Tevhîd-i Ef’âl

Tevhîd-i Ef’âl mertebesi, Hakîkat mertebesinin başlangıcıdır. Burada kişi, daha evvelce ENFÜSÎ (kendi nefsinde) yaşadığı hakîkatleri bu defa ÂFÂKÎ (dış âlemde) yaşamaya başlar. KUR’ÂN-I KERİYM’de bu hakîkati ilk defa idrâk edip yaşayan kimsenin İbrâhîm a.s. olduğu bildirilmiştir. 
“Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için O'nun Hakk olduğu ortaya çıksın.” (41/53) 
Bu mertebeye ulaşan kimse ALLAH’ın âyetlerinin (işâretlerinin) Hakk olduğunu müşâhede eder. Böylece oluşan bütün fiillerin Hakkın fiilleri olduğunu YAKIYN bir bilgi ile idrâk ederek yaşamaya başlar, bu; karşısına çıkan her fiilin, her şeyin, müspet veyâ menfî, ne olursa olsun hepsinin Hakk ve Hakk’tan olduğunu bilmesidir, ancak bu idrak ediş buraya ulaşanlara hâs bir hükümdür, buna dikkat edilmelidir. 
“O’nun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur. O’na döndürüleceksiniz” (28/88) âyet-i kerîmenin gelecekte kıyâmet hâdisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup, bu mertebeye ulaşan kişi, yaşantısında ve idrâkinde fiillerin ve eşyânın her yönüyle Hakk’ın değişik mertebelerden, ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır. Böylece bugünden, kendiliğinden âlemin kıyâmeti kopmuş, yani zâten, zannettiğimiz fakat aslında sâdece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakîkati ortaya çıkmış olur. Eşyânın hakîkatini arayanlar neticede bu mertebenin idrâkine ulaşırlar. Bu hüküm de Hakkın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey O’na döndürülmektedir, burada döndürülme kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır.
Bu mertebe, kişinin kendi İlâhi varlığı ile ef’âl âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhîd mertebesidir. İşte bu yüzden burası dostluk (hullet) mertebesidir. İbrâhîm a.s.ın halîl olması bu yüzdendir. Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısiyle kendi vâsıtasıyla Hakk’ın icraâtte bulunduğunu idrâk etmesidir. Bu mertebenin kemâli “fenâ-i ef’âl”dir.Bu mertebede kesin olarak bilinmelidir ki; âfâkta ve enfüste hiç bir şeyin faaliyyeti yoktur, bütün faaliyyet Hakk’a mahsûstur. “LÂ FÂİLE İLLÂLLAH”dır.
“Ve dîn itibâriyle daha güzel kimdir, o kimseden ki muhsin olduğu halde yüzünü-“vechini” Allah Teâlâ’ya teslim etmiş ve hânif olarak İbrâhîm’in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrâhîm’i bir dost edinmiştir.” (4/125)
Bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhîm milletine tâbi olup, “vechini” mutlak manâda Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır. Bu teslîmiyyet netîcesinde kendisine “halîl” (Esmâül Hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebede yol almaya başlar ve varlığını Esmâ-i İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhûra gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin manâları ve zuhûrları olmuş olur.
“Muhakkak ki İbrâhîm, -başlıca- bir ümmet idi. Allah’a itaât ediyordu, bâtıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” (16/120)
İlk def’a İbrâhîm a.s.da bütün Esmâ-i İlâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibâriyle bir ümmettir ve üreticidir, Ef’âl-i İlâhiyye bu isimlerin manâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar. Hâl böyle olunca bir kimse varlığında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyye’yi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmeti vardır demektir. Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde isimlerin manâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm a.s. bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmeti idi. Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi “tek bir ümmet”ti vasfını almış ve Tevhîd-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur. Âdem a.s.'a, İsimler öğretildi, İbrâhîm a.s.'a ise, İsimler giydirildi. Bu yüzden ALLAH’ın dostu oldu. “Ve dediler ki: Yahûdi veyâ Hırıstiyan olunuz ki hidâyete ermiş olasınız. De ki: Biz hanîf olarak İbrâhîm’in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.” (2/135) Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel manâda eşyanın hakîkatine vâkıftı, her varlıkta Hakk’ı müşâhede ettiğinden, Hakk’tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden gayra yer kalmadı ki şirk ihtimâli olsun. Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zâhiri ortadan kalkmış olabilir. Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhîd-i Ef’âl’in başlayıp, yaşandığı yerdir. 
“Cenâb-ı Hak dedi ki: Ben seni insanlara imâm kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de” (2/124) 
İbrâhîm a.s.ın Tevhîd-i Ef’âl mertebesinin imâmı olduğunu açık olarak görmekteyiz. Kendisinin “Zürriyyetimden de” duâsı kıyâmete kadar gelecek sâliklerin üzerinedir. Kim ki bu mertebeye ulaştı, seyrinde fiilî şirkten kurtulmuş, mânen İbrâhîm a.s.ın zürriyyetinden olmuş olur.

Tevhid-i Ef'al _ Terzibaba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.)