Ve huve meakum eyne mâ kuntum (Hadîd 57/4)

Şeriat ve tarikat birbirinin devamı, ikisinde de anlayış klasik, yani ötelerde olan bir Allâh ile olan münasebetler, dünyada olan, yeryüzünde, süfli âlemde diye olan birey varlıkla ötelerde olan Allâh’a yönelmesi, yani şablon bu, bunun dışına ehli zâhir çıkamıyor işte. Yani Allâh’ı teşbih olarak yeryüzüne indirip de, Allâh’ın bu âlemlerdeki tasarrufunu anlaması mümkün olmuyor, neden, çünkü bütün kurgu, sohbetler, konuşmalar, hükümler, misaller Allâh’ın ötelerde olduğu kanaati ile düzenlenmiş olan sistemler bilgiler, kesin olarak yani Allâh ötede, kul burada. Ve bu anlayıştaki kulluk ömür boyu aynen sürüyor, yani Allâh’ın ötede olduğu anlayışı ömür boyu sürüyor, ve hangi hal ile ölürse kişi o hal ile diriliyor. O zaman, âhirette bunun değişmesi de mümkün olmuyor, hâlid oluyor bu tür kimseler, yani düşüncesinde kalıcı oluyor.

İşte cennet âyetlerinden bahsederlerken “Hâlidîne fîhâ ebedâ” “Onlar cennette ebedi kalıcılardır” diyor bakın, ama ehli zâhir bu âyeti taltif olarak görüyor ve seviniyor, cennette ebedi kalacağız oh soğuk yok sıcak yok kira yok, işte şöyle böyle bir rahatlık, diye nefsi ma’nada seviniyor, halbuki irfan ehli üzülüyor bu âyeti duyduğu zaman eyvaaah diyor, ne ilerleme var ne bir şey var takılıp kalacağız orada. Tefekkür bâbında hâlid diyor, yani bu dünyadan ötelerde olan bir Allâh anlayışıyla çıkmışsa kişi orada dondurulmuş oluyor, yani barem orada dondurulmuş oluyor, baremin yükselmesi mümkün değil, yükselmesi burada mümkün. İşte onun için bu âlem çok mühim bir âlem, miraç bu âlemde oluyor, öteki âlemde miraç da yok çalışması da yok, ama bu âlemde miraca ulaşmış olanlar hep miraçtalar, yani hep Hakk’la beraberler. Miraçtan kasıt Hakk’ın huzuruna çıkmak değil mi, orada Hakk’la beraberler.

Bu anlayış kişiyi kulluktan çıkaramıyor, yani beşeri kulluktan çıkaramıyor, ilâhi kulluk ayrı beşeri kulluk ayrı, yani biz kendimizle Abd nefsimiz ile Abdiyyete baktığımız zaman bu var, benlikteyiz, ama Abdiyyet gerçek Abduhû, yani Hû’nun Abdı, “ism-i azamın abdı” olanlar miraçtalar ahirette. Dünyada da miraçtalar ama, fiziki değil ruhanî, ve vicdâni ve ilmî, mârifet ilmiyle ama zâhir ilmiyle anlayışıyla değil. Abduhû orada Hû’nun hüvviyeti yani Hû’yu Hû yapan oradaki Vav, o Vav da Hû’nun zuhur mahalli olan velâyet mertebesi. Hüve deniyor ya, Hû-Ve o. O Vav geldiği zaman zuhûra dönük bir Hû ortaya çıkıyor ve kelimeler 
içerisinde, cümle içerisinde, âyet içerisinde olan H’ler iki gözlü olarak çıkıyor, H’ler sırada tek gözlü değil, sonlarda geliyor bazen H, T makamında.

