RAMAZAN KURB’AN BAYRAMI

Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki 

Euzü billahi mineşşeytanirraciym

Bismillahirrahmanirrahiym

 

“Rabbi zidni ilma”

 

elhamdü lillahil Rabbil alemiyn,

vessalatü vesselami ala Rasulina Muhammedin

ve ala alihi ve eshabihi ecmain

 

Bu gün 09/04/1997 Çarşamba akşamı Kurb’an bayramının yaklaşması dolayısıyle, inşaallah mevzuumuz Kurb’an hakkında olacaktır.

 

insanlar ilkel kavimlerden, eskilerden bu günlere kadar türlü vesilelerle kurb’an kesmektedirler.

 

Kur’an-ı Keriym’in ifadesiyle ilk kurb’anın Adem (as)in oğulları arasında yapıldığını öğreniyoruz.

Şöyleki;(Maide Suresi 5/27 ayetinde)

< ¡£Õ z¤Ûb¡2  â …¨a ¤ó ä¤2a  b j ã ¤á¡è¤î Ü Ç ¢3¤ma ë ›RW

b à¡ç¡† y a ¤å¡ß  3£¡j¢Ô¢n Ï b¦ãb 2¤Š¢Ó b 2  £Š Ó ¤‡¡a

6¡Š ¨üa  å¡ß ¤3  £j Ô n¢í ¤á Û ë

vetlü aleyhim nebe ebney ademe bil hakkı

iz karreba kur­banen fetükubbile min ehadihima

ve lem yütekabbel mine’l ahari

ve hakk ile ademin iki (2) ebniy/beniy/oğlu nebe/haberini

onların/kendilerinin üzerlerine etla/tilavet et, oku  
vakta (hani) ki kurban olarak karreb/kurban etmişlerdi
artık/hemen o ikisinin ehad/birisindentekubbil/kabbel, kabul edilmişti
ve ahar/ötekinden tekabbel/kabbel, kabul edilmemişti

“Ey Muhammcd! Onlara, Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat ikisi birer kurban sunmuşlar, birininkı kabul edilmiş diğerininki kabul edilmemişti”

 

Kısaca belirtilen bu hadise hakkında dileyen kaynaklardan geniş bilgi alabilir, yeri olmadığı için biz teferruatına girmiyoru/

Daha sonra tarih sahnesinde İbrahim (as) kurb’an hadisesini görüyoruz.

 

(Saffat Suresi 37/100-111 ayetlerinde)

 

› §áî©Ü y §â 5¢Ì¡2 ¢êb 㤊  £' j Ï ›QPQ

 ó¤È  £ŽÛa ¢é È ß  Í Ü 2 b  £à Ü Ï ›QPR

¡âb ä à¤Ûa ó¡Ï ô¨‰ a ¬ó©£ã¡a    £ó ä¢2 b í  4b Ó

6ô¨Š m a ‡b ß ¤Š¢Ä¤ãb Ï  Ù¢z 2¤‡ a ¬ó©£ã a

9 ¢Š ߤ õì¢m b ß ¤3 ȤÏa ¡o 2 a ¬b í   4b Ó

›  åí©Š¡2b  £–Ûa  å¡ß ¢é¨Ü£Ûa  õ¬b ( ¤æ¡a ó¬©ã¢†¡v n 

› 7¡åî©j v¤Ü¡Û ¢é  £Ü m ë b à ܤ a ¬b  £à Ü Ï ›QPS      

›= ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¬b í ¤æ a ¢êb ä¤í …b ã ë ›QPT

›  åî©ä¡Ž¤z¢à¤Ûa ô¡Œ¤v ã  Ù¡Û¨ˆ × b  £ã¡a 7b í¤õ ¢ £ŠÛa  o¤Ó  £† • ¤† Ó ›QPU

› ¢åî©j¢à¤Ûa a¯¢ õì¬¨Ü j¤Ûa  ì¢è Û a ˆ¨ç  £æ¡a ›QPV

› §áî©Ä Ç §|¤2¡ˆ¡2 ¢êb ä¤í † Ï ë ›QPW

›  åí©Š¡¨üa ó¡Ï ¡é¤î Ü Ç b ä¤× Š m ë ›QPX

›  áî©ç¨Š¤2¡a ó¬¨Ü Ç ¥â 5  ›QPY

›  åî©ä¡Ž¤z¢à¤Ûa ô¡Œ¤v ã  Ù¡Û¨ˆ × ›QQP

›  åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ûa b 㡅b j¡Ç ¤å¡ß ¢é  £ã¡a ›QQQ

febeşşernahü bigulamin ha­liymin  (101)

felemma beleğa me’ahü’s ­sa’ye

kale ya büneyye inniy era fiy’l me­nami

enniy ezbehuke fenzur maza te­ra

kale ya ebetif’al ma tu’merü

setecidüniy inşaallahü mine’s sabiriyne  (102)

felemma eslema ve tellehü li’l ce­biyni (103)

ve nadeynahü en ya ibra­hiymü (104)

kad saddakte’r rü‘ya inna kezalike necziy’l muhsinıyne (105)

inne haza lehüve’l belaü’l mübiynü (106)

ve fedaynahü bizibhın ‘azıymin (107)
ve terekna ‘aleyhi fiy’l ahıriyne (108)

se­lamün ‘ala ibrahiyme (109)

kezalike necziy’l muhsiniyne (110)

innehü min ‘ıbadine’l mu’miniyne (111)

 

 

 

 

bu halde haliym/hilm  gulman/gılman, genç delikanlı ile

beşşernahü/onu/kendisini beşşer/müşdeledik  (101)

me’ahü/onun/kendisinin maiyeti (beraberce)  say/koşmaya 

artık ne zaman ki beleg/baliğ oldu (erişti, ulaştığında)
dedi ki yabüneyye/oğlum
inniy/kesin ben menam/nevm/uykumda era/rüyet, görüyorum
inniy/kesin ben seni ezheb/zebeh/boğazlıyorum 

artık/hemen, maza/neera/rüyet, görüyorsun  enzur/nazar et, bak
dedi ki  yaebe/baba ef’al/fiil, yap emir olunduğunu  
Allah dilerse sabiriyn/sabırlılardan beni vücud edecek/bulacaksın (102)

bu halde ne zaman ki eslem/teslim oldular 

ve cebiyn/alnı, şakağı  için

tellehü/onu/kendisini tele/yıktı (yatırdı, düşürdü) (103)
ve “Ya İbrahim” diye nadeynahü/ona/kendisi nida, seslendik            (104)

gerçekten rüyayı saddak/tasdik, doğruladın

inna/kesin biz kezalik/keza böyle muhsinlere ceza, karşılık veririz (105)

inne/muhakkak haza/bu elbette “hüve”mübin bela/imtihan      (106)

ve azim/azametli zıbh/kurbanlık ile

fedaynahü/ona/kendisini feda/fidye verdik(107)
ve ahıriyn/sonrakiler, diğerleri içinde/hakkında
onun üzerine biz terk/bıraktık  (108)

İbrahim  üzerine selam (109)

kezalik/keza böyle muhsinlere ceza/karşılık veririz (110)

innehü mümin ibad/abd/kullarımızdan (111)

 

“Rabbim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı.

