Peygamber Müezzini Hz.Bilal Habeşî

Peygamber Müezzini Hz.Bilal Habeşî
 Zühdü MERCAN/yeni ümit 
Hz. Ömer (ra), bir gün ashab-ı kiram’dan bazıları ile otururken şöyle buyurur: "Hz. Ebu Bekir Efendimiz; Hz. Bilal Efendimiz’i âzâd etmiştir." [Hâkim, Müstedrek:, 3/283]. Hz. Ömer gibi, dost düşman herkesin bildiği bu dev kâmetin ‘efendimiz’ dediği Hz. Bilâl kimdir? Müslümanların hemen hepsinin adını duyduğu bu kutlu sahabiyi biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Kimliği
 Hz. Peygamberin müezzini, O’nunla beraber tüm savaşlara katılan, hakkında Resul-i Ekrem’in senada bulunduğu ve üstelik cennetle müjdelediği bir muazzez sahabidir. Uzunca boylu, zayıf bedenli ve koyu esmer tenlidir. İslam tarihinin en önemli simalarından biri olan Bilal-ı Habeşi, aslen Habeşistan’dan bir aileye mensuptur. Mekke’de doğmuştur. Babasının ismi Rabah, annesinin ismi Hamâme’dir. Ailesi hakkındaki bilgimiz azdır. Cumhoğullarının yanında, Ümeyye b. Halef’in kölesi olarak bulunuyordu. İslam’la o zaman tanıştı ve hemen Müslüman oldu. İbn Sa’d’in nakline göre İslam’ı açıktan ilan edenlerin sayısı henüz yedi kişi idi. Hz. Bilal de bunlardan biriydi. Resul-i Ekrem ve Hz. Ebu Bekir’e kavminden dolayı eziyet ve işkence edemeyenler, sahipsiz olan Hz. Bilal, Habbab, Suheyb, Ammar ve annesine (r. anhüm) diledikleri gibi eziyet ettiler (İbn Sa’d, 3/233). Bu kutsi insanlar, sahipsizler diye çok meşakkatlere maruz kalmışlardır; hatta kimi zaman demir zırhlar giydirir, kızgın güneş altında çöl sıcağında bırakırlardı. Gaye ise: Onları Allah ve Rasulü’nden geri döndürmek. Halbuki onların hakkı bulduktan sonra dönmeleri, hayalden bile geçecek şey değildi.
Çilesi
 Sahibi Ümeyye b. Halef, kölesi olan Hz. Bilal’i her gün çöl sıcağının kumları alev topu haline getirdiği öğle saatlerinde alır, kumların üstüne yüz üstü yatırır, sırtına da büyükçe bir kaya parçası koyar, İslam’dan dönmesini, Hz. Peygamber’den yüz çevirmesini isterdi. Dönmediği takdirde bu işkencenin devam edeceğini söylerdi. Zaman zaman da bu işkenceleri Ebu Cehil, yapardı. Fakat Hz. Bilal’in imandaki o aşkın sabır ve sebatına hepsi şaşırıyorlardı.
 Yapılan bu işkencelere rağmen, o kutlu ağızdan bir kere bile onların istediği şeyler çıkmamış, Allah’ı tesbih eden dil, daima "Ehad! Ehad! Allah bir! Allah bir!" diyerek haykırmıştı. Çöllerin enginliğini "Allah tekdir, O’nun şeriki yoktur!" sadalarıyla doldurmuştu. Efendisi, dinlenmeye çekildiği saatlerde onu çoluk çocuğun eline verir, onların istedikleri gibi ona eziyet edebilmelerine fırsat tanırdı. Göğsünde volkan gibi iman taşıyan bu sahabiye yapılanlar, aksine onun imanını pekiştirirdi. Halbuki, işkenceler karşısında imanlarını gizleme ruhsatları vardı (bk. Nahl 16/106). Fakat, Hz. Bilal, bu ruhsattan bir kere bile istifadeyi düşünmemişti. Habeşistan’a gidecek kafileye intisap etmemişti. Daima ön saflarda bulunmuş, Resul-i Ekrem’in yanından hiç ayrılmamıştı.
