Rûh mertebeleri ve varlık zuhur mertebeleri

  ZAT

               1. Rûh’ul A’zam                   

Hakikat-i Muhammedi ®  “Kûr’ân-ı natık”

              

              

               2. Rûh’ul Kuds                     

SIFAT

Hakikat-i İseviyye ® “Furkan-ı natık”

               3. Rûh’ul İnsân                     

Hakikat-i Mûseviyye“len terani”

          (Âdem’e üflenen) rûh mertebesi ® “Rûh’ul Sultâni”

   

              

               4. Rûh’ul Nûr         Hakikat-i Melek 

ESMA

               5. Rûh’ul Nûr         Hakikat-i Cin

               6. Rûh’ul Nûr         Hakikat-i Nefs

               7. Rûh’ul İnsân       Hakikat-i İbrahimiyyet

® “İnsân-ı Natık”

 

 

              

               8. Rûh’ul Sûret-i İnsân        

                  Hakikat-i Nefsi benlik ® “Hayvan-ı Natık”

               9. Rûh’ul Hayvan                 

                                       Hakikat-i hayvani hayat,

EF’AL

Hay esmasının sûret kemâlâtı

               10. Rûh’ul Nebat                  

                                       Hakikat-i Nebat  ®  Bitki hayat

               11. Rûh’ul maden                 

                  Hakikat-i maden ®  Hayatın Kaynağı

               12. Rûh’ul zahir insân   Hakikat-i sûret-i

Âdemiyye

 

 

              

              

               13. Rûh’ul Kemâl                   

Bütün bu mertebeleri

kendi bünyesinde cem eden, toplayan,

  ZAT

İnsân-ı Kâmil,

    • Halife,
    • Hakikat-i Muhammedi,
    • Kûr’ân-ı Natık,
    • bütün bunların zuhur mahalli olan

Hz. İnsân’dır.

 

 

Yukarıdaki tabloyu, özet olarak aşağıya doğru incele-meye çalışalım.

 

1. “Rûh’ul A’zam” ve “Rûh’ul Kudüs”

mahlûk değildirAllah’ın rûhu’dur.

 

2. Rûh’ul Kudüs diğer rûhların da rûhudur ve ken-dinde bütün mükevvenatın ve fertlerinin  rûh’u mevcuttur

Rûh’ul Kudüs; “Nefes-i Râhmani” ile bütün âlemlere her mertebesinde gerektiği şekilde hayat Rûh’unu nefh et-mesi ve ihatasıdır, diye ifade edilmişti.       

 

3. İşte Cenâb-ı Allah bizâtîhi ulûhiyyet mertebesin-den, rûh’ül kudüs’te mevcut “Rûh’u insâni”yi (rûh-ul sul-tân) nefes-i râhmani kanalıyla ve “nefahtü fihi min rûhi”   Sad 38/72 – Hicr 15/29 âyetleriyle bizlere açık olarak bildir-miştir, ki bu nefih, zâtî bir nefih ve mutlak bir oluşumdur.

Rûh mertebeleri tablosunda üç numarada gösterilen bu rûhu, Cenâb-ı Hakk, kendi zâtî Hâlik rûh’undan içinde hâlikiyyet olan mahlûk’a dönük üflediği ilk rûhtur:

 

Bundan sonrakiler mahlûkiyyet hükmü ile zuhura gelen diğer mertebe rûhlarıdır.

 

4. Rûh’ul Nûr Hakikat-i Melek:

 Rûh’ul kuds, Esma mertebesine tenezzül ettiğinde kendisinde mevcut nûr’u ilâhi zuhura geldiğinde bu mertebe-de melekler, yani esma-i ilâhiyelerin zuhura çıkmalarını sağlayıcı kuvvetler kaynaklarını buradan almakta, buradan zuhura çıkmaktadırlar.

 

5. Rûh’ul Nûr Hakikat-i Cin:   

Yine bu mertebede, cinler de varlıklarını bularak, bu mertebeden  kaynaklarını almaktadırlar.

 

6. Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Nefs:  

 Yine bu mertebede esma-i ilâhiyelerin zuhurları art-tıkça kendilerinde bulunan renklilik çoğalmakta, onların özel-likleri kendilerine ayrı bir kimlik vermekte, bu kimlikler de onların nefslerini oluşturmaktadır, ki bu da bireysel benlik oluşması demektir.

 

Genel olarak bütün âlemlere yayılan nefes-i râhmani bireyler hükmüne dönüştüğünde nefs ismini almakta ve öyle-ce faaliyete geçmektedirler.

 

7. Rûh’ul insân – Hakikat-i İbrahimiyyet;

“İnsân-ı Natık”

Yine bu mertebede insânın bir başka mertebesi zuhura gelmektedir, ki aldığı isim “İnsân-ı natık”, yani konuşan in-sân’dır.

Bu mertebe akıl”, “şuur”, “düşünce”, “kimlik ve benliğin” oluştuğu yerdir. 

Bu mertebe kendini buluş, biliş mertebesidir. 

 

1. mertebe ® zât,

2. ve 3 üncü mertebeler ® sıfat,

4 - 5 - 6 - 7 inci mertebeler ® esma,

daha sonra gelen 12 nci mertebeye kadar olan sırala-ma ®  ef’al mertebesinin  kendi içindeki mertebeleridir.

 

8. Rûh’ul sûreti insân –  Hakikat-i nefs-i benlik;

“Hayvan-ı natık”:

Bu mertebedeki varlık, insâna sadece sûret olarak benzemektedir.  Hayvan mertebesinden farkı konuşması ve sosyal olmasıdır. 

Kendisinde bariz olarak ortaya çıkan nefsi benlik ve onda faaliyet sahası bulunan nefs-i emmaredir ki her kötü-lüğe meyyal ve her türlü süfliyata kabiliyeti vardır. 

Aynı zamanda burası seyr-u süluk’un, eğitimin başla-dığı yerdir. Zahiren bakıldığında her ne kadar burası “hay-van-ı natık”, konuşan hayvan mertebesi ise de, yukarıdan iti-baren belirtilen bütün mertebelerde, bâtınen iç bünyesinde (kuvvesinde) özünde mevcuttur.

 

Bir bakıma bu varlık kendinden haberi olmayan gizli hazinedir.  Bünyesinde her türlü kabiliyyet vardır, ancak bu hazinenin en kıymetli değerleri altta kaldığından çıkarılması çok zor olmakta ve üstte bulunan beşeri ve nefsi değerlerini dünya menfaatleri için kullanıp diğerlerini zayi etmektedir, ki bu davranış ve fiilleri kendisine en büyük perde olmakta, böylece kendinde mevcut gizli hazine bâtında perdeli olarak kaldığından bu değerlerinden haberdar olmadan bu âlemden eli boş olarak geçip gitmektedir.

 

“Son pişmanlık para etmez” hükmü burada bütün gerçeği ile ortaya çıkmakta ve bir daha geriye dönüşü müm-kün olamamaktadır.

Bu mertebe gerçekten üzerinde çok düşünülmesi lâ-zım gelen bir yerdir.

 

9. Rûh’ul Hayvan  -  Hakikat-ı hayvani;

hayat “Hay” esmasının sûreti kemâlâtı:

Bu mertebede (rûh) “Hay” esmasının fiziki mânâda kemâliyle zuhura çıkmasıdır

Bundan sonraki mertebelerde de hayatın var olmasına rağmen oralarda aldığı isim,

sadece “nebat – bitki” ve  “cemad – maden”dir.

 

Ne yazık ki, biz insânlar düşünce, tefekkür ve denge yeteneklerimizi çok düşük oranlarda kullandığımızdan ağzı-mızdan çıkan kelimelerin gerçek mânâlarını düşünmeden, pa-rasını ziyan eden bir hovarda gibi “kelime hovardası” ol-maktayız.

Konuşmağa başladığımızda, birçok sözcüklerimizde, tahkir düzeyinde, belki farkında bile olmadan ne kadar ağır sözler telâffuz ettiğimizin farkında bile değiliz.