Bizde ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik.

Çocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca:

“Ey oğulcuğum Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum bir düşün, ne dersin?” dedi.

“Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap. Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu goreceksin” dedi.

Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunun alnı üzere yatınnca

Biz: “Ey İbrahim! Rü’yayı gerçek yaptın işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandınrız” diye seslendik.

Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.

 Ona, fidye olarak bir kurban­lık verdik.

Sonra gelenler için de “İbrahim’e selam olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükatatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.

 

Yukarıda bahsedilen ayetleri çok iyi değerlendirmemiz lazımdır.

Daha evvelki sohbetlerimizde İbrahim (as)ın kurb’an hadisesini oldukça geniş şekilde işlemiştik yeri olmadığı için burada kısaca değineceğiz.

 

Rü’yalar misal aleminden gosterildiğinden misaller ile ifade edilmektedir. Çok az rü’ya gösterildiği gibi tahakkuk eder. Diğerlerinin tabire ihtiyacı vardır. Bu yüzden rü’ya tabiri çok derinlik isteyen bir ilimdir.

 

İbrahim (as)in dahi rüyası misal ile idi.

Eğer gerçekten Cenab’ı Hak İsmail (as)  kesilmesini murad etse idi, onun yerine koç indermezdi. Aslında Cenab-ı Hakk’ın muradı koçun kesilmesi idi.

İnsan, yani oğlu suretinde gösterilmesi, her ikisinin de imtihanlan içindi.

 

İbrahim (as) İsmail (as)ın boynuna vurduğu bıçak kesmeyince yanda duran taşa vurmuştur, o zaman taş kesilmiştir.

Bıçak aynı bıçaktır madde şekil değiştirmiş et taş; taş ise et olmuştur.

Bu hadise ise niyetlerin halis olmasından meydana gelmiştir.

Ve orada İbrahim (as) İsmail (as)a bıçağı vurduğu zaman, bütün benlik, nefsaniyet ve sahiblik özelliklerinden soyunmuş halde idi.

 

Bütün varlıkta“Tevhid’i ef’al” i (fiillerin birliğini) bunların da Hakk’ın fiillerinden başka bir şey olmadığım müşahede ettiğinden bıçağı o mahalle vurabilmiştir.

Eğer kendisinde çok az bir miktar dahi babalık, evlatlık, benlik, merhamet duyguları olsa idi, eli kalkmaz bıcağı vuramaz idi O anda o boyun her hangi bir eşyadan farksız idi.

 

İşte bu hadise de bizler için“Tevhid-i efal” mertebesi itibariyle büyük ibretler vardır.

 

Aynı İbrahim (as) ile İsmail (as) bir gün gelecek Ka’be’nin duvarlarını yükseltmeye başlayacaklardır.

Bakıniz(Bakara 2/127ayet)

 ¢3î©È¨à¤¡a ë ¡o¤î j¤Ûa  å¡ß  †¡Ça ì Ô¤Ûa ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¢É ϤŠ í ¤‡¡a ë ›QRW

› ¢áî©Ü ȤÛa ¢Éî©à  £ŽÛa  o¤ã a  Ù  £ã¡a 6b  £ä¡ß ¤3  £j Ô m b ä  £2 ‰

ve iz yerfe’u ibrahiymül kava’ıde minel beyti ve isma’ıylü

rabbena tekabbel minna inneke entessemiy’ul aliymü

ve ibrahim ve ismail beyt/evden kavaid/temelleri (düsturları)

vakta (hani) ki erfe’u/refiğ, yükseltiyorken

bizim rabbimiz minna/bizden tekabbel/kabul eyle

inneke/kesinsen ente/sen  işiten/duyansın, alim/bilensin

127. Hatırla ki. İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu

 

Bu gün Hacılar hacca gittiği vakit o hadiselerin geçtiği yerler de gereken fiilleri yaparlar. Kurb’an kesmek daha o günlerden bizlere kalan bir sünnettir.

 

Şimdi yavaş yavaş Kurb’an bayramına gelmeye çalışalım.

 

 

 

 

 

 

 

(Maide Suresi 5/95)

6 ¥â¢Š¢y ¤á¢n¤ã a ë  †¤î  £–Ûa aì¢Ü¢n¤Ô m  ü aì¢ä ߨa  åí©ˆ  £Ûa b è¢ £í a ¬b í ›YU

¡á È  £äÛa  å¡ß  3 n Ó b ß ¢3¤r¡ß ¥õ¬a Œ v Ï a¦†¡£à È n¢ß ¤á¢Ø¤ä¡ß ¢é Ü n Ó ¤å ß ë

ya eyyühelleziyne amenu la taktülüssayde ve entüm hurumün

ve men katelehü minküm müte’ammi­den

fecezaün mislü ma katele mine’n ­ne’ami

ya eyyühe/o iman edenler

ve entüm/siz hurum/ihramlılarsınız iken sayd/avı katletmeyin

ve sizden müte’ammid, taammüd/kasten olarak

kim ki katelehü/onu/kendisini katletti  

artık katl ettiği/öldürdüğü ne’am/enam, hayvandan

misli/benzeri ceza/karşılık/keffaret olur

“Ey iman edenleı İhramlı iken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene ehil hayvanlardan öldürdüğü kadar ceza/keffaret vardır.’

 

Bilindiği gibi Hacc’ın rükünlerinden olan ihram’a girmek, ha­cıı namzetlerine bazı kısıtlamalar getirmektedir.

Bunlardan biri de canlı hayvan öldürmemektir. Ancak kurb’anlar kesildikten sonra bu kısıtlamalar da kalkmaktadır.

 

İhramiki parça beyaz havlu, kumaştan oluşan bir örtüdür. Biri bedenin altına birisi de üstüne örtülür ve Arafat’a bu kıyafetle çıkılır.

