İman
İ M Â N

 

İmân; dini kitaplarımızda çok geniş şekilde izah edil-miştir.  İmân, özet olarak; Allah’ı ve gönderdiklerini “dil ile IKRAR, kalb ile tasdik etmektir,” diye belirtilmiştir. 

 

Şuhûdi  İman  Mertebeleri

Biz “imân”ı dört şûhud mertebesi içerisinde incele-meye çalışacağız.

 

1 – Ef’al = Şeriat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân sûresi 3/193 âyetinde,

 

rabbenâ innenâ se­mignâ münâdiyen yünâdiy

lil imâni en âminu birabbiküm feâmennâ

rabbenâ fağfirlena zünubenâ ve keffir

annâ seyyiatinâ ve teveffenâ meâl ebrar

Meâlen :

“rabbimiz gerçekten biz, rabbinize imân edin diye imâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk imân ettik”

“rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla bizden (çıkmış) kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.”

Yorum; lâfzi ve taklidi imân’dan müşâhedeli imân’a geçişi gösteren bu âyet-i kerime’yi incelemeye çalışalım.

“rabbenâ innenâ se­mignâ”

“ey bizim rabbimiz, mutlak olarak biz gönülden ve içten işittik.”

 

“münâdiyen yünâdiy lil imân”

“gerçek imâna ulaşmak için bâtından gelen bir çağırıcıyı duyduk.”

 

“en âminu birabbiküm”

“sizin rabbinize inanın (her ne kadar şu halde iken rabbinizi şuhûden idrak edemiyorsanız da imânen kabul edin dendiğinde).”

 

“feâmennâ”

 (davetçiye olan güvencemizden dolayı) hemen “imân ettik,” derler.

 

“rabbenâ fağfirlena zünubenâ”

“ey rabbimiz! kendimize birer varlık vermemiz-den dolayı işlediğimiz benlik günahlarımızı bağışla.”

 

“ve keffir annâ seyyiatinâ”

(beşeriyetimizden kaynaklanan kötü hallerimizi “settar” is-minle ört bize ait birşey kalmasın.)

 

“ve teveffenâ meâl ebrar”

“ve bizi (berat’ını almış olan) iyilerle birlikte vefat ettir (dünya hayatımızı sonlandır).”

Bu âyet-i kerime’de açık olarak görülen şu ki, kişi kendi nefsi ve bireysel benliği içerisinde lâfzi ve taklidi imânı ile hayatını sürdürüyorken, herhangi bir vesile, kendisinde meydana getirdiği muhabbet ile halinin değişmeye başlama-sıyle, imânın daha ileri hal ve mertebelerini araştırmaya baş-lamasıdır.

 

b ä  (nâ), bilindiği gibi arapça’da “biz” sözcüğününü ifade etmektedir ve görüldüğü gibi âyet-i kerime içerisindeki talebler “ben” değil, hep “biz” ile belirtilmektedir. 

Buradaki yaşam daha henüz kendi gerçek kimliğini bulamamış, fakat beşeriyet kimliğinden de çıkmaya çalışan ve kendi değerlendirmelerine uygun bir topluluğa iltihak ederek, böylece inançlarına daha çok destek bulmaya ve on-larla birlikte rabbine niyaz etmeye çalışan kimseleri belirt-mektedir.

 

“ve teveffenâ meâl ebrar” (ve bizi ebrar ile öldür) talebinde bulunmaları ise, bulundukları imân merte-besinin üzerinde bir “ebrar” yani “iyiler”, yani kendilerin-den daha iyiler, yani bireysel benliklerinden kurtulup, berat-larını alan kimselerin varlıklarından haberdar olmakla, onla-rın halleriyle hallenerek, hayatlarının son bulmalarını taleb et-meleridir.

Bu anlayış saf, temiz bir muhabbetle yapılan “şeriat” mertebesi imânıdır.

