"Vecd" hali, "Vâcid"lik

..Tasavvuf kitaplarında böyle bir kelime geçiyor “vecde ulaştı” diye. Bunların izâhlarında veyahut vecd ile ilgili hadiselerde, hikayelerde, türlü değişik şekilde anlatılıyor. Evvela bunun halinin ne olduğunu bilmek için vecdin kelime ma’nasında ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yani vecd dediğimiz zaman biz kök kelime olarak ve kelimenin zuhuru olan hâlin ne olduğunu bilmemiz gerekiyor, ki onun üzerine vecdin halleri değişik şekilleri bina edilebilsin.
Şimdi Vecd; vav, cim, dal harflerinden meydana geliyor, ki bunun mâzi kökü v-c-d, bunun da lugat ma’nâsı buldu ma’nasında vecede mâzide olan bir hâdise; buldu. Vâcid bulucu, mevcud bulunmuş ma’nasında. Hani diyoruz ya bizim evde şu mevcut. Mevcud, varlığı ifade ediyor, bulunmuş, onlar bulunuyor bizde, yani var ondan ma’nâsında, vecede de buldu ma’nasında, mevcud da bulunmuş ma’nasında. Vâcid fâil ma’nâsında, bulucu; mevcud mef’ul, bulunmuş varolmuş. Vecd de o hâli anlatan, yani bulunan bir hal üzere olan kimsenin hâli, vecde geldi denir mesela. Yani bir şey buldu o ma’nada.
Vecde gelmesi kişinin, bir şeyi bulması, ama nerede vecde geldi o kişi? Her hangi bir şeyi bulduğunda kendisinde zuhura gelen hoşluk, onun vecd hali. Her sürede yani yaşadığımız hayatın her bölümünde bunu farkında olmasak bile yaşıyoruz. Ama bunlar tabii, fıtri olduğu için bizde olağanüstü bir hadise meydana getirmiyor. Belirli bir huzur, belirli bir güzellik o anda yaşanıyor, sonra o vecd hali, bulma hali, yavaş yavaş bir başka hadise bir başka bir başka hadiseler üst üste geldikçe, o daha aşağılarda, yani güncelliğini kaybetmiş oluyor. Ne zaman ki 15-20 gün 1 ay sonra bir başka hal ile karşılaşıyoruz veya sabah oluyordu akşam bir başka halle karşılaşıyoruz onu idrak ettiğimizde o hali yine bulmuş oluyoruz.

İşte zikir esnasında bir kişi hakkında vecde geldi diye bahsedilen, orada duygusallığı buldu ma’nasına yani o saate kadar yaşadığı normal yaşantının biraz üstüne geçerek hoplaması zıplaması, arttı ma’nasına. Ama burada bulmak kelimesi mühim, neyi buldu uyanıklığı mu buldu gafleti mi buldu, hayâli mi buldu gerçeği mi buldu, hangisini buldu? İşte vecd hakkında mühim olan hâdise bu.
Yani her duygusal halde olağanın biraz dışına çıkan kişi, yani orada zikirlerin verdiği bir şeyle biraz daha hareketlenen, kalp ritmi artan, kalp ritminin artmasıyla kan dolaşımı fazlalaşan, ısı artışı olan o ritim nefes alışverişi neticesinde o ısı artışıyla kanın incelmesi, incelmiş olan kanın bir de nefes alıp verirken zikir esnasında ciğerlerin fazla oksijen alıp vermesi, kapasitesinin artması. Tabii o zaman, emme-basma tulumba gibi daha büyük kapasite oranla çalışması, bunun neticesinde kanın incelmesi ve kılcal damarlara daha çok nüfuz etmesi pompalanmasının artması ve kanın incelmesi dolayısıyla ısısıyla da yumuşaması, kan damarlarının yumuşaması, elastikiyetinin artması ve genişleyebilmesi ve ince damarların da açılması, beyine doğru kanın gitmesi. Ve bu şekilde eğer idrâkinin alt yapısında tevhîdî tuğlalar, tevhîdî sahâ varsa o zaman o zikir onun tevhîdini açar, yani tevhîd bilincinin genişlemesine, sahasına yol açar, bu faydalı olur.

