Skip to Content

Mukaddime

 
 

Alemlerin Rabbine hamd, Resûlune ve onun âl ve ashabına ve etbâına salatu selâmdan sonra bilmiş ol ki, bu eser Kur’ân-ı azîmüşşân’ın ve Sünnet-i Nebîyyi zîşânın ihya edilmesi; bütün mü’min ve mü’minâtın, âmme-i kâffenin hidayetlerine vesile olması maksadıyla hazırlanmış bir kitâb-ı nâtıktır.  

 

 

Allah'ın insanlığa gönderdiği ulvî ve kudsî son kitabın ismi olan Kur’ân kelimesi, karae fiilinin mastarıdır ve okutmak, toplamak, bir araya getirmek anlamlarına gelir. Bu anlamları, kelimenin geçtiği Kur’ân âyetlerinde de görmek mümkündür.

 

لَا تُحَرِّكْ بِه لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه () اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْانَهُ () فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْانَهُ

 

“(Resûlüm) onu (vahyi) almak için acele ederek dilini kımıldatma. Şüphesiz, onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O hâlde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu dinle.” (Kıyâmet: 16-18)

 

Cenâb-ı Hakk’ın altmış sekiz kadar âyette İslâm'ın ilâhî kitabının ismi olan Kur’ân kelimesine yer verdiğini görürüz. Bunlardan bir kaçı şöyledir:

 

اِنَّ هذَا الْقُرْانَ يَهْدى لِلَّتى هِىَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنينَ الَّذينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا كَبيرًا () وَاَنَّ الَّذينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَليمًا

 

“Şüphesiz ki bu Kur’ân hidâyete erdirir. Salih amel işleyen mü'minlere kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler. Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.” (İsrâ: 9-10)

 
 

وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْانُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

"Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin. Ve susun ki merhamet olunasınız." (A’raf: 204)

 

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْانَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

 

“Kur’ân okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!” (Nahl: 98)

 

Bununla birlikte, dünyada en çok okunan ve bundan böyle de okunacak kitap olduğu için Kur’ân kelimesinin ism-i mef’ulü yazılan, okunan ve görülen anlamında kullanılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'in ıstılahî tarifi ise şöyledir: Şânı Yüce Allah’ın, Hazret-i Muhammed aleyhisselâtü vesselâma Arapça olarak indirdiği, içinde şek ve şüpheye mahâl olmayan müttakileri hidâyete erdiren, iman etmeyenlere can yakıcı bir azap olduğunu vaad eden, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, mushaflarda yazılı, Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona eren mucizevî bir furkân-ı ilâhîdir.

Mushafın tamamına Kur’ân denildiği gibi tek bir âyetine de Kur’ân denir. Kur’ân, mu’cizü’l beyân (beyânı herkesi aciz bırakan) bir hidâyet nuru ve icâz kitabıdır. Veciz ve ilm-i ledünnî beyânları ile insanlığı hidâyet ve saadet yoluna götürmek için gönderilen emsalsiz ve eşsiz ulvî bir mucizedir. Kur’ân-ı Kerîm’in birçok adları vardır. Mushaf, Kitap, Furkan, Burhan, Mübin, Nur, Zikir, Şifa, Tenzil ve Rahmet bu adlardan bazılarıdır.

 
Cenâb-ı Hak:
 

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

 

“Kur’ân’ı muhakkak biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr: 9) buyurmaktadır. Başka bir âyette ise:

 

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذى اُنْزِلَ فيهِ الْقُرْانُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدى وَالْفُرْقَانِ

 

 

 “Ramazan ayı insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır...” (Bakara: 185) buyurulmaktadır.

