Rüya'nın Hakikatı

a) Keşf-i mücerred : (Açık Rüyalar)

Duyularla idrak edilen, sûretlere uygunluğu olan sû-retlerin görüldüğü rü’yâdır.  Buna gaybda olan sûretlere vakıf olmak denir. Bu türden olan rü’yâların tevil ve tabir edilme-sine ihtiyaç yoktur. Görüldüğü gibi aynen zuhur etmesi ümit edilir.

 

 

Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır. 

Rü’yâda bu “nûr”, insânın “hayâl”i üzerine yayılır.  İşte bundan dolayı “sâdık rü’yâ” Hz. Peygamber Efendi-mizde “vâhy’in başlangıcı” olmuştur.

 

İlk vâhyi teşkil eden bu rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz. Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de,  ona “uyur” denilemez.

 

b) Keşf-i muhayyel : (Tabir  Gerektirenler)

Rü’yâda, duyularla idrak edilen sûretlere doğrudan uygunluğu olmayan sûretler görmektir. Bu tür rü’yâlar tabir edilir;  tabir edilmeksizin anlaşılması mümkün olmaz.

Tabir ise, rü’yâda görülen sûretlerle münasebeti olan duyular âleminden bir sûret ile yapılır.  Mesela Rasûlullah’ın, rü’yâda kendisine ikram edilen “süt’ü” “ilim” ile yorumla-maları gibi...

Süt ile ilim arasındaki bağlantı, “süt”ün, beden için, gıda; “ilm”in de, Rûh için gıda olmasıdır.

 

Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar yoktur.  Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine “ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapıla-bilir.

Kendisinde bu ilim olmayan kimseler rü’yâda görülen sûretlerin mânâsını anlayamazlar.  Zira rü’yâda benzer sûret-ler gördükleri halde her şahsa ayrı yorum yapılır. 

 

Mesela rü’yâsında “ezan okuduğunu gören” üç kimse-nin rü’yâsı ayrı ayrı yorumlanır.  Bu rü’yâ;

birinin, “hacca gideceğine”; 

diğerinin, “hırsızlık yapacağına”

üçüncüsünün, “mürşid ve hadi” olacağına delâlet eder. *(14)

 

İçinde yaşadığımız âlemin bizi, belki de ençok ilgilen-diren bölümü “misâl âlemi”dir.  Gerçi yukarıdan itibaren ge-len bütün mertebelerde yerimiz vardır, fakat önceleri oralara ulaşmamız zordur.

Kendimizde, yukarıda belirtilen iki hayâl âlemi birlik-te yaşanmaktadır, ancak kendi ürettiğimiz küçük hayâl âlemi gerçek ve geniş mânâda ki hayâl âlemine ulaşmamıza en bü-yük perde teşkil etmektedir.

 

Kişi doğduğu andan itibaren çevresindeki oluşumları, gerek fiili, gerek ilmi yönüyle algılamaya başlar. Büyüdükçe bu algılamalar kendisinde  bir birikime sebep olur. Yavaş, ya-vaş, okul ve diğer beşeri münasebetler yüzünden dış âlemden de etkilenmeye ve oradan da birçok yeni değer yargıları oluş-turmaya başlar.  Böylece buluğ çağlarında bireysel kimliğini yani kendi “beşeri hayâl” âlemini oluşturmuş olur.  Daha sonraki yaşantısı genellikle bu istikamet içerisinde devam eder.

 

 

(14)  Füsus’ul Hikem A.A.Konuk ilgili bölümler özet.

 

 

Eğer gerçek mânâda bir “irfan eğitimi” alamamışsa, kendi oluşturduğu bireysel hayâl âleminden çıkması mümkün değildir.

 

Bireysel hayâl, ilâhi hakikatlerden uzak olduğundan, “gaflet ve uyku” hükmündedir. 

Birey her nekadar geziyor, yiyor, içiyor, yaşıyor gibi gözüküyor ise de, aslında hayâlinde var ettiği, gerçekte olma-yan, bir vücûd heykeli ile yaşıyor demektir.

 

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar,” Hâdis-i Şerifi bu hususu çok açık anlatmaktadır.

 

Bireysel “beşeri hayâl”, gaflet perdesini açmadıkça gerçek hayâl âlemine oradan da diğer âlemlere “uruc” yük-selmemiz mümkün olamayacaktır.

 

Bunun tek çaresi Kûr’ân-ı Keriymde muhtelif yerlerde belirtilen “Âdem” (a.s.) kıssasının hakikatlerini tahsil etmek-le ve “ve necmü iza heva” heva yıldızını sönsürmekle elde edilecektir..