Ancak unutmayalım ki, ağzımızdan çıkan her bir “ne-fes” “nefha-i beşeri”lerden ve ifade ettiği mânâlardan so-rumluyuz. Bunların kayda geçtiklerinden de şüphemiz olma-sın.

 

Günlük konuşmalarımızın bazı bölümlerinde, her hangi bir kimse için şu veya bu “hayvan” gibi tahkir mahi-yetinde kullandığımız “hayvan” kelimesi aslında

“HAY’V’AN”dır;

yani “an ve an yaşayan” demektir, ki bu da Cenâb-ı Hakk’ın “HAY” esmasının o mertebede bütün ihtişamıyle ortaya çık-masından başka bir şey değildir.

Şu halde kullandığımız tahkir mânâsının hedefi, Hakk’ın “hay” esması, onun da zâtı olan “Cenâb-ı Hakk” olmaktadır.

 

Böylece içine düştüğümüz, çok çirkin ve adeta Hakk-ı tahkir eder duruma gelen sözlerimiz farkında bile olmadan bizleri ne kadar zor duruma düşürdüğünü  anlamamız zor ol-mayacaktır.

 

10. Rûh’ul NebatHakikat-ı Nebat,

Bitki hayatı:

Bu mertebe  (rûh) “nebat – bitki”leri meydana getir-mektedir.  Aldığı isim “nebat – bitki”dir.

 

Bitkiler kökleriyle yere bağlı olduklarından hürriyet-leri yoktur.  Onlarda da “Hay” esmasının zuhuru var olduğu halde “hayvan” ismini alamamaktadırlar, çünkü istiklalleri yani hür dolaşımları yoktur

 

Bu da onları bulundukları yere mahkum etmiştir, ki tam bir kemâlât değildir.  Böylece “Hay” esması orada sınırlı olduğundan o varlıklara “nebat – bitki” ismi verilmiştir.

 

11. Rûh’ul maden – Hakikat-i Madeni;  

Hayatın Kaynağı:

Bu mertebede “Rûh” madenleri meydana getirmek-tedir, aldığı isim “cemad – maden”dir. 

Bilindiği gibi madenler kendilerinde bulunan özellik-leri itibariyle hayatın  kaynağını ortaya getirirler.  Biz de bü-tün ihtiyaçlarımızı onlardan elde ederiz. 

 

Madenler yerde yaygın olduklarından, onların da müstakil hareketleri yoktur.  Bütün maddi hayatın kaynağını onlar meydana getirdikleri halde aldıkları isim maden’dir. Onlar yerde yatay vaziyette olduklarından bulundukları yerde mahkumdurlar.

Böyle olunca “Hay” esmasını kemâliyle zuhura çıka-ramadıklarından aldıkları isim, “cemad – maden” olmaktadır. 

 

Madenler, yatay; bitkiler, dikey olarak, bulundukları yere mahkum olduklarından kendilerinde hayat kaabiliyetleri olduğu halde “Hay” ismini alamamaktadırlar.

 

Hayvanlara gelince, onlar müstakil hareket edebilen gerçekten her biri kendilerine ait özel ve çok muhteşem ya-pılara sahip olduklarından “Hay” isminin gerçek mânâsı olan istiklal ve hareket serbestisi üzeredirler

Bu yüzden maden ve nebat ile hayvanlar arasında çok büyük farklar vardır ve dereceleri de o nispettedir.

 

İşte bu yüzden “hay’v’an” kelimesini şaka dahi olsa “tahkir” hakir görme itibariyle hiç bir şekilde kullanmama-mız, hem bizim nezaketimiz ve hem de onların gerçek mâ-nâda çok değerli olan “hayvan”lık vasıflarına hürmet göster-memiz olacaktır. Çünkü bunlar “Hay” olan (an ve an yaşa-yan) varlıklardır. 

Bunlar hangi türden olursa olsun, bizler dahi bu hayat vasfı ile vasıflandığımızdan maddi mânâda onlarla müşterek taraflarımız vardır ve bizim bir ismimiz de “hayvan-ı natık” (konuşan hayvan) dır.

 

Hal böyle olunca onlara ve onların halleriyle bireyle-re, hakaret ve tahkir, farkında olmadan kişinin gafleti veya cehli yönünden bizzât kendine olmaktadır.  Öyleyse konuşa-cağımız sözleri sonrdan bizi vicdanen veya fiilen mahkum ettirmeyecek kelimelerden seçmemiz bizlere çok şeyler ka-zandıracaktır.

Ve bu “Hay” esmasının zuhurları olan, hayvanların hepsi kendi bulundukları halin mutlak kemâli ile insânlığın fedaileri ve onların en iyi yardımcılarıdırlar

Bu yüzden onlara iyi muamele etmemiz kendi men-faatimize ve bizlerin yararına olacaktır.

 

12. Rûh’ul zahir insân–Hakikat-i sûret-i Âdemiyye

8 inci mertebe ile, 12 nci mertebe arası, “ef’al âle-mi”dir. Bu 12 nci mertebe insânın zahir bedeni ile şekli ve fi-ziki mânâda yer yüzünde görünmesidir. 

 

Bu çözümü en güç olan bir mertebedir.  “nüzül” yani iniş’in sonu “uruc” yani çıkış (yükselmenin) başlangıcıdır

 

Mutlak mânâda eğitim yeridir ve gerçekten çok, çok, tarifi imkânsız bir değere sahiptir. Kıymetini bilenler Allaha (c.c.) buradan ulaşır, bilmeyenler ise “siccin” (hapiste) ka-lırlar.

 

Yukarıdan beri belirtilen bütün mertebe ve değerler, burada zuhura gelen insânın, bâtınında toplu halde bulun-maktadır.  İşte maharet bu mertebeleri eğitim ve gayret ile birer birer idrak edip yaşayarak ortaya çıkarıp “Arif” olarak bu dünya hayatını sürdürmektir.

Bu halin oluşmaya başlamasının ilk şartı ise, kişinin kendini tanıyacağı bir eğitime eğilmesi gereğidir.  İrfaniyet ancak böyle elde edilir.

 

Bütün bilgiler mübarektir, fakat kişiye kendini tanıt-maz, hep kendinin dışındaki âlemlerden bilgi verir.  Bu bil-gilerden ancak dünyada iken yarar sağlanır, ahirette değil.... 

 

Kendisini, “NEFS”ini bilme bilgisi ise, mukaddestir.

Kişiye evvelâ kendini, sonra Rabb’ını,  daha sonra Allah’ını (c.c.) irfan ettirir. 

 

İşte bu yüzden, “Nefsini bilen Rabb’ını bilir” den-miştir.  “Rabb’ı bilme nefsi bilmeye bağlanmıştır.” 

 

Çünkü nefs, Rûbubiyyet’in hakikatınden meydana gelmiştir ki o da kendi özü ve hakikatidir

Bu yüzden kendini tanıması hemen Rabb’ını bilmesi-ne dönüşecektir, başka da yolu yoktur.

 

Anne koruması; ana karnında, belirli süre ve evreler içerisinde sûret ve şekil almaya başlayan insân namzedi, o küçücük, aciz, hiçbir şeyden haberi olmayan et parçası vakti geldiğinde “çocuk” ismi ile dünyaya gelmekte ve ilk anda kendisinden bir haykırış duyulmaktadır. 

 

Dikkatlice dinlenirse bu haykırışın, “ın’ga ın’ga” ol-duğu kolayca anlaşılır. İki heceden meydana gelen çocuğun lisanından duyulan bu kelime “Rabça”dır. 

 

Arapça alfebesinde bulunan  “ayn” ve  “gayn” harflerinin verdiği seslerle seslendirilmektedir ve dünyanın  neresinde olursa olsun bütün çocuklarda müşterektir, ki rabba aittir, asılda vardır, öğretilmiş değildir.

 

 

Bu şu demektir;

“ın” yani “ayn”, lugat mânâsı itibariyle,

öz, kaynak, asıl, aynı, göz, gözenek demektir.

“ga” ise, “gayn”,  “ayn”ın noktalı halidir

ve “gayr” ifadesi ile gayrıyı ifade etmektedir. 

 

Bu iki harf “Hurufu hulk” yani boğaz harflerinden-dir.     