 

2 – Esma = Tarikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/3 - 4  âyetinde;

 

“elleziyne yu’minune bilğaybi ve yükıymunessalâte

 ve mimma rezaknahüm yünfikune” (3)

“velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke

ve ma ünzile min kablike

ve bil ahiretihüm yukinune”(4)  

Meâlen :

“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve na-mazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şey-lerden de infak ederler.” (3)

“onlar sana indirilene de senden önceki indiril-mişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakıynen tanır-lar.” (4) 

 

Özet Yorum; Esma – Tarikat mertebesi imânını ifade eden bu âyet-i kerimeleri incelemeye çalışalım.

 

“elleziyne yu’minune bilğaybi”

Bu âyetin çevirisi genel olarak, meâl ve tefsirlerde, yukarıda da belirtildiği gibi “onlar ki gaybe (görünmeyene) inanırlar,” şekliyledir.

Ancak bu ifade “ef’al mertebesi” itibariyle zâhir an-lamına göredir. Fakat âyet-i kerime “gaybe imân”dan bah-setmektedir. 

Eğer “gayb”, mutlak görünmeyen, bilinmeyen bir “yokluk” olsa idi, ona imân sadece hayâli olurdu.

 

Bu âyet-i kerime’nin gerçeğini daha iyi anlayabilme-miz için ¡k¤î Ì¤Ûb¡2 “bilgaybi” de ki, l / i  (be) ye ulaş-mamız gerekecektir.  l  (be) bilindiği gibi “ile” ve “birlik-telik” ifade etmektedir.

Hal böyle olunca verilecek diğer mânâ; “Onlar ki kendilerinde var olan gaybları ile kendi dışlarında olan gayba (görünmeyene) imân ederler,” olur.

 

Her kişinin bir içi, bir de dışı vardır; diğer ifadeyle, bilse de bilmese de “şehadeti” ve “gaybı” vardır. 

Akıl, rûh, nefs ve duygularımız, bütün varlığımızı kaplamış olduğu halde “gayb”ımızı oluştururlar fakat görün-mezler; cesedimiz de zâhirimizi oluşturduğundan görünür.

Eğer kişi kendinde var olan “gayb”ının hakikatlerini idrak edememiş ise, âlem’in “gayb”ını hiç idrak edemez; kendini tanıdığı kadar âlemi ve “gayb”ını idrak edebilir.

Kendi “gayb”ında olan gerçek hakikatleri idrak etti-ğinde ancak, daha gerçekçi olarak “gayb’e imân” hakikatini idrak etmiş olacaktır.

Kişi kendi gerçek varlığında “esma-i ilâhiyye”nin zuhurundan başka birşey olmadığını anladığında, âlemlerde de “esma-i ilâhiyye”den başka birşeyin zuhurda olmadığını da anladığında, bahsedilen âyet-i kerimenin gerçek mânâsı ortaya çıkmış olur.

Bu anlayış “ilmel yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır.

 

“ve yükıymunessalâte”

“ve namazlarını şuurlu olarak kılarlar.”

 

Bilindiği gibi “namaz/salât”, İslâm’ın beş şartından biri, uygulaması en çok sürekli olanı, İslâm’ın direği ve mü’minin mir’ac’ıdır.

 

İslâmi uygulamanın her mertebesinde, kişinin içsel (bâtın) âleminde değişik uygulamaları vardır.

Bu mertebede namaz kılmaya çalışan kişinin hali, kendi varlığından, beşeriyyetinden çıkmaya, saflaşmaya baş-lamış olmasıdır.

 

“ve mimma rezaknahüm yünfikune”

“Kendilerine verdiğimiz (madde ve mânâ) rızık-larından başkalarını da faydalandırırlar.”

Yine bilindiği gibi; maddi ve manevi olarak rızık, iki türlüdür. 

Maddi olan, yeme, içme gibi maddi ihtiyaç ve zevkler;

manevi olanı ise,  din ilimleri ve onun içinde bulunan irfaniyet ilimleri, rûhani rızıklarıdır.

 

Kimde bunların her ikisinden de fazlaları varsa, onlar-dan başkalarını da faydalandırırlar.  Maddi rızk infakı ile bu- günün geçimine, manevi rızk infakı ile de ahiretin geçimine faydalı olmaya çalışırlar.

“velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike”

“ve onlar zât mertebesi itibariyle (rabbından) sana indirilene ve senden önce (sıfat, esma, ef’al mertebeleri itibariyle) indirilmişlere de inanırlar.”