Ancak o zikir esnasında kendini kaybedecek şekilde biraz da tevhîdî ma’nada alt yapısı açılımı yoksa, bu sefer hoşuna gider o hoplamak zıplamak bağırmak, biraz da akma yayılma dökülme gibi boşalma gibi bir hadise olur, ama bu arada beyindeki hücreleri yanmaya başlar o şiddetten. Üretilmiş olan ısıdan sıcaktan kanter içinde kalıyorlar çıktıkları zaman gömlekleri ıslanmış oluyor, o kadar su çıkan bedenden o kadar da enerji çıkıyor, yanlış enerji çıkıyor. Orada kullanılmaz su çıkıyor, zehirli su çıkıyor orada da yanlış enerji çıkıyor işte bu yanarken ne yapıyor, çevreyi de yakıyor kendisi yanarken. İşte bu da bir buluş, ama bu buluşun ne olduğunun kişi farkında değil. Oradaki duygusallık haline vecde geldi diyorlar, yani olağanüstünde vücut ritime geçmekte, normalde çarşıda pazarda evde o halleri yapamazken, oradaki grubun da şartlanması benzemesi oraya gruba benzeme içinde yapılan o tür faaliyetler eğer yerinde yönünde yapılırsa faydalı bir buluşa sebep oluyor, eğer yerinde yapılmazsa zararlı bir oluşa sebep oluyor.
O zikir bu yönüyle çok faydalı yani kanın incelmesi hararetin artması, temiz oksijen içeriye girmesi ve temiz oksijenle birlikte kanın beyne gitmesi, kılcal damarları açması kendisinde çok büyük bir alanın açılmasına sebep oluyor, ve alana açıldığı zaman da oraya depolaması irfâni bilgilerin aktarılmasına zemin-saha-dolap-raf hazırlamış oluyor kitapların konabilmesi için.

Dinleyenlerden biri: Benlik yapabilir mi o zikirden sonra?

Terzi Baba: Yapabilir. İşte o vahy-ilhâm-firâset birbirine karışmakta. Bunların ayırt edilmesi gerekiyor. İşte akşam da o mevzuu vardı orada. Velhâsıl kişi hangi hâlet-i ruhâniyye içerisinde ise o hâletin gerek ilmî gerek şartlanılmış hâli biraz artışına yani artı olarak zuhûr etmesine vecd deniyor. Ama hakiki vecd, Hakkta fâni olmaktır. Vecede buldu ma’nasında olduğundan, kişi o halde Hakkı bulmuş olması lazımdır ama ne yazık ki ulaştığı yer nefs oluyor, nefsini bulmuş oluyor farkında olmadan, Hakkı buldum zannediyor. O nefsâni hoşluk içerisinde Hakkı bulduğunu zannediyor, halbuki orada bulunan Hakk değil. Şöyle bir te’vil yaparız, ‘Rabbı’dır bir bakıma, ama onu da tanıyamaz o mertebedeki onun için Rabbı Hassı olduğunu bilemez.

Dinleyenlerden biri: Rabbı Hassı’nı mı buluyor?

Terzi Baba: Rabbı Hassı ama nefsaniyeti yönüyle, yani Nefsî Rabbı Hassını bulmuştur.

Dinleyenlerden biri: O zaman bir işe yaramıyor.

Terzi Baba: Yaramaz, benliğine akıyor dediği gibi o zaman işte. “Aa ben şuraya ulaştım buraya geldim, sen daha iki zikir bile üst üste koyup da vecde gelemiyorsun” der. Ve bunları örnek gösterirler işte bak bu böyle vecde geliyor böyle zikir yapıyor hopluyor zıplıyor.

Dinleyenlerden biri: Çok tehlikeli

Terzi Baba: Tarikat sahası tehlikelidir, yani ayakları kaydırır çok. Onun için hep vasat olan yani orta olan fiilleri tatbik etmek lâzım. Eğer aksi bir fiil yapılıyorsa dönmek kolay olur,  eğer doğru bir fiil yapılıyorsa ilave etmek kolay olur, yani artırmak kolay olur. 

Onun için tabir yapılır ya “rahvan gidişi” , yarış atı burada çok koşuyorlar çok koşuyorlar ve de çok büyük paralar veriyorlar o atlara, ama bir koşuyorlar iki koşuyorlar üçüncüde çatlayıp kalıyor. Makine o koşuşa dayanamıyor yani. Bir araba motorunu tam gaz birinci vites çalıştırırsan ne olur? Çok benzin yakar, yol da alamaz ayrıca ve de tükenir çabuk tükenir. Aynı benzinle düz yolda dördüncü vitesle gidersiniz, ona göre ne kadar uzun bir yol katedilmiş olur. Onun için biz de işte nefsimiz, bizim dileğimizdir o, rahvan tay gibi at gibi tıkır tıkır ihmal de etmeden ama çok da hızlı gitmeden, âyette bahsedildiği gibi, ne sağda ne solda ne çok ileride, kendi yolunda gidecek kişi, ne çok geriye kalacak ne çok ileriye gidecek.