Boğaz ise, “mide” ve “ağız” dış arasında ara geçit, berzahtır.

 

Mânâ âlemi olan rûhlar âleminden, Hakk’ın zâtından yola çıkarak, yukarıda ifade edilmeye çalışılan mertebelere tenezzül ederek yer yüzünde hayata başlayan “çocuk” ismini verdiğimiz o muhteşem varlık, özü itibariyle “Hakikat-i ilâ-hiyye”den ayrılıp madde âleminde zuhura çıkarak bâtınından, hakikatinden ayrıldığını, uzaklaştığını  anladığında “ın’ga” feryadı ile bu firkatı (ayrılığı) bütün gücü ile etrafına duyur-maya çalışmaktadır. 

 

Çünkü yukarıda kısaca ifade edildiği gibi  “ayn” aynı, “gayn” da üzerinde bulunan benlik noktası ile gayrıdır.

 

Bir varlığın aynından ayrılıp, gayrılığına yani yaban-cılığına, meçhule, gurbete gitmesi kadar zor bir iş yoktur her halde....

 

İşte bu iç haleti rûhiye içerisinde; dünyaya gelen ço-cuğun bu lafızlarla ağlaması ebeveyni için sağlıklı bir müjde;

yeni bir hayat ve aile ferdi ise de, çocuk için özünden ve Rabb’ından gayrıya uzaklaştığı için üzüntü kaynağıdır.

 

Burada iki husus vardır;

biri, ailesi için fiziki mânâda bir hayatın başlangıcı, yani “dirim”dir. 

Diğeri ise, bâtıni mânâda gayr olduğu için “ölüm” hükmüdür. 

 

Bâtın âleminden gelerek berzahtan (boğazdan) geçe-rek zahire çıkması, diğer yönüyle onun  bâtın-i mevti ölmesi-dir. Bu hakikati Kûr’ân-ı Keriym Mülk sûresi 67/2. âyetinde,

 

el­leziy haleka’l mevte vel hayate 

Meâlen :

“O zât ki: Ölümü ve hayatı halketti,” ifadesiyle ölümü öne almıştır.

Yani Allah (c.c.) evvelâ ölümü halkettiğini  açık olarak ifade etmiştir.

 

İşte doğan çocukların kazandıkları fiziki yaşam aslın-da onları  “ayn”larından ayırdığı,   “gayn” gayr-ı bir ka-lıba soktuğu için geçici de olsa bâtınen ölümleri olduğundan “IN’ - GA” feryatları bundandır.

 

Belki bu feryatlar gerçek mânâda duyulur da gereği yapılarak, gereken eğitimle yetiştirilip tekrar  “ayn”larına ulaşmaları mümkün  hale gelir diye ebeveynlerine bu hakikati o küçücük bedenlerinden son derece gayretleriyle onlara ulaştırmaya çalışmaktadırlar.

İstisnaları olmakla beraber genel olarak bütün çocuk-lar bu oluşum üzerine doğarlar.

 

Bilindiği gibi;

-  Âdem (a.s.) ın çocukluğu olmamıştır.

- İbrahim (a.s.) ın çocukluğu Nemrud’un korkusun-dan bir mağara içinde geçmiştir.

- Mûsâ (a.s.) bir sandığa konup nehre bırakılmış, ço-cukluğu Firavn’ın yanında geçmiştir.

- İsâ (a.s.) ise, çok garip doğmuş, beşiğinde de ye-tişkinlik  halinde de insânlarla konuşmuştu.

 

Beşiğinde

Kûr’ân-ı Kerim Meryem sûresi 19/30. âyetinde

 

kale inniy abdullahi atani­yel kitabe

ve ce’aleniy nebiyyen

Meâlen :

(O çocuk “Hz.İsa”) dedi ki, gerçekten ben, Allah’ın kuluyum, bana o kitabı verdi ve beni peygamber ca’l etti, (halketti) kıldı.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz ise, doğduğunda,

“ümmeti, ümmeti”

yani “ümmetim, ümmetim” demiştir

ve hayatının sonuna erdiği dakikalarda ise,

“refikel â’lâ” “yüce dost” diye ifade etmiştir.

 

Yukarıdan beri ifade edilen mertebelerin bütün kemâ-latı bâtınında (iç bünyesinde) bulundurarak yer yüzünde, anne – baba diye ifade edilen kanallardan geçerek zuhura gelen o muhteşem varlık, bütün maddi ve manevi teçhizâtla donatıl-mıştır.

 

İşte bu yüzden Efendimiz “her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, ebeveyni onu Yahudi veya Hıristiyan veya müşrik kılar...”    buyurmuştur. * (39) 

“İslâm fıtratı”ndan gaye, yukarıda bahsedilen bütün mertebelerin “çocuk” ismi verilen o muhteşem zuhurda bu-lunmasıdır. 

 

Şunu da kısaca belirtmek isterim ki ;

Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin risâletinden ev-vel dünyaya gelen çocuklar hangi rasûl veya nebi vaktinde zuhura gelmiş iseler ancak o rasûl veya nebinin mertebesi ka-dar bu hakikatleri idrak edip zuhura çıkarıyorlardı.  Çünkü kavmin, peygamberini geçmesi mümkün değildir ve her pey-gamber kavmine ancak kendi mertebesine kadar gelen islâmı nefh eder, ki bu da zâten onun kemâlidir.

 

* (39) Sünen-i Tırmızi  tercümesi,  cilt 4, sayfa 19, Bab 5

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) de bütün bu mertebelerin ta-mamı mevcut olduğundan, ümmetinde bu mertebelerin hepsi-nin zuhura çıkmasını sağlamıştır.

 

Ve yine Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Sizden her birinizin halkıyyet maddesi annesinin karnında (40) günde bir araya getirilebiliyor. 

Sonra bu kadar zamanda (40 gün) “alaka” (pıhtı-laşmış kan) haline geliyor, 

sonra bir o kadar zamanda (40 gün) “mudga” (et parçası) haline geliyor

ve sonra Allah ona bir melek gönderiyor. Melek ona Rûh üfler

ve meleğe dört (4) şey (yazması) emredilir:

1.  Rızkını,    2. ecelini,    3. amelini,

4.  şaki (betbaht) veya said (mutlu) olduğunu yazar.

 

Kendisinden başka ma’bud-i hakiki bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz, cennet ehlinin amelini işleyecek ve kendisi ile cennet arasında yalnız bir arşın (lık mesafe) kalınca bedbahtlık yazısı galip gelerek cehennem ehlinin ameli ile “defter-i â’mali” son bulacak ve dolayısıyla cehenneme girecektir. Ve sizden biriniz de cehennem ehlinin amelini işleyecek ve kendisiyle cehen-nem arasında yalnız bir arşın (lık mesafe) kalınca mutlu-luk yazısı galip gelerek cennet ehlinin ameli ile (amel defteri) kapatılacak ve dolayısıyla cennete girecektir,” bu-yurmuştur. *(40)

 

*(40) Sünen-i Tırmizi tercümesi, cilt 4, sayfa 16-17-18, Bab 4

Buraya kadar gelişe, yani dünyada zuhura çıkışa bi-rinci sefer denmektedir, ki Hakk’tan Halk’adır

Kişinin buraya gelmesi müşahedeli olarak kendini bilmesi ve bulması içindir.

 

Eğer gereğini yapar, zahiri eğitimi ile birlikte bâtıni eğitimini de tamamlarsa aslı olan Rabb’ına ulaşır.

Eğer beşeriyetinde kalır dünya cazibesine kapılır, bu-ranın geçici lezzetleriyle vakit kaybederse aslına ulaşamaz, ebedi  Î “gayn”  gayrı olarak kalır.

 

Gelinen veya inilen bu yerden özet olarak yavaş yavaş tekrar aslımıza doğru ikinci sefer’imizi yapmağa ve yüksel-meğe çalışalım.   