 

İhramve Arafat yaşamı, mana alemine ait bir yaşam ifadesi olduğundan beşeri faaliyetler kısıtlanmıştır.

 

Arafattan, Minaya ora­dan şeytan taşlamaya gittikten sonra, ancak kurb’an kesilir, böy­lece mana aleminden tekrar beden alemine gelinir, ki ondan sonra da av yasağı kalkmış olur.

 

(Kevser Suresi 108/1-3 ayetlerinde)

›6   Š q¤ì ؤÛa  Úb ä¤î À¤Ç a ¬b  £ã¡a ›Q

›6 ¤Š z¤ãa ë  Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï ›R

› ¢Š n¤2 ü¤a  ì¢ç  Ù ÷¡ãb (   £æ¡a ›S

inna a’taynakel kevsere (1)

fesalli lirabbike venhar (2)

inne şanieke hüvel ebterü (3)

inna/kesin biz kevseri  sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1)

artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl

ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2)

inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden  “hüve”ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.”

Şimdi: Belirli gecelerdeki belirli idrak yaşantılarından sonra,

- yani kişinin evvela Regaibini idrak elmesi,

- sonra Mevluduyla ma­nevi doğumunu yapması.

- Ondan sonra eline ber’atını alması.

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi,

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi.

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

 

Ramazan hayramına“şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

 

Cenab-ı Hak gerçekten “Hakikat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

 

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram na­mazı vardır,

bu namaz iki rek’at’tır ve hcr rek’atinde dokuz tekbir vardır.

 

İki rekat olmasıbu hakikatlerin zahir ve batın yaşanması.

Tekbirlerindokuz-dokuz,  (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifadesi içindir.

 

Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır.

 

Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu“seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı.

 

Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insanlar bu yolculuğu tamamladikların-da diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izafi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

 

Nasıl ki bayramı bütün insanlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz.

Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere suret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar.

 

İnsan-ı Kamilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lazım gelmektedir.
Aşıklardan birisi:      “Bayram ol gündür bana kim

                                        Göz göre didarını (yüzünü)

                                        Görmesem bir gün seni

                                        0l kara gündür bana.”   Demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemal-i İlahiyi müşahede etmiş ve Cemal tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

 

Ramazanbayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark,

Ramazan bayramının,Cemal tecellisi, Cemali tecelli.

Kurban hayramınin iseCelal tecellisi, Celali tecelli olmasıdır.

Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.

 

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur.

Diğer seneler birbirinin aynı­dır. Bu sebepten her sene bir“seyri süluk” (Hakk’a yolculuk) hük­mü gerçekleştirilmektedir.

 

Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu”

Üç aylar“ef’al, esma, sıfat” mertebeleri.

İki bayram arası ise Zat ve İnsan-ı Kamil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifade­leridir.

 

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir.

Fakat ne yazıkki bu hakikatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

 

Gerçekle ise: Hakikati itibariyle Ramazan bayramını idrak ederek“Baka billah”a “Hakk’ta baki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan taliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

 

“Baka billah”tan tekrar dünyaya manen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemale eemelerine vesile olur.

 

Ramazanbayramında Cemal tecellisi zuhur ediyorken,

Kurbanbayramında ise Celal tecellisi zuhur etmektedir.

 

Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumuı kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celal tecellisi gerekmektedir.

 

Eğer İbrahim (as)in oğlunu kesme hadisesi olmasa idi hiç biı mürşit dervişinin “nefsi emmaresi”ni kötülükleri çok emreden içindeki gücü  ortadan kaldıramazdı.

 

İşte Cemal tecellisi ile zuhura gelen “Cemal-i İlahi”nin ikramı için Celal’e ihtiyaç vardır, çünkü“zül Celali vel ikram” dır. Zat-i ikramı, Celalinden zuhur etmektedir.

 

Nefsi emmarenin, levvamenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir.

 

Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celalin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifadesi olarak Kurb’an bayramında suret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmekte-dir.

 

İşte biz o hayvanın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz.

Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik?“para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz.

Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu suretle kesilen kurb’an’lar, manadan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

 

Bir fiilin zahirde tahakkuku olacak ki oradan batınına intikal etsin.

Nefsi emmarenin, levvameninkurb’an edilmesi; zahirde olan bu işlerin batını ifadesidir.

 

Nasıl ki İbrahim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifadeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor.

İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrahim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir.

Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

 

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devam ettiğinde “emmare”den, “levvame”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilah edinmesi mümkün değildir.

 

Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurlulamazsa o za­man nefsi onun ilahı olur, farkında bile olmaz.

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı“Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur.

İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse,o nefis onailah olmaktadır.

 

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyaya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar.

 

İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir.

Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmare” denmektedir.

 

İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insanda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de“veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifadesiyle yerini bulmaktadır.

 

Ramazan bayramının üç gün olması!

Birinci gün,       ilmel yakıyn.

ikinci gün,         aynel yakıyn.

Üçüncü gün ise       Hakk’al yakıyn olarak müşahede edilmesinin ifadesidir.

 
Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir.

- Regaibgecesi ifadesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani“manevi yolcu”,

- Mevlüdgecesi ifadesiyle gönül evladını faaliyete geçirir,

- daha sonra beratını alır,

- daha sonra Mi’racını yapar,

- daha sonra kadri’ni yaşar,

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar.

Bu haller Cemal tecellesidir.

 

Cemal-i İlahitecellisi içerisinde gark olmuş kemale ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarım başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir manevi görev devir teslimidir.

Bu devri yapabilmesi için kendisinin“Celal” tecellisine ihtiyacı vardır.

 

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmare”sini yenemez.

 

İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır, bu daCelal tecellisidir.

 

Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede,“Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar.

 

Kurb’anbayramı;

batını olarak bizlere bunları anlatır.

Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

 

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür yani

“şeriat”in hakikatini,

“tarikat”ın hakikatini,

“hakikat”in hakikatini ve

“marifet”in hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

 

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Ayet-i kerime ile belirtilmişti.

Bunun sebebi,

ihrama girme;hakikatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlahi varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur,

dikişdemek bir şeylerin birbirleriyle irtibatlandırılmasıdır.

Eğer beşeriyet ve nefsaniyet irtibatı bir ömür boyu devam ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

 

İhram giymekiçin elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir.

Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir.

-

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çün­kü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlahi kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devam ettirmeğe başlamış oluyor.

 

Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse“baka billah” “Allah da baki olma” yaşamını  sürdürmeye devam edecektir.

 

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor.