 

Âdem (a.s.) dan beri gelmiş bütün seyr mertebelerini idrak etmeye çalışarak her peygamberin hayatından hisseler çıkartarak, böylece ilimlerini ve imkânlarını geliştirerek, irfa-niyyet yolunda hergün biraz daha ilerleme kaydederler.

 

“ve bil ahiretihüm yukinune”

“ve onlar ahirete de (ilmel yakıyn idrakîyle) canlı ve içten imân ederler.”

Sadece imân etmekle kalmayıp, yaşadıkları sürece dö-nüş yapacakları ahiret yurdu için gerekli malzemeyi tedarik etmeye çalışırlar.

 

Bu âyetlerde dikkatimizi çekmesi gereken bir husus vardır, o da şudur; evvelki imân mertebesinde kişiler, bireysel kişilikleri, benlikleri ile istekte bulundukları halde, burada ise, bu mertebenin ehilleri “Rahmâniyyet” mertebesinden “Rûbubiyyet” mertebesi özellikleri ile ifade edilmektedirler; kendilerinden bir talepleri olmamaktadır. 

 

Çünkü “yokluğa” ve “hiçliğe” doğru kanat açmışlar (mutu kable ente mutu ölmeden önce ölün) hükmü ile ve nefislerini terbiye etmek için ölüm vadisine gitmişlerdir.

Bu yaşantı “ilmel yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır.

 

3 – Sıfat = Hakikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Meryem sûresi 19/96  âyetinde;

 

innelleziyne âmenu ve amilussali­hati

seyec’alü lehumürrahmânü vüdden

Meâlen :

“Muhakkak ki imân edip salih amel işleyenleri rahmân sevgili kılar.”

 

Özet Yorum; Sıfat - Hakikat mertebesi imânını ifade eden bu âyet-i kerime’yi incelemeye çalışalım.

 

“innelleziyne âmenu”  

“Hakikat ilmi ile imân edenler.”

 

“ve amilussali­hati”

“Salih amel”in kısa ifadesi şudur: Mânâsı hakk’tan; fiili, tatbikatı kuldan olan ameldir, diyebiliriz.

Salik seyr-ü sülûk yolunda nefsini temizleye, temiz-leye; Hakk’tan gelen mânâları idrak ederek, beşeri sıfatların-dan soyunarak, ilâhi sıfatlarla tahakkuk etmeye başlar. Bu hal ona imân yolunda çok şey kazandırır.

 

“seyec’alü lehumürrahmânü vüdden”

Böylece çalışmalarını sürdürerek, “Rahmâni haki-katler”e ulaşanları “Rahmân” sevgili kılar.

Bu yaşantı “aynel yakıyn” hali ile “sıfat mertebesi”  imânıdır.

 

4 – Zât = Marifet mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/285  âyetinde,

 

amenerrasûlü bima ünzile ileyhi min rabbihî

vel mu’minune küllün amene

billâhi ve melâiketihî ve kütübihî verrüsülihî  

 

Meâlen :

“O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı, mü’minler de hepsi

Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandı.”

 

“amenerrasûlü”  “Rasûl imân etti.”

Özet Yorum;  yukarıdaki âyette belirtilen bu husus çok mühimdir, çünkü Âdem (a.s.) dan bu günlere kadar ge-len, gelip geçen hiçbir mü’min, peygamberler dahil böyle yü-ce bir imânı idrak etmiş değildirler. 

 

Her peygamber ve tabiileri, kendi bulundukları merte-beleri kadar Hakk’ı idrak ettiklerinden, imânları o düzeyden-dir. Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ise, bütün ilâhi mertebeleri “câmi” yani kendinde toplamış olduğundan, O’nun imânı bütün imânlara bedel ve onlardan üstündür.

 

Buradaki imân aslında “ikân”dır. Zât mertebesi idra-kîyle ve itibariyle yaşamaktır.

 

“bima ünzile ileyhi”   “kendisine indirilene.”

O günlere kadar yer yüzüne indirilmemiş olan ilâhi hakikatler Allah “zât” isminin zuhuru kendisine indirildiğin-den hiç şüphede kalmayıp, kabul etmiştir.