 

Anne baba iştirakıyle dünyaya gelen ve her türlü cihaz ile donatılmış olan bu müstesna varlık, yine anne baba yar-dımı ve koruması ile “buluğ” çağı denilen 15-18 yaşlarına geldiğinde kendisinde bireysel nefsi benlik kemâliyle oluştu-ğundan, müstakil şuurlu akıllı ve kontrollu bir birey olarak aynı zamanda ilâhi mes’uliyet yüklenecek sorumluluğa ulaş-mış olmaktadır. Böylece çocukluk devresi bitmiş, güçlü kuv-vetli bir insân olarak hayat seyrine başlamıştır.

 

İşte kendisine “insân” ismi verilen bu varlığın bünye-sinde bütün kemâlât ve süfliyyat mevcuttur. “Esma’ül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerini de zıtlıkları ile birlikte bün-yesinde toplamıştır.

 

Dünyaya dönük nefsani bir hayat sürerse kendi haki-katini bilemeden nefsi benlik içerisinde yaşar gider, gaflet ehli “gayr”lardan olur. 

 

Eğer kendine dönük ve kendini bilip tanıyarak bir ha-yat yaşarsa daha dünyada iken Rabb’ına kavuşarak tevhid ve saadet ehlinden olur.

 

 “İnsân – Halife” ismi verilen bu varlıkta;

“ne var alemde o var ademde” hükmü, zahir bâtın mevcudatın özeti ve özü mevcuttur. 

 

“Onsekizbin alem bir havan içinde  dövülse kalan öz, hülasa insân-ı kâmildir,” denmiştir.

 

İşte kemâlât, gerçek insân olabilmek için, “İnsân” vasfına bir de “kâmil” vasfını ekletmesi gerekmektedir, ki gerçek insân da budur. 

 

Diğerine ise, “nakıs” vasfı eklenir, ki “insân-ı nakıs” yani noksan insân hükmündedir.  Bundan Hakk’a sığınırız.

 

İşte fiilen kemâle ermiş bu varlık 12. mertebede be-lirtilen Rûh’ul zahir İnsân – Hakikat-i sûret-i Âdemiyye ile zahir dünyasında hayatını sürdürmeğe başlar.

 

Eğer kendini geliştirmeden yoluna devam ederse bu mertebede kalır, geldiği gibi gider

 

 

Eğer ikinci seferine başlarsa, yavaş yavaş mertebeleri aşmağa gayret eder.

11. ® Rûh’ul maden - Hakikat-i Maden hayat

10. ® Rûh’ul Nebat - Hakikat-i Nebat

– Bitki hayat

  9. ® Rûh’ul Hayvan - Hakikat-i Hayvani hayat

  “Hay” esmasının sûret kemâlâtı

  8. ® Rûh’ul Sûret-i İnsân 

- Hakikat-i Nefs-i benlik - Hayvan-ı Natık

Burası sıradan nefsiyle yaşayan, duygularıyla hareket eden, kendilerinde sadece buraya kadar gelen oluşumlarla ya-şayan, diğer üst mertebeler kuvvede, bâtınlarında kalarak ha-yatlarını sürdüren gaflet ehli kimselerin yaşam yeridir. 

 

Daha henüz kendilerini tanıma yolunda faaliyetleri ol-madığından ibadet etseler bile, ikilik üzere olduğundan, bu ibadetleri kendilerini tanımaya yeterli olamamaktadır.

 

7. ® Rûh’ul İnsân - Hakikat-i İbrahimiyyet

İnsân-ı Natık

Bu mertebede tevhid hakikatleri açılmağa ve yükseliş olmağa başlamaktadır.

 

Aşağıdan beri gelen bütün mertebeleri bünyelerinde bulundurarak eksiklerini terk ederek kemâle doğru yollarına devam ederler. 

 

Özet olarak yolumuza devam edelim.

 

6. ® Rûh’ul Nûr - Hakikat-i Nefs

Bu mertebede nefsin, gerçek kemâl hali idrak edilir. Kişi bu mertebede kendinde bulunan nefsin hakikatlerini da-ha iyi idrak etmeye ve yaşamaya başlar.

 

5. ® Rûh’ul Nûr - Hakikat-i Cin

Bu mertebede cinlerin hakikati anlaşılır.  Onlar artık bu kimselere ulaşamazlar, çünkü güçleri yetmez. Zuhur yer-leri burasıdır, daha alt mertebelerde tesirleri olur.

 

4. ® Rûh’ul Nûr Hakikat-i Melek

Bu mertebede meleklerin hakikati anlaşılır ve kaynak yerleri buralarıdır. Burdan aldıkları görevleri yerlerine ulaş-tırarak vazife yaparlar. Tesir sahaları bulundukları yerden aşağılara doğrudur.  Her iş için her mertebede ayrı melekler oluşmaktadır.

 

3. ® Rûh’ul İnsân – Hakikat-i Mûseviyye (len terani) Âdem’e üflenen Rûh mertebesi...

Yukarıda ifade edilen Âdem’e üflenen “RÛH” âyet-lerini bu kısa bilgiler içerisinde yeniden incelemeğe çalışalım.

 

Daha evvelce Âdem’e üflenen Rûh mertebesi hak-kında şöyle bir cümle geçmişti.

 

“Rûh’ul azam” ve “Rûh’ul kuds”, Allah (c.c.) mah-lûk olmayan zâtî Rûh mertebeleri iken;  burada bahsedilen Rûh, Râhmaniyyet mertebesinden üflenen halkıyyete dönük mahlûk Rûhtur, ki hâlik’ten meydana gelip her mertebesi iti-bariyle mahlûkata hayat ve nûr ile birlikte kimlik vermiştir. 

 

En üst mertebesi, Âdem’iyyeti; en son tecellisi, ma-deniyyeti zuhura getirmektedir.

 

Alemlerde bu zât-i nefh tatbikatı, ilk defa Âdem (a.s.) üzerinde vuku bulmuştur (Rûh-ul Sultâni). 

 

Cenâb-ı Hakk bizzât; “feiza sevveytühü” (onun tesviye, düzenlemesini yaptığım zaman) ifadesiyle bu olu-şumu zâtına vermektedir, ki aracı kullanmadan olan bir iştir, zâtına mahsustur:

Bu da zâtî zuhurunu ortaya getirecek mahalline ver-diği yüce değerini  göstermektedir.

 

“ve nefahtü fiyhi min rûhi”

rûhumdan ona /onun içine nefh ettim

 

“min rûhi” (rûhum’dan) ifadesiyle;

Cenâb-ı Hakk, zâtından fakat Râhmaniyyetin  mahlû-ka dönük Rûhundan nefh ettiğini  bildirmektedir. 

 

Eğer mutlak mânâda bu mertebede “Rûh’ul azam” veya “Rûh’ul kudus” mertebesinden üflemiş olsaydı, o za-man ifadesi “Rûhi” yani  (Rûhumu) üfledim demesi lâzım gelecekti. 

 

“Rûhumu” ile “Rûhumdan”ın arasında çok fark vardır. Ancak yine de burası çok yüksek zâtî tecelli mahalli-dir.

 

“Hakikat-i Âdemiyyet”ten başlayarak “Hakikat-i Musaviyyet”e  kadar olan sahada bu rûh’un irfaniyeti, kendi içindeki mertebeleri itibariyle seyr ve idrak edilir.

Bütün insânlarda kuvvede mevcuttur, fakat zahire çıkarılması için ehlinden çok iyi bir irfaniyet tahsili yapmak gerekmektedir.

 

“feka’u lehü sacidiyne” (hemen onun için (ona) secde edenler olarak (secdeye kapanın).

“Ona secde aynı zamanda banadır,” çünkü onda zâtî tecelli ve zuhurum vardır. Onu kendi sûretim üzere, yani bü-tün sıfat ve isimlerimle süsleyerek halkettim.

 

Sad 38/72  ve Hicr 15/29 âyetlerinde

 

feiza sevveytühü ve nefahtü fiyhi min ruhiy

feka’u lehü sacidiyne

Meâlen :

Artık ona şekil verdiğim (onun varlığını tamamlayıp da) ve ona Rûhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde edenler olarak (secdeye kapanın).

