SEVGİLİ… EN SEVGİLİ… EY SEVGİLİ…”

Sen geldiğinde… 
 “Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Her şey, büyük bir başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü. Ruhlar bir şey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.”
 İşte böyle bir zamanda, gelişinle insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularının düğümlerini çözdün. Ve bu çözüş ve çözülüş, sadece insanların kalbinde ve ruhunda değil, diğer varlıklarda da, dille tarifi mümkün olmayan bir değişiklik, bir farklılık ve bir incelik, bir yücelik meydana getirdi. Ve insanların, bir yokluk panayırında; nefislerinin, menfaatlerinin, kinlerinin, nefretlerinin, kibir ve gururlarının, azamet ve asaletlerinin esiri ve yürekleri tarumar olmuş bir halde, oradan oraya savruluşlarını durdurarak, akıllarını hikmetle, kalplerini ziynetle doldurdun. Sevgi yeniden doğdu; âlem nurunla can, merhametinle kemal, izzetinle şeref buldu. Bütün bunların ve harikalar harikası daha nice işlerin, nice güzelliklerin hepsi, kadem-i pakinle yeryüzünü onurlandırdığında oldu.
 Sen geldiğinde… 
Nurun; bütün doğuyu ve batıyı, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını aydınlattı ve Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin anlattığı gibi; "O gece evin içi nurla doldu ve yıldızların sanki üzerlerine dökülecekmiş gibi sarktıklarını” gördüler.
 Bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi ise, bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirdi:"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin /Çok alâmetler belirdi gelmeden"
 Ve yine aynı gece; Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü. İran’daki Kisranın sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi. Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü. Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen Mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi. Bütün bunlar işaret ve tabii alametti ki; dünyayı henüz teşrif eden zat, ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.
Sen geldiğinde... 
 İnsanlık, afâkı kızıllığın sardığı bir devirde, her dem tazelenen dertleri ve feryadın bininin bir para olduğu günde, azat bekleyen köleler misali, asırlardır yeni bir sabah bekliyordu. Çünkü, kadim zamanlardan beri, çoraklığı artmış, gücü tükenmiş, parlaklığı azalmış, bin bir türlü ihanete, acıya ve adaletsizliğe gömülmüş, her türlü kötülüğe sahne olmuştu dünya... Ve artık her gece daha karanlık, her sabah daha hüzünlüydü. Düşülen girdapların, açılan yaraların, koşulan uçurumların sayısını bilen yoktu. 
 Her dokunuş yeni bir ıstıraba sebep oluyor, her bakış yeni bir sancı getiriyordu. Her duyuş; bir öncekinden az, her hissediş; bir öncekini aratıyordu. Ve böyle bir zamanda, herkes ve her şey yeni bir “oluş”, yeni bir “doğuş” bekliyor, bunun hasretiyle yanıyordu. Devir o devir, gün o gün ve bekleyiş o bekleyişti ki; Nurullah Genç de, “Yağmur” adlı şiirinin bir bölümünde buna benzer bir durumu dile getiriyordu:
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri 
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir 
Erdemin, bereketin doldurur haneleri 
Sensiz hayat, toprağın sırtında ur gibidir 
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
 Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların 
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım 
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler 
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
 Sen geldiğinde... 
 Ve senin gelişinle birlikte… Cihana yeni bir avaze saldılar zulmün elinde oyuncak olanlar... Gücü yokedilenler, güçleri ellerinden alınanlar, yokluğa, yoksulluğa, yılgınlığa mahkum edilenler... Çare diye ölümü göze alanlar... Çare diye zulme saplananlar... Çare diye sadece çaresizliği tanıyanlar... Bu dünyaya geldiklerine, yaşadıklarına, yaşayacaklarına pişman olanlar... 
 İşte onlar ve onlardan sonra gelen bazıları ki; böyle bir gelişe, bütün varlıklarını ve bütün aşklarını bağışlayabilirlerdi. Yeter ki; “parmaklarından güneşler emziren çeşme”, yani bu gelişin sahibi, getirdikleriyle doyursun onları... Mehmet Ragıp Karcı, “Kainatın Efendisine” diyerek, bakın nasıl yalvarıyor bir şiirinde...
 senin bir tek hâtırana
 bütün aşklarımı bağışlayabilirim
 kederli ve memnun türkülerimi
 çiçeklerimle
 ağaçlarımla göz yaşlarımla
 övgüler geçirip damarlarımın karanlığından
 sözlerin ve kalbimin
 elpençe divan durduğu
 bakışını
 zamana ve toprağa dayayıp alnımı
 ve ellerimi
 sen parmaklarından güneşler emziren çeşme
 doyur beni 
 Sen geldiğinde... 
Istırap duraklarında çile doldurmaktaydılar mazlumlar... Hürriyetleri ellerinden alınmış, varlıkları eritilmiş, canları mal gibi alınır satılır olmuştu pazarlarda... Düzen bozuk, isyan dorukta, insanlık mezardaydı. Masumiyet, merhamet, vicdan ve şefkat kendinden utanır olmuş, gizlenmişlerdi adeta dünyanın en uzak köşelerine... Ve bu geliş, bu doğuş; farkında olanlar için, yeni ve aydınlık bir dünyaya açılan bir kapı oluyordu. Adem Konan’ın mısralarıyla onlar şöyle yalvarıyordu bu gelişin sahibine:
Efendim aah! Rüzgârım ahh! Efendim!
Kötülük çağında dünyaya geldim.
Girsin aydınlığın rüyalarıma,
Artık kurudu nehrim!..
Su çekildi,
 Taşlara yapıştım bir yosun gibi...
Sana çağırıyor beni
Serin yaprak, yeşil su,
Güvercin beyazlığı yahut olgun fildişi...
Gülümsüyorsun gibi...
Nerelere tutunurdum olmasan,
Gölgelere
Yahut suya mı yazardım arzuhâlimi!?. 
 Sen geldiğinde... 
 Boşa çıktı “reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti”... Zalimlerin hükmü bozuldu, mazlumlar dünyaya hükümdar oldu. Getirdiğin ilahi emirle, insanlık yeniden can buldu; diri diri gömülen kız çocukları, bir eşya kadar değeri olmayan kadınlar baş tacı oldu. Gece kendine geldi, gün dirildi, zamaneye itibar hükmünü yitirdi, insanlık bir başka zamana evrildi. Gözyaşları çözüldü sevgi oldu, matem umuda döndü, kavga barışa... 
 Ne var ki; zaman geçtikçe, ay geçtikçe, yıl geçtikçe ve dahi asırlar geçtikçe, o büyük ve o yüce peygamberin getirdiği ilahi emirleri gerektiği gibi uygulamayan, ya da işine geldiği uygulayan insanlık, Arif Nihat Asya’nın mısralarında olduğu gibi, yeniden yalvarır, yeniden yakarır ve yeniden o güzel günleri hayal eder oldu: 
 Vicdanlar, sakat çıkmadan,
 Yâ Muhammed, yarına;
 İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
 Âdem oğullarına!
 Gel, ey Muhammed, bahardır...
 Dudaklar ardında saklı
 Âminlerimiz vardır...
 Hacdan döner gibi gel;
 Mi’râc’dan iner gibi gel;
 Bekliyoruz yıllardır! 
 “Sevgili… En sevgili… Ey Sevgili…”
 Senden umut kesmek olur mu? 
 Çünkü “kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”. 
İSMAİL BİNGÖL+/AY VAKTİ DERGİSİ