Tekvin Makalesi

RİSALE-İ LÜBB–ÜL LÜB VE SIRR–ÜS SIRRI "ÖZÜN ÖZÜ VE SIRRIN SIRRI" ÇEVİREN: NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ

TEKVİN MAKALESİ
Şimdi bilesin, kamil kişi odur ki, nefeslerini kontrol edip, onlara bekçi ola. Gönül hazinesinin kapısında oturup, Hakkın kütüphanesine Hak'tan başka fikirlerin girmesine müsaade vermeye.“etturuku ilallahi biadedi enfasil halayık” “Allah’a giden yollar yaratılmışların nefesleri adedincedir” hükmü uyarınca, her nefeste hakka yol vardır. İrfan sahibine yakışan, her nefesini zatı ile Hakdan alıp ve yine Hakka vermektir.
Biline ki, insandan nefes çıksa (ki bu nefis olarak da düşünülebilir), haddizatında o nefes heyula gibi olup, renksiz iken, kulun itikadı, ameli ve fikri ne ise, nefes o renge boyanıp, o libas ile örtünüp çıkar. O halde, gönül hanesini muhafaza etmek gerektir Hakkın rızasına muhalif olan düşüncelerden. Zira, kulun gönlü, Hakkın hazinesi ve kütüphanesidir ve insan onun hazinedarıdır. Hak fikrinden gayri fikirler yol kesici çetelerdir ki, onlara gönle girmeye yol bırakmamalıdır. Nitekim bu konuda hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kalbil mü’minü beytullah ve kalbül mü’minü arşullah ve kalbül mü’minü hazainullah ve kalbül mü’minü mir’atullah” “Mü’minin kalbi beytullahtır ve arşullahtır ve Allah’ın hazinesidir ve Allah’ın aynasıdır”
İhmal edip Hakkın hazinesini çetelere kaptırır, hırsızlara çaldınrsa, hali müşkil olur, zira hain sayılır. Enfal Suresi 8/58: “innallahe lâ yühıbbül hainiyne” “Allah hainleri sevmez”
Beyt : Gönülde yanınca Hakkın çerağı, kesilir ondan hırsızın ayağı... 
Hakkın yakınlığına ermiş murakabe ehli kimselerin zihnine gelen düşünce ve hatıralar, suret ve zahir ehli kimselerin açıkça yapmış olduğu fiiller ve sözler gibi muamele görür! Murakabe ehli Hakkın rızasına muhalif olan düşüncelerinden mes’uldürler. Bu hale işaret eden hadîste şöyle buyrulmuştur: “Men dakka dükka; hasenatül ebrar seyyietül mukarrabun” “Kim başkasının kapısını çalarsa kapısı çalınır: ebrarın yaptığı iyi şey mukarreb olana göre kötü şeydir” 
Hakikatte Allahu teala ve tekaddes kendi fikrinden başkasının, bendesinin gönlüne gelmesine razı olmaz; zira orası kendi evidir. Nitekim bir hadîs-i şerifte: “Bir kimse gönlüne Hakdan gayri fikirleri sokarsa, Kabetullahı put île doldurmuş ve puthane yapmış olur” Gerçi kalbde o hatıra ve fikirleri halkeden Allahu tealadır, ancak kul gafleti dolayısıyla mesul olur. Kul o düşünceyi giderip Hak fıkrine tebdil etmezse, ve o düşünce ile mesrur olup bulunduğu gaflet içinde rahatlaşırsa, bu halinden sorguya çekilir.
Bu halin tafsili, Rahman Suresi 55. sure 29. ayette gizlidir: “külle yevmin hüve fiy şe’nin” “Her an O yeni bir şa’ndadır” Bu hal içinde Hak teala daima ve ebedî tecelli üzeredir. O tecellilerde emr-i Hak zahir olup, kullar üzere nazil olur. Ve kulların gönlüne ziyarete gelir. O emr-i Hak, yani “tecelli misafîr-i gaybî”dir! Hakkın huzurundan yola çıkıp, renksiz olarak kulun kalbine indiğinde, eğer kul gaflette olmayıp Hak ile ise, o “misafir-i gaybî” olan emr-i Hak, gönüldeki Hak ile birleşir. Nitekim hadis-i kudsîde buyrulmuştur: “Ma vesiani arzı ve la semai ve vesianîkalbel mümin” “Yere ve semaya sığmam, müminin kalbine sığarım” Bu kudsi hadîsin manasnı bir aşık şu beyitle tefsir etmiş: Hakka bakan incidir gönül, İsme müsemmaya mazhardır gönül, Bir şahin bir anka kuşudur gönül, Zatı Hakkın varlığıdır gönül!
