Yaratma  Kelimesi

 

 Arifler ve aşıklar “Kâmûs-u aşk”tan (büyük aşk ki-tabı) “yaratma” sözcüğünü kaldırmışlardır, çünkü zâten böy-le bir şey yoktur, olması da mümkün değildir.

 

Ancak, “şeriat” ve “tarikat” mertebesi itibarı ile ka-bul edilen hayâli bir tenzih mertebesinde yaşayanlar bu keli-meyi kullanabilirler, çünkü bulundukları yer “hayâli ikilik” üzere bina edilmiştir, yani bir yaradan bir de yaradılan vardır.

 

Fazla zihin yorgunluğu ve bilgi gerektirmeyen bu an-layış, zamanla oluşan şartlanmalar neticesinde de pekişir.  Bu anlayışı daha yukarılara taşımak da zor veya angarya gelir. Ancak bu hal kişinin farkında bile olmadan “gizli şirke” düşmesine bile sebeb olur.

 

*(17) F. Hikem, M. Arabi, A. Avni Konuk cilt 3 ilgili bölümler özet

Kasdi olmayan bu anlayışla, iyi niyetle yapılan ibadet-ler kabul edilir ve “sevab” kazanılmış olur. Fakat kişi kendini kazanamaz, gerçek Hakk’tan ve irfaniyyetten uzak olur, ki bu da oldukça acı bir hâdisedir.

 

İnsânın en önemli vasfı düşünücü ve ayırıcı olmasıdır.  İlk ayırması lâzım gelen şey de, aklını kaplayarak perdelemiş olan yanlış bilgi ve şartlanmalardır.  Böylece gerçek bilgilerle “aklî hürriyetine” de ulaşmış olacaktır.

 

Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız hususlar, as-lında, âlemde yaratma diye bir şey’in olmadığını, sadece mer-tebe, mertebe; bâtından zâhire çıkış olduğunu açık olarak göstermektedir. 

Bütün bu zâhire çıkmış varlıklar yaratma değil, “zu-hur/tecelli”dir. Âlemde mutlak olan bir tek “zât” vardır, o da “Hz. Allah”tır, zuhurları ise, kendinden kendinedir, kendi isim ve sıfatlarıdır.

 

“Yaratma” ifadesi, ikilik gerektirir, ki bu da mümkün değildir. Gerçek irfan ehli, bu kelimeyi kullanamaz; kullanı-yor ise, irfan ehli olamaz.  Bu anlayışı ile gerçek tevhidi idrak edememiştir.

“Yaratma” ifadesini, “şeriat” ve “tarikat” merte-besi itibariyle perdeli olarak kullananlar mazurdur.  Ancak “hakikat” ve “marifet” mertebesi itibariyle bu kelime kulla-nılamaz.  Onun yerine “zuhur” ve “tecelli” kelimeleri alır, ki arada kıyas kabul etmez farklar vardır; arif olan anlar.

Daha fazla uzatmadan yolumuza devam edelim.

 

Yukarılarda ifade edilen, (Allah var idi onunla bera-ber hiç bir şey yok idi,)  hâdis-i şerifi; Hz. Ali (k.a.v.) efen-dimize iletildiği zaman, az düşünerek, (şimdi de öyledir,) di-ye cevapladığı bildirilmiştir, ki gerçek de budur.

Evet:  Evvelde de, şimdi de, her zaman da, Allah var-dır ve O’nunla birlikte hiç birşey yoktur ve de olmayacaktır.

Çünkü olması da mümkün değildir.  Mümkün olabil-mesi için en az aynı değerde bir “Allah” daha veya “Allah-lar” olması lâzım gelecektir, ki bu da imkânsızdır.

 

Yaratma; yoktan var etme anlamındadır. Aslında yok olan, zâten yoktur, (yok olan var olamaz, var olan da yok olmaz,)  ancak şekil değiştirir. 

 

Bir şeyin yoktan var edilmesi, “yaratılma hâdisesi olabilmesi için, bu âlemin sahibi olan Allah (hayâlen diyelim ki) bir başka âlemin Allah’ından kendinde olmayan bir mal-zeme olarak ondan meydana getireceği yani gerçekten ken-dinde yok olan şeyden bir varlık vücûde getirmesi ancak “ya-ratma”, (yoktan var etme) şekliyle ifade edilebileceğinden, ki böyle bir şey de söz konusu olmayacağından; “yaratma” hâdisesi de irfan ehli için mutlak olarak yoktur,  çünkü zuhu-ra gelip vücûd bulmuş her şeyin kaynağı Haktır ve zuhur yeri de haktır, bu sebebden âlemde ikilik de yoktur.

 

Rahmâniyyet :  Sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâ-ni”, sonsuz fezaya külli olarak nefesini, nefh ettikten sonra, zaman içinde “a’dem” “zûlmet”ten mertebe, mertebe zuhu-ra çıkışın sonunda, ulaşılan birey varlıklara “nefis” ismi ve-rildi.

Genelde “nefes-i Rahmâni”; birey de “nefis-i beşe-ri” insân ve diğer varlıklar olarak zuhura çıktı.

 

         Zuhuru perde oldu zuhura,

         Gözü olan delil ister mi nûr’a.

 

Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine per-de olmaktadır.

