Ümmi  Peygamber

Ümmi  Peygamber (s.a.v.)

 

Bu hali gerçek yönüyle anlamaya çalışalım. 

Evvelâ “Ümm” kelimesinin harf ve sayı değerlerine bir göz atıp daha sonra diğer yönlerini de ele almağa çalışa-lım.

 

 “ümm”  (ana)

“elif”           1

 “mim”       40

 “mim”       40

                                    81  tersi 18’dir. 

 İkisinin toplamı (81 + 18)  = 99 eder

 

Böylece  “ümm”  (ana) kelimesi” 18 bin âlemi ve 99 “esma’ül hûsna”yı ifade etmiş olduğu açık olarak görülmüş olmaktadır.

 

 

 

      “ümmiy”        

“elif”         1

“mim”       40

 “mim”       40

 “ye”          10

                              91   tersi 19’dir.

18 bin âlemde var olan “İnsân-ı Kâmil”dir, ki o da âlemlerin ana’sıdır

Ümm   :  Ana, anne, valide, (asıl-esas) (başlıca olan şey)

Ümmi : Anasından nasıl doğmuş ise öyle kalıp okuma yaz-ma öğrenmemiş (kimse)

 

Ümmi-i  Sadık

Ümmi-i sadık :  Ümmi peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)

 

Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7. sûre 157. âyettinde;

 

elleziyne yettebi’unerrasûl­ennebiyyel ümmiyyelleziy 

yecidünehü mektüben ındehüm fiyttevrati vel inciyli

Meâlen :

“Âyetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan Peygamber Muhammed’e uyanlara yazacağız,” buyrulmaktadır.

Özet yorum:  Tevrat ve İncil’de yazılı olan Ümmi Peygamber (s.a.v.) Kûr’ân, yani zât ilminin anası olduğu gibi, Tevrat, “Esma” ilminin, İncil “sıfat” ilminin de anası, kay-nağı olduğu yukarıdaki âyette açık olarak bildirilmişltir.

 

Hz. Rasûlullah (s.a.v.)in ümmi olması bizim anladığı-mız mânâda okuma yazma bilmemesi demek değil, okuma yazma araçlarına (kağıt-kâlem) gibi ihtiyacı olmadığı mânâsı-nadır.

Âlemimizde böyle başka bir zuhur yoktur.  Bu oluşum sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize has ve onun en büyük mu’cizelerindendir. İlmi ilâhi o mahalden bütün insân-lık âlemine yayılmıştır.

 

Cebrâil (a.s.) ın kendisine ilk geldiğinde “Ikra’’’ (oku) demesi manidardır. 

Cebrâil (a.s.) cahil bir varlık mı idi ki; okuma yazma bilmeyene “Ikra’’’ (oku) diye hitab etsin.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) vefat etmesine yakın bir za-manda “bana kağıt veriniz size birşeyler yazacağım!” bu-yurmuştu.

Orada bulunanlardan bir kısmı “kağıt verelim,” bir kısmı da “vermeyelim,” dedi. Ömer’ül Faruk (r.a.) bu kı-sımda idi. “Allah’u Teâlâ’nın kitabı bize yetişir,” dedi.

(ve kağıt verilmedi...........) (**) 

 

Bu mevzua ileride tekrar döneceğiz.

 

(**) Eshab-ı Kiram Ahmed Faruk Cilt 5 sahife 51

Ümm’ül  Bilâd

Ümm’ül bilâd    :  Beldelerin anası ®  Mekke-i Mükerreme

Ümm’ül kura    :  Şehirlerin anası  ®  Mekke-i Mükerreme

 

Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;

 

ve kezalike ev­hayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen

litün­zire ümmel kura ve men havleha

ve tün­zire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi

feriy­kun fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri

Meâlen :

“Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe gö-türmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.

 

Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer kazanırlar.

İşte bu yüzden dünya tefekkür tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası ünvanını almıştır.

 

Burada evvelâ Canab-ı Hakk zâtından,

- “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı ikram etti. 

- daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram etti,

- daha sonra “İsmail” (a.s.) ı,

- daha sonra “zem zem”i ikram etti. 

