Şeytan ayaklarını oradan kaydırdı

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

      (36-) Feezellehümeşşeytanu anha feahracehüma mimma kâna fiyhi, ve kulnehbitu ba'duküm liba'din adüvvün, ve leküm fiyl'Ardı müstekarrun ve meta'un ila hıyn;

       * Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik.

       Cenâb-ı Hakk onlara bu tenbihte bulunduktan ve sonra onlarda o ağaca yaklaştıklarından, Şeytan onlarıkaydırdı hile yaptı ayaklarını kaydırdı o bulundukları yerden, her ikisini de çıkarttı, yani cennetten ayaklarını kaydırmak sûretiyle çıkarttı, o ağaca yaklaşmayın denilen ağaca yaklaştıklarından, hayal ve vehim haline yaklaştıklarından, hayal ve vehim kendilerinde ayrı bir varlık oldukları hissini meydana getirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın Zâtından uzaklaştılar, işte şeytanın ayaklarını kaydırması Zât mertebesinden onları ef’âl mertebesine indirmesi sûretiyle oldu.

       Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk onlara buyurdu ki “Biz onlara dedik ki birbirlerinize düşman olarak oradan ininiz dedik” yani biribirilerinize düşman olarak demesi burada biri Adem (a.s.) biri Havva validemiz, biri de iblis, ne oldu burada, üç tane özellik meydana geldi, bu üç özellik bize neyi belirtiyor, neyin hakikatlerini anlatıyor;

       “ininiz” nerden inecekler, cennetten yeryüzüne inecekler, cennet bahçe demek bahçeden’de düz ovaya inme mânâsında, genel olarak dünyaya inme mânâsında, burada bu Âyetin üzerinde de çok hassas şekilde durmamız gerekiyor, inen nedir acaba, nasıl bir iniş, mekândan mekâna bir inişmi, idrakte olan bir iniş mi, düşüncede yaşantıda olan bir iniş mi, bunları anlamamız gerekiyor, ezelde olan bu hâdise bugün bizlere neler veriyor, bugün bizdeki iniş nasıl bir iniş olması lâzım, çünkü bu Âyetler her an taze olduğundan yaşanması lâzım geldiğinden, her okuyan kişinin o Âyetteki mertebesini bulması gerekiyor ki Kûr’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okumuş olsun aksi halde Kûr’ân-ı Kerîm’in hayalini okumuş oluyor, geçmiş peygamberlerin hayat hikâyelerini okumuş oluyor ama Kûr’ân-ı Kerîm’den gaye o hayat hikâyeleri arasında kendi hakikatini bulmasıdır.

       Üç oluşumdan biri Âdem (a.s.) Âdemi mânâ yani aklı küll, Havva valide mânâsı içerisinde nefsi küll, diğeri de vehim ve hayal denilen iblis, işte âlemlerdeki yaşantı bu üç olguya dayanıyor, aklı külli nefsi küll ve onlarda devam eden hayal ve vehim yaşantısı, yukarıda bahsedildiği gibi hayal ve vehim kendine daha yakın olan nefsi külle tesir ederek yani iblis Havva valideye tesir ederek ve nefsi küll de aklı külle tesir ederek o meyveden yemelerine sebep oldu, önce Havva valideye hayal ve vehimi sevdirdi, tatlı getirtti, Havva valide de bu hayal ve vehmi aklı külle yöneltti Aklı küllünde kısa bir süre kendisini oraya kaptırmasıyla o ağaca yöneltilmiş oldular işte bu ağacın hakikatini idrak etmek için, o ağacın meyvelerinden yedikten sonra o ağacın tesiri altında kalıp, o tesirden dervişlik yoluyla kurtulması için yeryüzüne indirildiler, yani o hakikatler yeryüzünde yaşanmaya başladı, burası yani o varlıkların cennetten yeryüzüne indirilmesi insânlık âleminin Cenâb-ı Hakk’ın Zât-i mertebesi içerisinde hakikatinin insânlık âleminde yaşanmaya başlama süresi Aklı küllün birey olarak yeryüzüne indirilmesi, Nefsi küllün birey olarak yeryüzüne indirilmesi ve hayal ve vehmin de birey olarak yani bir süliet kazanarak yeryüzüne indirilmesi ve işte bunların yeryüzünde kendi hakikatlerini ortaya koymaya çalışmaları dolayısıyla her üçüde değişik özellikler ortaya koyduğundan çatışmalara sebep olacağından bu yaşantı bu hâdise de, bu dünyadaki hayatın başlangıcı bu Âyeti Kerîm’elerle bildirilmiş oluyor.

