TESBÎH VE ZİKİR

 

 

       Bu iki ayrı, ama ifadelerinde benzerlik olan kelimelerin ifade ettiği mânâ sahaları nereleridir.? Genelde bakıldığı zaman bunlar iki ayrı kelime oldukları için sahalarının da ayrı olmaları gerekmektedir.

 

       Eğer bu iki sözcük aynı şeyleri ifade etmiş olsalardı iki ayrı kelime olarak telâffuz edilmezlerdi. Burada tesbit edilmesi gereken şey, (Tesbîh) kelimesi, “isim” kelimeleri dahiline mi, giriyor,? yoksa “fiil” kelimeleri dahiline mi, giriyor.?

 

       Yâni! (Tesbîh) kelimesini, “isim” kelimeleri içinde mi, değerlendirmemiz gerekiyor,? yoksa “fiil” kelimeleri içinde mi, değerlendirmemiz gerekiyor.?

 

       Zikir kelimesi bellidir bir fiil kelimesidir. (Zikir, zâkir, mezkûr) gibi. (Zikir, zikreden ve zikredilen) gibi. Bu bellidir ama (tesbîh) dediğimiz zaman bu kelime “fiil” kelimesi mi dir,? Yoksa “isim” kelimesi mi dir.?

 

       Evvelâ bunu tespit edersek o zaman mânâsı-yorumu kolaylaşacak ve bir mesneti-dayanağı olacaktır. Ancak bizler ne yapıyoruz, bunları düşünmeden tesbihat yapıyoruz diye, tesbîh-i elimize alıyoruz “tesbîh çekiyoruz”  gerçektende tesbîh tanelerini sırayla bir, biri arkasından geriye doğru çekiyoruz sonuna gelince tekrar aynen devam ediyoruz. Bu hususta “zikir çekiyorum” u pek kullanmıyoruz, zikrettim, zikir yaptım diyoruz, zikir çektim demiyoruz. Az da olsa onu da kullanan vardır ama, genelde, çekme tabiri tesbîh’e ait bir ifade tarzı olarak kullanılmaktadır.

 

       Şimdi kendi kendimize soralım, “tesbîh” kelimesini isimler sırasına mı,? Dahil edeceğiz yoksa fiiller sınıfına mı,? Dahil edeceğiz. Tesbîh kelimesi isimmi’dir,? Fiilmi’dir,? (SEBEHA) bunların harfleri yönünden de bilinmesi lâzımdır. Gerçi (ön söz) de “Bilindiği gibi (tesbih) bir “isim” kelimesi, (zikir)  ise “fiil” kelimesi dir. O halde bu iki kelimenin tesir sahaları da ayrı olacaktır.” Denmişti, burada ise bunları daha iyi tahlil edebilmek için araştırmaya çalışıyoruz.

 

       Tesbîh kelimesi, bir yönüyle “isim” ancak faaliyet yönüyle “fiil” olduğu görülmektedir. Ama “zikir” doğrudan doğruya “fiil” kelimesidir.

 

       Tesbîh dediğimiz zaman, aklımıza evvelâ bir malzeme, “taneli tesbîh” gelmektedir. Ancak “tesbihat” dediğimiz zaman bu ismin fiiline dönüşmüş olduğunu görüyoruz. İşte evvelâ bu noktayı meydana getirip yapmaya çalıştığımız “tesbîh çekme ve ya tesbîhat yapma, mânâsını ona göre düşünmemiz gerekmektedir diyebiliriz. Zâhiri edebiyat veya dil bilgisi kitapları genelde “ismi” şöyle tarif ediyorlar.

 

*****

 

       İSİMLER:

 

       Varlıkları, kavramları karşılayan sözcüklerdir.

İsimlerle karşıladıkları kavram ve nesneler arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Yani “kitap” sözü aklımızda hemen bir “kitap” nesnesini canlandırır. Yada kitabı gördüğümüz de zihnimize ismi gelir. Ama kavramlar için bu kadar belirgin bir ilişki söyleyemeyiz. Mesela;”dert” dediğimiz de aklımızda bir nesne canlanmaz. Yalnızca insân-ı sıkıntıya sokan bir durum olduğu zihnimizde belirir.

 

       İSİM DEĞİŞİK YÖNLERDEN İNCELENİR:

 

       A)CİNS İSİM: aynı türden varlıkları karşılar. Bu varlıkların etrafta benzerleri çoktur.

 

       B)ÖZEL İSİM: tek olan, tam bir benzeri varlıkları karşılayan isimlerdir.

 

       Not: Bir sözcüğün isim olup olmadığını o sözcüğe ekleyeceğimiz –mek,-mak ekiyle anlarız. Anlam bozulmuyorsa o sözcük “fiil”dir. Anlam bozuluyorsa o sözcük “isim”dir.

