Yetîmeyni; Rubûbiyyet ve Abdiyyet, iki yetimdir

"İki kurbanlığın oğlu" diye Efendimizden bahsediliyor, dedesi olan İbrâhim (a.s.)’ın İsmâil (a.s.)’ı kurban etmesi birinci kurbanlık, ikinci kurbanlık da, Abdulmuttalip bir oğlum olursa kurban edeceğim Hakk’a deyip ondan sonra Abdullâh’ı kurban etmesi gerekiyor söz verdiği için, ama bir istişare yapalım bunun bir çıkar yolu yok mu diye o günün büyükleriyle söz sahibi insanları ile Hakk’a iman etmiş olan insanlarla iyi hal olan insanlarla, ki bunlar İbrâhim dininden kalan kimseler daha ziyade aklı başında olan kimseler. Diyorlar ki on deveyi bir yere koyalım Abdullâh’ı da bir yere koyalım kura çekelim, hangisine çıkarsa onları kurban edelim onun diyeti olsun, ve bunun süresi ne kadar 10 defaya kadar da uzatılabilir diye de bir hüküm çıkarmışlar, bakmışlar mantıklı bir hüküm. Nihayet bir çekiliş yapılıyor yine Abdullâh’a geliyor, bir çekiliş yapılıyor yine Abdullâh’a, 9’a kadar yine Abdullâh’a, 90 deveye çıkıyor, ve son 10’uncu çekiliş de develere çıkıyor, ve Abdullâh’ın yerine 100 deveyi kurban ediyorlar. İşte böyle olunca iki kurbanlığın oğlu diye geçiyor Efendimizin ismi.
Bir de yetimeyni diye geçiyor biliyorsunuz, iki yetimin oğlu diye. Tabi bunların bireysel ma’nadaki hali bu, yetimeyni diyen, aklı külden zuhura gelen esmâ ve ef’âl mertebesi iki yetimdir. Aklı külden yani Ulûhiyetten meydana gelen, zuhura gelen, sıfat mertebesinde açılan o sıfat mertebesinde programı yapılan, esmâ mertebesinde yani Rububiyyet mertebesinde lâtif varlığa dönüşen, ef’âl mertebesinde de fiziksel birey varlığa dönüşen, Rububiyyet ve Abdiyyet, yetimeyni iki yetimdir. Hızır (a.s.)’ın dayattığı duvarda yetimeyni dediği bunlarındır, esmâ ve ef’âl mertebesi zuhurları yetimeyndir. Neden? Babalarından uzaklaşmışlar, yani aklı külden uzaklaşmışlar, ve farkında değiller kaybetmişler babalarını.

İşte bir derviş de işe başladığı zaman yetimdir, onun için Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde yetimlere sûrenin içerisinde âyetlerde açık olarak geçiyor, yetimlere evinizde yer veriniz diyor, evinizde yer veriniz demek gönül hânenizde yetimlik olan kendinize bakın demek. Tabi zâhiri olarak da öksüz ve yetim, bâtıni olarak bizim içimizdeki “venefahtü fî min rûhi” bizim yetimimizdir, neden, aklı külden biz hükmüne geçtiği için, yani nefs-i emmâre hükmüne geçtiği için, babası ile arasında fark olduğundan firak olduğundan yetimdir.
Yetimeyni bizde diğer yönüyle de aklı kül ve nefsi küllün bizde varlığı olan da o yetimdir ikisi, aklı küllü babaya nefsi küllü de anaya ulaştırmak gerekiyor. Zâhirde yapılan bu hadiseler, yani kurban kesmekler aslı kendi hakikatini idrak etmesi kişinin. Kendi sahasının içerisinde, kendi beden mülkünün içerisinde hani "Sen kendini küçücük et-kemik sanırsın, oysa sende âlem-i ekber gizlidir" diyen Hz. Ali ve "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdemsin sen" yani "Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin, sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin" diyen Şeyh Galib.
Biz dünya âlemine gelmişiz oldukça garip bir varlık olarak gelmişiz, yani o kadar büyük değerler zincirinden, manzumesinden, hakikatinden, dünya denilen bir yere ithal olmuşuz, gele gele burada zuhura çıkmışız, bir başka ifadeyle başka bir yerlerden alınan tohumlar gibi ekilmişiz başaklar gibi insan başağı olarak çıkmışız. Ama başaklardan çıkan o tanelerin işlenmesi gerekiyor, taneyi de bizim değişik kuvvetlerimiz olarak düşünürsek bunların eğitilmesi öğütülmesi, evvela ayıklanması başakların yapraklarından, kavus diyorlar ya kuru yerlerinden, sonra un haline getirilmesi, sonra suyla karıştırılıp boğulması suyun içerisinde, ve ne su ne un ismini alamayacak bir başka şekle girmesi ki hamur ismini alması, ondan sonra fırına atılıp o kızgın yerde pişmesi, piştikten sonra yine isim değiştirmesi ona da ekmek veya işte simit poğaça yiyecek denmesi, ve ondan sonra ancak yenilir hale gelmesi mümkün olmakta. 