- daha sonra âlemlere rahmet Habibini  Hz. Muham-med Mustafa (s.a.v.) i,

- daha sonra “İslâm”ı, onunla beraber “Kûr’ân”ı ik-ram etti. 

- Ve bütün mertebeleri kapsamına alan “zât-i te-celli”sini  ikram etti. *(28)

 

İşte bu yüzden, senin de “tezkiye” edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır.

Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek beden şeh-rinde olmaktadır.  Elden gitmeden evvel mevcud vücûdları-mızın kıymetini bilelim.

 

Kûr’ân-ı Keriym Şura  Sûresi 42/7. âyetinde;

 

ve kezalike ev­hayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen

Meâlen :

“İşte böylece Kûr’ân’ı arapça olarak sana vâhyettik.”

 

*(28) Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” kitabı-mızın “Mekke-i Mükerreme”  bölümü sayfa 137 de vardır.

Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği bildirilmek-tedir. 

Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil” ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği bildirilmektedir.  Yeri geldikçe inceleyeceğiz.

 

Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi “Kelime-i Tev-hid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.

 

Ümm’ül  Kitab

Ümm’ül kitab :  “Akl-ı evvel”, arş’ın üstündeki kaza ve kader levhası, “levh-i mahfuz”

 

Kûr’ân-ı Keriym Şura  Sûresi 43. sûre 1,2,3,4. âyetinde;

 

ha miym (1)

vel kitabıl mübiyni (2)

inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen le’alleküm ta’kılune (3)

ve innehü fiy ümmil kitabi ledeyna le’aliyyün hakiy­mün (4)

 

 

Meâlen :

“Ha, mim, apaçık kitab’a and olsun ki, akledesiniz diye Kûr’ân’ı arapça okunan bir kitab kılmışızdır, şüp-hesiz o, bizim katımızda Ana kitab’da mevcud, yüce ve hikmet dolu bir kitab’dır.” 

(Vâhiylerin toplu olduğu toplandığı ana kitab)

 

Özet yorum :

“Ha-Mim” “Hakikat-i Muhammedi”dir. Her tecellide mertebesi vardır. 

 

Burada bahsedilen “vel kitabil mübin” (ve açık kitab) bâtından zahire, çıkışa doğru, “Esma – Rûbubiyyet” mertebesi, “ilmi ilâhi”nin tafsile doğru açılmasıdır.

 

 

“inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen”

“inna”       ® “muhakkak ki biz”  

“cealna” ® “kıldık - murad ettik”  

“hu”          ® “o’nu”

“Kûr’ânen arabiyyen”® “arapça Kûr’ân olarak”

 

“le’alleküm ta’kılune”,

“umulur ki akledersiniz”

 

“ve innehü fiy ümmil kitabi”, 

“muhakkak o ümm’ül kitabdır.” ® “Akl-ı evvel”

 

“ledeyna le’aliyyün hakiy­mün”,

“yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitabdır.”

 

 

Ümm’ül   Kûr’ân

Ümm’ül Kûr’ân : Fâtiha sûresi

(Kûr’ân-ı Keriym’in aslı olduğu için ümm’ül Kûr’ân’dır.)

 

Bir Hadis-i şerif’de

Ey cabir, dikkat et, sana Kûr’ân’da nazil olan en büyük sûreyi bildiriyorum: Fâtiha-ı şerifedir! Zira onda her derde karşı bir şifa vardır,” buyruldu. *(29)

 

Bir Hadis-i Kudsi’de

“Ben (sâlât) namaz sûresi olan Fâtihayı benim aramla kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur ve kulumun istediği hak-kıdır,” buyuruldu.

 

Efendimiz (s.a.v.) de bunu şöyle beyan buyurur:

Kul, “elhamdilillâhi Rabbil âlemiyn” der,

Allah (c.c.)  da, “kulum bana hamd etti” der.

 

Kul, “errâhmanirrahiym” der,

Allah (c.c.)  da, “kulum beni sena etti” der.