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi

       - birinci gün şeriat,

       - ikinci gün tarikat,

       - üçüncü gün hakikat,

       - dördüncü günde marifet mertebelerinin ifadelen­ilir.

Ayrı bir yönden bakıldığında,

       - birinci gün Ef’al mertebcsi,

       - ikinci gün Esma mertehesi,

       - üçüncü gün Sıfat mertebeyi,

       - dördüncü gün ise Zat mertebesi, iradesindedir.

 

Zat-ı mutlak merlebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

 

“Baka billah”“Allah’da baki olma”,

“seyr’i fillah”“Allah’da seyr”,

“Mea Allah”“Allah ile birlikte seyir,”

İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur.

 

Kurb’an bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfan mertebesidir.

Bu olgu her sene tekrarlanmakladır.

 

O sene içersinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler bo­yu şurup gitmektedir.

 

Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrak edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir.

 

Kevsersuresinin zahir ve batın ma­nasını idrak eden kimseler bu hakikate ulaşmış kimselerdir.

Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübarek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi”demişlerdi.

Bu hadise üzerine “Kevser” suresinin indirildiği tefsir kitaplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malumat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebi­lirler.

 

 

 

 

 (Kevser Suresi 108/1-3 ayetlerinde)

›6   Š q¤ì ؤÛa  Úb ä¤î À¤Ç a ¬b  £ã¡a ›Q

›6 ¤Š z¤ãa ë  Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï ›R

› ¢Š n¤2 ü¤a  ì¢ç  Ù ÷¡ãb (   £æ¡a ›S

“inna a’taynakel kevsere” (1)

“fesalli lirabbike venhar” (2)

“inne şanieke hüvel ebterü” (3)

inna/kesin biz kevseri  sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1)

artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl

ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2)

inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden  “hüve”ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.”

 

İbrahim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi,

Peygamberlik sü­resinin sona ermemişolmasından, bu seyr’in zahir ve batın de­vam etmesi lazım geldiğindendir.

 

Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise,

Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat batını velayetin Hz. Peygamberin manevi gönül evlatları tarafından kıyamete kadar devam ettirilmesi lazım geldiğindendır.

 

Bu sırrı anla­yacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a“ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” de­diler.

 

İşte bu hadise üzerine nazil olmuş olan“Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır.

İlk bakışta, nüzul sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba

›6  Š q¤ì ؤÛa  Úb ä¤î À¤Ç a ¬b  £ã¡a ›Q

“inna a’taynakel kevsere” (1)

inna/kesin biz kevseri  sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1)

 “Biz sana Kevser-i verdik”diye başlıyor? olmasını ve devamını çok iyi bir araştırma yaparak idrak edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir.

 

“inna”“Muhakkak ki biz”

“a’taynake”“sana biz verdik”   

neyi?

“el kevser”“Kevseri verdik”

Bakın buradaki hitabın zat vesıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zat-ı mutlak, sıfatları itibariyle lütufta bulunmaktadır, bu insan oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir;“Zat-i tecelli”dir.

 

 

Acaba gerçek anlamda nesil hadisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir?

Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri itibariyle incelememiz gerekmektedir.

 

 (¤Š r¤ì ×) “Kevser”  kelimesi

(Ú)    “kef”,   →  “Kelamı İlahi”veya “kün/ol” hükmünde­dir.

(ë)    “vav”,→  “varidat-ı İlahi”İlahi lütuf ve ihsan,

(t)    “se”     →  sena/övgüveya “sevb” elbise/giyilecek şey

            “se” nin üç noktası;

                          →  “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

(‰)   “rı”       →  “rahmeti ilahi”İla­hi rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur.

 

Kelamı ilahinin lütfedilişi,

Varidat-ı İlahinin insan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlahihin lecellisi ile gark olup,“Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.

 

Dini kitaplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir:

Birindekevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyecekler­dir.

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir,

ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri var­ılır. Bu zahir yönü itibariyledir.

 

Birde batıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım.

Batini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir“Havuz” ve hemde bir“nehir” olduğunu görmekteyiz.

 

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır,

Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir.

Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır.

 

Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyim.

 

 

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasınıin batın-ı itibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.

 

 

 

(Fetih Suresi 48/10 ayette)

6  é¨Ü£Ûa  æì¢È¡íb j¢í b à  £ã¡a  Ù ãì¢È¡íb j¢í  åí©ˆ  £Ûa   £æ¡a ›QP

7 ¤á¡èí©†¤í a  Ö¤ì Ï ¡é¨Ü£Ûa ¢† í

innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiunallahe

yedullahi fevka eydihim

inne/kesin sana biat edenler ancak allaha biat ediyorlar

allahın eli onların/kendilerinin yed/elleri fevk/üstünde

“Ey Muhammed sana el vererek manevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.”

Şekliyle belirtilen Ayeti kerimedeki ifade bu manayı çok güzel açıklamaktadır.

 

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar.

“Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,”hakikatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.

 

Yukarıda belirtilen ayetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olanrak izah edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batini yönde ilgilendiren ifadesini anlamaya ve anlalınaya çalışıyoruz.

 

Bu ayette“biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’devaki olan biattir ki“Bey’atür Rıdvan” namıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.

 
Ey.... Hakk muhabbetlisi can!

Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni manaları anlamaya mahal hazırlamış olasın. Böylece idrakin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır.

Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayalden kurtul.

 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam efendimizin elini tutan kimseler değişik manevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar.

Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “marifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur.

 

Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır,

bazılarında bır nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir,

bazları iki nesil bazıları üç dört nesil,

daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.

Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife”“Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır.

Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyamete kadar devam edeceğini de biliyoruz.

 

“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.

 
İşle yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine

Efendimizi görenlere ona tabi olanlara

“ashab”“sahabe” “sahabeler” den­di

Onları görenlere“tabiin”

“Tabiin”i görenlere“tebei tabiin” dendi,

 

Çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aklardılar.

 

El ele, diz dize, göz göze, ifa edilen bu zincirleme oluşum, za­tın olarak hakıldığında“zahiri Kevser” ırmağıdır.

Efendimizde |başlayıp Kıyamete kadar elden ele sürecektir.

 

Hz Resulüllah efendimizin kendisi“Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılalarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.

 

Batınıise efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.

 

İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devam eder hale gelmiştir.

 

“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bu şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için

(Feth Suresi 48/10)

7 ¤á¡èí©†¤í a  Ö¤ì Ï ¡é¨Ü£Ûa ¢† í

yedullahi fevka eydihim

allahın eli onların/kendilerinin yed/elleri fevk/üstünde

 “Allahın eli onların ellerinin üstündedir,”buyruldu

 

Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insanlarla birlikte olduğu belirtilirken,

nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekandan“tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır.