Oradaki H’nin bir gözü, Allâh’taki H’nin zâti hüviyeti, yani Allâh’ın zâti hüviyeti, H’nin diğer gözü diğer bölümü ise mahlûkun hüviyeti, yani halkedilmişin hüviyeti. O halde zuhurda olan bir varlıkta hem kendine ait halkedilmişlik hüviyeti var, hem de yine Hakk'a ait hâlıkiyyet hüviyeti var, yani hem mahlûkiyet hüviyeti zuhurda, hem hâlıkiyyet hüviyeti var, o “iki gözlü H” onu gösteriyor. Allâh lafzındaki “tek gözlü olan H” orada daha henüz zuhur olmadığından, sadece zâtın hüviyetini temsil ediyor, “Allâh lafzındaki H”.

İşte Peygamberimiz de bahsedilirken “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû” evvela abdiyyeti geliyor sonra risâleti geliyor, oradaki abduhû Hû’nun abdı olması, aynı zamanda velâyet makamını gösteriyor. Yani Peygamberimizin velayeti risâletinden evvel geliyor. Eğer bir peygamberde velâyet olmazsa, ne nübüvvet olur ne risâlet olur. Nübüvvet ve Risâletin oluşması için, evvelâ Velâyet, Veliliği gerekiyor yani Hakk'a olan yakınlığı gerekiyor. O da işte, Hû’nun bitişiğindeki olan Vav, velâyet makâmını göstermekte.

Bu yönüyle de bakıldığı zaman, “Abduhû” dendiği zaman, ism-i a’zam Hû esması. Bâtında Hû esması, zâhirde de Muhammed esmâsı ism-i a’zam, ayrıca küll olan âlemdeki ism-i a’zam ise, Allâh ism-i a’zamı. Onun için işte ism-i a’zam 99, 100. isim de Allâh ismi olmakta.

Bu saha bir başka saha, demin bahsedildiği gibi işte ikilik üzere olan bir saha değil, teklik üzere olan bir saha, ve kendi gönlüne kişinin intikal etmeye başladığı ve orada genişlemeye başladığı saha. Onun için “ene-men”, yani “ben kimim” sorusu, içeriye döndüğü zaman ortaya çıkmakta. Eğer kişi dışa dönük bir hayat yaşıyorsa zaten böyle bir sorunu yok, kendisinin ‘ben’ diye olduğunu biliyor ama, et kemik olarak benliğinde, ve et kemik bağlantılarıyla yaşıyor, “onun annesi, bunun babası, onun ustası, onun patronu, onun kalfası, çırağı, neyse, şu okuldan gittim, bu okuldan, askerliği şurada yaptım”, bunun men'liğinde, ilâhi kimlikten haberi yok. O zaman, bu dünyaya gelmiş kişi, ne kadar acayip ki, kendini hakîkati itibâriyle tanımadan, hayâl ve vehim âleminden bir sonraki berzâhi hayâl âlemine, oradan da Cennetî hayâl âlemine geçip, orada hayatını sürdürüyor, ama yine kendinden haberi yok, ben yaşıyorum diyor ama kendinden haberi yok. Ben dediği şey, işte bu “acı, tatlı” diye beşeri lezzetleri aldığı, havâs-ı hamse-i zâhire ile yaşadığı dış beş duyguyla yaşadığı, ama iç âleminden kendi âleminden hiç haberi olmadığı, Rabbından Allâh’tan o kadar uzak olduğu, ki Rabbının mülkü içerisinde olduğu halde Rabbından ayrı yaşaması ne kadar büyük bir gaflet hâli olmakta.