İşkenceler onun katığı olmuştu âdeta. Ölmeyecek kadar verdikleri yiyeceklerin yanında birkaç öğün de işkence vardı. Yine böyle bir gün, Bathâ vadisinde göğsünde ağır taşlar, kumların hiddetine maruz kalmışken oradan geçmekte olan Sıddîk Ebu Bekir onu bu halde görmüştü. Bilmiyoruz, yolu oradan mı geçiyordu, yoksa onu satın almak için yolunu oraya mı düşürmüştü? Ümeyye’nin yanına geldi, ‘sana’ dedi, ‘bundan daha güçlü, hem de senin dininden olan bir köle versem, bunu bana satar mısın?’ Halef, dünden razı idi, yeter ki, para gelsindi. ‘Olur’ dedi, ‘üstüne biraz daha para verirsen.’ Hz. Sıddîk, hemen kabul etti. Çünkü o, servetini Allah yolunda harcayacağına söz vermişti. Allah mü’minlerden mallarını bollukta da darlıkta da [l-i Imrân 3/134] sarfetmelerini istemişti. Sıddîk de onu yapacaktı. Hemen kabul etti. Bilal’in üstünden taşı kaldırdı. O’nu yanına aldı ve birlikte Resul-i Ekrem’in yanına geldiler. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Hz. Bilal için işkence bitmişti, ama, mü’minlerin maruz kaldığı eziyetlere o da dairenin içinden biri olarak maruz kalmaya devam edecekti.
Hicreti
 Hz. Bilâl, Efendimiz’in izniyle ve emriyle Medine’ye hicret etti. Lakin Resul-i Ekrem’den ayrılmak kolay değildi. Üstelik O’nu, Mekke’de eziyetlerle başbaşa bıraktığı için içten içe yaralıydı. Rasulullah, hicret buyurup dua edeceği zamana kadar da Medine havası Hz. Bilal ve diğer bazı sahabiye yaramamıştı. Hava değişiminden hasta olmuşlardı. Hatta söylediği bir şiirinde ölümün giydiği ayakkabı kadar kendine yakın olduğunu ifade etmişti. 
Medine’de Sa’d b. Hayseme’nin misafiri olarak bir süre ikamet etmişti. Resul-i Ekrem, Medine’ye teşrif ettikten sonra Muhacir ve Ensar arasında yapmış olduğu genel kardeşlik uygulamasında Hz. Bilal’i, Abdullah b. Abdurrahman el-Hasamî ile kardeş yapmıştı. Bu kardeşlik ikisinden biri ölünceye kadar devam edecekti. Hz. Bilal, kardeşlik hakkına riayetini, kardeşliğini yanına, yani vefat-ı Nebi’den sonra gittiği Şam’a aldırmakla bir kere daha gösterecekti. Hatta, Hz. Ömer devrinde girdiği savaşlardan hissesine düşen ganimetten bir hisse de ona ayıracaktı. [İbn Sa’d, Tabakat, 3/234]
Resul-i Ekrem’in yanında âdeta bir nevi O’nun vekilharcı veya özel kalem müdürü gibi vazife yaptı. Ezvac-ı tahirat’ın harcamalarını o takip eder, alınacakları o alırdı. Efendimiz adına borç verileceklere o verirdi. Medine dışından gelenlerin ağırlanması vazifesi de onundu. Bayram veya yağmur duası için musallaya çıkıldığı zamanlarda sütre olarak kullanılacak harbeyi de Hz. Bilal taşırdı. Bu harbeyi Resul-i Ekrem’e Habeş Meliki Necaşî hediye olarak göndermişti. Peygamberimizden sonra, aynı görevi Şam’a gidinceye kadar Hz. Ebu Bekir zamanında da yapmıştı.
Esasen Bilal-i Habeşî’nin sahabe arasında ve Rasulullah’ın yanındaki temel misyonu: müezzin-i Rasûl olmaktı. Malumdu ki Resul-i Ekrem, Medine’ye gelir gelmez hemen bir mescid inşa etti. Namazlar cemaat halinde topluca burada kılınmaya başladı. İnsanlar namaza nasıl davet edilecekti? Meşveret meclisinde bu husus görüşülmeye başlandı. Kimine göre çan çalınmalıydı, başkaları ateş yakmayı teklif ettiler. Bir kısmı da bayrak dikmeyi teklif ettiler. Herkes kendine göre bir teklifle geldi. Başkalarına benzememek kaygısıyla Resul-i Ekrem hiç birini kabul etmedi. 