 

    

 

 

       FİİLLER:

 

       Varlıkların yaptıkları işleri,  hareketleri, oluş ve du- rumları zamana,kişiye bağlanarak anlatan sözcüklere fiil denir. Fiil olan sözcükler, zaman ve kişi ekleri çıkarıldık- tan sonra–mek-ekiyle okunur. Buna fiil tabanı (mastar) denir. Her eylemde bir hareketlilik anlamı, bir zaman anlamı, bir de kişi anlamı vardır.

 

***** 

 

       Yukarıda belirtilen “fiil” tanımını incelemeye baktığımızda bazı eksikler görürüz.

 

       Şöyle ki!  Her eylemde bir hareketlilik anlamı, bir zaman anlamı, bir de kişi anlamı vardır. Denmektedir.

 

       O halde bu tarife göre bir fiilin oluşumunu, “hareket, zaman, kişi” Olmak üzere (3) asla dayandırmamız lâzım gelecektir ki, bu ise eksik bir tanım olacaktır. Aslında ise fiil (5)asla dayanmaktadır. Bunlar da, (fâil, muf’ûl, zaman, mekân ve âlettir.) Kûr’ân-ı Kerîm de, Cenâb-ı Hakk bu hususu bizlere çok mükemmel bir şekilde bildirmiştir. Şöyleki: 

 

       Yukarıda belirtilen (5) hususu incelemeye çalışalım.

      

       (Fâil, etken, yapıcı, işi işleyen’dir.)

      

       (Mef’ûl, etilgen, tesir edilen, işin kendi üzerinde olan, işlenen’ dir.)

      

       (Zaman, bir işin işlenmesi için lâzım olan zaman’ dır.)

 

             (Mekân, işin içinde işleneceği mekân’dır. Eğer zaman ve mekân olmazsa o iş nerede işlenecektir.?)

 

       (Âlet, o işin işlenmesi için de mutlaka bir âlet gerekecektir. Eğer yapılacak işin haline uygun bir âlet-takım, olmazsa o iş ne ile işlenecektir.?) İşte bir işin oluşması için mutlaka bu (5) hususun olması gerekmektedir. Birinin eksikliğinde ise o fiil oluşamaz. 

 

       Şimdi bunları diğer bir yönden anlamaya çalışalım ve misal olarak (fetaha-açtı) kelimesini kullanalım.

 

       Sülâsî, üç harfli kelimelerden olan bu kelimenin ilk harfi olan (f) harfinin önüne bir (elif) getirdiğimiz zaman, o kelimenin yazılımı, (Fâfih-açan) olur ve mânâsı da (fetheden)olduğundan bu kelime fâil kelimesine dönüşmüş olur. Bu fiil eksi veya artı da olabilir. (fâil) her türlü halde fâildir.

 

       Yine böylece bu sefer, (fetaha-açtı) (f) harfinin önüne bir (mim-m) harfi getirdiğimiz zaman, o kelimenin yazılımı, (Meftuh-açılmış) olmaktadır. İşte böylece “meftuh”u meftuh yapan ise başa getirilen (mim-m) harfidir.

 

       Aynı kelimenin “zaman, mekân ve âlet” isimlerine dönüşmesi içinde gene başına bir (mim-m) harfinin getirilmesi gerekmektedir. Bu halde bir kelimenin fiile dönüştürülmesi için (elif)  “mef’ul, zaman, mekân ve âlet” e dönüştürülmesi içinde bir (mim-m) gerekmektedir. Bilindiği gibi elif “Ulûhiyyet-i” “mim” ise hakikat-i Muhammediyye yi ifade etmektedir.

 

       Hal böyle olunca, ne kadar fiil varsa kim yaparsa yapsın bu hükmün dışına çıkması mümkün değildir. Yâni fiilin fâili olan “Ulûhiyyet” faaliyet mertebesi olan mef’uliyyet ise, “Hakikat-i Muhammediyye” mertebesidir. Böylece bütün fiiller, Ulûhiyyet ve Hakikat-i Muhammediyye sistemi içerisinde oluşmaktadırlar. Bu fiilleri isterse gayri Müslim, ataist, putperest, ateşperest, v.s. yapmış olsun. Yapılan fiil mutlak mânâ da Hakikat-i Ulûhiyyet’in ve Hakikat-i Muhammediyeye’nin izni ile ve onların varlığı içerisinde oluşmaktadır. Bizler dahi ne tür işler yaparsak yapalım aynı durumdayız. İster bilelim, ister bilmeyelim, hepimiz bu sistemin içerisinde çalışmaktayız. 

 

       Bu hususta daha geniş bilgi, (13 ve hakikat-i İlâhiye) isimli kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.