 

Burada Âdem (a.s.) ilk varedilişi belirtiyor iken,

Secde 32/9 âyetinde ise, Âdem (a.s.) nın torunları olan bizlerin varedilişlerimizi bildirmektedir,

şöyle ki:

 

sümme sevvahü ve nefeha fiyhi min rühıhi

ve ce’ale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete

kaliylen ma teş­kürune

Meâlen :

Sonra onu biçimlendirdi (tesviye etti) ve rûhundan içine üfledi. 

Ve sizin için işitme duyusu, gözler ve gönüller ca’l etti (halketti), kıldı.   

Pek az şükrediyorsunuz.

 

Âyet-i kerime ne kadar açık değil mi?... 

Diğer âyetlerde yaptığı işleri bizzât Cenâb-ı Hakk kendi lisanı ile ifade ettiği halde, burada ise oluşan yine aynı zâtî hadiseyi ancak başka bir mertebe (rûbubiyyet) anlat-maktadır.

 

“sümme sevvahü”

sonra onu biçimlendirdi.

Yani evvelâ onun “a’yân-ı sabite” programını (terki-bini) belirledi, anne karnında biçimlendirdi.

 

“ve nefeha fiyhi min rühıhi”

 (bir melek vasıtasıyla)

Rûhundan içine üfledi”, 

 

 

“ve ce’ale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete”

“ve ca’l etti (ayrıca o varlıkta kıldı) ki,

- sem’        (duyuş)

- ebsar       (görüşler)

- ef’ideh    (kalbler).”

 

Âyette belirtilen “biçimlendirildi” hükmü ile genel mânâda o varlığın tüm yapısının tamamlandığını belirttiği halde, neden acaba bu üç (3) azanın ikinci defa tesisinin  kesin olarak tekrar yapıldığını  bildirmektedir?...

 

Cevap : 

Birinci biçimlendirmede tesis edilen “kulak, göz ve kalb”, kişinin zahiri mânâdaki  münasebetlerini  düzenleye-bilmesi için zahiren kullanacağı  araçlarıdır

Bunlarla “ve ne fahtü” hakikati zuhura çıkamaz; yönleri maddeye dönüktür.

 

Rûh ile ilgili haller ise, mânâya dönüktür, insânoğlu-nun mânâ alemine ulaşabilmesi için onu algılayacak araçlara ihtiyacı vardır. 

İşte bu yüzden bu üç azanın mânâyı algılayacak şekil-de diğer bir yönünde olması lâzım geldiğinden âyette ikinci defa  tesisi de belirtilmektdir. 

 

Bu mânâda daha birçok âyet-i kerimede ifadeler var-dır. 

 

 

 

Ne yazık ki maddi mânâda olan “kulak, göz, ve kalb-lerimizi” kapasitelerinin sonlarına kadar kullandığımız halde; manevi mânâda olan ve özel olarak verilen “kulak, göz ve kalblerimizi” adeta hiç kullanmayarak en değerli araçlarımızı paslanmağa terk ediyoruz.

 

“kaliylen ma teş­kürune”

gerçekten bu kadar özel nimete, ne az şükrediyo-ruz.”

Cenâb-ı Hakk cümlemizi vakit geçirmeden bu dünya sarhoşluğu ve uykusundan uyandırsın.

 

Yukarıda belirttiğimiz hadis-i şerifte efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“Sizden her birinizin halkıyyet maddesi annesinin karnında kırk günde bir araya getiriliyor; sonra bu kadar zamanda alak (pıhtılaşmış kan) haline geliyor; sonra bir o kadar zamanda murga (et parçası) haline geliyor ve sonra ona bir melek gönderiyor. Melek ona Rûh üfler ve meleğe dört şey (yazması) emredilir :  Rızkını, ecelini, amelini ve şaki (bedbaht) veya said (mutlu) olduğunu yazar...”

 

Ezelde Cenâb-ı Hakk, zâtında Âdem (a.s.) a üflemiş olduğu Rûhu;

daha sonra ebeveyn kanalından baba ® anneye nefh eder;

daha sonra anne karnında iken bir melek gelip ona “ayan-ı sabite” (program rûhunu) 120 inci günde üfler. 

Böylece belirli süre sonra bu alemin en müstesna var-lığı, “zahir – bâtın”, her yönüyle techiz edilmiş olarak dün-yaya teşrif etmiş olur.

 

Çocukluk devresinde başlayan eğitimi ile ilk ders ver-meğe başlayan hocaları, onu ilk ilmi nefhalarla zahiren eğitmeğe başlarlar. 

Daha sonraları buluğa erdiğinde zahir eğitimi ile bâtın eğitimini de birlikte devam ettirmeğe başladığında bu sefer din ilmi nefhalarını da almağa başlar, kendine dönmeğe ve kendini  tanımağa devam eder.

 

Eğer bu arada bir irfan ehline ulaşırsa, o irfan ehli artık ona gerçek mânâda ve “nefahtü” etmeğe başlar. 

Bu “ve nefahtü” olşumu sohbet  yoluyla olur ve çok ender olan bir hadisedir. Daha evvel kendisinde vuku bulmuş irfaniyet eğitimi almış bir insân-ı kâmil vasıtasıyla ir-faniyet ile nefh edilir.

 

Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses va-sıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, 

irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. 

Evvelâ

- “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. 

- o ses’e yüklenmiş bir mânâ,

- ve o mânâ’ya yüklenmiş bir Rûh,

- ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır. 

Ses ® mânâ ® Rûh ® nûr”un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye”dir.

Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber,

bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’tır. 

 

Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise,  evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar.

O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan Rûh ile de hayat bulmağa başlar

ve yine o seste yüklü olan nûr ile de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde edilendir.

 

İşte âyette ifade edilen “kulak, göz ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat çekicidir. 

 

Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir, ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır. 

 

Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh,  nûr” olan nefha,

  • göze,       ®     görme kabiliyeti;
  • kalbe,     ®     ilâhi hayat,
  • akla,       ®     ilâhi ilim
  • ve kişide ®     kendine öz güvenini verir.

 

Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz. Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş, âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna dikkat çekmiştir.

 

İmâm- ı Gazzali:

“Kavl-i İlâhi” (İlâhi söz) deki tesviye ve Rûhun ne olduğunu bana sordular. 

Cevap verdim ki:

“Tesviye” (düzenleme) Rûhu kabul eden mahalde fiilden ibarettir.

Bu mahalde Âdem hakkında balçık ve Âdem’in ço-cuk ve torunları hakkında “Tasfiye” (saf kılma) ve “tadil” (doğrultma) şartıyla meniden ibarettir. 

Nefih ise, nutfede Rûhun nûrunu “iştigaline” (meş-guliyet) “ba’as” (dirilme) olan şeydir...

 

“Ona Rûh üfürdüm” buyrulması “kinaye” (dolaylı mecaz, anlatım) dır. 

Ey “münaza’a” eden (çekişen), Rûh onun aynı değil midir?...  Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et. Zira onun “sivası”  yani ona karşı diğer bizâtîhi  bir varlık yoktur ve herşey onun tevhidine dönüktür. 

 

Ey çoklukta olan mevlâ!..  Ey eşyanın var edicisi!..  Zâtın şayidir.  Yani  “lâ mevcude illâ hu”...    *(41)

 

*(41) Daha geniş bilgi almak için bakınız “Allahı inkar mümkün mü?” Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi İmam-ı Gazzali Sayfa 143

Rûh mevzuu ile ilgili yazılar genelde Rûh’un mahi-yeti, yapısı hakkındadır, bu ayrı bir konudur.

Biz ise bütün alemde mutlak mânâda hayatın kaynağı olan bu Rûh’u, mertebeleri itibariyle tanımaya ve tanıtmaya çalışıyoruz. Cenâb-ı Hakk cümlemize idrak kaabiliyeti versin. 

 

Biz yine yolumuza devam etmeye çalışalım. 

Bütün alemde genel mânâda yaygın olan bu Rûh’un ilmi mânâda sahası “Âdemiyet” ve “Mûseviyet” arasıdır.  Bu mertebede daha henüz ikilik mevcut olduğundan “len terani” yani “sen beni asla göremezsin”dir. 