 

Kul “maliki  yemiddin” der,

Allah (c.c.) da der ki, “kulum beni temcid etti (yü-celtti) ve buraya kadar, benim;

 

“iyyake na’büdü ve iyyake nesta’in” kulumla be-nim aramda; sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır,” der, diyor. *(30)

 

*(29)Ramuzul ehadis s.590 – Hadis 6167

*(30) Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak dini Kûr’ân dili cild 1, sayfa 54

Kûr’ân-ı Keriym Hicr Sûresi 15. sûre 87. âyetinde;  

ve lekad ateynake seb’an minel mesani

vel kurane’l aziyme

Meâlen :

“And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi (ikili-lerden) âyetli fâtiha’yı ve Kûr’ân’ı aziym’i verdik,” buyu-rulmaktadır.

 

Bilindiği gibi Ümm’ül Kûr’ân; “Fâtiha-ı Şerif” “seb’ul mesani” biri besmele olarak yedi âyettir. 

 

İslâmın ilk besmelesi

Kûr’ân-ı Keriym Âlâk Sûresi 96/1. âyetinde;

 

ıkre’ bismi rabbike

Meâlen :

“Rabb’ının ismiyle oku”dur. 

 

Âyet-i kerimenin bu bölümü ve devam eden âlâk sû-resinin beş âyeti Hira dağında gelen ilk ayetlerdir. Bu arada gelen bazı âyetlerden sonra, gelen ilk bütün sûre, bâtınen Fâ-tiha-ı Şerif olması daha uygundur. 

Her ne kadar sıralanışta birinci, nüzülde beşinci ola-rak ifade ediliyorsa da bu hususun çok iyi araştırılması lâzım gelmektedir. Bizce bâtıni olarak hem sıralanışta ve hem de nüzülde birincidir.

 

Âyet-i Kerime’de “Fâtiha” “seb’ül mesani”den (cüz) yani kısım olarak değil, “kül” yani bir bütün olarak bahsedilmektedir ve “Kûr’ân-ı Azıym” ile iki ayrı ana unsur olarak bahsedilmektedir. 

 

Buradan da kolayca anlaşılacağı üzere Kûr’ân-ı azim-üşşân’da var olan bütün mânâlar, öz ve özet olarak “seb’ul mesani” “Fâtiha”  sûresinde mevcuttur. 

Bu yüzden hem Kûr’ân’ın anası “ümm’ül Kûr’ân” ve toplu olarak gelen ilk sûredir.

 

Ancak bu “Fâtiha” ile “levh-i mahfuz” açılarak Kûr’ân-ı azimüşşân, “levh-i mahfuz”dan belirli yollarla Hz. Rasûlullah’ın vücûd-u mübareklerinde dünya âlemine indiril-miştir ve ilk âyeti olan “besmele-i şerif”, ondan evvel gelen ilk besmelenin “ıkra’” yerine geçerek, gerçekler en geniş mânâda zuhura çıkmıştır. 

 

Bu mevzua tekrar değineceğiz.

 

İki yedili olması bir bakıma da, hem Mekke ve hem de Medine’de nazil olması itibariyledir.

Mekke’de ilk nazil olması, “hakikat-i ilâhiyye”yi;

Medine’de ikinci defa nazil olması ise, “hakikat-i Muhammediye”yi ifade ve izah etmesidir.

 

“Kûr’ân-ı azimmüşşân”ın hakikatlerini;

“Hakikat-i ilâhiyye”yi ve “Hakikat-i Muhammediyye” yi idrak edebilmemiz için “Hakikat-i Fâtiha”yı çok iyi anla-maya çalışmamız gerekmektedir. 

 

İşte bu yüzden de Kûr’ân-ı Keriym okumaya başlar-ken okunan, Mekke-i Mükerreme’de ikram edilen, ilk nazil olan Fatiha-i Şerife; Kûr’ân-ı Keriym okumayı bitirirken ve-ya yaptığımız herhangi bir dua yahut işi sona erdireceğimiz zaman okuduğumuz ise, daha sonra Medine-i Münevvere’de ikinci defa nazil olan Fatiha-i Şerife’dir.