Çok geçmeden hayırlı bir rüya ile Hz. Ömer çıkageldi. Rüyasında ona ezan-ı Muhammedî talim edilmişti. Efendimiz (sas) bundan sonra namaza daveti ezanla yapacaktı. Ezan, hemen Hz. Bilal’e öğretildi. Medine ufukları, onun ruhlara işleyen davûdî sesiyle bayram yapmaya ve sahabe onunla namaza koşmaya başladı. Sabah namazlarındaki ezana bir gün, "es-salatü hayrun minen nevm. Namaz uykudan hayırlıdır" ilavesini yapınca Efendimiz (sas) bunu güzel buldular ve o günden bugüne, onun ihlasla yaptığı bu ilave, sabah vaktinde insanları uyarmaya devam etmektedir. Sesleriyle insanları kutlu vazifeye davet eden müezzinler, Efendimiz’in müjdesiyle, "ötelerde de insanların en uzunları olacaklardır." Hz. Bilal, Medine’de olduğu bütün zamanlarda bu vazifesine devam etti. Onun olmadığı zamanlarda ise, diğer müezzinler bu vazifeyi yerine getirdiler. Mesela Ebu Mahzûre okudu ezanı. O da yoksa, bu vazifeyi İbn Ümm-i Mektûm yerine getirdi. 
Bilal-i Habeşî’nin Mekke’nin fethinde Kâbe-i Muazzama’nın damına çıkarak okumuş olduğu ezan, tarihin sayfalarına ve sahabilerin kalplerine ezandan cennetler inşa etmişti. Dün çöllerde Ehad diye haykıran ses, bugün Kâbe üstünde insanları namaza davet ediyordu ki, görülmeye, onun da ötesinde yaşanılmaya imrenilecek bir tabloydu bu. Hz. Bilal, Peygamber Efendimiz’den sonra, biri Kudüs’te, diğeri de Medine’de olmak üzere sadece ve sadece iki kere ezan okudu. İlkini Hz. Ömer’in, sonuncusunu da Efendimiz’in kendisini görmüş olduğu bir rüyada daveti üzere geldiği Medine’de Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in ricaları sonucunda okudu. Hele Medine’deki o son ezanı, gerçekten çok muhteşem olmuştu. Onun sesini duyanlar eski günleri bir daha yaşamışlardı. Uykularından onun sesini duyarak kalkanlar bir an olmayacak şeyin gerçekleştiğini zannettiler. Namazı sanki Hz. Peygamber arkasında kılacakmış gibi heyecanla Mescid-i Nebevi’ye koştular...
Vefat-ı Nebi’den Sonraki Hayatı
 Resul-i Ekrem’le beraber yapılan bütün savaşlara iştirak eden ve Bedir savaşında, eski sahibi Ümeyye b. Halef’i etrafındakilere haber vererek öldürülmesini sağlayan Bilal-i Habeşî, Peygamberlik Güneşi (sas) gurub ettikten sonra, Medine’de kalmaya tahammül edemedi. Onun yokluğunda Medine bomboş gibi geliyordu. Hz. Ebu Bekir’den izin istedi. Cihada iştirak için Şam tarafına hicret etti. Onun zamanında buralarda yapılan savaşlara iştirak etti. Hz. Ömer zamanında da aynı minval üzere hayata devam etti. Hz. Ömer’in Kudüs fethinde yanında hazır bulunanlardan biri de oydu. Onunla beraber Kudüs’e girdi. Ricasını kırmadı, burada vefat-ı Nebi’den sonraki ilk ezanını okudu. Şam’a yakın yerlerden biri olan Havlan’a yerleşti. Ebu’d-Derdâ hazretlerinin akrabalarından bir hatunla nikahlandı, fakat çocuğu olmadı. Vefatına kadar da burada yaşadı.
Bir gün rüyasında Resul-i Ekrem’i görmüş, ‘beni ziyaret etmeyecek misin?’ diyerek kendisini Medine’ye davet etmişti. Bu davete büyük bir şevkle icabet etti. Medine’de eski hatıraları yeniden tüllendi. Resul-i Ekrem’le beraber yaşadığı şeyleri bir kere daha yaşadı. Her tarafı dolaştı, zaman zaman gözyaşlarını tutamayarak ağladı, inledi. Hicretin 20. senesinde yerleştiği Havlan’da hastalandı. Hastalığı esnasında, hanımı ne kadar mahzun ise, kendisi de o kadar sevinçliydi. Sevincinin sebebini, Dost’a ve ahbaba kavuşacağı ile anlatıyordu... [Nedvi ve Ansarî, Asr-ı Saâdet, 2/44-52]
Allah’tan kendisine rahmet, kendimize şefaatine nailiyet diliyoruz.