 

Kadir Gecesi’nin ulviyet ve kudsiyeti, Kur’ân-ı Kerîm’in Peygamber Efendimiz’e bu gece nazil olunmaya başlamasındandır. Bu sebeple Kadir Gecesi bütün insanlığın kurtuluşu için bir feyz-i azîmdir. Peygamber Efendimiz: “Kadir Gecesi’ni sıdk ve ihlâsla hakkını vererek ihya eden mü’minlerin günahları affolunur.”[1] buyurmaktadır. İbn-i Ömer radiyallâhu anh ve Muaviye radiyallâhu anh ile daha başka sahabeler, Hazret-i Peygamber aleyhisselâtü vesselâm’dan Kadir Gecesi’nin Ramazanın yirmi yedinci gecesi olduğuna dair rivayetlerde bulunmuşlardır.[2] Mezhep imamlarımızdan İmâm-ı Azam ve Ahmed İbn-i Hanbel gibi alelekser müctehitler de bu görüştedir.

Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Muhammed aleyhisselâtü vesselâm’ın yirmi üç yıllık peygamberliği zamanında, vahiy yoluyla indirilen ve tilâvetiyle ibâdet edilen mucize kelâmdır. Peygamber Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm, Kur’ân’ı vahiy olarak almış, ona kendisinden hiçbir şey ilave etmeden ümmetine tebliğ etmiştir. Cenâb-ı Hak bu meyanda:

 

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاويلِ () لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمينِ () ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتينَ () فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزينَ () وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقينَ

 

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız. Doğrusu o (Kur’ân), takvâ sahipleri için bir öğüttür” (Hakka: 44-48) buyurmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvetiyle okuyarak namaz kılmak, huşû ile okumak, okutmak ve dinlemek de ibadettir. Namaz kılmak nasıl farz ise Kur’ân’dan namaz kılacak kadar sûreler öğrenip ezberlemek de farzdır. Kur’ân’ın lafzı da mânâsı da mucizedir. Kur’ân üslup bakımından hiçbir esere benzemez. Zira insanların yazmış olduğu eserler ya şiirdir ya da nesirdir. Kur’ân ise Rabbim katındandır, ne şiirdir ne nesirdir; vahy-i âsâr-ı ilâhîdir.

Kur’ân, Allah kelâmıdır, kelâm-ı kâdimdir, ezelî ve ebedîdir. Kâinatta vücut sahasına doğmazdan evvel,Kur’ân’ın kadim olan aslı, levh-i mahfuzda mestûrdu. Kur’ân, önce levh-i mahfuzdan Beytü’l-İzze denen makama topluca indirilmiştir; bu hadiseye inzal denir. Beytü’l-İzze’den âyet âyet, sûre sûre, Cebrail aleyhisselâm vasıtası ile ve tedricen yirmi üç senede vahiy olarak Peygamber Efendimiz’e gönderilmiştir; buna da tenzil denir.

Kur’ân-ı Kerîm, dîn-i mübinin billûr deryasından âb-ı hayat gibi fışkıran, beşeriyetin maddî, manevî her tür müşkillerini halleden ulvî bir nur kaynağıdır ve ebediyete kadar Allah’ın hıfz-u emanıyla nurlarını kainata yaymaya devam edecektir. Kur’ân beşeri, irfan-ı kemâle, i’tilaya, avalimi vahdete, hayâyı tekamüle, ahlâkı tesviyeye teşvik eder. Kur’ân dehâ ve zekâ eseri, tertip ve fikir mahsulü değildir, Rabbimizin  vahy-i âsârıdır. Kur’ân bir hadika-i ehadiyyettir ki bahçevânı Zat-ı Pak-i Muhammed’dir.

Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, nuzulünden kıyamete dek feyz-i nur ile insanları iman, ahlâk, edep, haya ve hidâyete vasıl eden; binlerce hakikatı ve istikbale ait pek çok vak’ayı beyân eden furkân-ı ilâhîdir. Asırlar önce nâzil olduğu hâlde devam eden hâdisat, keşif ve icatlar Kur’ân’ın bir âyetini bile nakzetmemiş, sadece teyit edegelmiştir.

Hülâsâ Kur’ân-ı Mübin, ulvî ve kudsî muhtevası ile itikadâta, ibadâta, muamelâta, cezalara, âdab, ahlâk ve nesayih, vaad ve vaid gibi birçok ibret alınacak vak’alara, tabiat hadiseleriyle binlerce hakikatlere temas eden fermân-ı sübhânîdir. Kur’ân, vahy-i Sübhân, nur-i Yezdan, sürûr-ı vicdan, lütuf ve ihsandır.