İşte biz insanlar bu gıdayı, lâ teşbih ama, Hakk’ın yiyeceği bir gıda haline gelmekteyiz, bu ham halimizle Hakk’ın yiyeceği olmayız. Hakk’ın yiyeceğinden gaye, Ulûhiyyet hakikatelerini idrak etmek, yani bizim oraya onları ulaştırmamız. Şimdi, içimizde bulunan bir çok fiziki ma’nada fabrikalar var, her uzvumuz ciğerimiz böbreklerimiz kalbimiz hepsi ayrı bir fabrika, bunlar fıtri olarak çalışıyor biz onlara hiç kumanda etmiyoruz, onlar kendi kendilerini yönetiyorlar, peki bu arada biz neyiz? Vücut kendi kendini yönetiyor ve yönlendiriyor, ve de en güzel şekilde işini görüyor, biz vücudumuza fazla bir şey verdiğimizde müdahale ettiğimizde biz bozuyoruz sistemini, fazlalıklardan onun kapasitesi var onu açamıyor hazmedemiyor neyse birikimler oluyor birikimler olunca sistem zorlanarak çalışıyor. 

Şimdi zâhiren bedenen böyle olduğu gibi bâtınen de bir sistem var içimizde. Yani havâs-ı hamse-i zâhire, havâs-ı hamse-i bâtıne demişler, yani beş zâhir duyu onun karşılığı olarak da beş bâtın duyu duygu olarak, bunlarla biz hayatımızı sürdürüyoruz, ancak kendimizi tanımadığımız zaman farkında olmadan nefsimiz bunları kullanıyor, kendine göre haz alıyor ve onu bize hoşlandığı şey varsa tekrar tekrar yaptırtıyor, biz de daha henüz “men” yani “kim” bizdeki kimliği tanımadığımız için, nefsimiz ne yaptırırsa onu yapıyoruz ve biz yaptık zannediyoruz, halbuki bize yaptırılıyor fiillerimiz. 

Ama işyerine gittiğimiz zaman aklımızla çalışıyoruz o ayrı konu, serbest kaldığımız zaman işimizin dışında boş zamanlarımızda nefsimizin istediği istikâmette gidiyoruz neden, kendimizi tanımıyoruz çünkü. Neden tanımıyoruz? Yetim düşmüşüz aklı kül ve nefsi kül bağlantılarını koparmışız yahut kopmuş. İşte Cenâb-ı Hakk bu bağlantıların yenilenmesi için kurulması için peygamberler göndermiş kitaplar göndermiş ve yolunu göstermiş. Diyor ki sen her ne kadar şimdi burada yetim olarak gözüküyorsan da, senin anan da var baban da var üzülme, ama bir başka yerlerde ara bul onları. 
İşte yapılması gereken şey, bir kervana binip aslına doğru aramak için yola çıkmak. Aslı ötelerde sonsuz ulaşılmayacak bir yerde değil, aslı da burada ama bağlantıları bilgisayar bağlantıları bilinmediği için ulaşılamıyor, işte mühim olan o bağlantıları şifreleri bulup ve o kanalı açıp aslına bağlanmak gerekiyor.
Bu çalışmaların en mühimi olan da insanlık seyriyle başlayan kurban ve kurbanlık olmakta. Bu kurban demin de bahsedildiği gibi yakınlık ma’nasına, evvela ilk yakınlığı nasıl ki kurbanlık Âdem (a.s.) Âdemiyyet mertebesiyle başlıyorsa, ilk kurbanlık yani kariyb yakın olmak, hani diyor ya “Yeseluneke anil” kullarım sana benden sorarlar, de ki ben onlara yakinim yani kurbiyyetim onlara, Bakara Suresi (2/186): “Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb” “Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakinim.” işte bu da kurban ma’nasında, ama burada ilmî kurban var, diğeri de fizikî kurban var, bize lâzım olan ilmî kurbiyyetin evvela ne olduğu. Ama genel ma’nada bu saha pek bilinmediği için kurban diye zâhiri kurban ön plana çıkmış vaziyette. 