İşte Cenâb-ı Hakk, zaten kendi mahremiyetine de herkesi sokmuyor, her grubu, her yolu sokmuyor, biraz böyle imbikten geçiriyor, yani süzüyor süzüyor da ondan sonra alıyor içeriye. Öyle demiş şairin birisi “Harem-i ma'nâya, bigâneye yol vermezler, Âşinâ-yı ezelî, yâr-ı kadîm isterler” “Giremez hayleye ki vasla ebed bigâneler, aşiyân-i ezeli, yâr-i kadim isterler” yani ezeli bir aşinâlık ve de ayağını yere sağlam basan, irade sahibi kimseler isterler, diyor. Allâh onlardan razı olsun, çevirenlerden de, yazanlardan da, bastıranlarından da, hepsinden, yani bizlere kadar gelmesine sebep olan o Füsûs’ul Hikem olsun Mesnevî-i Şerîf olsun, diğer benzeri kitaplar olsun, kimin emeği geçmişse hepsinden Allâh razı olsun maddi mânevi, Mevlâna Hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf'te bir aslan dövmesi hikayesinden bahsediyor ya işte ne kadar uygun bir hâdise:
[font=helvetica, arial, 'lucida grande', sans-serif]Bir gün pehlivanın birisi gitmiş dövme yapana, o zamanlar da meşhurmuş bu dövmecilik, diyor ki, benim sırtıma bir arslan resmi yap, öyle bir arslan resmi yap ki görenler arslana bakınca daha benden korksunlar, yani arslanın heybetinden korksunlar ki, benim heybetim nasılmış misal kıyas yapsınlar anlasınlar, diyor. Dövmeci de diyor, peki şimdi işim var, şu gün gel bugün gel, neyse, sözleştikleri zaman gidiyor, çıkar bakalım gömleklerini diyor dövmeci, hazırlıyor bütün dövme aletlerini. Başlıyor çat çat çat bir kaç tane dövmeyi oraya dövüyor, dövme yakıyor orasını, “dur usta, dur! neresini yapıyorsun?” diyor “başından başladım, orasını yapıyorum”. Dur, diyor “sen şimdi başını bırak da sırtını yapmaya başla” e peki diyor, çizmiş zaten yumuşak bir şeyler, başlıyor sırtını cız cız cız, “dur, dur usta, dur! neresini yapıyorsun?” “sırtını yapıyorum” “sen bırak ayaklarından başla şimdi” diyor. Derken, cız cız cız, ayaklarına geçiyor, “dur, dur, dur usta canım yandı, sen orasını bırak, neresini yapıyorsun?” “ayaklarını” “bırak sen, kuyruğundan başla” kuyruğunu başlıyor cız cız cız yapmaya. “Dur, dur, usta” derken, usta duruyor, diyor “ya sen pehlivanlık peşinde koşuyorsun, iki tane cıza dayanamıyorsun sen git senden pehlivan mı olur, hiçbir şey olmaz senden, haydi bas git” demiş, istiyorsan dayanacaksın biraz bu işe.[/font][/color]

İşte tevhîd ehli biraz böyle çevreden de bazı kişilerin özelliklerine göre gelir, nefsinden de gelir, esas cengâverlik kişinin nefsine karşı gâlip gelmesidir. Nefsine karşı gâlip derken, onu yok edip kesmesi öldürmesi değil, onu kontrol altına almasıdır. Çünkü nefsi öldüğü zaman kişinin, yani nefsi yok olduğu zaman, kendi de yok olur. Çünkü nefis ölümü tadacaktır, tatma işi nefse aittir, bedene ait değil. “Külli nefsin zâikatul mevt” bakın ne kadar güzel söylemiş “her nefis ölümü tadacaktır”. Eğer biz onu yok etme bâbında, öldürelim desek, o zaman bizim de sonumuz gelmiş olur, yapılacak iş onu terbiye etmek ve ondan istifade etmek, çünkü o değerli bir varlık. 

Ama, çocukluğundan beri süfliyat üzere, madde üzere, kendini ayrı bir varlık üzere anlayış ve kurgusu içerisinde yaşadığı için, ve benliği ön sırada tuttuğu için her şey zannediyor kendisinin. Kendisi sanki dünyanın merkezi gibi, herkeste aynı şey. Herkes, herkesin kendisine dönsün, kendisine hizmet etsin, kendisine ne büyüksün sen desin diye nefis bunu bekliyor. İşte o zaman ona deniyor ki, yok sen istiyorsun bunu ama senin karşındaki de aynı haklara sahip, sen isteme, elindeki imkanlarla sen, olmaya bak, oluşmaya bak, elindekinin kıymetini bil, diye akıl onu yönlendirmeye başladığı zaman, o da diyor ki “haa akıl, doğru söylüyorsun be kardeşim.”