 

İnsanlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsanoğlu artık hayalinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda“Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye  doğru baktığında bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaşlığını görmekteyiz.

 

İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devam etmeye koyulmuştur, hem zahiren ve hem de batınen

 

Gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan maneviyat da budur.

Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatlarıdır. Kıyamete kadar da nesilleri devam edecektir.

 

İlk bakışla“Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabilecığini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izahları inceledikten sonra bu hakikati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin“Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.

 

Eğer Hz. Rasulüllah’ın zahiren bir erkek evladı yaşamış olsay­dı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamıyacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamber­lik zinciri de sona ermiştir.

 

Hz. Ali efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zahiren,

gönül evlatlarıda batınen Hz. Rasulüllah’ın kıyamete kadar sürecek mübarek nesilleridir.

Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübarek ümmetleridirler.

 

O’na“ebter” oldu, yani nes­il tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur, ki Hz. Rasulüllah’ın nesilleri batında ve zahirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devam etmektedirler. Allah c.c feyizlerindcn cümlelerimizi yararlandırsın.

 

O halde ey, Kevser Suresini okumaya başlayan muhabbetli insan!

Bu halleri idrak ettiysen

“fe salli”“kalk hemen namaz kıl”,

kimin için?

“li Rabbike”“Rabbin için.”

 

Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.

 

Ey insan kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi?

Yoksa ileridenefs’ine menfaat sağlamak için midir?....

 

İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeri­yetinden mcydana gelen namaz değildir..

 

 

 

(Kevser Suresi 108/2 ayetinde)

Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï ›R

fesalli lirabbike

artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl

öyleyse Rabbin için namaz kıl

eğer bu hadise­yi idrak etti isen namazın, “Mir’ac  namazı” olmuştur.

 

“Salat”“Namaz” isimli kitabımızda kısaca bahsetmiştik.

Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istcdiğinde;

Cebrail“dur! Rabb’ın namazda”dedi;

Bu hakikati idrak ettiğin zaman anlarsın ki senRububiyet namazını kılmaklasın; Beşeriyet değil.

Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyle“Rabb’ın sen de namazda olur.”

Böylece “Rabb’ın için namaz kıl”ifadesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.

 

 “Venhar”“ve Kurb’an kes”

Ey insan! bu hakikatleri gerçekten idrak etti isen,

bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.”

Zahiren, koç kurb’an-ı kes,

batınenise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsani duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir.

 

Bu oldukça zor bir iştir fakat,“zülcelali vel İkram” yani, “Celal ve ikram sahibi” demektir. İkramı, “Celal”inden geçmektedir.

 

Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır.

Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insanlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar.

 

“Kamil insan”içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabbı ile olandır,

“noksan insan”ise daima nefsiyle olandır.

İki insan sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyaları ise çok... çok farklıdır.

 

Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kamil insanlar yasarlar, diğer insanlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar.

Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....

 

 

 

 

 

 

 

 

(Kevser Suresi 108/3 ayetinde)

› ¢Š n¤2 ü¤a  ì¢ç  Ù ÷¡ãb (   £æ¡a ›S

inne şanieke hüvel ebterü

inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden  “hüve”ebter/soyu kesik (3)

Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.”

 

İşte, haşa ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti.

Zahiren böyle olduğu gibi, bizler batınen içimizdeki nefs-i emmarelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur.

Cenab-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrak eyleyen kimselerden eylesin. (Amin)

 

Ramazan bayramını herkes bulunduğu yerde kutluyor, ziyaretlerin dışında dinen zorunlu bir yerlere gidiş olmuyor.

Cemal tecellisi içersinde manen kendi bulunduğu yerde Mi’rac’larını yapanlar yapabiliyorlar, diğerleri de zahiren Mi’rac ve diğer geceleri drak ediyorlar.

 

Kurban bayramında ise, şartları uygun kimselerin kulluk vazifelerinin gerçek oluşumlarının ve bu Ramazan bayramında kendi­sine verilen o hakikatlerin oluşumlarının şükranesini yapmak için Kabe’yi ziyarete gitmesi gerekiyor. Hacc’ını yapıyor, (“seyr-i sülûkunu bitiriyor.”)

 

Her ne kadar bu oluşumlar batınen kendi bulunduğu yerde oluyor ise de, bunların ayrıca zahiren de tahakkuku gerekmektedir.

 

Ramazanda batınen manevi Mi’rac’ını yapan kimse manen Allah’ın huzuruna çıkmış olur, fakat bunu zahiren de tahakkuk ettirmesi gerekmektedir.

 

Kişinin Hacc-a gitmesi;

Ef’al aleminde Hakk’ı ziyaret etmesi demektir.

 

Mekke Allah’ın ikram şehri,

Kabe Beytullah ise, Allahın evi ve zat-ı tecellisinin bütün ihtişa­mıyla zuhur ettiği mübarek mahaldir.

Orayı ziyaret daha dünyada iken baş gözüyle de Hakk-ı müşahede etmek demektir.

 

Ey aziz kardeşim,

orada ki oluşumları sakın ha küçümseme. Orada bütün alemler simgesel olarak ifadelerini bulmakta ve varlıklarını ortaya koymakladırlar. Beş Hazret mertebesi orada rnevcuttur.

 

“Hacc”kelimesinin ifadesi,“Hakikat-i İlahide Cemalullah-ı seyr” dir.

Yani zahiren de bütün bu alemlerde Hakk’ın vechini seyretmiş olmaktır. Oralara gitmek suretiyle Allah’ın evinde zatını ziyaret etmektir. Ancak buradaki ziyaret“teşbih” mertebesi itibariyledir.

İnsanoğlu için bu mevzular çok hassas mevzulardır Bir kaç kelime ile kitap sayfalarından hemen öğrenilecek şeyler değildir. Daha gerçekçesi yüz yüze eğitimle mümkündür.

 

İçte bu oluşum ancak Kurb’an bayramında Ka’be’i şerifi ziyaret edip Hacı olmakla ifadesini bulmaktadır.

 

Hacdan dönen kişinin adettir yanakları değil gözleri öpülür, Neden?

Çünkü ilahi müşahede de bulunduğu için, o gözlerle Hakk-ı seyretmiş olduğu içindir.

Ayrıca avucunun içi de öpülür, “Hacer-ül esved”i“istilam” yani elini sürdüğü içindir.

