Nefs

Bilindiği gibi insân varlığının bir ifadesi de “nefs” ke-limesiyle belirtilmektedir. Nefs üzerine çok şeyler söylenmiş-tir, fakat daha fazla “emmare”lik hali ele alınmıştır.  Oysa ki “nefs”in mânâsı ve hakikati gerçekten çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. 

Vâhy ve Cebrâil insâna geldiğine göre, onun bir özel-liği olan “nefs” ve onun hakikatini ne kadar iyi bilebilirsek mevzularımıza nüfuz etmemiz o derece daha derinden ve kapsamlı olacaktır.

 

Şeriat ve tarikat kitaplarında “nefs”in, “emmare”lik (kötülük) yönü;

Hakikat ve marifet kitaplarında ise, “nefs”in hakikat yönü anlatılmaktadır.

Genelde “nefs”in, “emmare”lik yönü ele alınmakta, hakikat yönünün gerçeği kapalı kalmaktadır. Burada mevzu-umuz içinde inşeallah nefsimizi değişik yönleriyle inceleme-ğe çalışacağız.

 

Hadis-i Şerif.

“Evvelü ma hâlâkallahu aklî vennefsî.”

“Allah evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti”

 

Efendimiz (s.a.v.) yukarılarda belirtilen bütün merte-belerin öncesi olduğu gibi “nefs” mertebesinin de öncüsü ol-duğunu  bu Hadis-i şeriflerinde belirtmişlerdir.

Sadece bu Hadis-i şerif dahi nefs’in ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir.

Âyetlerin ve hadislerin incelenmesi neticesinde nef-sin çok muteber bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır.  Arifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde nefs-i ”yedi” mertebeye ayırmışlardır.

 

Yedi  Nefis  Mertebesi

1.  Nefs-i emmmare,

2.  Nefs-i levvame,

3.  Nefs-i mülhime

4.  Nefs-i mutmeinne

5.  Nefs-i radiye

6.  Nefs-i merdiyye

7.  Nefs-i safiye, diye isimlendirmişlerdir.

Bunlardan sonra Hakk’a Mi’rac etmek için beş hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izahı-na geçmiyoruz.  Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir. *(25)           

Hakk’a varmak ister isen,

Gönül yolun tutmak gerek,

        Üzerinden varlık yükün,

        Hemen çözüp atman gerek,

 Bir de kâmil yere varıp ,

  Evvel elin tutmak gerek,

         Yedi deniz beş deryayı,

         Kanat açıp geçmen gerek.  

 

*(25) Bu hususta daha geniş bilgi “İrfan Mektebi” adlı kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.

 

diye belirtilen,    yedi deniz      “nefs” mertebeleri,

               beş derya ise, “Hazarat-ı Hamse”dir.

 

Kûr’ân-ı Keriym  Yusuf Sûresi 12/53. âyetinde;     

 

“innennefse leemmaretün bissui”

Meâlen :

“Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle ba-kıp sadece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zûlmü yapa-rak bu yoldan kendi nefsimize de zûlum etmiş olmaktayız.

 

Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder, eğer eğitilmezse her tarafına yayılır.  Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru kanat açılır.

Dendi ki, “nefs” terbiye olunca olur, nefiiiiis”.

 

Yukarılarda bahsedilen “nefes-i Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu.  İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” oldu. 

 

Hadisi Şerifte belirtilen;

“men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.” 

Meâlen :

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine arif oldu.”

 

Burada arif olunan – bilinen, nefsin sadece “emma-re”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikati iti-bariyle bilinen “nefs”’tir.

 

Kûr’ân-ı Keriym  Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;     

 

“inneküm zâlemtüm enfüseküm”

Meâlen :

“Muhakkak sizler nefislerinize zûlmettiniz.”

 

Yani, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.