Çünkü bunlar bir bakıma kardeşler bu bedenin içerisinde, akıl, rûh, sır, gönül, işte ne varsa, nûr, hayat, irâde diye esmâ-i ilâhiyye bunların hepsi kardeş, bizdeki insan sülalesinin, ailesinin, cemaatinin kardeşleri bunlar, ve hepsinin bir görevi var bu beden mülkü içerisinde. Hani bizim o kısa sözlerden birisinde geçer şiirciklerden “rûh ile nefsini ediver kardaş” diye:
“Dördüncü Şaftta Mutmainneye yaklaş.
Ruh ilen Nefsini ediver kardeş.
Sırrına olurlar ikisi de yoldaş.
Sulh yapmadan Hakk’a varmak olur mu?”

Yani ruhunla nefsini kardeş eyle ki, onlar birbirlerinin güçlerinden istifade edip, daha büyük işler yapsınlar, ortaklıklar yapsınlar diye. Bu şekilde hayatını geliştirmeye başlayan, geliştirmeye derken yaşı ilerlemeye başlayan kişi, bu anlayışla hayatının sonuna kadar devam ettiğinde, yar ayrı kendi gayrı zanneder, ilahide de öyle der ya “yar ayrı, ben gayrıyam zannederdim” o ma’nada, “halbuki biz birmişiz” gibi:

“Sağım solum gözetirdim
Yar yüzünü görem diye,
Ben taşrada arar iken
Ol can içinde can imiş.

Ben sanardım ben ayrıyam,
Yar ayrıdır ben gayrıyam,
Benden duyup işiteni
Bildim ki o canan imiş.

Kandan gelir senin yolun,
Ya kanda varır menzilin,
Kandan gelip gideceğin
Anlamayan hayvan imiş.”
(Niyaz-i Mısri)

İşte o zanlardan kurtulup hakikati gerçeği itibariyle, kendisinde gerçekten bir gizli hazine olduğunu idrak etmesi, aynı şekilde âlemler hakkında “ben bir gizli hazineyim” dendiği gibi, zât-ı mutlak bunu anlatıyor, ‘ben’ bakın orada “Ene” var, ama Hû oradaki Ene, Hû yani meçhul, “ben bir gizli hazineydim” diyor, orada bir “ben” var ama, bu ben daha Allâh ismini almış değil, Ahad, Vâhid, Allâh isimlerini almış değil, sadece o “ben” zât-ı mutlak olarak ifade ediliyor, mutlak zât olarak ifade ediliyor. Her birerlerimizde bir mutlak zâtımız var bizim, hakikatimiz var, mutlak zât, işte o da bireyde Allâh’ın bir zâti tecellisi veya gölgesi veya hakikati diyebiliriz. A’maiyyet bizlerde de mevcut, yani her birerlerimiz bâtını itibariyle, hakikati itibariyle a’ma’dayız.

Şimdi şuur edelim şöyle, ne kadar ilmimiz, bilgimiz varsa, kendimize döndüğümüz zaman bir derinlik derinlik derinlik gitmekte aşağılara doğru, içerilere doğru, işte o derinlik bizim a’maiyyet halimiz. Nefsi olarak değil, beşeriyet olarak değil, beşer olarak zuhurdayız, ama hakikatimiz olarak bâtındayız. Ve dışarıdaki hâdiseler, o bâtınımızın üzerine yığıldıkça yığıldıkça yığıldıkça, bâtınımız iyice içeride kalmış vaziyette. İşte yapılacak iş, onları yavaş yavaş boşaltıp, lüzumsuz gereksiz ne varsa, içeridekinin çıkmasına kolaylık sağlayacak hale getirmemiz lazım geliyor.