 

Hacdan dönen kimse Celal tecellisine bürünmüş olmaktadıı Ayrıca oradaki şiddetli hadiseleri yaşadığı için ve de Hz. Rasullüllah’ın hayatını oralardaki yaşantısını, hallerini, hadiselerini, hatıralarını yaşadığından “Hakikat-i Muhammediyye”yi de giyinmiş olarak kendi muhitine dönmektedir.

 

Hem “İlahi Varlığı”, “İlahi Hakikati”,

Cenab-ı Hakk’ın Cemal ve Celal tecellilerim giyinmiş olarak dönmektedir.

 

İşte bu şekilde kendi yerine dönen kimse oradaki Kabe’nin bulunduğu yerdeki temsilcisidir, hatta manen de kendisi Ka’be’dir.

 

Şöyle bir şiir söylenmiştir:

       Sen o’na korkma de Kur’an-ı natık,

       Gönül Kabe’sine gir ol mutabık,

       Devreyle ol Kabe’nin etrafını

       Devrederler bir gün gelir şems-i zat-ı’nı.

 
İşte oraya gittiğin zaman secdenin hakikatinin, ne olduğunu

Ka’be’nin hakikatinin ne olduğunu,

insanlığın hakikatiningeıçek hıalinin ne olduğunu anlıyorsun.

 

Şimdi: oraya gidildiğinde bir Ziyaret Tavaf-ı yapılıyor.

Ka’be-ı şerifi’in etrafında yedi defa dönülüyor.

İlk üç tur hızlı, hızlı adeta koşarcasına; diğer dört tur ise daha ağır ve sakin dönülüyor.

Bunun sebebi ise,

ilk üç turda “nefs-i emmare”den, “nefs-i levvame”den, “nefs’i mülhime”den uzaklaşmak,

diğer dört turda ise “nels-i mutmainne”, “radiye”, merdiye”, “safiye”, mertebelerini kendisine hal ve makam yapmak için ağır ve sakin tavaf edilmektedir.

 

Dalıa sonra“Safa” ve“Mervc” tepeleri arasında yapılan “say” yani iki tepe arasında yedi defa gidiş geliş dahi tavafla belirtilen aynı hadiseyi bir başka şekilde ifade ve tatbik etmektir.

 

Safatepesine çıkıldığı zaman, safiyet haline ulaşılmış olması lazım gelmektedir.

Merve tepesine çıkıldığında da mürüvvet ehli olunması gerekmektedir.

 

Arafatdağına çıkıldığı zaman Arif olunması gerekmekledir.

Oraada bütün beyaz çadırlar, bembeyaz ihramlı insanlar kefenlerine bürünmüşler gibi, mahşeri de müşahede etmiş olmaları lazım gelmektedir. Dalıa ölmeden evvel.

 

Rahmet tepesine çıkıldığı zaman, yani“Cebel-i Rahme” ye, Adem (as) ile Havva validenin buluştukları hali hatırlıyor ve onun kendi bünyesinde yaşaması gerekiyor.

Onun ifadesi olarak nefsinde Adem ile Havva’yı, yani“Akl-ı kül” ileNefs-i kül’ü birleştirmiş, buluşturmuş olması lazım gelmekledir.

 

Arafattan inilip Mina’ya, oradan şeytan taşlamaya, oradan kurb’an kesmeye,

oradan da tekrar tavafa,

tavaftan sonra saç kesilip traş olmak ve ihram’dan çıkmak ile Hacc tamamlanmış oluyor.

Gayemiz burada hacc-ı anlatmak değil mevzuumuzla ilgili bazı özel­likleri kısa kısa arz etmektir.

Bu akşam ki mevzuumuz Kurb’an bayramından ve Haccdan oluştuğundan, Suudi Arabislanda bulunan iki mübarek şehirden de kısaca bahsetmemiz gerekmektedir. Aslında her yer mübarektir fakatMekke-i Mükerreme, veMedine-i Münevvere’nin çok ayrı mübareklikleri vardır.

 

Medine,Cemal tecellisi.

Mekke ise Celal tecellisidir,

çünkü kurb’anlar orada kesilmektedirler. Orada öyle değişik özellikler vardır ki insanın hayretler içinde kalmaması mümkün değildir, ya­ni o yaşantıya girildiği zaman.

 

Tabii oraya sadece zahir yönüyle gidilirse, zahir olarak geri dönülür. Fakat her ne olursa olsun, orası insanı mutlaka çok de­rinden etkiler. En güzel olanı, daha Hacc’a gitmeden kişinin bu­lunduğu yerde o eğitimi alması ve en geniş manada bilinçli olarak gitmesidir.

 

Medine’i Münevvere’yegidildiği zaman eğer kişi gerçekten oranın ruhaniyetine ve Cemal tecellisinin ihatasına ulaştığında, o süre içersinde Rabb’ını unutup, Hakikat-i Muhammedi’nin mu­habbeti içersinde gark ve mahvolup, kendini ortadan kaldırmış olur. Bu bir sır ve gerçektir, dileyen tatbikine çalışabilir.

 

Yeri gelmişken o haleti ruhiye içersinde acizane yazmış olduğum iki şiirimi ilave etmeyi uygun gördüm, arz ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
K A Y B E T T İ M    K E N D İ M İ

 

Sardı ufkumu Rasul güneşi,

Olmaz diyerek bu halin eşi,

Nasıl kalmaz hayal gibi kişi,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de.

 

Varlığım galiba çıktı benden,

Sıyrıldı ruhum burda bedenden,

Şaşkın dolaşırım ne gelir elden,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de.

 

Yürürüm sokaklarda ben garip,

Nefsin bağım yerlere serip,

Dünya’yı hemen bir pula verip,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de

 

Oldum bu günler, bir garip yolcu,

Acaba kim hancı kim yolcu,

İçimde vardı bir büyük sancı,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de

 

Başımda eser sevda yelleri,

Coşturur bazen can gönülleri,

Bulup Muhammedi erenleri,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de

 

Rasülıın pervanesi olarak,

Yeni yeni taze can bulurak,

İçin için buhur gibi yanarak,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de

 

Canımın can’ı buradadır burda,

Gelmişim canım güzelim yurda, ,

Ey, canlar can’ı bana buyur da,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de.

 

Bu hal ne haldir yüce keremkar,

İçin sızlıyor yine zari zar,

Müflisim kalmadı sermaye kar,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevvere’de.

 

Ravzanda nasıl fırtına eser,

Seni seven elbette mecnun gezer,

Kalmadı benden böylece eser,

       Kaybettim kendimi Medine’i Münevverede.