 

“min rabbihî”   “rabbinden”

Her varlığın kendi özel “Rabb-ı Has”ı vardır ve onun terbiyesi altındadır ve her bir “esma-i ilâhiyye” bir “rabb” terbiye edicidir.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin rabb-ı ise, “Rabb-ül Erbab” olan Allah (c.c.) dür. Bu idrak içerisinde “rabbin-den” ifadesi “Allah”tan demek olur.

 

Bütün isim ve sıfatlar Allah’ındır fakat hepsinin ifade ettiği ayrı ayrı mertebeleri vardır.  Bunları tanıyıp idrak ettiği-miz kadarıyla Allah-ü Teâlâ’yı da tanımış olabiliriz, aksi hal-de hayâl ve zannımızda var ettiğimiz bize ait, sadece bizim olan bir hayâli “rabb” ile ünsiyyet etmiş oluruz.

 

“vel mu’minune” “ve mü’minler (de böyle imân etti)”

Hakk yolunda her peygamberin bir mertebesi ve o mertebenin de bir imân düzeyi vardır.  Bunlara imân edenlere “mü’min” denir.

 

Buradaki “mü’min”lik ise, “Hakikat-i Muhamme-di” anlayış ve idrakî ile “zât mertebesi” imânıdır.

 

“küllün amene billâhi”

“hepsi Allah’a (tüm mertebeleri ile) imân ettiler.”

 

“ve melâiketihî”

“melek ismi ile (belirtilen bütün mânâ ve güçlerin Hakk’tan olduğuna) imân ettiler.”

 

“ve kütübihî”

(manevi ilimlerle donatılmış, aslı bozulmamış olduğu haliyle) bütün kitaplara (imân ettiler)

 

 

“verrüsülihî

Mertebesi itibariyle, kendilerine verilen mânâ ve ilimleri, bâtın âleminden zâhir âlemine çıkararak “Hakikat-i İlâhiyye”nin en iyi şekilde anlaşılmasını sağlamaya çalışan Ulûhiyyet bilgilerini irsal eden rasûllerine imân ettiler.

 

Kûr’ân-ı Keriyim Ra’d sûresi 13/28 âyetinde;

 

elleziyne âmenu ve tatmeinnü kulubühüm bizikrillâhi 

ela bizikrillâhi tatmeinnül kulubü        

Meâlen :

“onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allahı anmakla huzura kavuşmuştur.

 İyi bilin ki, gerçekten kalbler ancak Allahı anmak-la huzura kavuşur.”

 

“elleziyne âmenu”

“o kimseler ki (ef’al, esma, sıfat ve zât mertebeleri itibariyle idraklerini oluşturup, bu anlayış içerisinde) imân (edip “ikân”) ederler.”

 

“ve tatmeinnü kulubühüm”

(Bu anlayışla evvelce kendilerinde var olan hayâli ve vehmi imânlardan arınıp) kalbleri, (gerçek imân, mutlak “ikân” ile) mutmain olup, (ilâhi huzuru bulurlar.)

 

 

 

 

“bizikrillâhi”

“Allah” ism-i celâli bütün mertebe ve “esma-i ilâ-hiyye”yi bünyesinde bulunduran câmi bir isimdir

Herhangi bir isim zikredildiğinde, sadece o ismin mâ-nâsının açılımları olur.

“Allah” ismi ise, kişide bütün mânâların ortaya çık-masını sağlar.

 

“elâ bizikrillâhi”

“iyi bilin ki (yukarıda belirtilen oluşumlar, ancak) “Allah” isminin gerçek anlamda zikri ile meydana gelir.”

 

“tatmeinnül kulubü”

“Kalblerin mutlak tatmini ‘Allah’ zikrine bağlanmıştır.”

 

Zikr, iki yönlü izah edilebilir; birinci yönü, kişi her-hangi bir “esma-i ilâhiyye”yi veya duayı belirli veya belirsiz sayılarla tekrar etmektir, ki bu da iki türlüdür.

 

Birincisi; kişinin kitaplardan veya çevresinden aldığı bazı tavsiyelerle, kendi başına çektiği zikirlerdir; bundan ahi-rette sevap beklemektedir.  İyi niyetiyle yapılan bu çalışmalar kişiye az da olsa huzur sağlar; şeriat mertebesi zikridir.