Nasıl petrol çıkarmak için 1500-2500 km aşağılara iniyorlar, neden, çünkü üzerlerinde toprak var taş var bir sürü şeyler var, eğer onlar olmasa yüzeye yakın olsa, çıkarmak daha kolay olacak. Ama o taşlar topraklar delinmese, oradaki petrol o değer ortaya çıkmayacak. Onun için biraz masraf, biraz da çaba, biraz da zaman gerekiyor. Soğukta sıcakta kışta karda, oralar hep çalışılıyor, deliniyor, o kadar derine iniliyor, ama petrol bulunuyor orada, hayat veriyor. İşte biz de kendi vücut mülkümüzde bu ana yakıtı yani ana hakikatleri bulmamız gerekiyor.

Tabii o “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına” derken, o sondaj yapılıyorken biraz canı yanıyor insanın, onu terket bunu terket, daha evvel değer verdiği bir çok sevdiği şeyi biraz terketmek zorunda kalıyor çünkü onları terk etmezse yer açamıyor kendine, yeni gelen bilgileri yahut varlığı nereye koyacak. Tarikat düzeyinde öyle derler ya, kısaca kolayca: 
“Hest tâc-i àrifân ender cihan ez çâr terk; Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

Bu tarikat düzeyi bir anlatım, hakikat düzeyi de değil daha henüz, yani ilklerde olacak. Ariflerin 4 tane tâcı vardır diyor bakın, taç, padişahların bir tane iki tane tâcı var diyor, irfan ehlinin 4 tane tâcı vardır. Bunun birisi dünyayı terk etmekle elde edilir, diğeri ukbâyı terk etmekle, yani bâki âlemi, âhireti, bunları terk etmek derken bunların dışına çıkmak değil, gönülden muhabbetini terk etmek. Cemâleddîn Uşşâki Hazretleri öyle diyor Tuhfet’ül Uşşâkiyye’de, ittikâ; malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır, diyor. Yani kişinin mal sahibi olması kendisine zarar vermez, gönüle girmediği sürece, ama muhabbeti malına ise, Hakk’ı dışarıya çıkarmışsa, o mal ona yükten başka bir şey olmaz, vebalden başka bir şey getirmez, ama o elindeki malla Hakk yolunda yürüyorsa, o mal ona hayır getirir. Şuna benzetiyorlar hani, bir kayık suyun üstünde gidiyor, ama kayık delinir de su içeriye girmeye başlarsa o kayık onu batırıyor, ama girmezse o sudan istifade ediyor, gideceği yere gidiyor imkan oluyor elinde. “Terk-i hesti” yani kimliğini terk, nefsâni varlığını, “hesti” ene-ben manasına Farsça, Türkçe “ben”, Arapça “Ene”, batılılar da “ego” mu diyorlar ‘kim’ ‘benliği’ne. Ve “terki terk” yani terk ettiğini de terk edecek. Şimdi bir insan bir fakire diyelim 25 lira 50 lira verdi, ama aklının bir tarafında “ya ben işte 50 lira vermiştim şu fakire, öteki tarafa 20 vermiştim, bunu buraya vermiştim” diye hatırında olduğu sürece terk etmemiş olur, zâhiren vermiş ama gönülden tam çıkaramamış onu daha, eğer çıkarsa unutmuş olacak bir daha hatırına gelmeyecek o. Bunu da terk işte, yani yaptığı işi de terk, unutacak, Hakk’a verdi onu tamam artık ondan çıktı o. Terki de terk dediği bu.

Dinleyenlerden biri: Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu. Öyle bir şey var.