       Burada düşmanlık birey bazında tabii ki en uç noktada oluşan düşmanlık ama Hakkikat-i İlâhide ise sıfat, Zât mertebesinde ise bunların hepsi aynı kaynaktan gelen değişik özellikleri olan varlıklar olduğu da ayrı bir gerçek ama bunların sahnede sergilenişi ve oynanışı Cenâb-ı Hakk’ın varlığında mevcut olan hayali âlemin yaşanması için, eğer cennetteki o hâdise olmamış olsaydı o meyve yenmemiş olsaydı bugün hiç kimse, insân nev’inden kimse burada yaşayamayacak ancak cennette Cenâb-ı Hakk’ın Zâtında, Zâti varlıklar yani melekût âleminde meleki varlıklar olarak hayatını sürdürecek yeryüzüne inmemiş olacaktı. 

       Herbirerlerimiz yeryüzüne inmemiş olsaydık Âdem veya beşer veya halife isimlerini nereden alacaktık, melâikeyi kirâm, Cenâb-ı hakk bizim üzerimize salât-ı selâm nereden getirecekti, demek ki Âdem (a.s,) ın omeyveyi yemesiyle kendisine bireysel bir hayat  verildi, hayal ve vehim karışığı ve kendi varlığı, kendi hakikati ortaya çıkmış oldu, daha evvelce Hakk’ın varlığında Zat mertebesi itibarıyla cennette hayatını sürdürüyorken işte o meyveyi yemeleri sûretiyle kendilerinde büyük değişiklik meydana geldi.

       Burası insânlığın mânâ âlemindeki gelişimini tamamlama yeridir, Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı cennette kudret elleriyle Celâl ve Cemâl elleriyle iki cins yani Havva valide de kendi bünyesinde olarak hâlkettikten sonra yani Aklı küll ve Nefsi küll kendisinde mevcut bir şekilde var ettikten sonra, Âdem (a.s.) Havva validenin, melâikeyi kirâmın, iblisin  kemâlâtı devam ediyor, ne zamanki bu kemâlât süresi bitiyor ondan sonra yeryüzüne tahakkuk süreci başlamak üzere gönderiliyor, bakın bunları çok iyi anlamamız gerekiyor.

       Yeryüzüne indirilmesi genel mânâda böyle iken bir şu yön var, bu hâdise ile ibliste de bazı özellikler ortaya çıkıyor yani Âdem ve Havva mânâları ortaya çıktıktan sonra, onlar kendisine ayna olduğu için ibliste de kendi hakikati daha geniş bir şekilde ortaya çıkıyor, iblis daha evvel azazil ismiyle meleklere hocalık yapıyorken Âdem (a.s.) ın karşısına getirilip ona secde etmesi emrolunduğu zaman kendindeki benlik şiddetle ortaya çıkıyor ve orada ibliste kemâlâtını tamamlıyor, daha evvelce kendisine böyle bir teklif yapılmadığı için kendisinde gizli olan benlik, secde et dediği zaman zuhura çıkıyor, işte ibliste böylece Âdem (a.s.) yaşantısı içerisinde kendi yapısının kemâlâtını tamamlamış oluyor, demek ki orada meyveyi yemek onlara bizlere zahmet değil Rahmet olmuş, işte bu dervişlik sürecinde de, genel yaşamda da, biz farkında olsakta olmasakta hep bizlerden ortaya çıkan hâdiselerin bir hakikati olmuş oluyor,

       Şimdi şeriat mertebesi itibarıyla bu Âyete baktığımız zaman bunu böylece okuyup geçiyoruz yani ezelde olmuş bir hâdisenin bilgisini almış oluyoruz, tarikat mertebe-sindeki ifadesi bunu biraz daha ciddiye alarak biraz daha üstünde düşünerek ama yine aynı tema içinde dönerek anlaşılıyor, ama hakikat mertebesinde iş değişiyor, hakikat mertebesinde bütün bu hâdiseleri kişi bizâtihi yaşaması gerekiyor ki, hakikatine ermiş olsun gerek Âyetin gerek buradaki mânâların hakikatine ermiş olsun, şimdi bu ne demek;