Tekliğe giden yol ise, “Rûh’ul Kudüs”ten geçmek-tedir. 

 

Şimdi kısaca onu incelemeğe çalışalım.

Kûr’ân-ı Keriym Enbiya sûresi 21/91. âyetinde

 

velletiy ahsanet ferceha fenefahna fiyha min ruhına

ve ce’alnaha vebne­ha âyeten lil alemiyne

Meâlen : 

“ve edep yerini korumuş olan o kadını da (an) ki; Rûhumuzdan ona üfürdük ve kendisini ve oğlunu âlem-lere bir “âyet” (mucize) ca’l ettik/kıldık

 

 

 

Kûr’ân-ı Keriym Nisa sûresi 4/171. âyetinde

 

in­nemel mesiyhu ıysebnü meryeme Rasûlullahi

ve kelimetühü elkaha ila merye­me ve rühun minhü

Meâlen :

Şüphe yok ki, Meryem oğlu mesih İsâ sadece Rasûlullah (Allah rasûlu) dur

ve Meryem'e bıraktığı kendisinin kelimesi ve kendisinden rûhtur

 

Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/87. ve 2/253. âyetlerinde

 

ve ateyna ıysebne meryemel beyyinati

ve eyyednahü biruhıl kudüsi

Meâlen :

ve Meryem oğlu İsâ’ya da apaçık deliller verdik

ve kendisini  Rûhul kudus ile destekledik.

 

Yukarıda belirtilen:

“O’na Rûhumuzdan üfürdük’te kendisini ve oğlu-nu alemlere bir “âyet” (mucize) ca’l ettik/kıldık, yaptık”.

 

Enbiya 21/91 âyetinde ifade edilen mânâ ilk defa İsâ (a.s.) hakkında kullanılmıştır.

 

 

Buraya kadar gelen tecelliler, “rûbubiyyet”,

esma mertebesi itibariyle “tecelli-i berki” iken;

buradaki tecelli ise, “Râhmaniyyet”,

sıfat mertebesinden “tecelli-i mukaddes”tir. 

 

O yüzden zâtî olan bu Rûh, “mukaddes” sıfat merte-besinden nefh edildiğinden aldığı isim “Rûh’ül kuds” (mu-kaddes Rûh) tur. 

 

İşte Hz. Meryem’e üflenen Rûh’un, Hz. Mûsâ’ya ka-dar üflenerek gelen Rûh mertebelerinden bu mertebenin farkı, sıfat mertebesinden kaynaklanan kudsiyyet-i almasından ve doğrudan zâta bağlanmasındandır

 

“fenafahna” (biz üfledik) ifadesindeki “biz” hükmü bir bakıma Cenâb-ı Hakk, zât-i sıfatlarıyla uygulamış olduğu bu oluşumu sıfatlarına verdiği şahsiyetleri gereği onlarla bir-likte “biz” ifadesini kullanmıştır.

Diğer bir ifade ile zahiren bu nefh-i, cebrâil (a.s.) üfle-miş ise de, onun özünde bulunan zât-ı ilâhi ile bâtınen ve cebrâilde görüntüde zahiren üflediğinden “biz” ifadesini kul-lanmıştır.

 

İlk oluşumu böyle üflenen “rûh’ül kudüs”ün daha sonraki üflenişleri zahiren “insân-ı kâmil”in lisanından üfle-niyor gibi gözüküyor ise de, o varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığından bâtınen Hakk, zahiren İnsân-ı kâmil üflediğinden bu yönüyle de “biz üfledik” hükmü orta-ya gelmektedir. 

“vebneha âyeten”  (oğlunu âyet yaptık) ifadesi de zât-i’dir.  Âyet Kûr’ân’dır, Kûr’ân da zât’tır.

Oğul ® “İsâ”, âlemde ilk defa Hakk’ın sıfat merte-besinden zât-i zuhurunun mahallidir.

 

“kelimetühü” (Onun bir kelimesidir) 

Her kelimenin, bir mânâsı; her mânânın da, bir sûreti vardır. 

“Sûret-i İsâ”, zât-i tecelliyi ilk def’a kendi mahallin-de ortaya getiren tecellinin  yoğunlaşmış halidir.

 

“rûhun minhü”  (O’ndan bir rûhtur)

Zâtından üflenen “rûh’ul kuds”tür.

 

“beyyinati” (apaçık deliller)

Zât-i tecellinin apaçık delillerini İsâ mesih üzerinde gösterdik.

 

“ve eyyednahü birûh’ul kuds”  (O’nu rûh’ul kuds ile destekledik.)

Âdem (a.s.) dan Mûsâ (a.s.) a kadar gelen rûh’un, yu-karıda belirtildiği gibi, sıfatından ® esmasına üflenen zât-i mânâdaki; özel olarak İnsâna üflenen rûh olduğu belirtilmiş-ti. 

 

Burada desteklenerek üflenen rûh ise, “rûh’ul kuds” tür ve zâtın sıfat mertebesi itibariyle “mukaddes rûh’u”dur. Bunun zuhuruna tecelliyi mukaddes denir, “kudsiyyet” mertebesidir.

İşte bu mertebenin tecellisi ilk defa “kelime-i isevi-yet”te zuhura çıkmış olduğu, “biz onu rûh’ul kudüs ile destekledik” ifadesinden açık olarak anlaşılmaktadır. 

 

Bu rûhun üflendiği mahal, kudsiyyet kazanmakta, böylece yakıyn bir ilimle “fena fillâh” mertebesinde müşa-hede ehli olmaya; dışta, halktan uzak; içeride Hakk ile ol-maktadır.

 

Mûseviyyet mertebesinde daha henüz ikilik olduğun-dan orası “duyuş”, yani “sem’” mertebesidir.

 

İseviyyet mertebesinde ise, “görüş” (basar) yani teklik ortaya çıktığından müşahede başlar. 

 

Bu yüzden, Allah’ı ancak Allah (c.c.) görür denmiştir.  Kişinin kendinde kişiliği sürdürdüğü müddetçe “Ya Rabbi seni göreyim” arzusu “len terani” sen, sende oldukça “beni asla göremezsin” hükmü ile karşılanacaktır.

 

Zât-i müşahedenin yolu (basar) ve “basiret”ten geç-mekte, o da “rûh’ul kuds” desteği ile mümkün olmaktadır.

Böylece o mahalde kudsiyyet hasıl olmakta  ve “gö-ren de görülen de” kendi olmaktadır, ki bu mertebe ilk def’a “Meryem oğlu İsâ mesih”te zuhura gelmiştir. 

 

Özelliği, dünya tarafından, anneye; mânâ tarafından, baba hükmü ile “rûh’ul kuds”e bağlanmış olmasıdır. 

 

Bu mertebede olan kimselerin zahiren babaları olsa bile onlar sadece hükmen babadırlar; babaları asl’en “rûh’ul kuds”tür. O da bu rûh’u “ses, mânâ, rûh ve Nûr” şekliyle üf-leyen “insân-ı kâmil”dir.

 

Kişide iç bünyesinde var olan, “isevi” ve “muham-medi” mensuplarında bulunan bu ilâhi lütuf, “rûh’ul kudüs” ü uyandırarak faaliyete geçirebilecek tek ve yegane kimlik “insân-ı kâmil” ve O’nun “nefhası”dır. 

 

İşte bu sır “yuhyil mevta” ölüleri ilmi mahiyette di-riltmek, gönül kuşlarını semavatta uçurtmak ve bedenimizde, cildimizde olan nefis lekelerini  temizlemektir.

 

Bunları yaparken âyette belirtilen “biizni” (benim iznimle) ifadesi orada zât-i tecellinin olduğunu açık olarak göstermekte ve “zât-ı ilâhi”nin İsâ ismiyle harikaları ortaya getirdiğini  beyan etmektedir.

 

Gayemiz İsâ (a.s.) hayat hikayesini  yazmak olmadı-ğından burada da bu kadar ile yetinerek yolumuza devam edelim.