Terzi Baba: Şair Nâbi demiş Medine-i Münevvere’ye sabahleyin girerken, ezan gibi minâreden okumuşlar bu kıtasını onun, Nâbi de şaşırmış bunu duyunca, yarı uykulu. Eskiden develerle giderlerken küfeler vardı hani ağaçtan geniş dallardan yaparlardı, bir tarafına bir küfe devenin bir tarafına bir küfe koyarlarmış, iki tarafa da birer hacı oturturlarmış küfelerin içerisine denge sağlansın diye, öyle yavaş yavaş hacca gidiyorlarmış. Nâbi de bir gün saray erkanıyla birlikte, sarayın şairlerinden, onu da götürüyorlar, ve kimi koyalım kimi koyalım onun devesinin diğer küfesine, bir de paşa varmış, hadi diyorlar bu bununla denk olur saray erkanından, paşayı da onun karşı küfesine koymuşlar. Epey yol gitmişler, tam Medine-i Münevvere’ye girecekler sabah ezanı vakti, Nâbi oraya girerken uyanık, yani Hazreti Rasulullâh Efendimizin beldesine geliyor, makâmına geliyor, küfede her ne kadar fazla hareket edemiyorsa da lisânen aynen bunu okuyormuş “Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu” terk-i edepten sakın, edebi terk etme buraya edeple gir, burası Mustafâ’nın köyü, kûy-i dediği o, köyüdür ve O’nun memleketidir burası ona göre gir diye kendi kendine bunları söyleniyormuş, yani o anda gelen dizeler diyelim. Paşa da uykulu uykulu “Nâbi yine neler söylüyorsun?” diye yarı uyur yarı uyanık yarı duyar yarı duymaz, neyse yaklaşmışlar Mescid-i Nebevi’ye geldikleri zaman minareden bir ses duyuluyor. Nâbi diyor acaba sabah ezanına mı yetiştik biz ne oldu, saat yok ki tespit etsinler. Bir de dikkat edince bakıyor ki kendi şiiri okunuyor, minâreden Nâbi’nin kendi şiiri okunuyor, “eyvah diyor bu nasıl hal” hemen duruyorlar orada, gidiyor minarenin kapısına dikiliyor şair Nâbi. Bekliyor yukarıdan müezzin insin diye, neyse müezzin öyle bir hoş halde, bir başka dünyada gibi, öyle bir huzur içerisinde bir hal içerisinde, bu dünyadan geçmiş gibi sanki, bâtın aleminde gibi sanki, iniyor. Diyor ki “Sen bu şiiri nereden öğrendin, bunu ben şimdi söyledim gelirken yani 10 dakika evvel ben yazdım, dünyada başka bilen yok bunu, sen nasıl bildin benim o şiirimi?” der demez, “Sen Nâbi misin yoksa?” diyor bir sarılıyor ona. “Nâbi olduğumu nereden bildin bu sefer?” Diyor ki müezzin ağlayarak “Benim bir muhabbetlim geliyor bu sözlerle, çık Onu minareden karşıla öyle diye Peygamberimiz bana söyledi bunları, oradan bildim” diyor.

Bakın ne kadar dakik hakik yani hassas bir gönül ki oraya aksediyor, ve Peygamberimiz de ona “çık onu karşıla, benim sevgili..” diyor. Yani bu gönül ehli bunlar, tabii öyle yat zikirle kalk zikirle işte Allâh ötelerde Allâh burada yok biz O’na ulaşacağız gibi hep istiğfar istiğfar istiğfar. İstiğfar çekilir de belirli bir sayıda çekilerek, Efendimiz 70 veya 100 defa istiğfar çekerim diyor, günde 10.000 tane istiğfar çekmiyor. Hep bu şekilde yaşadığı zaman kişi, hep oranın insanı oluyor artık, yani hep günah hep yüklü, hep istiğfar çekecek, hep âciz, hiçbir kimliği olmayan bir varlık hükmünde kendini dondurmuş oluyor, işte orada “hâlid” oluyor.

Ama biz sadece istiğfar makamında halkedilmiş varlık değiliz, salavât-ı şerifemiz de var, kelime-i tevhidimiz de var, Allâh esmâsı da var. Biz istiğfarın zuhuru olduğu gibi, Allâh esmasının da zuhuruyuz. İstiğfar çekeceğiz tabi, neden, beşeriyetimizden, “Ya Rabbi benim bir varlığım var, bu varlık her ne kadar seninse de ama ben beşerim, istiğfar ediyorum günahlarımdan” diye, ama öyle bir asalet halinde olacağız ki “Allâh esmâsının zuhur mahalli de benim” diyecek güçte olacak kişi, bu nefsi benlik ile değil, ilâhi benlik ile.