O ilahi emrin kalbdeki ile birleşmesinden kudsî bir güzellik sureti hasıl olur. Şekilsiz ve miktarsız yine Hakka dönüp vasılı Hak olur. “Minhü bedeü ve ileyhi yeud” “Ondan başlar ve Ona döner” Bu geliş - gidiş ruhlar yolundan değil; münezzeh bir inişle olur ve yine münezzeh bir yükselişle geri döner. Bu geliş - gidişi ne melek, ne de felek aklı farkeder. Ancak, münezzeh bir ruh görürler, ötesini bilemezler. O kula “gaybî misafir” olan tecellî her ne vakit gelse, orada Hakkı bulur; böylece de o kul misafirlik hakkına riayet edip, hakkını vermiş olur. Eğer emr-i Hak kulun gönlüne geldiğinde, orada Hakkı bulamayıp, bir meleğe yani melekî düşünmeye mülaki olursa, bunların birleşmesinden, meleklere has bir suret hasıl olur; ruhların yükseldiği yoldan yükselip “Sidre”ye kadar uçar ve orada karar kılar. Eğer emri Hak geldiğinde, insanın sadrında şeytana mülaki olursa, bu sefer ruhanî bir ateş sureti hasıl olur; bu da siyah bir kuş süretinde olup, şeytanların geçtiği yoldan ayın altına kadar yükselir, ondan daha yukarıya çıkamaz ve kıyamete kadar orada kalır. Ve eğer emr-i Hak geldiğinde, kulun gönlünde bir güzellik bulursa bundan güzel bir suret meydana gelir, güzel bir kuş suretinde cennete uçar, ve orada mizacına göre nimet bulur ve sahibi gelinceye kadar bekler. Bunlar gibi, kalbe gelen tecelliler ne ile karşılaşırlar ise, ona göre değişik suretler meydana gelir. Daha fazla tafsilata gerek yoktur.
Haddizatında insan, ilahî bir kazanç evidir. Daima o “Zat-ı Hak” tecellî eder ve “emr-i Hak” nazil olur. O nazil oluş, aslında renksiz ve nişansız olduğu halde Hak teala onu indiği insanın rengine göre boyar ve onun itikadına, zannına ve ameline göre çeşit çeşit, renk renk suretlerde icad edip vareder. Bunlardan maksad, Hakkın “tekvin” sıfatının tecellisinin beyanıdır. Kamil insan her halde gafil olmaz; “emr-i Hak” olan ilahî tecelli kendisine nasıl renksiz, şekilsiz, miktarsız ha¬li ile geldi ise, aynı biçimde, yine renksiz, şekilsiz ve miktarsız haliyle bırakıp, böylece tecellinin hukukuna riayet edip, geldiği gibi göndermelidir.
İnsanın içindeki düşünce ve tasavvurları, dışarıdaki fiil ve hareketleri, inançları, tahayyülleri, nefesleri bir zerre dahi yok olmaz. Onlar iyi veya kötü, kabiliyet ve istidatlarına göre ahirette türlü türlü şekil ve suretlerle zahir olur. Sahibi ise, onlara verdiği suret gereğince ya nimet bulup lezzet duyar, yahut azap çeker ve incinir!
Burada gizli olanlar orada aşikar olurlar. Zilzal Suresi 99/7-8. ayette şöyle buyrulur: “femen ya’mel miskale zerretin hayren yerehü ve men yamel miskale zerretin şerren yerehü” “Kim zerre kadar hayır yaparsa neticesine erer, kim de zerre kadar şer yaparsa neticesine erer” Muhyiddini A’rabî Hazretleri yine devamla şöyle buyurur: “Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: “Ve ma halaktuhu fiy hazel mahalli illa hüvallah, halaka külli şeyin.” “Bir mahal haketmedi ki, o Allah olmasın; herşeyi halketti.” (Yukarıdaki cümleyi İsmail Hakkı merhum şöyle tercüme etmiş: “Hak teala kendi nefsini halketti”
Bunu dünya işlerine kullanılan akıl, (akl-ı maaş) red eder! Bu da kendi kusurundandır! “Akl-ı maaş” ki, “akl-ı cüz’i”dir. Bu hali idrak edemez. Bunu ancak “akl-ı maad” yani ilim ve irfan ile terbiye olan, geleceği kavrayan akıl anlar ve kavrar. Haddizatında: Hak teala kendini halketti! demek, zahiren iyi görünmez! Ama, hakikati cihetiyle gerçektir! Bedii’dir! Yani hayret verici bir haldir. Dünyalık akıl el-bette bunu inkar eder: çünkü anlayış ve idrak sahası dışındadır.