Âdem (a.s.) da Hâbil ve Kâbil ifadesi ile bu birisi Âdem-i mâ’na’yı ifade ediyor, birisi de nefs ma’nayı ifade ediyor. Yani Hâbil, Hâdî isminin zuhuru, Hub-Hâb-Hâbil muhabbeti bildiriyor, birisi de Kâbil, Kudreti ama nefsî kudreti ifade ediyor, yani Cebbâr ve Mütekebbir isimlerini ifade ediyor, işte bunlar ikisi de Âdem’in oğlu, yani ikisi de bizim oğlumuz, biri olumlu biri olumsuz olan tarafımız. Bunlar imtihan ediliyor, birinin kurbanı kabul ediliyor, birinin yakılıyor imha ediliyor. Kâbil o âsi olan taraf kendisi ateş ağırlıklı olduğundan ateşle cezalandırılıyor, yıldırım gelip onun buğdaylarını yakıyor takdim ettiği kurbanlarını, işte onun kurbanlığı buğday, yani verebileceği malı buğday. Herhangi bir kimse bir başka şekilde verebileceği bir şey varsa elbise varsa verilse kurbanı o. Gerçi kurban ma’nasıyla değil de, verebileceği şey yani Hakk’a takdim ettiği şey o.

Bu ma’nada bu işin hakikati hayal ve vehim cennetinden yani kişinin tefekküründe yaşadığı hayal ve vehim cennetinden beden arzına Âdem-i ma’nâ’nın indirilmesi, Hakk’a yapılan ilk kurbandır birey beşer tevhid yolunda olan ilk kurban Âdem-i ma’nâ’nın kurbiyyet yani yakınlığı beden arzına ma’na olan Âdem’in indirilmesi kurbiyyettir yakınlıktır yani, çünkü orada daha henüz iman söz konusudur, ikân yani yakiynlik hali söz konusu olmadığından orada kurban geçerli ve bu hakikat oranın gerçek derviş üstündeki kurbanı. İki oğlu da demin bahsettiğimiz gibi, zıt olan kendindeki güçler, kendindeki hubbiyyeti yani Hâbil’i güçlendirmesi, o neydi, Kâbil yani kudret hükmünde olanı Aziz ve Cebbâr olanı da sınırlaması gerekiyor. 
Böylece seyr devam ediyor, kişi yine İbrâhim (a.s.) mertebesine geldiği zaman orada da büyük bir kurban hadisesi daha belirgin olarak çıkıyor. Nuh hadisesindeki kurban, gemiye binmesi kurbiyyeti, yani Nuh (a.s.)’a tabi olması onun kurbanı, o mertebenin kurbanı. 
Nihayet Mûsâ (a.s.)’ın kurbanı var, ineğin kesilmesi, o mertebede de o. Bakarâ suresi 64-72 âyetleri arasında hani var ya Bakarâ Dosyası diye ayrıca o âyetlerin analizi diyelim. Îsâ (a.s.)’da kurban kendisi zâtıyla birlikte, ancak buradaki hüküm kurbiyyet değil artık vitriyyet ve ondaki yakiynlik yakiyn hali. Hicr Suresi (15/99): “Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” “Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et” Yakiyn geldikten sonra bu hükümler düşmekte çünkü kurban bilindiği gibi iki varlık arasında olmakta, yakiyn geldikten sonra iki varlık kalmadığından, kurban edecek kurban edilecek bir saha ve husus kalmadığından, orada kurbanlık söz konusu değil. Tükenmişlik fenâfillâh makâmı Hakk’ta fâni olmak makâmında zaten kişinin kendisi de kalmadığından, emirlerin de kendisine ulaşması zaten mümkün değil. 