 

Kûr’ân-ı Keriym  Bakara Sûresi 2/54. âyetinde;     

 

“fæktülu enfüseküm”

Meâlen :

“Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir.  Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür.

 

Kûr’ân-ı Keriym  Taha  Sûresi 20/41. âyetinde;     

 

“væstana’tüke linefsiy”

Meâlen :

“ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde;

Cenâ-b-ı Hakk: Mûsâ (a.s.)  hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir. 

 

Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128. âyetinde;     

 

“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün”

Meâlen :

“Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani  “nefsinizden” bir “aziz rasûl” geldi. 

 

Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.

 

Kûr’ân-ı Keriym  Â’li İmran Sûresi 3/185. âyetinde;     

 

“küllü nefsin zaikatül mevti”

Meâlen :

“Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. 

O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik değişik olacaktır. 

Gerçek ifade ölümün “beden” tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır.  Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir.

 

 

Kûr’ân-ı Keriym  Fecr Sûresi 89/27-28. âyetinde;     

 

“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)

“irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28)

Meâlen :

“Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne”  nefse uruc eder (yükselir). 

 

Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın  hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. 

Diğer mertebelerde hitap insânlara umumi iken burada “hususi” teke tektir.  Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur.  Bu halinde nefs’in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.

 

Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet var-dır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam edelim.

 

Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kullanmıştır.

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki”

 

Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır.

 

Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi var.  Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var, bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.

 

Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.

 

Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :

- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.

- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.

- Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile doludur.

- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.

- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.

- Akl-ı küllün sembolu, Âdem; nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.

- Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.

- Âdem (a.s.) ın nefsini, Rasûlullah (s.a.v.)  efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.

- Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet zâtından meydana ge-tirilmiştir.

- Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yü-ce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)

Bu izahlardan sonra, insân’a, yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım.  İnsânın yapısında dört ana hakikat vardır.

1.  Akl

2.  Rûh

3.  (Nefs) Nûr

4.  Beden’dir.

 

“Rûh” ile “beden”in birleşmesinden, yarı lâtif, yarı kesif bir varlık ortaya çıkar, ki adı “nefs”tir.  İnsândaki kar-şılığı “Esma-Nûr-Rûbubiyyet” mertebesidir.

 

İki ayrı özellikten meydana geldiğinden iki ayrı yüzü vardır.  Bir yüzü toprağa, tabiata, bir yüzü de semaya, aslı olan rûh’a bakar.  Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur.

Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlı tabiatın-dan kurtulur, tümüyle rûhaniyetine ulaşır.  Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmezse toprağa bağlı olan tabiat zindanına haps olur, sonu cehennemdir.

 

Ariflerden biri bu hususta şöyle dedi:

           İnsân iki halden ayrı değil,

                        ya tenini can eyledi gitti,

                                   ya canını ten eyledi gitti.

 

Mevlâna (r.a.) efendimiz bu hususta : 

“Biz ne suç işlemişiz ki; bu dünya zindanına atıl-mışız? Bizim buraya konuluşumuzun sebebi birkaç mah-busu bu dünya zindanından kurtarmak içindir,” buyur-muştur.

Bu dünyada insânın iki kabri (zindanı) vardır

Biri, kendi toprak bedeni;

diğeri ise, toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir

 

Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır.  Nefsî duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz.

 

Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünyayı arzulayan yönünün ismi “nefs-i emmare”dir, hilesi çoktur, daima  dünyayı ve kendini kayırmayı arzular.

 

Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isna aşer” yani on ikinci akıl”dır, “akl-ı maaş” “maişet (iaşe) aklı” da denir.  Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir.  İnsâna çok zaman ve çok şey kaybettirir. 

 

Daha sonra “levvame” nefsin de terkedilmesi gerekir. 

Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir.

 

İşte başlangıçta insân için bu üç nefs mertebesini  bil-mesi ve onlarla mücadele etmesi çok lüzumludur. 