 

İkincisi; İzinli zikirlerdir, ki bunlar da üç kısımdır.

 

İzinli zikirlerin birinci kısmı; esma - tarikat merte-besi itibariyle “şeyh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ken-di sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikle-ri “esma-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide, az da olsa muhab-bet ve iyi ahlâkın artmasına sebebolurlar. 

Ancak burası oldukça da tehlikeli bir yerdir. Zikir ve-ren kişinin mutlak o yerin (mertebenin) ehli olması lâzımdır; aksi halde psikolojik mânâda istenmeyen haller meydana ge-lebilir, kişinin sosyal dengeleri de bozulabilir.

 

İzinli zikirlerin ikinci kısmı; sıfat - hakikat mertebesi itibariyle “arif” diye isimlendirilen bazı kimselerin, kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi kimliğini bulmasına ve kendini ya-kıynen tanımasına sebebolur.

 

Daha evvelki mertebelerde çektiği zikirlere hayâl ve duygular, kısmen de olsa karıştığı halde, burada kendi gerçek kimliğini bulmaya başladığından hayâl ve vehimin burada pek etkisi kalmaz; ilk irfaniyyet mertebesidir.  Ehlini bulmak oldukça zordur.

 

İzinli zikirlerin üçüncü kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ilâhi sistem içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri  “esma-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i ilâhiyye”yi, Allah’ın hakikatini ger-çek mânâsıyle bulmaya başlar.

 

Burası gerçekten oldukça güç, güç olduğu kadar da mühim ve değerli bir saha; epey de yüksek bir irfaniyyet uf-kudur.  Ehlini bulmak çok zordur. 

 

 

Ancak  Kûr’ân-ı Keriym Sâd sûresi 38/72. âyetindeki

 

“ve nefahtü fiyhi min rûhıy”

Meâlen :

“ona rûhumdan üfledim” hakikati ve “nefha-i ilâ-hiyye” bunlardan meydana gelir.  Her söyledikleri sözlerle dinleyenlerde yeni yeni bâtıni yaşam “hay esması”nın zuhu-runu meydana getirirler.

“Nefsini bilen rabbını bilir” hükmüyle en geniş mâ-nâda kendi nefislerinde bulunan rûbubiyyet hakikatleri ile “rabb-ül erbabı” idrak ederek “Allah” ism-i câmisini ola-bildiğince her mertebesi itibariyle, en geniş mânâda idrak etmiş olurlar.

 

Zikrin ikinci yönüne gelince; lügat mânâsı itibariyle “anma, anılma, hatırlama” gibi kelimelerle ifade edilmekte-dir. 

Bu yöndeki zikrin mânâsı, elde tesbih, dilde lâfız de-ğil; kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ve “esma-i ilâhiy-ye”leri hatırlayarak, zuhurda faaliyete geçirmesidir.

 

“Zikr ona derler ki, fikri aça” hükmüyle yapılan tesbihi zikirler sonunda açılmaya başlayan idrakî gelişmeler neticesinde kişi, kendini ve kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ortaya çıkararak “tahallâku bi ahlâkıllâh” hükmüyle Allah’ın ahlâkıyle ahlâklanmaya başlar, ki bu da “ahlâk-ı Kûr’âniyye”dir. 

 

İşte yukarılarda kısaca ifade etmeye çalıştığımız “Allah’ın zikriyle kalbler gerçekten huzur bulur” çünkü zikir, zakir (zikreden), mezkûr (zikredilen) birleştiğinde arada gayrı kalmadığından, “mutlak huzur” meydana gelmiş olur.

 

Buraya ulaşmak, daha evvelce belirtilen mertebeler-den geçip yükselmekle olur. Bu yaşantı “hakk-el yakıyn” hali ile “zât mertebesi” imânı, diğer ifadeyle “ikan yakıyn” halidir.

 

İmanın  Diğer  Özellikleri

İnsânlık seyrinin gelişiminde imânın da seyr mertebe-lerini görmekteyiz. 

Âdem (a.s.) nın imânı, günahlarından arınmaları için rabblarına yalvarmaları yolunda idi.

