REBABNÂME/Sultan Veled

MAKALE 1

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bu şerh, şunu beyan edecektir ki şu şerefli “ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî”[1] ayet-i kerimesi gereğince yerin, göğün bütün zerreleri Cenab-ı Hakk’ı tespih etmektedirler. Bütün eşya, tespih ediyor olunca, “rebab”ın da tespih edenlerden olması lazım gelir. Çünkü rebab da bir şeydir. Şu kadar var ki onun tespihini ancak gönül ehli olanlar (ruhaniler, arifler) duyar. Ehl-i zahir ise onu çalgı ve eğlence kabilinden dinlerler.

Bu makale, şunu da anlatacaktır ki, “Allâhu nûrus semâvâti vel ard”[2] ayet-i kerimesi gereğince; bütün eşya, Cenab-ı Hakk’ın nuru ve parıltısıyla doludur. Daha doğrusu, Cenab-ı Hak’tan başka hiçbir şey mevcut değildir, bütün varlık ondan ibarettir.

Şu kadar ki, Hak Teala Hazretleri kemal-i gayretinden tılsımcılık ve gözbağcılık etmiştir. Bundan dolayı yakınların en yakınını, biz, uzakların en uzağı görür ve açıkta olan hakikatleri gizli sanırız. Halbuki onlar, meydana gelişlerindeki mükemmelliklerinden dolayı (son derece açıkta olduklarından) saklı ve gizli görünmektedirler.

Bu makalede şu da söylenecektir: “Küntü kenzen mahfiyyen…”[3] Hadis-i Kutsisi delaletiyle, bütün varlık aşktan ibarettir, bütün âlem aşktan doğmuş, aşktan vücuda gelmiştir. Hayır, şer, fayda, zarar hülasa herşey talepten (muhabbetten) hasıl olmuştur.

Talep olmasaydı hiç bir şey vücut bulmazdı. Talepler de aşkın parçalarındandır. Bundan dolayı, kesin bilgiyle bilindi ki “Âlem, aşktan vücuda gelmiş ve aşk ile ayakta durmaktadır.” Nasıl ki demişlerdir:

BEYİT

Ger aşk nebûdi u gam aşk nebûdi

 

Çendîn suhan-i nagz ki gofti ki şenûdi?

Tercüme: Eğer aşk ile aşkın gamı olmasaydı, bu kadar güzel sözleri kim söyleyecek ve kim işitecekti?

 

Rebabın iniltisinden, sesinden her türlü aşk nüktelerini dinleyin. Daima inleyerek ve seslenerek der ki ‘’Ya Rabbi! Ya Rabbi!Ya Rabbi! Yaratan ve benzersiz olan sensin, her istediğini yardımcıya muhtaç olmadan yaratırsın. Bu dünyayı bizim için yarattın.Ve üzerine gönül cezbedici nakışlar çektin. Gayretinle bağlar icat ettin ve cümlesini ‘İrem bağları’ gibi süsledin. (SAYFA 4) Gül, meyve, yaprak ve ağaçlardan her birine kerem ederek yiyecek ve giyecek verdin. Nar, elma, servi ve çınardan her birini sevgiliyi giyindirir gibi süsledin. Bahçelerde, bağlarda, güllüklerde her tarafa çeşmeler, ırmaklar akıttın. Göklere, kalemsiz, fırçasız güneşten, aydan ve yıldızlardan yüz çeşit işaretler nakşettin.

Hepsinde bir çok tesirler yarattın, her birine bir türlü meşguliyet ve vazife verdin. Yıldızlardan kimi ululuk bahş eder, kimi küçüklük eriştirir. Onlardan vakit vakit doğum, ölüm gibi sevinç ve keder verici, uğurlu ve uğursuz şeyler ortaya çıkar. Hepsi de senin saltanatının hizmetçileridir ki iyilik ve kötülüğe senin emrinle giderler. Her birine bir çeşit hediye bahşetmişsin! Hakikatte ise senden gayrısı mevcut değildir.

Gözü olan herkes açıkça görür ki zahirde ve batında senden gayrı kimse yoktur. Yerde ve gökte ancak seni görür ve bütün uğraşısı senden ibaret olur. Bu dünyadan başka bize görünmeyen ne dünyalar vardır ki nispet olunursa, onlar birer derya, bizimki bir damladır. O cihanlar asıl, bizim cihanımız onların çok da önemli olmayan bir parçası gibidir. Bu cihan sınırlıdır. Onların ucu bucağı yoktur. O beka cihanlarından ayrı düştüm de bu fani dünyada onun için ağlarım.

Beni lütfuyla bu hicrandan kurtarsın, tez vakitte gene visaline erdirsin diye, işte rebab, inlerken nağmelerinde böyle yüz binlerle tespih terennüm eder, dilsiz olduğu halde Huda’yı gizli gizli zikreder ve o zikri ariflerden başkası işitemez.

Eğer Huda seni de (yefgahune) anlayanlar sırasına koyarsa eşyanın tespihlerini o vakit ayanen görür ve duyarsın. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Ey zahir âlimleri, sırların açıklamasını benimle ilimde ileri gidenlerden başkası bilemez.”