İşte evvela tesbit edeceğimiz şey, nefsi benliğimizi, yani ben bir beşerim diye tesbit edeceğiz bunu. Biliyoruz ama ezbere. Bilmiyoruz. Ben diyoruz ama, imza atıyoruz ama bilmiyoruz, hayali bunların hepsi. Bu âlemde yaşanan hayat hayal âlemi, rûyâ âlemi, Peygamberimiz onu söylemiş zaten “insanlar uykudadır” bu kadar açık, “öldükleri zaman uyanacaklar”. Biz de bekliyoruz ki ceset yere yattığı zaman uyanacak, yok, o zaman uyanmaz, dünyada nasıl yaşamışsa orada da öyle. Ölmeden evvel ölenler için uyanma sözkonusu, çünkü öldükten sonra, ruh ve beden ayrıldıktan sonra bir daha iş bitiyor. Ruh bedenden ayrılmadan kendini tanıma bâbında ölmek, yani beşeriyetinden, kişinin beşer olmadığı, Peygamberimizin de buyurduğu gibi, “ene mislüküm beşer” beşer tarafının da var ama tamamen beşer olmadığı, kendisinin ilâhi tarafının da olduğunu anlaması, onun gerçek kimliği üzere oluşmasını sağlamakta.

İşte beşeri benlik, izâfi benlik, ilâhi benlik. Eğer biz sadece beşeri benlik içerisinde yaşadığımız sürece Hakk'tan o kadar uzaklardayız ki, ölçülemeyecek kadar uzak bir yerdeyiz, neden, çünkü biz Rabbımızı zaman ve mekan üzerine atmışsak, O’nu zamandan ve mekandan tenzih etmişsek, o zaman biz O’na ulaşamayız. Ama O diyor ki, Ey kulum beni tenzih et, tamam ben Subhân’ım Kuddus’üm Mukaddes’im, ama yine aynı Allâh ben sizinle beraberim, ben sizin içinizdeyim, diyor. Âyet-i kerimeleri okuduğumuz zaman Mûsâ (a.s.) da diğerleriyle sanki Tur Dağı’na birlikte çıkıyorlar, sanki kavminin yanına birlikte geliyorlar, zaten birlikte geliyorlar, sanki’si bile yok, çünkü âyet-i kerimeler o kadar açık, onu söylüyor. Ama hayata tenzîh-i sırf kâidesiyle bakanların bu hâdiseleri anlaması mümkün değil, anlayabilmek için ilk şartı kendine dönmesi kişinin, ki o sahayı kendine döndüğü iç sahada ancak yer açabiliyor, yoksa zâhir kutru içerisinde olan, beşer nefis kutru içerisinde olan daracık bir mahâlde olduğu için, bunları alması mümkün değil. İşte birinci hâdise o. Dar, kap dar, büyük olan hakikatleri içine alamıyor, hâlbuki onun iç âlemi çok geniş, ama zâhirle sınırlandığı için bâtına geçemiyor.

İşte yapılacak şey, hani o kumandalarda yarım ay gibi bir işaret var, bir de ok çıkıyor oradan ortadan, aç kapa yeri, hem açıyor hem kapatıyor, işte biz o halde olmamız lazım. O kutur yuvarlak olduğu zaman aç kapa çalışmıyor, anlaşılıyor değil mi, o simgeler bile boşuna bir şeyler değil. Gerçi o zaman açıldığında evham da girebiliyor içeriye, bir tehlike olacak tabii her kazancın tehlikesi var. Risk almayan tüccar ne demişler hani, ne kâr eder ne zarar, olduğu gibi durur, kâr da edebilir risk alan zarar da edebilir, ama mantıklı çalışır da nereye ne atılım yapacağını bilirse, zararı en aza indirir, riski en aza indirir. Ama bu riski göze almazsa da hiçbir şey olmaz, kendi beşeriyetinde yaşar kalır.