İbrahim (a.s.)’a kadar imân, dua mahiyetinde geçti.

 

İbrahim (a.s.) ile tevhid hakikatleri ortaya çıkmaya başladı ve onun mertebesi “tevhid-i ef’al”; kendisi de “tevhid’in babası” ünvanını aldı.

İmânı, “tevhid-i ef’al imânı” oldu.

 

Mûsâ (a.s.) ile “tenzih” hakikatleri ortaya geldi.  O mertebede Allah (c.c.) sadece göklerdedir, bilinmez ve ula-şılmaz haldedir; bu yüzden Mûsâ (a.s.) imânı, “tenzih” oldu ve kendisinden bahsedilirken “Mûsâ’nın Rabbı” diye ifade edildi.

 

 

İsâ (a.s.) ile “teşbih” hakikatleri ortaya geldi.  Benzet-meli ifadelerle gerçekler izah edilmeye başlandı.  Bunun neti-cesinde “üçlü Allah” anlayış (imân) ı ortaya çıktı, ki “bi ism-i eba ve ebi ve rûhûl kudüs” yani (baba, oğul ve rûh-ül kûdüs) ile ifade edilmeye çalışıldı.

 

Muhammed (a.s.) da ise, “tenzih” ve “teşbih” birleş-tirilip “tevhid” oluşturuldu; “evvel, ahir, zâhir, bâtın hepsi O’dur,” diyerek, gerçek imânın ne olduğunu açık olarak ortaya getirdi ve “tek”i ifade eden 

 

“bismillâhirrahmânirrahiym”  

diyerek, Allah’ın “Rahmân” ve “Rahiym” isimleriyle “tek” olarak ifadesi oldu ve “kelime-i tevhid” ile de netleştirdi.

 

Mûsâ (a.s.) nın kavmi birçok ilâhlar üreterek, kesrete yani şirke düştüler.  Romalılar da birçok erkek ilâh ve kadın ilâheler ürettiler. İsâ (a.s.) mertebesinde ilâhları üçe düşürül-dü.

 

İslâmın zâhirinde ise, kimlikler ikiye indirilerek “kul” ve “rab” hükmüyle ifade edildi. İslâmın özünde bulunan “mutlak tevhid”in oluşması için ikiden, birinin ortadan kaldırılması lâzım geldiğinden bu kaldırılması gerekecek olanın da “rab” değil, tabii ki “kul” olması lâzım gelecektir; “çık aradan kalsın yaradan” ifadesiyle çok açık, basit ve lâ-tif olarak telâffuz edilen bu kısa cümle büyük bir mânâ haki-katini ortaya koymaktadır.  

Kişi kendi varlığında bulunan nefs ve hevasından ne derece sıyrılabilirse, o derece kendisinde “Hakk” meydana çıkar; böylece kendinde, beşeri kendinden birşey kalmadı-ğından gerçek tevhid’e ve tevhid’in imânına (ki, “ikan” dır,) ulaşmış olur.

 

İseviyyette İmân: Teslis, bir başka ifadeyle  “hakk”, “âlem” ve “kul” üçlüsü mahiyetindedir.

 

İslâmın şeriat mertebesindeki imânı, şeriat mertebesi (ikilik perdesi) üzere vazedildiğinden; “kul” ve “hakk” iki-lisi üzere bina edilmiştir.

 

İmân, esma mertebesinde, duygusallık ve muhabbet üzerinedir.

İmân, hakikat, sıfat mertebesinde, ikilikteki tekliği bulmaktır.

İmân, marifet mertebesinde, kendindeki “ulûhiyyet” ve “abdiyyet” mertebelerinin hakkını vererek tek olarak yaşamaktır.

 

Zât mertebesinin iki özelliği vardır:

Biri, “zât-ı mutlak”; diğeri, “zât-ı mukayyed”dir.

“Zât-ı Mutlak”, aynı zamanda “gayb-ı mutlak”tır ve burası “mutlak tenzih”tir.  Bu mertebeyi anlamaya yol yoktur. 

 

İşte ancak sadece burası için “imân-ı gaybi” yani gayba imân hükmü mevcuttur.