Her kim. Hak teala hakkında bir kelam etse, kendi nefsinde Hakka bir suret vermiş olur. İbadet dahi etse, o tasavvur ettiği şeye ibadet eder. O da Allahu tealanın kendidir; başkası değildir. Kulun, tasavvuruna, itikadına ve zannına göre, kalb aynasında yüz gösterir.
Asıl meseleye geliyoruz. Bu halde, kulun tasavvuruna göre zuhur eden Hakkı, o kul halketmedi, ancak, “Hakkı mutlak”, kendi kendini halketmiş olur! Her şeyin halikı Allahu tealadır; O’ndan başka Halik yoktur. O kulun itikadında zuhur eden dahi Hakkın varettiği “eşya” cümlesindendir. Onu dahi Hak teala halketmiştir. Gizli ifadede “Hak kendini yarattı” cümlesinin derin manaları bulunur.
Bilesin ki, “halk”, “ce’al”, “icad”, “sun” ve “tekvin” bu makamda, hepsi bir manaya delalet eder. Halk’ın manası halk etmek; Ce’al’in kılmak; İcad’ın varetmek; Sun’un kudret eseri göstermek; Tekvin’in ise, görünmeyen şeyi meydana çıkartmaktır. İfadeleri bir miktar aynı gibi görünse de hepsi aynı yola çıkar. Hepsinden de murad, Hakkın zuhur ve tecellileridir. “Hak kendini halketti” demekten murad, düşünen kulun tasavvurun ve zannına göre, kendine izhar eder, demektir. Şöyle bir misal vardır: Bir kimse aynasız olarak kendini müşahade etmek, görmek ve bilmek isterse pek kolay olmaz. Fakat, bir ayna ile kendini görürse, bunda ayrı bir safa vardır. Onun için Hak bu alemi ve Ademi halk ederek, varlığına ayna eyledi. Ancak alem aynasında, kendinin aksini; Adem aynasında ise aynını görüp temaşa eyler. “Adem”den murad, insandır. Ademi ve Alemi halkedip, kendine ayna kıldı demekten murad; kendini ayna suretinde izhar etti; ve yine “Celali” ile “Cemali”ni o aynada kendine arzedip ve bir yüzden bakarak kendi güzelliğine aşık olup, hayran kaldı ve niyaza daldı. Bir diğer yüzden maşuk olup naz ve işveye girdi. Kendi güzelliğini, kendine arzedip, cilvekar olup tecelli etti demektir.
Burada bakan, bakılan, bakmak ve ayna aynı şeydir. Ve bu “İnsan-ı Kamil” öyle bir “mutlak”tır; saf parlak yaldızlı “ayna”dır ki, mutlak Cemal olan hak, kendi kendini kayıtsız ve şartsız orada müşahede eder.
İnsan-ı Kamil’in aynası, Hakkın tecellisine göredir!.. Diğerlerinde olan tecelli, kulun zanınına ve kabulüne ve itikadına göredir...
Allah, Hakkı söyler ve doğru yola hidayet eder.