Cenâb-ı Hakk her birerlerimize kendimizi tanıyan bilen insanlar eylesin, âhirete gittiğimiz zaman Rabbımızın huzurunda mahcup olmayalım, şu yönüyle olmayalım, fiillerimiz itibariyle değil, yani beşeriyetimiz namaz ibadet oruçlar itibariyle değil bakın mahcubiyet fiil eksikliğinden değil, anlayış eksikliğinden olacak, bu daha büyük bir mahcubiyet olacak. “Kulum” diyecek “ben seninle beraberdim, sendeydim ben, beni nerede aradın ötelerde” dediği zaman verecek cevabımız olmalı “Yarâbbi birlikteydik seninle işte, dünyada da gönlümüzdeydin sen, ve seni isimlerinle tanıdık, vasıflarınla bildik, sen de bizdeydin, senin isimlerinle biz hayatımızı sürdürdük” ki hepsi O’nun zaten, e bu yakîynlikte kişi Rabbını bilirse O’ndan ayrı değil zaten, zaten değil de idrâke

Hadîd Sûresi (57/4): “ve huve meakum eyne mâ kuntum” “Ve siz nerede iseniz O, sizinle beraberdir.” Ve Huve; “Hû” yani “O”, “Mea-küm” birlikte “sizinle birlikte”, “ve hüve” o “meakum” sizinle birlikte “eyne mâ kuntum” siz neredeydiniz, nerdesiniz yahut şuanda, gelecekte neredeydiniz hükmü olacak gelecekte neredeydiniz diye sorulacak. Şuanda “neredesiniz” diye sorulmakta.

“Ya Rabbi tamam biz seninle beraberiz” dediğimiz zaman zaten sual soru bitmiş oluyor, bu hikmet ve hakîkât üzere Cenâb-ı Hakk kulunun fiiline artık bakmaz. Kim ki bu hakîkati idrâk etmedi, Cenâb-ı Hakk onun fiiline bakar, yani fiilindeki sevap ve günah cetveline bakar ve ona göre âhiretini düzenler. Ama zâtıyla birlikte olanın fiil halinde zaten bilgi kalmaz ki, zâtıyla birlikte oldu artık. Ama bu demek değil ki fiiller terk edilsin, böyle bir şey yok tabii, fiillerimizi yapacağız her yönüyle kemalde olmaya bakacağız. Yani şeriat mertebesi olacak, diğer yaşantı işte zikir yaşantısı tarikat yaşantısı olacak, ama burada kalınmadan hakîkat mârifet, hakîkatten kasıt gerçek hayatın yaşanmasıdır. Şeriat ve tarikat, bu âlemin beşerî yaşantısı, her ne kadar ibâdet ehli olsa da kişi yine beşerî yaşantıdır o ibadetler, beşer anlayışıyla yaşandığı için şeriat ve tarikat beşerî yaşantıdır. Hakîkat ve mârifet, ilâhi yaşantıdır. Ama tarikat ile hakîkat arası biraz geniş mesafesi olduğu için oradan oraya atlamak biraz zor, onun için illâ bir sultan gerekiyor. Yani Cenâb-ı Hakk’ın özel bir himmeti yahut lütfu olacak ki oradan geçilebilsin, kişinin de özel gayreti olacak ki bu şartlanmışlık anlayışından âleminden kurtulup, “aaa bu âlemin bir başka halleri de varmış” diye idrâken genişleyip, o atlayış cesaretini gösterecek kişi, ki mîraca doğru yol alabilsin.
Cenâb-ı Hakk herbirerlerimizi bu hakîkatleri idrâk eden ettiren eden kimselerden eylesin inşallâh.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri Ses Kayıtlarından alıntılardır