 

Buradan sonraki tecelliler idrak edilir hallerde oldu-ğundan, “ilmi imân”, “hissi imân”, “şuhûdi imân” ve bun-ların toplamını bünyesinde bulunduran “ikân”dır.

 

İkan (yakıyn), “kurb” kelimesiyle ifade edilen yakınlık değildir; yakınlık, iki varlık gerektirir. 

 

İkan ise, böyle bir şeyi kabul etmez;

“el yakıynü hüvel hakk” yani “yakıyn, zâtıyla – sıfatıyla hakk’tır” denmiştir.

 

Tefsirler “yakıyn”i bazı yerlerde “ölüm” ile tercüme etmişlerdir. Kısmen bu da doğrudur. Ölmeden evvel ölen kimselerin varlığında Hakk’tan başka birşey kalmadığından ikilik de düşer, teklik olan “yakıyn”lik kalır.

 

Kişinin bâtınında kendi yoktur, ki imânı olsun; zâhi-rinde ise, vücûd heykeli ile, hayâl gibi dolaşıp durmaktadır.  Öyle perdelenmiştir, ki tanımak mümkün değildir, öyle aşi-kardır, ki tanımamak mümkün değildir.

 

Ebu Hüreyre (r.a.)  dan; Peygamberimizi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmân yetmiş veya altmış şu kadar bab/dal’a ay-rılmıştır. En üstünü “lâ ilâhe illâllah” sözüdür; en aşağısı da insânlara eziyet eden şeyleri yoldan kaldırıp atmaktır.  Hayâ da imânın ayrılmaz bir parçasıdır.”  *(1)

Efendimiz (s.a.v.) bu hadis-i şerifleriyle imânıın bütün mertebelerini toplu olarak ifade buyurmuşlardır.

 

*(1) Tâc tercümesi cild 1/S 24 Hadis no. 10

 

“70 bab (kapı)”, yedi nefis mertebesinin her merte-besinde 10 özelliği ile idrak etmektir.

“lâ ilâhe illâllah” “Kelime-i Tevhid” isimli kitabı-mızda belirttiğimiz anlayışla ifade etmektir.

 

 “İnsânlara eziyet eden şeyleri yoldan kaldırmak,” Hakk ve tevhid, seyr-ü sülûk yolunda kendisine mani olan her türlü şeylerin kaldırılıp, yolunun açılmasına yardımcı olmak-tır.

 

“Hayâ”, utanma, sıkılma, Allah korkusu ise, kendinde olan tüm varlığını Hakk’a teslim edip, kendi nefsine mal etmekten utanma, sıkılma ve Allah korkusudur, diyebiliriz.

 

Allah (c.c.) cümlemize mutlak gerçekleri idrak ettirecek akıl ve irfaniyet vermesini niyaz ederiz. Amin.

 

Küçük Bir Hatıram :

Yeri gelmişken sizlere, bu mevzuu ile ilgili küçük bir hatıramı da anlatmaya çalışayım.

1997 senesinde idi yeni tanıştığımız B... isimli arka-daşımızla birkaç defa görüşmüş idik.  Bu arkadaşımız, ken-disinin “zamanın mehdisi” olduğunu söylediği bir zâta gö-nülden bağlı idi. Bu arada bizlere de mutlaka bu zâta bağ-lanmamız gerektiğini, kendisinin zamanın sahibi olduğunu, bu durumda herkesin kendisine biat etmek zorunluluğu bu-lunduğunu adeta manevi bir baskı kurmak isteyerek, bizleri zorlamakta idi.

Aramızda karşılıklı birçok mevzular oldu; çıkardığım netice, “ne kadar büyük bir hayâl, vehim ve cüret içinde bulundukları yolunda idi.”

Sonunda daha fazla görüşmeye lüzum görmeden;

  • “size bir soru sorabilir miyim? dedim.
  • “buyrun,” dedi
  • “irfan ehlinde imân ömür boyu sürer mi?

dedim.

  • “evet sürer,” diye cevap verdi.

Hiçbir izah da yapmadığından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve seyr-i sülûk’tan hiç haberleri olma-dığı açık olarak anlaşılıyordu.

