Sultanın huzurunda olan, saray dışındaki açla satıcıyla kavgacıyla alakalanır mı?

Suale ve cevabına gelince herkes kendi zevkine göre cevap vermiş, doğrudur. Filin kolu da fildir, hortumu da, kuyruğu da, dişi de, ayağı da.

Zât her an vardır. Onun için yokluk yoktur; alem O’nun şuûnâtıdır. Tecellisini arif insan görür, bilir, zevk eder. İşte o zâtî bir makamdır; her şey değişir, doğar, ölür. Şimdi biz zât mevkiinde olursak doğan, yaşayan, ölen, değişen şuûnâttan haberimiz olmaması lazım. Çünkü sultanın huzurunda olan sarayın dışındaki açlarla, toklarla, satıcılarla, kavgacılarla alâkalanır mı?
Zâtı gören zât olmuş demektir. Onun neş’esi tamdır. Orada aklın da hükmü yoktur. Tam vahdettir. Gören bile zâttır; bundan maada her şey sıfatdır, şekildir, renktir, kesrettir. Zuhûr ve tecelli O’ndandır, O’nundur, O’dur.
“Kendi hüsnün arifler şeklinde ilan ve peyda eylemiş. Şekl-i ârifden bakıp hüsnün temâşâ eylemiş.” Bunun sonu yok yavrum, etraflı yazılsa kâğıtlar kalemler aciz kalır, yine de lâyıkıyla ifade edilmiş olmaz; “Ben O muyum?” der. Gel bunu düşün, zevk et, neş’elen. Gönül güneşini merkez yapıp oradan hareket etmeli ki etrafta neler yok biline; veya merkeze doğru mi’râc yapmalı ki o zaman gözler O’ndan başka bir şey görmez. Gözbebeğini O’ndan ayırırsan yine neler yok ki?!