Şundan dolayı ki “Onlar, benim nurumla yaşamaktadırlar”. Her ne kadar tendeki can gibi gizli iseler de âlemde eminlik ve sağlamlık bulmuş olanlar o mertlerdir ki cümlesi de gönülden Hakk’a vasıl olmuşlardır. Onlarda kıl kadar varlık yoktur, hepsi de yokluk tarafına yönelmişlerdir. Zaruri ölümden evvel ölmüşler, pılıyı pırtıyı toplayıp yokluk tarafına götürmüşlerdir. Bunlar o sultanlardır ki kendilerinden geçtikleri için Cenab-ı Hak, ilmini onlara ihsan eyledi ve onların üzerinden uyguladı.

Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatından dolayı fani ve ilm-i ledüne maden olmuşlardır. Bunlardan başkasını cahil bil! Her ne kadar kılı kırk yararlarsa da zahir uleması bu ilimden mahrumdur. Çünkü onların uğursuz nefisleri ölmemiştir. İnsanlar, ilm-i kesbiyi (gayretle elde edilen ilim) vakit vakit hemcinslerinden öğrenmişler, bayağı dünyanın servet ve makamı için zahmet çekerek her biri zevkinden olmuşlardır.

İlmi ancak halkı avlamak, rütbe ve makam, mevki kazanmak maksadıyla öğrenmişler, kuyunun dibine dalmışlar, orada kalmışlardır. Bunların dış görünüşleri doğan gibi gösterişlidir. Fakat hakikatte bunlar kedi gibi fare avcılarıdır.

(SAYFA 5) Öyleyse, bunlara doğan deme, kedi de! Çünkü kedi tabiatlıdırlar. Onların avı faredir. Kedi cinsi, damlarda ve dallarda sürekli kuş tutmaz. Ey hüner sahibi, şekli bırak da manaya bak! Ve onları kedi say!

Hülasa, onlar doğan olamaz, olsa olsa kedi olurlar. Çünkü daimi avları faredir. Zahir âlimleri, Kuran’ı güçlerinin yettiği kadar tefsir ve takdir etmişlerdir. Batın âlimleri de tefsir etmişlerdir. Hakk’a yakinen iman eden bunlardır. Her türlü anlamı ve yorumu bilen, ancak Cenab-ı Hak’tır. Ondan başka hiçbir kimse bunu bilemez. Zahir âlimleri öyle zannederler ki evliya, Hakk’ın gayrıdır. Hakikatte onların nur-ı mutlak olduklarını anlayamazlar.

Hak Teala Hazretleriyle velileri arasına ikilik sığmaz. Burada benlik ve senlik yoktur. Her müfessir kendi bilgisine itimat ederek iktidarının derecesine göre Kuran’ı tefsir etmiştir. Fakat bu tefsir (derinlemesine ve hakikatiyle anlayanların tefsiri) ondan ayrıdır: O, cisim; bu, candır. Kuran-ı Kerim’in her ayetinde batıni manalar vardır. Her müfessir bir batına kılavuzlanmıştır. Zahir âlimleri, üçüncü kademeden ileri gidemedikleri halde,batın uleması, yedinci kademeye kadar ilerlemişler ve hakikat bunlar tarafından keşfolunmuştur. Bunlara açıklanan sırlar, lisanla anlatılamaz. Halk, ancak onun adını duyabilir. Suretten geç, yüzünü mana tarafına çevir ki dostu düşmandan ayırt edebilsin.

Biliniz ki hisleriyle hareket eden âlimlerin ellerine gayb nurundan bir şey geçmemiştir. Çünkü onların hisleri naridir, gizli sırları nasıl anlayabilirler?

Nari olan kulaklar için eşyanın tespihlerini işitmeye imkan yoktur. Halkın bütün hisleri naridir. Bundan dolayı benzersiz yaratanın güzelliğine karşı perdelidirler. Hepsinin de şehvetleri ve zevkleri nari, canları ebedi ruhla ilintisizdir. Taatle ihlas, bizim bakır ruhlarımızı altın edecek kimyalardır. Yüzünü samimiyetle ve tamamen Bari-i Teala Hazretleri yönüne döndürürsen, narın nur olur.

Veyahut Hak erlerinden sana bir armağan (bir himmet) ererse cismanilikten kurtulur, saf nur olursun. Onların bakışlarıyla narın nur olur, her dikeninden yüzlerce gülistan ortaya çıkar. O ihsan sayesinde (abdal) zümresine dahil ve binişan olarak “gayb erlerine” kavuşursun, yerde, gökte ne kadar mevcudat varsa, zerrelerinin tespihlerini aşikar olarak işitirsin, gözlerin perdesiz olarak Hak Teala Hazretlerini görür, vücudunun her zerresinden yüzlerce güneş parıldar.

İnsan, cin, huri, melek iki cihanda da seninle var olur. Bendelikten kurtularak sultan, cisminden soyutlanarak saf can olursun.

Bu bahsin haddi ve payanı yoktur. Geri dön de tekrar rebab ile demsaz ol!