 

 

19/6/1990 Salı,

Medine

 

 

 

 

 

 
 
İ H T İ Ş A M’ I   R A S U L L U L L A H’ I   G Ö R

 

 

Medineye gelen kardaş,

Hemen temizlen paklaş,

Ravzaya doğru yaklaş,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör

 

Bab’üsselamdan içeri,

Nasıldır sevgi mahşeri,

Çekiyor kendine beşeri,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Selam gönder ruhuna,

Kayda geçer adına,

Sebeb olur şefatine,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Dolaşıyor ruhu içerde,

Sanki zaman asrı saadetle,

Ey gönül bunları yadelle,

İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Ayrılmak zor o makamdan

Nasıl çıkılır huzurdan,

Canları aşk ile kavuran,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Cennet bahçesi beyaz direkli,

Ümmetinin hepsi yürekli,

Bunu yaşamak cidden gerekli

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Eshab-ı suffa okur yerinde,

Öyle olmak varmış kaderinde,

Ne varsa çıkardılar derinde,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Cibril kapısıda yukarda,

Aşık durur mu bir kararda,

Dostlar kalmıyalım zararda,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Dalga dalga içerde sevgi,

Bu hale sebeb neydi neydi,

İnsan baş koyup gönül eğdi,

İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Kimi Kuır’an okur sessizce,

Kimi yaş döker gizlice,

Rasulu düşünürken yanlızca,

İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Doldukça dolunca harem

Ne sırlar açılır mahrem,

Kerem ediyor Nebi Kerem,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

Ezan okununca ümmete,

Gelir cemaat gayrete,

Nasıl varılmaz hayrete,

  İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

Bu hal söze gelmez kat’iyyen,

Mahrum olursun ebediyyen,

İstersen dünya gözüynen,

İhtişam’ı Rasulullah’ı gör, muhteşem Rasulullah’ı gör.

 

 

18/6/1990 Pazartesi

Medine

 

 

Şimdi sizin dikkatinizi bir şeye daha çekmek istiyorum,

Allah c.c dileseydi Habibini Mekke’de oturtamaz mıydı?...

Veya doğrudan Medinede dünyaya getirip, orada yaşatamaz mıydı?..

Tabiki bunlan mutlaka yapabilirdi, fakat bu halde“hicret” hadisesi olmazdı. Bu oluşumun hakikatini çok iyi anlamamız gerekmektedir.

 

Ey Hak yolcusu kardeşim!

İslamın her türlü fiili oluşumunun bir de batında ifadesi vardır. Daha ziyade bizleri bunların batını yönleri ilgilendirir. Gaye zahirden batına intikaldir.

 

Eğer Mekke’den Medine’ye hicret hadisesi olmasaydı, Hz. Rasullullah’ın rnübarek kabirleri de Mekke’de olacaktı.

Böylece iki tecelli birbirine karışacaktı, yaniCelal veCemal tecellileri.

Böyle olunca Hz. Rasullullah’ın yüce makamları Ka’be-i şerifin tesiri altında ikinci dereceli bir ziyaret yeri olacaktı.

 

Mekke mertebe’i zattır. Oradan“hicret” yani göç, yani uzaklaşmak

Mertebe-i“zat”tan,“sıfat”a, “esma”ya oradan da“efal” merrtebesine göçtür.

 

Hicret edilen yerde Zat-ı Mutlak “Hakikat-i Muhammedi”nin bütün mertebeleri ile zuhurda olmasıdır.

 

Burası da daha evvelce ismi “Yesrib” sonradan “Medine’i Münevvere” diye isimlendirilen“Nurlu Şehir” dir.

 

İşte Cenab’ı Hak bu nurlu şehiri Hz Resullullah’a mutlak bir makam olarak vermiş ve o saltanatın sahibi yapıp bayrağını oraya dikmiştir.

 

Bu sebepten oraya giden irfan ehli tabii olarak o tecellinin, yani “Hakikat’i Muhammedi” tecellisinin tesirinde kaldığından, Rabb’ını unutup sadece Perygamberini düşünüp, onu yaşar hale gelmektedir.

 

Dileyen gittiğinde bu oluşumun kendi nefs’inde tatbikine koyulsun, görecektir, ki kendisine ne sırlar ifşa edilecektir.

 

 

Ey hacc’a giden kardeşim!

Oraları sıradan mekanlar olarak gezip dolaşma. Manaları itibariyle anlamaya ve değerlendirmeye çalış. Senin menfaatine olacaktır!

 

“Mekke’i Mükerreme”daha evvelce sadece “Mekke” diye ifade edilen bu şehir,

Hz. Peygamber doğduktan sonra, “Mükerrem” ikram edilen anlamına gelen “Mekke-i Mükerreme” oldu.

Peki burada ne ikram ediliyor.?..

- Evvela Cenab’ı Hak Hz. Muhammed’i buşehirde zuhura getirip insanlık alemine ikram etti,

- sonra o’na Peygamberliği ikram etti,

- daha sonra Kur’an-ı ikram etti,

- daha sonra İslam’ı ikram etti

- daha daha zat-i tecellisini ikram etti.

 
Ey hakikat yolcuları!

Yukarıdaki ikramların sizlere de ulaşıp ulşamadığını iyi düşünün.

Yeryüzünde insanlık alemine lülfedilen en yüce değerler burada meydana gelmiştir.

Allah’ın evi Beytullah dahi burada’dır.
Hacc buradadır

ve burası bir bakıma Celal tecellisi kapsamındadır.

 

İşte Medine-i Münevvere’ye geldiği zaman kişi,

“Hakikat-i Muhammed-i” ve “Cemal” tecellisi içersinde bir hoş halde kendinden geçip, kendini kaybediyor, kendini bulamıyor. Orada Allah’ı da bulamıyor.

 

Çünkü Cenab-ı Hak o mekanı Hz. Rasulullah’a tahsis etmiş olduğundan, kendisi oraya bir müdahale etmemektedir. Yani zat tecellisini orada perdelemekte,

sadece Hz. Rasullulah’ın “Hakikat-i Muhammedi”nin Cemal tecellisini mutlak olarak orada zuhura getirmektedir.

 

Ancak oradaki süren bittikten sonra, Mekke’ye doğru yola çıktığın zaman, yaklaştıkça, yaklaştıkça, oralarda sanki bu sefer Peygamberini unutuyorsun. Allah baki kalıyor, ne Peygamber, ne insan, ne dünya, ne ana, na baba, ne hacı, ne evlat düşünemiyorsun.