 

Fatih – Fatiha : Açmak, açma mânasında olduğu hal-de, biz onu kapatma, sonlandırma mahallinde de kullanıyo-ruz. Ancak sonlandırma dediğimiz, kemale erdirme, hatmet-medir

Açma mahallinde kullandığımız Mekke-i Mükerre-me’de zat-i tecellinin ilk zuhuru ile mutlak bir açılım yap-ması, bu açılımların Medine-i Münevvere’de ikinci nüzülü ise, Hakikat-i Muhammediyye idraki ile mânâların gönüllerde yer etmesi ve açılması içindir.

 

Yani açılışta, “hamd” ile; kapanış yani idrak edişte, Fatiha, “el hamd” iledir. Bunun kemal-i zatiyetin ferdiyed kemalat şehadetidir. Baştan sona, arada ne varsa, hepsi de onun izahıdır, diyebiliriz. 

 

Yedi âyet olması, bir bakıma “sıfat-ı subûtiyye”dir.

Bu husus, Hakk’da mutlak; kul’da sınırlı olarak müş-terektir.

Hakk; en geniş mânâda zuhur mahalli olan “Hakikat-i insânniye” ile kendisi arasında bu sure-i şerifeyi taksim etmiştir.  Hem Ulûhiyyet ve hem de Ubûdiyyet hakikatlerini bünyesinde toplamıştır.

Fâtiha; “insân-ı kâmil”in sûresi ve sûreti’dir.  Ayrıca her mertebenin de sûresi ve sûretidir

 

Gayemiz, Fâtiha-ı şerifenin genel izahını yapmak de-ğil, mevzularımızın gelişi itibariyle ufak, ufak bazı oluşum-lara dikkat çekmeğe çalışmaktır.

 

Bu mevzuu da burada şimdilik bırakarak yolumuza devam etmeğe çalışalım.

 

Ümmet - Ümm’et

 Hz. Rasûlullah’dan evvel gelen bütün peygamberlerin etraflarında bulunan tabi olanlarına “kavm – kavim” den-mekte iken, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin tabiîlerine “ümmet” denmiştir. 

 

İşte bu yüzden de peygamberimizin ümmeti, diğer ka-vimlerin anası hükmünde olmuştur. BöyleceHakikat-i Mu-hammediyye” her yönden “ümm”  yani “ana” yani her şe-yin anası,  kaynağı olmuştur.

 

Bazı hakikatleri daha iyi anlayabilmemiz için onları ifade eden sözcükleri,  günlük kavramları içerisinde değil, ha-kiki  mânâları itibariyle değerlendirmemiz daha gerçekçi ola-caktır. Ancak bu yoldan hadiselerin gerçek anlamı ortaya çı-kacaktır.

 

Efendimiz hakkında belirtilen “ümm-i” kelimesi de böyle bir kelimedir.

- Beşerce yönü ile bakıldığında, okuma yazma bilme-yen...

- Hakikati ve gerçeği itibariyle ise, yukarılarda da bahsedilmeğe çalışıldığı gibi “ümm-i”, ana, anaya mensub ifadeleriyle bakıldığında, Hz. Muhammed (s.a.v.) yani “Ha-kikat-i Muhammediye” herşeyin anası ve kaynağı olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

 

Bu yüzden kendisinin kağıt, kâlem, deri parçası ve onları kullanmağa ihtiyacı yoktur, çünkü onların da “ANA” sıdır.  “İlmi ilâhi’nin anası”dır. 

 

Onu kendilerimiz ile kıyas ederek öğrenmek için be-şeri eğitim alma zorunda olan varlıklara benzetmeyelim, onu kendi gerçek hali üzere tanımaya çalışalım. Böylece ona karşı daha iyi bir yaklaşım sağlamış oluruz. Ayrıca yukarıda bahse-dilen bütün anaların da anasıdır.

 

Böyle ümm-i bir peygamberin ümm’eti olmak ger-çekten çok büyük bir ilâhi lütuftur. Lütfen; aklı başında olan kimseler gibi,  kadr-ü kıymetini bilenlerden olalım inşeallah.

 

İsâ (a.s.) da, “ümm-e” yani anaya mensuptur, Hz. Meryem’den doğmuştur.

 

Bütün âlemler ise, ümm olan “Hakikat-i Muham-medi”den  doğmuş (zuhur) etmiştir.