Peygamber Efendimiz’e geldiğimiz zaman aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, bütün bu hususlar buraya geldi Peygamber Efendimizin şahsında. Enfal Suresi (8/17): “ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ” “Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allâh attı” ve benzeri olan âyetler ile artık kurbanı kesen de kesilen de Hakk’ın kendisi olduğundan, ve o makamda kesilme ve kesme ve kurban olmadığından Efendimizin o makamında yani Hakikat-i Muhammediyye makamında olmadığından, Îseviyyet’in bir son aşaması orada da yok. Ancak tecelli-i ef’âl olarak Peygamber efendimiz Bakâbillâh olarak tekrar yeryüzüne indiğinde, yani hükmü beden mülküne de indiğinde oradaki hukuk yine şeriât mertebesinden başlayarak ne kadar yakiyn ehli bâtında olsa da, halk arasına döndürüldüğü için o da yine aynen diğerlerine benzer şekilde, ama aslî değil taklidî olarak, yalnız buradaki taklidi ilâhi taklit, nefsin taklidi değil, yani şeriat ehlini yine taklit ederek, üzerine düşen şer’i vazifelerle görevlendirilmesi, aslında onun görevi değil çünkü o aşamaları aşmış.
Şimdi bir evlat, babanın karşısına geldiği zaman artık birleşmiş o, bir olmuşlar, orada herhangi bir telefon konuşmasına, herhangi bir mektuplaşmaya internet haberleşmesine gerek yok, çünkü karşılaşmışlar artık bir olmuşlar, uzaktakinin yani kurbiyyette iki ayrı varlığın birbirine yaklaşma süreci kurban, ulaştıktan sonra kurban hükmü bitmekte. Ancak o kişi görevli olarak halkın arasına döndürüldüğünde, tekrar o görevleri üstlenmekte, ancak asâleten değil vekaleten, belki onlara ters düşmemek için onlarla birlikte aynen yaşıyormuş gibi. Çünkü o dönen kişinin hem Bakâbillâh hükmü var hem de tevhid ehli olarak şeriat mertebesinde yaşama hükmü var.

Şimdi, Zilhicce’nin 10’uncu günü Kurban bayramının birinci günü kurban kesiliyor, Zilhicce’nin 11.günü Kurban bayramının ikinci günü kurban kesiliyor, Zilhicce’nin 12.günü Kurban bayramının üçüncü günü kurban kesiliyor, Zilhicce’nin 13.günü Kurban bayramının 4.günü kurban kesilmiyor, neden, onlarla ne farkı var? Kurban bayramının birinci günü ef’âl mertebesi, kurban koç hepsi var, kurban bayramının ikinci günü esmâ mertebesi farklılık âlemi var, sıfat mertebesi farklılık âlemi var, ama 4.günü zât mertebesi olduğundan orada ne emir ne nehiy ne kurban ne âlem ne dünya var, o zaman bu yüzden 4.günü kurban kesilmez, kesilemez ayrıca. Kurbanın kesilmemesi de bu, neden, çünkü artık kurbiyyet bitmiş, yakiyn hali gelmiş yani ikilik kalkmış ortadan, kurban kes emrini alacak ve kes emrini verecek mahal yok. Verecek mahal var, alacak mahal yok. Yani her ikisi de birlikte verecek mahal haline yani zât mertebesine ulaşmışlar. Hani “kulum bana nâfilerlerle yaklaştığı zaman ben onu severim, elinde tutan, ayağında yürüyen, gözünde gören, kulağında işiten benim” diyor, ikilik yok ki.

Hadid Sûresi (57/4): “ve hüve meâküm eyne mâ küntüm” hükmünü idrak etmiş, bu hükmün içine girmiş veya üstüne çıkmış, orada soru var “o sizinle beraberdi siz nerdeydiniz” bakın burada bir ayrılık var, birliği ifade eden yani birlik olmasını ifade eden bir ayrılık var, siz neredeydiniz diyor. İşte bu hükmü geçirmiş “nereye baksan Hakk’ın vechi oradadır” diye Vech-i İlâhi’yi müşâhede etmiş, kendini kendinde de müşâhede etmiş, 4.gün mârifet mertebesi günü olduğundan orada kurban olamıyor, ve bu kurban bayramının 4.gününde bir senelik seyr-i sülukun son günü, kemâl günü. Zaten 10.günü oruçlar da bitiyor, her şey bitiyor, yani tutulabiliyorsa eğer, ve bu arada biraz dinlenme süresi var, ondan sonra Muharrem’in 1’inde, bakın Muharrem mahrem harem başlıyor, yani o senenin seyr-i sülükü Muharrem’in 1inci gününde başlamış oluyor.