 

Mekke şehrine girdiğinzaman ise, ilahi Celal tecellisi, Azamet ve Kibriya tecellisi seni sarıyor.

Ve de Ka’be-i şerifi görüp onu ziyaret ettiğin zaman orada sadece Hakk’ı müşahede etmiş, Allah ile adeta karşı karşıya kalmış gibi hatta karşı karşıya değil özün de benliğinde birliktelik oluşuyor. Çok muazzam ve müstesna bir yaşam tablosudur.

 

Burada zat tecellisi içersinde gark ve mahv olduğundan, Cebrail’e ve Peygamberlere ihtiyacın kalmaz, çünkü sen de kalmazsin.

Böyle olunca sende ve alemde sadece Hak baki olmuş olur Aslında işin esası da budur:

Bizdeki izafi benlik anlayışı ve şartlanması bizi bize “varmışız” gibi göstermekledir, orada her şey gerçek yönüyle meydana gelip yaşanmakladır.

 

(Ali imran Suresi 3/18 ayette)

  ì¢ç  ü£¡a  é¨Û¡a ¬ ü ¢é  £ã a ¢é¨Ü£Ûa  †¡è ( ›QX

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve”

allah şahit/tanıktır ki,

ennehü/kesin o/kendisila ilahe illa hüve

“Allah kendi kendine şahittir ki ondan başka ilah yoktur”ifadesiyle bu hakikati dile getirmekledir.

 

Yine buraya küçük bir şiirimi ilave ediyorum

 
K A R Ş I M D A   M U H T E Ş E M   K A’ B E

 

Nihayet vardık Mekke şehrine,

Şükr ettik Rabbul alemiyn’e,

Yaklaştık sevgili Ilaremine,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Dua etmek için durduk biraz,

Gönüller’de her dem bin bir niyaz,

Durma gayret et yaz kalemim yaz,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Çevrende tavaf ediyor canlar,

Bu öyle sırdırki ehli anlar,

İçlerinde var nasıl yananlar,

İşte karşımda muhteşem Kabe.

 

Beyt-ül Atik bir ismi de onun,

Anlarsan bak O’na varır yolun,

İnsandan gider O’na bu yolun

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Selam eder Hacer’ül Esved’de,

İade eder Rab ahirette,

Korkma çalış kalmazsın fırkat’te,

İsle karşımda muhteşem Ka’be

 

Yedi defa dönüyor hacılar,

Herkes bir, dost analar ilacılar,

Kimler kimi acaba hatırlar,

İşte karşımda muhteşem Ka’be

 

Sevenler sevgilisi ortada,

Yarab Cemalin açık burada,

İdrak edip öyle dur huzurda,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Sanki gördüğüm o ezeli dost,

Pek yeni değil sırtımdaki post,

Her makamda islediğim bu kast,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Bu yün yaşım belki elli iki,

Aslında yedi bin elli iki,

İnsan ve Ka’be kardeş ikisi,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

Göz nurum görüyor hep özünü,

Anlarsan bu garibin sözünü,

Çok görme bu neşeli günümü,

İşte karşımda muhteşem Ka’be.

 

 

27/6/1990 Çarşamba

Mekke

Bir senede on iki (12) ay vardır.

Bunlardan üç (3) ayı, üç aylardır,

iki bayramarası da iki (2) ay civarındadır.

Toplarsak beş (5) eder,

geriyc kalan yedi (7) ay “Etturu Seb’a” “yedi tur.”

Beş  (5) ay ise, “Hazarat-ı Hamse” yani “beş hazret” mertebesinin ifadesidir, toplanırsa on iki (12)  eder.

Senenin ve seyr-i sülukun kemalidir.

 

İşle Kurb’an bayramında Medine’yi, Mekke’yi ve Kabe’yi ziyaret edip, hakkani varlığını gerçekten giyinip, hacı olarak eski yaşadığı yerine dönen kimse, Hakk’ın ve oraların temsilcisi olan bir ziyaretgah olmuş olur ve kendinden sonrakilere örnek olup yaşadıkları onlara da öğretir, aktarır.

Bu yaşam böylece nesilden  “Kevser Nehri” kıyamete kadar sürecek yolculuğuna devam eder.

 

Ey muhterem kardeşim; şu içinde bulunduğun dünyan, elindeki bedenin Peygamberin sana verilen ilimler gerçekten çok değerlidir kıymetini bil! Son pişmanlık fayda vermez. Baştan beri izahına çalıştığımız bu güzellikler sana bahşedilmiş bilelim. İlahi lutuflardır, kıymetlerini bilelim.

 

Bayramlar bölümüne ilave edilebilecek daha pekçok gerçekler vardır, yaşayarak müşahade edilir, daha fazla uzatmamak için bu kadarla iktifa ediyoruz Sizlere, az da olsa, önünüzde yeni ufuklar açabildimse ne mutlu bana.

Mütevazi gönül bahçemden sizlere birkaç demet değişik kokulu çiçekler sunmaya çalıştım.  Eğer gönüllerinizde az da olsa muhabbetullah rahiyaları estirebilmişsem ne mutlu bana.

 

Cenabı Hakk şükürler olsun ki bu küçük ktabımızda böylece sona ermiş oluyor. Eğer içinde anlaşılmayan yerler olursa şahsen veya telefonla da sorabilirsiniz.  Ayrıca kitabımı okuma zahmetine katlandığınız için de teşekkürü borç bilirim. Allah feyzini ve idrakini versin.

Her türlü kusurumuzun hoş görülmesini rica ederim.

 

31/01/1998

Necdet ARDIÇ

(Terzi Baba)

Tekirdağ

(En arkadaki kısım)

 
G Ö R Ü Ş   ve   M Ü Ş A H E D E

“R U Y E T U L L A H”

 

 

Görüş çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır;

Allah-ı zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır.

Zat-ı mukayyedolarak ve “Rububiyet” mertebesi itibariyle görmek mümkündür

ve bunun her mertebede ayrı bir oluşumu vardır.

“Efal”, “esma”, “sıfat”ve “zat” mertebeleri itibariyle, bilinç ve değer yargıları değişiklik arz etmektedir.

 

Gerçek İslam’’ın oldukça zor anlaşılan yönleridir.

Geniş İslam kültürü, sadecesathi genişleme ile değil, onunla birlikte şakuli yükselişle anlaşılabilir.

 

Arifler “vuslat marifettir,”demişlerdir. Yani bu oluşumların kemalati, marifet mertebesidir.

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir.

“men lem yezuk lem yuğraf”  yani  “tadan bilir”denmiştir