 

       Bu fiiller hangi mertebeden ise, Zat mertebesinde Zât-î bir fiil, sıfat mertebesinde, sıfât-î bir fiil, esmâ mertebesinde, esmâ-î bir fiil, ef’âl mertebesinde, ef’âl-î bir fiil, olarak hepsi ef’âl âleminde zuhura çıkmaktadır-lar. Her hangi mertebeden bir düşünce fiiliyata çıkmamış ise hiçbir hükmü oluşmamıştır. Bir hükmün geçerli bir hüküm haline gelebilmesi için (ef’âl-şehâdet) âleminde zuhura çıkması lâzım gelmektedir. (Füsûs-ül Hikem-Îsâ Fassında) kelimeyi ondan meydana gelen mânâyı şöyle tarif etmektedir.

 

       (Her bir kelime ifade ettiği mânânın o sûrette meydana gelişinden ibarettir. Mânâ o şekil ve sûretin ruhudur. Şu halde İsâ nın cismi de meydana gelen Allah-ü tealânın kelimelerinden bir kelimedir.)

 

       Bu izahtanda anlaşıldığına göre, her bir fiil aslı ve hakikat-i olan bir ismin mânâsı ve görüntüsü olarak ef’âl-şehâdet âleminde o ismin mertebesi olarak zuhura çıkmaktadır. Ve bütün isimler (Esmâ-ül hünsâ) dandır, (Esmâ-ül Hünsâ) ise “Allah” ın güzel isimleridir. Bu isimlerin en geniş mânâ da zuhur mahalli ise (cevâmiül kelîm) ve Hakikat-i Muhammediyye’nin nokta zuhur mahalli olan (Hz. Muhammed s.a.v. Efendimizdir.) Bu zuhurdan daha geniş bir zuhur mahalli insanlık tarihinde yoktur, işte bu sebepten de kendisi (Habîb) tir.

 

       Şu halde her hangi bir “mânâ-zuhur-fiil” ortaya geldiğinde bu beşerî ve maddi mânâ da olsa dahî, o Allah-ü Teâlânın kelimelerinden bir kelimenin sûretlen-miş hâlidir.

 

       Netice olarak baktığımızda (zikir) in fiil belirten bir kelime olduğu görülmektedir, (tesbîh) ise ilk baktığımız zaman isim kelimesi olduğu halde, faaliyete dönüştüğü zaman fiil kelimesi olduğu görülmektedir. O halde bunların gerçek mânâlarının arştırılmaları lâzımdır. Görüleceği üzere (tesbîh) daha ziyade “kûdsiyyet” ifade eden yerlerde kullanılmaktadır. Âyet-i kerimelerde ve Hadîs-i şerifler de, de olduğu gibi.

 

       Misâl olması bakımından, Âyet-i Kerîmelerden birkaç örnek verelim.

 

(Meleklerin dilinden)

 

“nahnü nüsebbihu bi hamdike ve nükaddisü leke”

 

2/30 “bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz."

 

 

“Mûsâ (a.s.) lisânından”

 

7/143“ Vaktaki, ayıldı, dedi ki: Seni tenzih (tesbîh) ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.”

 

 

       Hakk lisânından Meryem oğlu Îsâ hakkında ki kûdsiyyet belirtilmektedir. 

 

 2/253 onu rûh-ül’kûds ile destekledik.”   

 

       Âyet-i kerimelerin bildirdiği gibi, kûdsiyyet evvelâ Meleklere, sonra Mûseviyyet mertebesine, daha sonra da, Îseviyyet mertebesine verilmektedir. Yeri geldikçe belirtilen Âyet-i kerîmelerin tamamını göreceğiz.

 

       Misâl olması bakımından, birkaç örnek’te Hadîs-i şeriflerden verelim.

 

(Sübbûhun kûddüsun Rabbül melâiketü verrûh)

Hadîs,

----------------------------------

 “İki kelime vardır ki dilde hafif, terazîde ağırdır ve Rahman olan Allah’ a pek sevgilidir. Onlar “Sübhânallahi ve bihamdihi, subhânallahil azîm”dir.”
 

(Sübhânallahi ve bihamdihi, Sübhânallahil azîm)

Hadîs, Sahih-i Müslim

--------------------------------------------------

“Her kim sabaha eriştiği, akşama eriştiği sırada yüz kere “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse kıyamet günü, hiçbir kimse onun okuduğu duadan üstününü getiremez. Ancak, onun söylediği bu dua kadar söylemiş olan veya ondan daha fazlasını söylemiş bulunan kimse müstesnadır.” buyurmuştur.
 