 

 

 

 

 

 

 

 

Kûr’ân-ı Keriym  Şura sûresi 42/52-53. âyetlerinde

 

ve kezalike evhayna ileyke ruhan min emrina

ma künte tedriy mel kitabü ve lel iymanü

ve lakin ce’alnahü nûren nehdiy bihî

men neşaü min ‘ıbadina

ve inneke letehdiy ila sıratın müstekıymin (52)

sıratillâhilleziy lehü ma fiyssema­vati ve ma fiyl ardı

ela ilellahi tesıyrül­ ümürü (53)

Meâlen :

52. (Ey Rasûlum) ve keza işte böyle sana emrimizden rûh (Kûr’ân) vahy ettik. Sen kitap nedir, imân nedir bilmiyor-dun ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve kesin, şüphe yok ki, sen sıratın müstakime (istikamet bulan doğru yola) hidâyet edi-yor, rehberlik ediyorsun.

53. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nundur. Dikkat edin!. Bütün işler Allah'a se-yir eder (Allah’a varır)

“Rûh’tan bahseden bazı âyetler” isimli bu bölümü-müzün başında bu âyetten özet olarak bahsetmiştik. 

Bu bilgiler ışığında o âyeti ve özet yorumunu oradan tekrar okumakta yarar olacaktır,  zannediyorum.

 

Bu âyet-i kerime’yi iki def’a ele almamızın sebebi, “Hakikat-i Muhammedi” üzere hem başlangıç ve hem de netice olmasındandır. 

 

Diğer mertebeler sadece kendi bulundukları mertebe itibariyle bilgi vermekte iken “mertebe-i Muhammediyye” ki, hamd” ve “hubb”tur, kendisinde bulunan bütün merte-belerden haber vermektedir; çünkü o “ümm”dür, yani bütün mertebelerin anasıdır. 

 

Şimdi; buraya kadar geldiğimiz bilgilerimizi hatırlar-sak “rûh-ul madeniyyet”ten “rûh’ul kudüs”e kadar yüksel-diğimizi tekrar görmüş oluruz. 

İseviyyet mertebesinin yolu bu kadardır ve bu yüzden İsâ (a.s.) göğe kaldırılmıştır

 

Sonradan gelerek yukarıda bahs edilen Şura 42/52-53 âyetindeki özellikler kendisinde tahakkuk ederek Muham-medi olarak hayatının sonuna kadar bu tatbikat ile yaşaya-caktır; çünkü bu yaşam gerçeği kendi zamanında henüz daha zuhurda olmadığından onun eğitimini alamamış idi.

 

O mutlak tevhid eğitimini kendi mi’racında (ki şimdi oradadır) alarak yer yüzüne indiğinde “şeriat-ı muhammed-i” ile emredecektir.

 

“Emrimizden bir rûh” 

Burada bahsedilen zât-i olan “rûh’u azam”dır, ki Hz. Rasûlullah (s.a.v.) a aracısız nefh edilmiştir. Kendisinden evvel gelen hiçbir nebiye bu rûhtan nefh edilmemiştir. 

 

Oraya ulaşmak çok zordur. Ancak onun varislerine yol vardır. Başka mertebelerden oraya ulaşılmaz, ta ki; Mu-hammed-i oluncaya kadar.

 

Bu mertebenin bir ismi de “Hakikat-i Muhamme-di”dir ve bütün mertebelerin kaynağıdır. 

Nefih ve vahyedilen ise, zât olan Kûr’ân’dır.

 

Hakk’a ve halka ayna olan bu mertebeyi efendimiz (s.a.v.), “men reani fakat reel Hakk yani “beni gören Hakk’ı görür”, kelâmıyla ifade etmişlerdir.

 

Buraya gelindiğinde “halktan Hakk’a” olan ikinci sefer tamamlanmış, gaye hasıl olmuş, ebedi yolculuk aslına ulaşarak kemâlini  bulmuş olmaktadır.

 

Bundan sonra üçüncü sefer başlayacaktır, ki “Hakk’ tan halka”dır.

 

Yukarıdaki tabloda; zât, 13 üncü mertebe olarak belirtilen “Rûh’ul Kemâl”, bütün bu mertebeleri kendi bün-yesinde cem eden, toplayan, “İnsân-ı Kâmil - halife – Haki-kat-i Muhammedi - Kûr’ân-ı natık”, bütün bunların zuhur mahalli olan “Hz. İnsân”dır.

 

İşte böylece bu İnsânda bütün bu mertebeler bulun-makta ve onları zuhura çıkarabildiği kadar yaşamakta ve o nispette yükselmektedir.

 

İnsânlar kendilerinde bulunan bu mertebelerle, bilen-ler bilerek, farkında olmayanlar da gafletleriyle tabii olarak yaşamaktadırlar.

İnsân

kendinde bulunan    sûret insânlığı ile

                                                   ®  diğer sûretlerle,

kendinde bulunan    Maden mertebesi ile

                                                   ®  diğer madenlerle,

kendinde bulunan    Bitki mertebesi ile

                                                   ®  diğer bitkilerle,

kendinde bulunan    Hayvan mertebesi ile

                                                   ®  diğer hayvanlarla,

kendinde bulunan    Nefsi benlik mertebesi ile

                  (hayvan-ı natık)        ® diğer nefsi benliklerle,

kendinde bulunan    İnsân-ı natık mertebesi ile

                                                   ®  diğer natıklarla,

kendinde bulunan    Nefs mertebesi ile

                                                   ®  diğer nefislerle,

kendinde bulunan    Cin mertebesi ile

                                                   ®  diğer cinlerle,

kendinde bulunan    Melek mertebesi ile

                                                   ®  diğer meleklerle,

kendinde bulunan    Mûseviyye mertebesi ile

                                                   ®  diğer Mûseviyyelerle,

 

kendinde bulunan    İseviyye mertebesi ile        

                                                   ®  diğer İseviyyelerle,

kendinde bulunan    Muhammediye mertebesi ile        

                                           ®  diğer Muhammediyelerle

irtibat kurabilmektedir. 

Kim bu mertebelerin biri ile perdelenmiş ise, sadece o düzeyin kişisi olarak yaşayacaktır.

 

Yaşadığımız bu hayatta örneklerini pek çok gördüğü-müz bu oluşumların bizlere ibret olması gerekmektedir.

 

Bilindiği gibi bazı kişiler hay’van türü varlıklara ilgi duyarlar, içlerindeki bu mertebe onlarda bu faaliyeti ortaya çıkarır, böylece diğer mertebeleri perdelenmiş, hayvani  özel-likleri daha belirgin hale gelmiştir.

 

Yine bilindiği gibi bazı kimseler göklerle, yıldızlarla, madenlerle uğraşırlar. 

Bazıları bitkilerle, çiçeklerle, bazıları nefsaniyetle ve bilhassa bazıları da cincilik ile meşgul olmaktadırlar.

Çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi bu mertebeler de insânın varlığında mevcuttur.

 

Yukarıya doğru çıkıldığında Meleklik, Musevilik, İsevilik, Muhammedilik zuhura çıktığında insân kemâlli ola-rak bu hayatı yaşamağa devam eder.

 

Yaklaşık olarak insânın ilgi duyduğu alanı kendisinde karşılığı olan o alanın açığa çıkmasıyla mümkün olur, ancak böyle olduğunda diğer mertebeler bâtında kalır. 

 

İşte insân-ı kâmil bütün bu mertebelere câmi oldu-ğundan kendisinden bu mertebelerin hepsi itidal üzere den-geli zuhur eder.  Bu mertebe Muhammedilere has bir merte-bedir.

 

“Ne var âlemde, o var ademde”, sözü burada gerçe-ğini bulmaktadır.

“men eta allahe eta ehu külli şey’in” kim ki Allah’a itaat ederse, Allah da ona her şeyi itaat ettirir” hükmü de gerçeğini bu mertebede bulmaktadır.

 

“Allah’a itaat ederse”den kasıd; kendinde Hakk’tan başka hiç bir şeyin kalmamasıdır. Böylece kendinde bulunan bütün mertebelerin sahibi Hakk olduğundan herşey ona itaat etmiş olur.