Bu âlemde 6 türlü seyri sülük var, bunun bir tanesi genel insanların yaptığı seyri süluk, yani zâhiren bu tarih çizgisi yaşantısı içerisinde Âdem (a.s.)’dan başlayarak Muhammed (a.s.)’da kemâlini bulan, ama ondan sonra ümmetinde devam eden, kıyamete kadar edecek olan süre bir tek seyri sülük, bakın 1 seyri sülük, ama bütün insanların müdâhil olduğu bilse de bilmese de istese de istemese de fıtrî olan seyri süluk insanlık âlemine Cenâb-ı Hakk bunu yaptırır. İnkarcıya da yaptırır, iman ehline de yaptırır, onun gücü her şeye yeter, inkarcıyı Mudil isminin seyri sülükü olarak sahneye sokar, imân edeni de Hâdî isminin zuhuru olarak sahneye sokar ve her bir isim bu âlemde faaliyet sahası bulur ve kendi şahsiyetini ortaya koyar derken esmâ-i ilâhiyye kendi şahsiyetini ortaya koyar, o varlıklar da. Bu birinci seyir ve en geniş seyir, bunun üstüne daha başka bir seyir yok bizim neslimiz için, başka nesiller için vardır başka âlemlerdeki Âdemiyyetlerde vardır ayrı konu.
İkinicisi ise aynı seyrin biraz daha daraltılmışı, bir insan ömrü içerisindeki yapılan seyirdir, işte tarikatlar denilen hal bu, ama bu seyir de oldukça tehlikeli bir seyirdir, çünkü zâhiren ölçüsü yok metresi yok kilosu yok ki doğrudur bu yanlıştır diye ölçülebilsin, çünkü maddi bir hâl değil, tamamen madde mâverâsı, yani madde arkası, yahut madde içi madde önü bir hâdise, tefekkürde olan, gönülde olan, lâtif olan bir saha, çalışma sahası. Nasıl ki madde âleminde bir çok tesirler var, gerek insâni gerek hayvâni gerek gökyüzü yıldırım yağmur falan gibi madde âleminde, lâtif âlemin de böyle bir çok kendi içinde olumlu ve olumsuz tesirleri var, yaşayanları var yaşantılar var, o madde âlemi gibi ölçüler kıyaslanabilecek şekilde olsa, orada yaşamak da kolay ölçü var çünkü, ama elimizde orayı ölçecek ölçü yok. Yani zâhiren bir ölçü yok. Ölçü Peygamberimizin sözleri ve Rabbımızın bildirdiği sınırlar ölçü, ve irfan ehlinin müşâhede ile toplamış olduğu bilgiler, aktardığı bilgiler, sağlam bilgiler.
İşte kişi, ikinci seyir olan bireyin seyri bir ömür boyu sürmekte, yani insanlık seyri 10.000 sene diyelim yani sonuna kadar, kişinin seyri de 100 sene yani ortalama diyelim kişinin yaşına göre, bu 100 sene de baştan sona kadar devam etmiyor, çocukluk devresi var, ihtiyarlık devresi var, düşüncesinin zayıfladığı devre var, bunlar da çıktıktan sonra, ortada temiz 70 sene ömür üzerinden, 20 sene çocukluk, 20 sene yaşlılık diyelim, 10’ar sene yani, 40-50 senelik bir süre kalır dervişlik üzerinde faaliyette olan süre, bu ikinci seyir.Üçüncü seyir de demin bahsetmeye çalıştığımız 1 senelik seyir.
Bir insanlık tarihi, ikincisi insanlık ömür süresi, üçüncüsü de bir senelik seyir, işte bu başlatılan ve Cenâb-ı Hakk bize istesek de istemesek de her sene bu seyri döndürüyor. Hani üç aylar diyoruz, üç aylardan sonra iki bayram arası iki ay, onunla beş ay oluyor, bu beş aydan sonra kalan yedi aylık bir uzun süre var senenin süresi, o yedi aylık süre nefis mertebeleri. Üç aylık süre tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfat, o iki bayram arası da tevhid-i zât ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri. İşte bu Zilhicce’nin 13.günü bu seyir bitiyor, ve Muharrem’in 1’inde biraz dinlenme kendine gelme hazırlık yapma gibi aradaki süre, 1.günü Muharrem’in de o senelik seyir başlıyor. Biz bilsek de bilmesek de Cenâb-ı Hakk bunu bizim üzerimizden geçiriyor, çünkü O’nun hükmü bu, bilen ayn bilinen gayr olduğu gibi kim biliyorsa bunu, her sene 1 seyri sülük yapmış oluyor, hem de tam hakkıyla.
İşte Ramazan’ın 27.gecesi Peygamberimize Kur’ân-ı Kerîm geldi “ikrâ” bireyin de gecesi o, sadece Peygamberimize has değil yani ümmetine de has onda ne varsa bize de nakletti çünkü o Hakk’ı tanıdı, ama ona gelen âlem şumul olarak geniş, bize gelen ise bizim beden mülkümüzü sadece alâkadar ediyor, başkalarını alakadar etmiyor, ama benzeri tecelliler varsa birbirlerine bunlar naklediyorlar alıyorlar veriyorlar fayda sağlamak için, o ayrı konu.