Dinleyenlerden biri: Hakiki vecde ulaştığında kişi dışarıdan bunu takip edebilir mi, yani kendi hâlini bilebilir mi?

Terzi Baba: Vecd dediği zaman evvela ondan ne bekliyor, onu bilmesi lazım kişinin. Eğer tarikat mertebesinde zikirlerde oluşacak vecdi bekliyorsa, oraya gidecek onlarla birlikte o da hangi esmâ çekiliyorsa onu çekecek ve kendinde oluşacak zikrin ve cemaat birliğinin oluşturduğu bir enerji toplanması ile onlar ne kadar ne yapıyorlarsa o anda o yaşantı o duygular geçecek zaten de, işte o oranın vecdi gibi.

Yani evvela kişinin beklentisi ne bu hayattan, veya hedefi ne ayrıca. Beklenti başka hedef başka bir şey tabii. Beklenti hedefini tespit edecek ondan sonra, hedeften sonra beklenti yani. Hedefi gerçek ma’nada Hakk’sa Hakk yolunda benzeri hallere ulaşacaktır irfâni ma’nada. Eğer beklentisi nefs ise, ulaşacağı en yüksek vecd oradaki duygusal hali, daha başkası yok onun. O da tehlikeli, o bir müddet o halde yaşar ondan sonra düşmeye başlar aşağıya doğru gitmeye başlar artık çünkü bedenindeki gençlik gücü azaldıkça zikri de azalır hali de azalır, sonra da büyük bir ümitsizliğe düşer, işte ben artık eski duygusallığımı kaybettim, o duyguları duyamıyorum sâfiyyetimi kaybettim günahkâr mı oldum ne oldum diye tökezlemeye başlar. Bu sefer hep içeriden o nefs kurar şeytan kurar işte sen bir işe yaramazsın bu kadar zaman buralarda dolaştın da ne oldu ne aldın sanki gibilerden. Zaten onun işi o, bozgunculuk yapmak.

Burada vecede kelimesinden yola çıkarsak ‘buldu’ bulmak ise eğer ilk vâcid yani bulucu kişinin kendisi o vasfa sahip olması lazım, bulucu, vacid (vecede’den vâcid, ism-i fâil, bulucu). Kendisinin olması lazım, asli hükmünün bu olması lazım, yani diğer ifadeyle araştırıcı, araştırıcı demek bulucu demek, araştıran bulur çünkü, araştırmayan neyi bulacak. İşte bu istikamette olan kimselerin hepsi ilmi ma’nada bu vecd kelimesinin içinde zaten gerçekçi olarak yaşayan, fiziken bilmese bile, şu mevzuun farkında olmasa bile bu fâil olarak hükmün içine girmiş oluyor. Kendinde herhangi bir şey bulduğunda, aklında veya kendinde, ilmi ma’nada herhangi bir şey bulduğunda, o zaten onun aslında mevcut -nereye ulaşırsa ulaşsın- özünde o mevcut. İşte vecede; vâcid bulucu, mevcut bulunmuş oluyor o zaman. Yani vecd hali dediğin şey kendindeki olanı bulmandır aslı itibariyle, kendinde olanı bulmandır.

Diğer vecd denilen, o takma isimdir yani yakıştırılma isimdir, takma dediğim asli olmayan ama dışarıdan takılan tabela isim. Tabela, hâl tarifi olduğundan orada nefis bir şeyler bulur, asli olan senin bulman lazım gelen mevcudu, kendi varlığındaki mevcudu buldurmaz. Perde olur ona çünkü dışarıdan bir şey bekler. İşte duygusal olarak, alkışlasınlar olarak, dışarıdan bir şey bekler, dışarıdan bekleyiş de özden bekleyişe perde olur, yani senin vecede bulma dediğin şey ‘asli vecede’ne perde olmuş olur.