Cenâb-ı Hakk  Hazretleri şöyle buyuruyor:
 

لَوْ اَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْانَ عَلى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 

“Eğer biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik muhakkak o dağı haşyet-i ilâhîye baş eğerek Allah celle celâlühunun korkusundan parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlar düşünüp intibaha gelsinler diye veriyoruz.” (Haşr: 21)

Kur’ân, dünyevî, uhrevî, hukukî, ictimaî, siyasî bilcümle ahkâmı hâvî bir kanun-i Rabbânîdir; Allah ile kulları arasında nispet veya münasebet tesisi için inzal buyurulmuştur. Kullarına hûlül ve ittihattan münezzeh olan Allah birer nâme ve ferman-ı ilâhî olan kitaplarla beşere hitap etmiştir. Kur’ân, öyle bir furkan-ı ilâhidir ki mahbûba nâme-i Rahmânî, mahluk-i müdrike bir ferman-ı sübhânî, âsîü’l-usat ümmete irşad-ı ilâhîdir. Kur’ân bir devleti veya devletleri değil yekpare bir dünyayı idareye kâfi, nâfî ve kâfil bir kitâb-ı Rahmânî'dir.

Peygamber-i zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz hazretleri: "Ey ümmetim, sizden biriniz Allah celle celâlühu ile konuşmak istediği zaman hemen Kur’ân okusun"[3] buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk da:

 

تَبَارَكَ الَّذى نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلى عَبْدِه لِيَكُونَ لِلْعَالَمينَ نَذيرًا

 

“Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu (Muhammed'e), Furkan'ı indiren, Allah, yüceler yücesidir.”(Furkan: 1) buyurmaktadır. Bu âyet-i celileden anlıyoruz ki hak ile bâtılı, iyiyle kötüyü ayırmak Allah’tan başka kimse için mümkün değildir. Allahü Teâlâ, Furkan yani hakla bâtılı ayıran Kur’ân-ı Kerîm’i indirerek hakkı bâtıldan ayırmıştır. O halde istikamet üzere olmak isteyenin Kur’ân'dan ayrılması mümkün değildir. Ayrılan da katiyyen hiç bir hayra muvaffak olamaz ve iyiyi kötüden ayıramaz. Öyleyse her derdimizin çaresini Kur’ân'da arayalım; zira düşmanlarımızın şerrinden ancak Kur’ân’la kurtulabiliriz ve ancak O’nun emirlerini tutup yasaklarından kaçınmakla düşmanlarımıza galip olabiliriz. Cenâb-ı Hakk  şöyle buyuruyor:

 

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذيرًا

 

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”(Ahzab: 45) Resûlullah Efendimizin şahitliği peygamber olarak gönderildiği insanların iman ve amellerine şahitliktir. O’nun müjdesi ise kendisini tasdik eden iyilere cennet, rıza ve cemâlullahtır. Nezrinde ise tekzip edenlere (yalanlayıcılara) cehennemde elim azap vardır.”





[1] Hadis Buhari, Müslim

[2] Kütüb-i Sitte c.2 s.405

[3] Hadis Ebû Nuaym, Hılye






İLAHİ & ZİKİR

Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:

ARŞİV LİSTESİ

Hz. Pİr Mevlana

Restoran, kafe, çay bahçesi, otel,
halıcı, kasap, döviz bürosu çoğunlukta
olmak üzere farklı iş yerlerinin özellikle
''Mevlana'' kelimesini kullanmaları bizi
rahatsız etmektedir, rahatsızlığımızın sebebi
ise isim olarak bilinen aslen sıfat olan
kelimenin taşıdığı anlam ve önemi idrak
edilmeden ticari faaliyetlerde kullanılması
ve bunun devamı olarak kelimenin taşıdığı asıl
manevi değerini kaybetmeye başlamasıdır.
--->> Devamı