4. seyir ise, kısaca bitirelim bunu, 24 saatte olan bir seyir, gece ve gündüz, gece Fenâfillâh gündüz Bakâbillâh, 4’üncü de bu, 24 saatte bir 1 seyri sülük yapıyoruz. Gittikçe kısalıyor, 5. seyri sülük, her nefes alış verişimiz bir seyri süluk, yani Hû dedik verdik Hay dedik aldık, Hak dedik verdik Hû dedik aldık, esmâ-i ilâhiyyeyi hep söylüyoruz, Hû Hû diye Hay Hay Hû diye verdik öldük Hay diye aldık dirildik, süre ne kadar kısalıyor, yani ne kadar saniye sürer bu bir nefes alıp vermek? Diyelim ki 3-5 saniye ancak, aldık verdik, bu.
6.sı ise en kısası ve beşeriyet duyguları ile hissedilmeyecek kadar kısa bir sürede olan her an bu âlem kevn ve fesâd, yani olmakta ve bozulmakta her an, ama bu çok seri olduğundan, atom nasıl göremiyoruz seri olduğundan, bu hayatı da tesbit edemiyoruz. Misal olarak şu lambayı ele alırsak, lambaya gelen cereyanın kesik kesik olduğunu tesbit etmişler, yani düz bir akım nehrin akışı gibi düz bir akım değil, kesik kesik, ne hikmetse işte Cenâb-ı Hakk’ın hikmetleri var, bizim hayatımız da öyle, yani bütün âlem öyle. Rahmân Suresi (55/29): “külle yevmin huve fî şe’n” “O her an yeni bir oluşumdadır” dediği âyeti de bunu da kapsamına alıyor. Peki biz niye bunu böyle hep yanar olarak görüyoruz kesik kesik geldiği halde, sebebi de gayet basit, nasıl ki ömrünü tâyin edemeyeceğimiz kadar uzak galaksilerden ışıklar görüyoruz, yıldızlar görüyoruz, belki o yıldızlar şimdi yok fezâda yok, ölmüş bitmiş ama ışık süresi daha bize geldiği için, yani yolda olan ışık bize doğru geldiği için biz onları var görüyoruz. İşte buradaki ışık da huzme ile yayıldığı için cereyan kesilse dahi, kesildiği zaman fark edil biraz cereyan kalıyor son kalıntısı, işte bu aydınlık karanlık süreleri aydınlattığı için biz o karanlığı göremiyoruz. Yani kesik olan kesinti, şimdi bir kararsa bir aydınlansa, bir kararsa bir aydınlansa bizim ne gözümüz buna dayanır ne kulağımız ne bir şey okuyabiliriz. İşte o boşluğu, ışığın huzmesi doldurduğu için biz hep aydınlık görüyoruz.

Aynen kendi halimiz de öyle. Nefes alıp verdiğimizde çok kısa süre içerisinde bu olup bittiğinden, o bizdeki olan ruhun çok kısa süreli kesildiği anda bizim bütün sistemimiz stop etmiş oluyor, o anda beynimiz de durmuş oluyor, ikincisi geldiği zaman, beynimiz durağan olduğunda kayıt edemediğinden genel hayatı kayıt ediyor, biz hep yaşıyoruz gibi zannediyoruz. En kısa süreli seyri sülük da bu. Seyri sülüktan kasıt zaten ölmek ve dirilmek, hakîkatiyle dirilmek.

Terzi Baba Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) 
Terzi Baba 2013 senesi Muhtelif Sohbetleri (Ses Kayıtlarından bir bölümdür)