Ve bunun en hoş hali, en güzel hali de, herhangi bir sohbette yahut Kur’ân-ı Kerim okuyorken veya benzeri kitap okuyorken, fikrine uygun bir cümleyi görüp de gönlüne tasdik geldiği zaman o “vâcid” “vecede”dir işte. Ama bu baktığı zaman ne hoplaması vardır ne zıplaması vardır, oturduğun yerden, ama öyle bir zıplaması vardır ki arşa götürür insanı, arşa ulaştırır insanı, ama bu miraç ehli yapar, yoksa dışarıdaki tepinme miraca çıkarmaz insanı. Peki o ne yapar, küçük mü, hayır, sevap kazandırır. Şu kadar sayısı çünkü sayısal loto totoya giriyor o zaman, şu kadar zikir yaptı işte karşılığında 5 sevaptan 10 sevaptan 1000 defa Allâh dediyse işte 100.000 defa sevap kazandı, peki sevap ne yaptı, cennete götürdü, peki cennet ne yaptı Allâh’a perde oldu. Tabii işin şaka tarafı, cennete gitmek cehenneme gitmekten daha güzel tabii. O da kişiye göre değişiyor, bakıyorsun seninle birlikte olunca cehennem bile ödüldür bana diyor, diğeri de sen olmasan cennet sürgündür bana diyor. E, Hakk olmazsa cennet sürgün yeri zaten sürgün yeri.
...
Bakıyorsun bir âyet-i kerimeyi okurken veya bir kitapta bir yazı okuyorken, daha evvel bilmediğin ancak düşündüğün acaba bu böyle midir diye, ve orası da evet o mevzuudan bahsediyorken doğrudur dediğinde işte o yazı onun Cebrâili oluyor aynı zamanda. Tasdik makâmı oluyor. İşte Efendimize Cebrâil (a.s.) oku dedi sadece, bir kitap vermedi ki eline, bir broşür bir sayfa, al bunu oku diye. Cebrâil (a.s.) câhil bir varlık mı haşa. Niye bir şey vermiyor metin vermiyor eline de oku diyor.
Bunu çözemez işte ehli zâhir, sadece oradaki hâdiseyi anlatır, oku dedi ben de okuyamam dedim diye anlatır durur. Ama oku diyor, Peygamberimiz de okunacak bir şey var ki oku diyor yani ne kendisi elden matbuu yazılı bir şey veriyor ona ne de Peygamberimizin elinde yazılı bir şey var. Ama oku diyor, ama câhil bir insan değil ki, okunması olan bir şeyin varlığını ispatlamış oluyor zaten, yani bir şeyin var olduğunu ispatlıyor oku demesi. Bir şey var ki oku diyor, yoksa olmayan bir şeye neden oku desin yani. İşte gönlündekilerini oku ma’nasına tasdik geliyor, gönlüne gelenler doğrudur.

Dinleyenlerden biri: Peki, gönlündekini söyle demiyor da oku diyor, gönlünde geçenleri söyle demiyor

Terzi Baba: Oku diyor işte, Ikra, kıraat et yani meydana çıkar. Oku demesi bir bakıma orada cemaat olmadığından kendi kendine olan hitaptır. Kendin oku yani kendindekini kendin oku. Demin bahsettiğin “söyle” karşı taraf olan bir hitaptır o, karşı tarafa olan bir hitaptır. Oku, çocuğa deriz ya sen kendi kendine oku bakalım burada dersin, senin kapan bu odaya oku bunu kendi kendine ondan sonra çık.

Dinleyenlerden biri: Oku tekil.

Terzi Baba: Tekil. Söyle o çocuğa denmez, söyle denir de, azarlama yahut takdir ma’nasında ne yaptın söyle bakalım onu şimdi diye fiilden bahseder söyle demesi.

Dinleyenlerden biri: Muhâtabı olur onun.

Terzi Baba: Muhâtabı olur. Oku dendiği zaman tekil o kişi o okumaya muhâtap oluyor.
Kıraat et manasına işte Türkçe karşılığı “oku”. Kur’ân’da kıraat etmek okumak ma’nası. Yani ilk gelen Kur’ân’i ma’nada kelime “ikra” Kur’ân’i ma’nada derken zâti kelâmın zuhura çıkması ikra, yani kıraat olarak, okuma olarak.

Dinleyenlerden biri: Bunu emir telakki edebilir miyiz?