 

Özet olarak, varlığın her mertebesi “insân-ı kâmil”de mevcud olduğundan her varlıkla, varlığın kendi mertebesi iti-bariyle ilişki kurar.

 

Diğer insânlar ise, bulundukları yerden veya daha aşa-ğılardan olan varlıklarla iletişim kurarlar ve varlığın hangi mertebesi ile meşgul oluyorlarsa o mertebe ile perdelenmiş olmaktadırlar.

 

İnsân-ı kâmil’in tek meşguliyeti vardır o da Rabb’ıyla olan meşguliyetidir.

 

İşte ancak bu meşguliyet, “İnsân-ı Kemâl” ehli ya-par.

 

Bu mevzuu da burada özet olarak bırakarak yolumuza devam edelim.

 

Kûr’ân-ı Keriym Nebe sûresi 78/38. âyetinde

 

yevme yekumürruhu vel melâiketü saffen

lâ yetekellemune illâ men ezine lehürrâhmanü

ve kâle savaben

Meâlen :

O gün ki: Rûh ve melekler saf saf dikilir. Râhma-nın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar ve konu-şan da isabetli/doğru söyler.

 

Özet yorum :

Bu âyet-i kerime hakkında tefsirler değişik malumat vermişler ve mahşerde oluşacak bir hadise olduğunu beyan etmişlerdir. Dileyen kendi çabasıyla da araştırabilir, çok da iyi olur. Çünkü kendini tanıma yolunda çaba sarfeden kim-senin en büyük vasfı araştırıcı olması, bu yoldan da bilgisinin nakli değil müşahedeli olmasını sağlamasıdır.

 

Bilindiği gibi

“Kûr’ân”                    ®       “zât”tır,

“Furkan”                   ® “sıfat”tır,

“Kitab-ül mübiyn”    ® “esma”dır,

“İmam-ül mübiyn”    ® “ef’al”dir.

 

 

Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle;

“hay”dır,     ®  hayat kaynağıdır,

“rûh”tur,     ®  her şeye candır,

“nûr”dur,    ®  bütün varlığı içten aydınlatmaktadır,

“ışık”tır,       ®  her varlığı dıştan da aydınlatmaktadır

 

Bu muhteşem özelliklerle her sûresi, her âyeti, her kelimesi yaşayan canlı birer mânâlar deryasıdır.  Neresi oku-nuyorsa okuyana orası, oradaki gerçek yaşamı açığa çıkararak yaşanmasını sağlamaktadır, çünkü zamanımızda ve her za-man içinde bahsedilen her sahnenin zahirde yaşanan karşılığı mutlaka vardır. 

 

Kûr’ân-ı Keriym bütün mertebelere câmi olduğun-dan ezelden ebede ne olmuş veya olacak ise, kendisinde bu mertebeler mevcud ve her an yaşanmaktadır ve bu âlemde hadiselerin tahakkuk sahnesi olduğundan “fiili Kûr’ân”dır.

 

Biz de bu âlemin bir elemanı olduğumuzdan bu âlem kitabının bir kelimesiyiz, yani Kûr’ân’a mensubuz.  Ancak hangi sûrenin hangi âyeti içindeyiz ve hangi kapsam alanına dahiliz?...... bilmeye çalışmalıyız. Çünkü orada birbirine zıt birçok mertebeler ve o mertebelerin kimlikleri vardır.

 

İşte irfaniyet yolunda yürüyen bir kişinin ilk yapması gerekli olan bu fiili âlem Kûr’ân’ındaki yerini tesbit etmesi ve kendisine gelen hitabın hangi mertebeden olduğunu bil-mesi ve gereğini  yapabilme iradesini  gösterebilmesidir.

 

Kemâle erebilmesi için yukarıda kısaca belirttiğimiz mertebeleri kendi bünyesinde birey olarak hayatına tatbik edebilmesidir.

 

Kûr’ân-ı Keriym’de bahsedilen bütün hadiselerin her-gün yaşanan özel bir yönü olduğu gibi ahiretle ilgili olan bö-lümlerinin de ahirette tekrar genel mânâda  yaşanacağı şüphe-sizdir. 

 

Eğer bizler bu günden bu âyetlerin ifade ettiği mânâ-ları özel olarak kendi bünyelerimizde yaşayabilirsek, daha sonra bu hadiselerin genelini yaşarken şaşkınlığa ve paniğe kapılmamış herkesin dehşet içinde olacağı o günlerde süku-netimizi muhafaza ederek tam bir tevekkül içerisinde neticeyi bekleyebiliriz.

 

Bu ifadelerden sonra tekrar Nebe 78/38 âyetine bir göz atalım.

 

Gayemiz tefsir yapmak değildir. Zâten onların hepsi-nin tefsirleri, ehilleri tarafından defalarca yapılmıştır, ancak küçük bir iki hususa dikkat çekmek istemekteyiz. 

 

Bu âyetin zahiren ifadesinin mahşer gününü ifade ettiği açıktır. Mutlak müşahedeli mânâ ve tahakkuku da an-cak o zaman azametiyle ortaya çıkacaktır

 

 

Bugün bu olayın bu yaşam şartları içerisinde mutlak mânâda yaşanması mümkün değildir. Ancak gelecekte böyle bir sahnenin mutlak mânâda olacağı açık olarak bildirilmek-tedir.

 

Bunu böyle bilip imân etikten sonra, bize acilen lâzım olan diğer âyet-i kerimelerde de olduğu gibi bu âyet-i keri-meden bugün nasıl bir istifade ederiz düşüncesi olmalıdır.

 

Âyet-i kerime okunduğunda “rûh”un tekil meleklerin çoğul olarak ifade edildiği ve râhmaniyyet mertebesinden, ulûhiyyet mertebesinin haber verdiği açık olarak anlaşılmak-tadır.

Bu rûh “râhmaniyyet mertebesi”nden bütün âlem-lere “nefes-i râhmani” olarak üflenen “rûh’ul kudüs”ün mahlûka dönük yüzü olan rûh’tur, ki bütün âlemde faaliyet-tedir.

 

Yukarıda bu rûh’un mertebeleri kısaca ifade edilmişti. Asılda rûh tek olduğundan tekil, fakat mertebeleri olduğun-dan saf saf diye meleklerle beraber aynı zamanda çoğul ola-rak ifade edilmiştir.

 

Ancak “dikilir” ifadesiyle birey şuuru olan rûhtan ve-ya rûhlardan bahsedilmekte; maden, nebat gibi onların rûhun-dan bahsedilmemektdir. Çünkü onların ahiretleri yoktur, me-lekler ise, zâten çoktur.

 

O yaşanacak hadiseye mutlak mânâda “râhmaniyyet mertebesi” hakim olduğundan, orada “râhman”ın mutlak mânâda her varlığın içinden de onlara rahmeti olduğundan bu rahmetin açığa  çıkması çok muhtemeldir. 

 

Cenâb-ı Hakk’ın “Râhman” ismi olduğu gibi “Ceb-bar” ismi de vardır.  Râhmaniyyetin belirtilmesi her varlığa kendi gereği olan rahmetin verilmesi olarak düşünülebilir.

 

“Ancak onun izin verdikleri konuşur.” 

Çünkü onlar bu hakikatleri idrak ettiklerinden müşa-hedeli olarak konuşurlar ve gerçek olan doğruyu söylerler.

 

Kısaca böyle ifade ettikten sonra bu hadiseyi şuuru-muzda şu anda yaşamaya çalışalım.

 

Yukarıda belirtilen mertebeleri toplu halde düşünerek tefekkür ettiğimizde zâten rûh ve melâikenin  bütün mertebe-leri ile mutlak mânâda faaliyette olduğunu anlamamız zor olmayacak ve âyet-i kerimenin bu bölümünün dahi bütün âlemlerde halen capcanlı yaşandığını idrak etmemiz açık ola-rak anlaşılacaktır.

 

Bütün bunları ve benzeri oluşumların hakikatlerini  akıl ve gönüllerinize havale ederek ve Cenâb-ı Hakk’tan irfa-niyet dileyerek rûh ile ilgili bazı âyetler bölümünü burada şimdilik bitirmek istiyorum. 

 

Tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır (c.c.).