 

İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif:

         Seni bu hüsnü vech ile görenler,

         Korktular Allah demeye,

         Döndüler insân dediler. 

İfadesiyle bu mertebe hakkında ne hoş söylemiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i şeriflerinde:

“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır.

“Son gelen” sözü ile, bu mertebenin kemâlini;

“ilkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini  ifade etmişlerdir.

 

Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.

 

Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir.  Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler bura-da olabilmektedir. 

 

Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır.  Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir. 

“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mer-tebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etme-sidir. 

“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da kemâlidir.

 

Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tama-men açılmıştır. 

Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.

 

“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mut-lak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i;

“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulu-nan “ilâhi Rûh”u,

“Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte;

ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.

 

Allah insân’ı böylece “Rahmân” sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O ola-rak zuhur’dadır.

 

Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı.

 

Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve diğer var-lıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer hazine-dirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık hazinesidir.

 

      “Ulûhiyyet”          - ilim,

      “Rahmâniyyet”   -  arş,

      “Rubûbiyyet”      - kürsi,

      “Melikiyyet”        - zemin, dünya  diyebiliriz.

İnsândaki karşılığı;

      “ilim”                    - akıl,

      “arş”                     - baş, 

      “kürsi”                 - kalb - gönül,

      “zemin”                - yer - ayak     mertebesi oldu.

 

Belden aşağısına süfli; belden yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd birdir.

 

Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde:

 

lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin (4)

sümme redednahü esfele safiliyne (5)

Meâlen :

“Biz insânı en güzel kıvamda halkettik(yarattık)” (4)

“sonra aşağıların aşağısına reddettik.” (5)

 

Bu sûrenin tamamının ve bu kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri olmadığı için sadece yukarıda belir-tilen bölümüne bir başka yönden dikkat çekmeye çalışaca-ğım.

Esfel-i safilin, “aşağıların aşağısı” olarak genel an-lamda ifade edilmekle beraber, zâhiri ifadesidir. 

İçinde bulunan diğer mânâlardan biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.” 

 

“Tecellimizin en başından en sonuna kadar gön-derdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat et-miş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu yüzden bizim halifemizdir.  Kendisinde her türlü ta-sarrufumuz mevcûddur.”

 

Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen ve hep-sinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir.

 

“Hazret-i Şehadet” ef’al âleminde,

  1. Allah’ın tenezzülü
  2. Kûr’ân’ın tenezzülü
  3. İnsân-ı Kâmil’in tenezzülü
  4. Zâtının tenezzülü
  5. Beyt’inin tenezzülü
  6. Mânâların tenezzülü
  7. Sıfatların tenezzülü
  8. Rûh’un tenezzülü
  9. Nûr’un tenezzülü
  10. Esmâ’ların tenezzülü
  11. Meleklerin tenezzülü
  12. Nefs’in tenezzülü
  13. Mertebelerin tenezzülü
  14. Âdem’in tenezzülü
  15. Peygamberlerin tenezzülü
  16. Kitapların tenezzülü
  17. İblis’in tenezzülü
  18. Muhabbet’in tenezzülü
  19. Lika (buluşmanın) tenezzülü
  20. Hakikat-i Muhammed’in tenezzülü vardır.

 

Bu kadar çok tecelliyi ancak içinde yaşadığımız ef’al “Hazret-i Şehadet” âleminde bulmaktayız.  Bu kadar değerli bir âlemin kıymetini bilmeliyiz.

 

  • Kendine gelme ®  kendini bulma,
  • Lika (mülaki – buluşma),
  • Sevgi ® muhabbet ® aşk,
  • Zuhur ® tecelli,
  • Bilinç ® ilim,
  • Var olma®  kimlik bulma® ilâhi benlik,
  • Kitabullah ® Habibullah ® Marifetullah tahsili

bu âlemdedir ve burada kazanılmaktadır,

  • Burası ilâhi yaşamın tatbikatlı her mertebeden sı-

nıfları olan ilâhiyyat tahsili yapılacak yegane okuldur. 

  • Beytullah da buradadır.

 

Ancak bütün bunlardan bizleri uzaklaştıran zıt güçler de “şeytan” buradadır.

Her işlere yardımcı güçler de “melek”buradadır.

Her türlü ahlâkları olan hayvanlar da buradadır ve in-sânlar da burada’dır.

 

İşte bu güçler arasında öyle bir yaşantı (cümbüş) var-dır, ki akıllârı hayrette kalır. Birbirine karışmış olan bu yaşam sahnesinin ismi “âlem-i şehâdet” üzerinde bulunduğumuz yer de, bizim dünyamızdır ve bu âlemlerde bütün isimlerin zuhur sahası ve oyun sahnesidir.

 

Umulur ki, gaflette kalmadan, buradaki, “ilâhi” tahsi-limizi yeterince yapar, daha sonraki yerimize huzurla dahil oluruz. 

 

Geçici olan bu müşahede âlemi, Hz. Şehâdet için “uyku âlemi” tabiri de kullanılmıştır.

“İnsânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.”

İfadesiyle insânların bu kadar açık ilâhi hakikatlerin ortada olduğu bir dünyada, ne kadar hazin bir gafletle yaşadıklarını ifade ba’bında, Efendimiz (s.a.v.) bu Hâdis-i Şeriflerinde biz-leri uyarmışlardır.  Daha birçok izahları vardır; yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.