 

Bu görüşmemizden sonra da başka bir görüşmemiz ol-madı, ne ben aramayı arzu ettim, ne de onlar aradılar. 

 

Allah cümlemize hayırlar nasibetsin. Amin.

 

B. G. İ.

Tecelli

02/05/2003 Cumayı Cumartesine bağlayan gece

 

Gönlümde

“Deryayı-i Derya” ....... “Deryamın Deryası” beyanı zuhur etti. 

Bilahare şühûd açıldı ve namütenahi, kenarları olma-yan bir derya şühûd ettim. Rengi yeşil, çok hafif laciverte ça-lan temiz ve sessiz, canlı ve diri bir görünümdeydi. Sukunet veriyordu.

(Daha evvelki kendimi Nuh olarak gördüğüm muaz-zam dalgalı deniz rengi olarak koyu lacivert olmadığı şühûd ettirilerek hatırlatıldı)

Görünümü ve renkleri itibariyle boyutları olduğu bel-liydi.

Sonra o deryanın tam ortasında içi görülebilecek dere-cede tamamen renksiz, saf, katıksız ufak yuvarlak görünümlü bir su belirdi. 

Deryanın tam ortasında olan bu su, bütün deryanın anasıydı, onu var eden, onun boyutlandırandı, bir diğer de-yişle, şühûd ettiğim derya, o ortada bulunan saf suyun görün-mesiydi. O olduğu halde ona karışmıyor; onu boyutlandırdığı halde, kendinde boyut yoktu. 

Bu öyle bir su idi ki, içi görülüyordu ama içi yoktu. Dikkat edersem derinlemesini hortum gibi bir dikeylik kaza-nıyor. 

İçinde birşey yok diyorum ama zerrelerinin her biri o derya gibi daha nicelerinin anası olacak gibiydi.

 

Bu hal bende tefekkür ve sohbet halinde bir müddet devam etti.

 

Bilahare bunu Necdet Bey Sultân’a nakledeyim diye düşündüm. Hanımım Gülçin Hanıma bu durumu danıştığım-da, “vaktin geç olduğunu rahatsız etmememi” sağlık verdi. “İstersen rabbine danış” dedi. Ben de “Bu danışma edeb-i tevhide uymaz,” dedim.

 

Bir müddet sonra rabbim, Necdet Bey Sultânı kaste-derek, “an’da kemâlimden yeni bir kemâl zuhurda-dır,” dedi.

Devam ederek

“kadiri’yül kadiri” “kadiriyet ne ise, ben onun ka-diriyim sırrı.”

Devam ederek,

“sen neden elinin hem üstünü, hem de elinin içini öpüyorsun?

elinin üstünü öpmekle, ell vesile sırrını” “sırrı ademiyeti”, tasdik ediyorsun;

(buradaki ellsehven değil, beyan ile böyledir)

elinin içini öpmekle, “sırrı kadiriyeti” “kadiri’yül kadiriyeti” tasdik ediyorsun.”

“Ene Gavsül Azamı Muazzama Abdülkadir Gey-lani”

“Bahşı Ata-yı mübareke”  

 

RÜYA 23/04/2003

Büyük bir muhabbet ile küçük bir erkek çocuğunun himayesi ve bakımı ile meşgul olduğumu görüyorum.

Sonra bana üç harf gösterdiler 

(a) “elif”,  (â ) “mim”, (æ ) “nun” 

 (æ â a)   “Bu nedir ?” dediler;   - “emin” dedim

(â ) “mim”in yanına bir (a) “elif” koydular 

 

ve “nedir”  dediler,   -  “imân” dedim.

bu sefer o konan (a) “elif” in üstüne “hemze” koydular

 

Bu sefer cevap vermedim.

Devam ederek, (â ) “mim” yanındaki ( ª a) “elif”  ve “hemze” yi kaldırıp, başka başka seçemediğim sonsuz harfler konup süratle kalkmaya başladı. Ben sadece seyrettim.

 

Şu anda zuhur eden “himmet-i muzaffer selâmün aleyküm”

 

Müsaadenizle hürmetle ellerinizden öper; içini dahi öperek sırrı tasdik ederim

 

B. G. İ.   (Bâtından Gelen İkram)