(Sübhânallahi ve bihamdihi)

Hadîs, Sahih-i Müslim

--------------------------------------------------

(Allah’ı yarattıkları sayısınca tesbih eder ve ona hamdederim!) de!’ buyurdu.”

 

(Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhı)

Tirmizi, Sünen

--------------------------------------------------

       Yukarıda belirtilen Hadîsler’in de yeri geldikçe izahları yapılacaktır. İnşeallah.     

     

       Mîsâl olarak belirtilen Âyet-i Kerîmelerde ve Hadîs-i şeriflerde ki ifadelerden (Tesbîh) in “kûdsiyyet mertebe- lerini ifade ettiğini anlamamız zor olmayacaktır. Tesbihat kelimelerini kullandığımız o şuur ve idrakle tesbih kelimeleri ile tesbîh ettiğimiz zaman Mukaddesiyyet-Kûdsiyyet ortaya çıkmaktadır. Mukaddesiyyet ise esmâ ve sıfat mertebeleridir. Bu mertebelerin ifade ettikleri mânâ sahası ise (melekiyyet-Mûseviyyet ve Îseviyyet) in tenzîh bölümleridir ve gerçek irfaniyyet yaşantısı ile yaşanarak ancak idrâk edilebilecek hususlardır.

 

       Yukarıda ifade edildiği gibi.

 

       "tesbih"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiği belirtilmiş idi.

 

       (Suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak.)

 

       Yâni! "tesbih" Mânâ âlemine tefekkür ile dalıp gözümüzün var zannederek gördüğü benlik ve varlığımızdan soyunup gözden kaybolarak hakk’ın varlığına akıp gitmemiz ve onda fânî olmamızdır. Bu ise fiil değil kûds-î bir tefekkür yaşamıdır.

 

Şimdi şöyle diyebiliriz.

 

       Tesbîhât, Melekî’dir, mülkî değildir.

       Tenzîh’tir, teşbîh değildir. Tefekkür idrâkinde oluşan derinliği olan ve Hakk’ta fânî olan bir yaşam hâlidir. Fiilî-kesif değil, lâtiftir. Mertebesi, Beytül-Makdis Ve Kûds-ü şerif, diye ifâde edil-miştir. 

 

       Ancak bu mertebeler (2/149. Ve her nereden çıkarsan hemen yüzünü Mescid’il Haram tarafına döndür. Âyet-i kerîmesi geldikten sonra Kâ’be-i Mazzama’ya nakledilmiştir. 

 

       Bu hususta daha geniş bilgi, (Sûre-i feth) isimli kitabımızda mevcuttur, dileten oraya da bakabilir.

 

       Zikr, ise Mülkî- insân-î- irfân-î ve kesif’dir, melek-î değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh-i, teşbîh-i birleştirip, Hakk ile bâkî, bakâbillâh’ta tevhid etmek’tir. Mertebesi, Beytullah, mescid-el Haram, Kâ’be-i Muazzama, olarak ifade edilmiştir.

 

       Yâni Ulûhiyyet mertebesinden ef’âl-şehâdet mertebesi’ne kadar olan sahada faaliyettedir.

 

       Zikreden veya tesbîh çeken bir kimse idrâk ve irfan sahibi ise, zikr veya tesbihat yaparken kullandığı virdlerinin hangi sınıfa-mertebeye girdiğini bilir ve anlayışını ona göre yönlendirir. Bu ise oldukça yüksek bir irfaniyyet işidir. Tekrar edelim.

 

       Zikr, her türlü sahada faaliyete geçmektedir. Yâni şeriat mertebesinin zikrinden, Ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar faaliyet sahası göstermektedir.

 

       Tesbîh ise yukarıda da belirtildlğl gibi (kûdsiyyet) üzere tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyeti’dir, diyebiliriz. İşte bu hususları göz önünde bulundurarak okuduğumuz tesbih veya zikr hakkındaki bir Âyet-i Kerîme veya Hadîs-i şerif hangi mertebeden bahsediyor ise o mertebenin kûdsiyyet-i veya hakikat-i üzere olan bir idrakle tesbih veya zikrimizi yapmamız gerekmektedir. İşte o zaman biz gerçekten Zikrediyor veya tesbih ediyoruzdur. Aksi halde kendimizde taklid-î ve kelâm-î tesbîh ve zikirden sadece bir duygusal hâl meydana gelir, karşılığında sevap kazanırız, çok güzel olur, bunun neticesinde belki cennete de gidebiliriz, ancak ne kendimizi ve ne de Rabb-ı mızı tanımış olamayız. Kendini bilmeden tanımadan cennet ehli olmak ise gafletten başka bir şey değildir. Kişi neye talip ise netice de oraya ulaşır. Hakk yolcusu Hakk’a cennet yolcusu cennete cehennem yolcusu da cehenneme dir.