Hazreti Şeyh Muhyiddin A’rabî kaddese sırrıhu aziz “Fusüs” isimli kitabinin son kısmında, yukarıda zikredilen mevzularla ilgili bazı sözleri vardır. Onları kısmen buraya alıyoruz. Hazret şöyle buyurur: [“İtikad edilen Allah, kulun zannına göre tasavvur ettiği ilahtır. O da sıfattır! O kulun senası, kendi itikadı ve zannı üzere olup, dolayısı ile övgüsü kendi zannınadır. Bu sebeble diğer itikadları kötüler. Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı. Zannında bu mabudu meydana getiren kişi cahildir. Bu yüzden diğer bütün itikadlan şeksiz kötüler ve itiraz eder. Kendi itikadının hilafına göründüğü için, diğerlerinin mabudlar hakkında olan itikatlarına karşı gelip, onlarınkini inkar eder…”] Eğer, Şeyh Cüneydi Bağdadî hazretlerinin: “levnün mai levnün inaihi” “Suyun rengi, kabinin rengidir” sözünü duymuş olup, manasını anlamış olaydı, hiç karşı gelmez ve her itikad sahibinin itikadını sahibine teslim edip, irfan sahibi olup Hak teala hazretlerini her surette görüp, bilip, idrak ederdi. O kendine özel bir mabud tasavvur eden kişi “zan” sahibidir. Ne alimdir ne arif. Onun için Allahu teala “ene inde zanni abdihi” yani “kulumun zannı üzereyim” buyurdu. Yani, ben kuluma ancak itikad ettiği surette zahir olurum. Bu itikadı ister ıtlak, ister takyid cihetinde olsun. Çeşitli itikadlarla itikad edilen ilah, muayyen, mahdud ve sayılıdır. Kulun kalbine sığan ilah da O’dur. Yani, Hakkın bir tecelli yüzüdür. Başka ilah demek değildir. Ama mutlak olan ilah, Cemal sahibidir ve O’ndan başkası bulunmaz. Ve hiçbir yere de sığmaz. Gönüle dahi sığmaz. Nasıl sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır! Zatından gayri bir şey yoktur! Gönlün dahi aynıdır. Hatta “kendi, kendi varlığına sığar veya sığmaz” demek caiz olmaz. İşi buna göre düşün ve anla!
Yukarıda anlatılanlar hakkında bir misal getirmek isteriz ki, daha kolay anlaşılsın… Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafında yüz bin ayna konulsa, o sevgili kaç yüz bin görülür. Ama aslında bir sevgili ve bir yüz iken, o aynaların istidat ve kabiliyetlerine göre kiminde parlak, kiminde kederli, kiminde doğru, kiminde eğri büğrü gösterse; ve bir kimse de sevgilinin ancak bir aynadaki resmini görüp, diğerlerini inkar etmiş olsa, “arif” olmuş sayılmaz. Arif olan, bütün aynalardan görünen sevgilinin türlü suretlerini tasdik eder. Hatta ayna ile veya aynasız dahi görür.
Beyit : Nice yüz bin göze görünen bir suret imiş aşikar, Kendi güzelliğine yine kendi olmuş talebkar.
Bu misali de fazla açıklamak icab etmez. Arif ne kadar düşünürse ve zevk alırsa, o kadar misal bulur. Son bir misal daha verelim... Bir kimse güneşin ışığını görmeden hayli zaman karanlık bir yerde kalsa; günün birinde o kaldığı yere renk renk camlar açılsa ve sabah güneşi doğduğunda o camlara vursa, içeriye renk renk ışıklar dolar. O zat bunlara bakarak güneşin rengi yeşildir, kırmızıdır diye türlü zan ve itikadlara düşer. Hayal ve tasavvura kapılır. Ama irfan sahibi, işin Hakikat halini bilir ve yine bilir ki, “suyun rengi, kabının rengidir” ve bütün eşyaya ışık veren Hakkın nurudur. Nitekim Nur Suresi 24/35. ayette; “allahü nurüssemavati vel ardı” “Allah semaların ve yerin nurudur” buyrulur ki bunu açıklar.
İrfan sahibine göre iki cihanın aynasından görünen bir yüzdür. Hal böyle iken, her arif, kendine has bir kemale ermiştir. Ve o kemalden şöyle derler: “Ma reeytü şey’en illa rüyetullahu ba’dehu!” “Akabinde Allah’ı görmediğim hiç bir şey yok” “Ma reeytü şey’en illa rüyetullahi fiyhi” “Birşey görmem ki onda Allah’ı görmüş olmayayım” “Ma reeytü şey’en illa kablehu” “Her şey’den evvel O’nu gördüm’ “illa Allah!” “Ancak Allah” “La yeralhu illa Allah” “Allah’ı ancak Allah görür” şeklinde beş ayn seviyeden ifadede bulunmuşlardır arifler ki bunlar “afak”ta yani dışta olan görüşlerdir. Arif-i kamil bu beş görüşün tamamına vakıf olduktan sonra; nefsinde beş görüşe daha vakıf olur ki, bunlar “enfüsi”dir. Açıklanması da burada münasip değildir. Belki keşfi haramdır! Arzu eden kimse İnsan-ı Kamil’in eteğine yapışıp, ondan taleb etsin. Zira, “Men lem yezuk lâ yu’raf” yani “tadmayan bilmez” kaidesi vardır, yazı ile olmaz. Yaşamak gerektir vesselam. Yardımcı Haktır. Allahu Teala’nın yardımı ile tamam oldu.