(SAYFA 6) Artık ona kulak ver, Huda’nın zikrini onun iniltilerinden dinle! Bunu Cenab-ı Hak kendi kelamında buyurmuştur ki “Herşey, canıgönülden bizi tespih eder.”[4]

Yaş, kuru, engin, yüksek yani her şey onu tespih ederse, şüphe yoktur ki re-                                                                 70

bab da, onun parçaları da bir şeydir. Gerçi rebab görünüşte bir tek şeydir. Fakat onun bir çok parçadan oluştuğu malumdur. Rebab terennüm ederken parçalarından herbirinin ayrı ayrı zikir ve tespihlerine kulak ver! Eğer ruhunda gizlenmiş bir kulağa sahip değilsen, ondan alelade bir ses, bir çığlıktan başka bir şey duyamazsın.

Rebab, inlemeleriyle der ki: “Biz testilere benzeriz, sen safa deryasısın! Bizim  canımız sana bağlıdır. Ey canların canı!

Bize cemalini perdesiz olarak göster. Biz, seninle doluyuz, fakat sen bizden gizlisin, lütfunla bu gizliliği bize açıkça göster.”

Rebab, gece gündüz yürekten böyle aşıkâne feryatlar eder. Ve bundan hiç zahmet ve yorgunluk duymaz. Balık denizin suyundan doyar usanır mı? Arslana, avlanmadan bıkkınlık, usanç gelir mi?

Çünkü balığın hayatı su iledir. Susuz kaldığı zaman acı çeker, hatta ölür. İşte rebab, dilsiz ve harfsiz olarak ehl-i safaya böyle yüzlerce çeşit ince sözler söyler. Aşka dair sözlere nihayet olmadığı halde o, bu deryayı kucaklamış, kuşatmıştır.

Kainatta ne varsa, alt, üst, gök, yer, ön, arka, tamamen ve yalnız aşktan vücuda gelmiştir. Aşağı, yukarı, yer ve gök hep aşkın mahsulüdür.

Şu hikmete binaen ki Hak Teala Hazretlerinin varlığı biline. Cenab-ı Hak, hadis-i kudsisinde “küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en urife fehalektü’lhalka lien uraf”[5] buyurmuştur. Ben kainatı şunun için yarattım ki “Kudretim ve ilmim zahir ola. Benim emrimle yokluk bunun için var oldu, âlemdeki hadsiz hesapsız mahluklar bu hikmetten dolayı yaratıldı. Yeni yeni ortaya çıkan bütün hadiseler benim emrimle vücuda gelmektedir.”

Mahluklar cümlesinden dünyada vakit vakit oluşan gizli, açık şeyler. Yiye cek, içecek, giyecek, kadın, erkek, köle, hizmetçi hülasa bunlara benzeyen her şey talep sonucu değil midir? Talepsiz vücut bulmaları mümkün müdür? İyi, kötü her şey talepten doğmuştur ve doğmaktadır. Kara, ak, mavi her ne varsa tamamiyle talep mahsulüdür. Şunu da bilin ki talep dediğimiz şey de aşkın bir parçasıdır ve aşkın çileleri içinde sonsuz değerler ve üstünlükler gizlidir. (SAYFA 7)

Talep, aşk deryasından bir damla veya madenden ufak bir parçadır. Şüphesiz, damla denizin aslıdır. Bundan dolayı talebinde aşkın aslı olması lazım gelir. Biliniz ki her ne varsa bütün aşktan meydana gelmiştir. Aşkta kemale erenler için zeval yoktur. Hakikatte aşk asıldır, âlem onun parçalarının bir sonucu. Sen parçaların parçalarını bırak da asla talip ol! Ta ki asıl gibi ebedi kalasın. İyi bil ki parçaların kalıcılığı yoktur.

Parçalar, gölge gibidir; gelir, geçer. Fakat asıl, güneş gibidir; yüksek ve daimdir. Sanat eseri, nihayet fanidir. Ancak onların görünmeyen sanatkarı sürekli ve ebedidir. Ne mutlu ona ki sanatkara talip oldu da dünya için din suyunu döküp telef etmedi. Çünkü sanatkar yanında, can için ebedi safa, minnetsiz ihsan vardır. O safa şarabının ve sarhoşluğunun baş ağrısı yoktur. Ona bir can veren, binini alır.

Orada yönü olmayan bir âlem seyredersin ki bu dünya onun yanında bir katre gibi kalır. O âlemde bu geçici hayat, ebediyyet kazanır. Bu vefasız dünyada ise, vefa cefa ile şerbet, zehir ile nimet, ceza ile lütuf, kahırla rahat, elemle eştir.

 


[1] İsra suresi 17/44 Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey onu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

[2] Nur suresi 24/35 Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne do- ğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

[3] Hadis-i Kutsi, “Küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en unefe fe halektel halka li uref” (Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi murad ettim ve bu halkı halk eyledim ki bilineyim.)

[4] İsra Suresi 17/44 Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.

[5] Hadis-i kutsi: Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi murad ettim ve bu halkı halk eyledim ki bilineyim.