 

Bunları aşabilen kimse “esfel-i safili”nden kurtulup yücelere doğru “âlâ’yı illiyin” yükselmeye başlar ve asl-i makamına ulaşır.

 

Hacılar Ka’be de “tavaf”, safa ve merve arasında “sa’y’ı” ederken, ilk üç tavaf ve sa’y’ı hızlı hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. 

Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak, diğerlerinin de hakkını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.

 

Yeri gelmişken size bir sır söyliyeyim, her insânda mevcud olan  bu üç nefs mertebesi “Allahu â’lem” (Allah daha iyisini bilir), Meryem oğlu İsâ mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü O’na bu nefslerin tabiatını aşılayarak (nefha) fizik babası yoktu.  Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutmainne” den başlıyordu. 

 

Onun için onda O’nu dünyaya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden sadece rûhani bir hayat yaşayarak sı-fat mertebesinde kaldı.  Bu yüzden sıfati tecellilerin ağır bas-masıyla kendisinde zahiri mucizeler ortaya çıkmaya başladı.

 

Bu hal her ne kadar o mertebede bir kemâl ise de, “Mertebe-i Muhammediyye”de değildir.  Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının  azlığı de-mektir. 

 

Seyr sahası âlemi, “misâl” ile “sıfat” mertebesi ara-sında olmuştur. Oysa ki “Mertebe-i Muhammediyye”nin  seyr sahası, “Hz. şehadet”ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil”de biten beş hazret, “hazarat-ı hamse” mertebeleri kapsamın-dadır.

 

Bu mevzuu da bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. Şimdi “nefs” hakkında bir başka mühim meseleye daha gelelim.

 

Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde insânı :

      1 – İnsân,

      2 – Halife,

      3 – Beşer,

      4 – Nefs,

      5 – Âdem,  isimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış.

 

Bizler kendimizi ifade ederken insân vasfını kullanır olmuşuz.

 

Halbuki Cenâb-ı Hakk bizden bahsederken, Kûr’ân-ı Keriym’inde en çok “nefs” ifadesini kullanmıştır.  Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefs”ler kağıdı ile kendimizi ispatlamaktayız.  Neden acaba nüfus cüzdanla-rımıza “insân cüzdanı” denmemiş de “nüfus cüzdanı” den-miştir?

 

Yaklaşık olarak baktığımızda;  Kûr’ân-ı Keriym’de insân’a

- 283 yerde nefs,

-   57 yerde insân siz’li, sizler gibi çoğul olarak,

-   37 yerde insân tekil olarak,

-   24 yerde Âdem,

-   14 yerde beşer,

-     6 yerde halife olarak hitab edilmiştir. 

 

Görüldüğü gibi çok büyük farkla insân, nefs olarak tanıtılmış, bu da bize bu sözcüğün insân üzerinde ne kadar çok faaliyette olduğunu göstermektedir.

 

Ayrıca şöyle bir hesap yaptığımızda da (2 + 8 + 3) = 13 sayısını buluyoruz.  Bu da Hz. Rasûlullah’ın bilindiği gibi şifre sayısıdır. Yukarıda belirtilen insân hakkındaki ifadelerin ayrıca izahları vardır, kısaca ele alalım.

 

- 283 Nefs    :  Hisler ve duyguların kaynağı

                                                         (2 + 8 +  3)  = 13

-   94 İnsân     :                                                                                      Bütün esma’ül hûsna’yı toplâyan has ve zât ismi.                                                         (9 + 4)  = 13

-   24 Âdem : Birimsel isim, kendine has.

                                                                 (2 + 4) =    6

-   14 Beşer     :                                                           Tebşir edilen, müjdelenen (zât tecellisi ile)                                                  (1 + 4) =                5

-    6  Halife  : Genel isim, Halifetullah’tır.  ®          6

421   (4 +2 + 1) = 7                   (4 + 3 ) = 7      43

          ¬  (Her iki tarafta netice aynıdır)   ®