Terzi Baba: Emir zaten tabii. Yalnız orada Allâh’ın emri Cebrâil’in tavsiyesi bu. Allâh’ın emri ama Cebrâil (a.s.) da Peygamberimize emir verecek durumda olmadığından tavsiye bâb’ında söylemesi. Ancak bir de şöyle var evvela bir hoca talebe sistemi düşünülürse, Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz daha henüz kendini tanımaz iken yani Hakikat-i Muhammediyye yönüyle kendisini tanımaz iken Hazreti Peygamber iken Hz. Muhammed iken Cebrâil (a.s.) bâtında sıfat mertebesinde daha geniş bir sahada iken, Cebrâil (a.s.) Peygamberimizin hocası oldu, ilk zamanlarda. Ama Peygamber Efendimiz kendi sahasını tanıdıkça, ondan sonra Cebrâil (a.s.) baktı ki Hakikat-i Muhammediyye’nin kendisi bir parçası, bunu idrak etti, Peygamberimiz de bunu idrak ettikten sonra bu sefer Cebrâil onun talebesi oldu.

Dinleyenlerden biri: Bizim şuan beşer halimizle yapacağımız ilk öncelikle kendi inniyyetimizi algılayabilmek için Rabbi hassımızın hüviyyetini tanımak lazım. Oraya geldikten sonra, bir üst kademe olan İnsân-ı Kâmil inniyyetine doğru yönelmek lazım

Terzi Baba: Yavaş yavaş oraya doğru, yani onun da yolu nefsini bilmekten geçiyor, çünkü nefis Rububiyyet zâtından kaynaklandığından Rububiyyet zâtının açılımı nefis ismiyle mevcut oluyor esmâ-i ilâhiyyelerle..

Dinleyenlerden biri: Bunun içinde acz olduğunu mu bilmesi lazım acziyet?

Terzi Baba: Bu acziyet başta olacak zaten, baştaki hususlardan birisi.
Evvela beşeri ma’nada acziyyetini bilecek, beşeri ma’nada. İlâhi ma’nada acziyyeti yok işte. Onu şu şekilde zannediyorum Âdem Fassının sonlarına doğru muhteşem bir izâh yapmış orada Muhyiddin İbni Arâbi Hazretleri veya Ahmed Avni Konuk’un da yorumuyla:
Hakikat-i İnsâniyye ruh mertebesine tenezzül ettiği zaman, yani Hakikat-i İnsâniyye derken beşerimizin hakikati değil, beşerimizin Hakikat-i İnsâniyyesi “men”, ene ve ente ile tariflendirildiği zaman bireysel vitriyyeti üzere meydana çıkmaya başlıyor. Orada bahsettiği, ferdiyyeti üzere Hakikat-i İnsâniyye. Yani bu âlemlerin bir ismi İnsân-ı Kâmil, onun da hakikati diye belirtilen Hakikât-i İnsâniyye, aynı zamanda Sıfat bölgesi, Ceberrut mertebesi ve Hakikat-i Muhammediyye mertebesi Hakikat-i İnsâniyye diye belirtilen.

Şöyle bir gerçek var, zaman içerisinde eğer bu fezânın dışa dönük, dıştan bakılmış gibi, dışa dönük dediğim o, dıştan bu âleme bakma diye bir mekan yok yani bir başka bu âlem gibi âlem olsun ki, o âlemden bu âleme dışarıdan bakılsın, ama dıştan dönük sınırları çizilmiş bir âlem olarak tespit edilmesi mümkün olsa eğer aynen insan suretinde olacağı çok yüksek ihtimalle muhtemel. 
Yani bu âlemde, sonsuz fezâ denilen varlığın insan suretinde, bizim Âdem formatı insan suretinde olacağı, yahut olması, çok büyük ihtimal dahilinde yani gerçekçilik dahilinde.
İşte Hakikat-i İnsâniyye dediği bu, yani âlemler varlığında ama daha âlemler bile oluşmadan evvelki kendi a’yân-ı sâbitesindeki programı içerisinde. Bu mahalde ruh mertebesine tenezzül ettiği zaman, onda 3 mârifet meydana geldi diyor bak, ruhta. 

