taraftansınız? Bunun cevabı ile idrâk derecenizi ölçeceğim. 
Validenizden, Recâi’den, Nimet’ten, Armağan’dan çok selamlar, gözlerinden öperim. Sevgili yavrum.
“İnnellâhe ma‘a’s-sâbirîn”’ 
el-Bakî Hû
el-Fakîr, M. Nusret