Ruhun bile halkedilişi var. A’maiyyetten İnniyyetten Hüviyetten sonra Rahmâniyyet mertebesinde Ruhâniyyetin Ruh-u Âzâm olarak meydana çıkması yani faaliyete geçmesi bâtında olan bir varlığın ne ruhu meydanda olur, ne nuru meydanda, ne fiileri meydanda, hepsi bâtında. İşte aşama aşama Ahadiyyetinden Vahidiyyetine geçerken oluşan hâdise bu, çünkü bütün esmâ-i ilâhiyye bu ruhun içinde kimlik buluyorlar, ama evvela o ruhun kimlik bulması gerekiyor. Muhteşem bir ifade, Allâh razı olsun hepsinden. Hakikat-i İnsâniyye mertebesinden ruh mertebesine tenezzül ettiği zaman yani zuhura çıkmaya başladığı zaman, ruh zuhura faaliyete çıkmaya başladığı zaman, ki daha bu âlemler yok ortada, üç mârifet, üç ilim demiyor üç mârifet üç âriflik, ruhta meydana gelen üç âriflik, birisi mârifet-i nefs bakın ne kadar müthiş. Yani hadis-i kudside “nefsini bilen Rabbını bilir” dediği, ruh dahi Ruh-u Âzâm diye belirtilen o saha dahi kendisini bilmesi gerekiyor ki âlemdeki varlıkları bilebilsin. 

Mârifet-i nefs bak birincisi, ikincisi mârifet-i mübdi yani kendisini meydana getirenin ne olduğu kim olduğu, diğeri de üçüncüsü mârifette kendisini meydana getirene karşı acz ve fakr içinde olduğunu bilmesi, işte bahsettiğim konu burası. Evvela insan da kendisini meydana getiren makam karşısında acziyyet ve mahviyet içerisinde olduğunu bilmesi nefsi yönüyle. Mahluk yönüyle, zuhur yönüyle. Özü yönüyle böyle bir şeyi yok, çünkü orada Hâlik’in ta kendisi. Orada O’nun ihtiyacı yok, ama zuhur yönüyle mahluk yönüyle mahlukiyetinin hakikati yönüyle..

Vitriyyeti itibariyle kendi şahsında kendi varlığında yani kendi vücudunda, ama bunu genele yaydığı zaman e o zaman da kendi kalmaz, bütün mevcud olan varlığı kendi vücudu olarak görür. İşte Efendimiz bunlara hep temas etmiş bahsetmiş. Ebu Bekir (r.a.) efendimiz “Benim vücudumu o kadar büyüt ki cehennemi kaplayacak kadar olsun, başka birisine yer kalmasın” diyor işte bahsettiği bu, ferdiyyet vücudu. Başka birisini alacak yer kalmasın yani ben doldurayım cehennemi diyor, yani genele ait olarak.

Öyle olunca kişinin de aynen bu şekilde evvela Hakka karşı fakr ve ihtiyaç sahibi olduğunu, acziyyetini bilmesi, sonra mübdi yani kendini meydana getireni bilmesi, sonra da kendi nefsini bilmesi. İşte birey olarak nefsini bilen kimseye bu yol açılmakta, kendini bilmeyen birey olarak beşer olarak “men” cevabını veremeyen “sen kimsin-kimim ben” cevabını veremeyen kimse de zaten daha ileriye gidemez gitmesi mümkün değil.

Bu dünyaya gelmemiş ki daha zaten nereye gidecek. İşte gerçek seyr-i sülukta nasıl ki fizîkî ecelî insanlık Âdem formatı ile başlıyor, Âdem hikayesiyle başlıyor ve orada da bahsedilen cennetten yeryüzüne indirilme hadisesi var açık olarak, işte biz de hayal ve vehim cennetinden Âdem-i ma’nayı beden arzına indirmediğimiz sürece biz insanlık sahasına ayak basmış olamıyoruz. Bizim ismimiz daha henüz dabbe o mertebede, Âdem değil, insan değil. İnsan olmamız için bu hakikati beden arzımıza ma’na olan Âdemiyyeti  indirmemiz gerekiyor, ki o da Kur’ân-ı Kerim’de açık olarak belirleniyor, Âdem olarak indiğimizde, nefsimiz olan Havva da inmiş oluyor, ondan sonra akl-ı kül ve nefs-i külden bu bilgiler üretiliyor yani çocukları üretilmiş oluyor. Bu hali yaşamayanın ilim irfan üretmesi mümkün değil, bu kadar açık. Peki ne öğreniyor, geçmişlerin hikayelerini "esâtirü’l-evvelîn" öğreniyor, hayâl ve nakil öğreniyor. Kendini bilmeyen bir kişi dünyanın âlimi olsa neye yarar. Yaşlandığı zaman hepsi unutulur gider, hiç bir şeyin âhirete intikâli olmaz.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri Ses Kayıtlarından alıntılardır