       Hakkikat mertebesinde bizim varlığımız bizim dünyamız yani şu bedenimiz bizim arzımız, bizim dünyamız işte hakikat mertebesi itibarıyla Âdemi mânânın cennetten çıkıp şu bizim bünyemize inmesi dervişliğin başlangıcı derviş olmanın ilk şartı bu, bundan evvel yapılan zikirler, tesbihler, oruçlar (vs.) kişinin kendi hayalinde, vehminde yaptığından ibadet unsuru hâdiseler oluyor yani dervişlik değil dervişlik zannediliyor fakat değil ancak abidlik veya zâkirlik, zikir ehli ve ibâdet ehli olmak. Mânâ âlemi olarak İlâh-î hakikatlerin kendi dünyasına inmesi yani kişinin Âdem-i mânâ olarak kendi arzına inmesi ile orada dervişlik gerçekten seyri sülûk’a başlamış oluyor, bundan evvelkiler buna hazırlık, Âdem-i mânâyı gönül âlemine indiremediği sürece o hep derviş olsa da hayali derviş olur, ister hâfız, ister profesör hoca olsun, hayali derviş hayali bilgide kaldığı sürece hayal ve vehimden öteye de gidemeyeceğinden netice olarak hakkıyla Hakk yoluna çıkmış olamamakta ancak sevap kazanmakta ve kendisinde hoşluklar meydana gelmektedir. 

       Marifet mertebesi itibarıyla ise hakikat mertebesinde bu işi idrak etmiş olan kişinin yani kendi bünyesinde Âdem-i kendi dünyasına indirebilmiş olan kişinin Âdemiyyet mertebesini kendisinden sonra gelenlere  Âdem-i hakikatleri indirmesi, anlatması da marifetullah, yani bu Âyetin  marifet mertebesi, kendisine inmiş olan Âdem-i hakikatleri idrak edip yaşadıktan sonra başkasının Âdemlerini, başkasının hakikatlerini de kendi topraklarına indirtebilmektir.

       Bu halden evvel kişi ne kadar ibadet ehli ne kadar zikir ehli olursa olsun kendi hayal ve vehminde yaşadığından iblislik hükmünün dışına çıkamamaktadır burada şunu da belirtelim  bu açık bir iblislik değil tabi ki örtülü bir iblislik, iblisin eski hâli üzere yani eğitici, öğretici hâli üzere olan durum işte o halde iken biraz dokunduğun zaman iblis isyanı hemen ortaya çıkar, Rahmet’in içerisinde gazabın, nûr’un içerisinde zûlmet’in olduğu gibi  bunların ortaya çıkarılıp, tamamen belirgin hale getirilip bir daha kişilerin kendilerine zarar veremeyecek hâle getirilmesi gereklidir.

       Burada bahsedilen düşmanlık şeriat âleminde kabul gören düşmanlık anlamında değil, buradaki düşmanlıktan kasıt her varlığın kendi hakikatini kemâlıyla ortaya koymasıdır  çünkü bu üç varlıkta değişik özellik olduğun-dan ve bunlarda birbirine dışarıdan bakıldığı zaman zıt hükmünde olduğundan düşmanmış gibi gösteriliyor işte neticede kişi  gerçek derviş olup bu zıtları birleyip hakikatinin Hakkikati İlâhiye ye dayandığını idrak ettiği zaman yani Efendimizin (s.a.v.) “Ben şeytanımı müslüman ettim” sözünün altındaki mânâyı anladığı zaman o düşmanlık ortadan kalkıyor sonra çünkü o üç varlık bu dünyada birlikte yaşamak zorunda ve düşman olarak yaşadığı sürece hiçbir yere varamıyor, ne zamanki kendi benliğinde, varlığında bu barışı sağlıyor o zaman ilerleme-sini temin etmiş oluyor.   Nefsi emmâremizi terbiye edersek bize karşı fayda sağlıyor, onun tuttuğu av yeniyor yani mânâ âleminden kendisinin idrak ettiği şeyler, mânâ âleminin avları düşüncede, duyguda, rû’ya-da veya muhabbette olsun yakaladığı ilimler ve bilgiler onun bize getirdiği avlar oluyor, demek ki bir şey yerinde kullanılırsa o insân’a çok faydalı oluyor, sistemi içerisinde ve yerinde kullanılırsa, getirdiği hayvanlarda eti yenebilir hayvanlar yani nefsi levvâme, yani nefsi emmâre eğitilirse nefsi levvâmeyi de bize getiriyor, yani anlatmak istediğim sistem bilinirse yol çok kolaylaştırılmış oluyor.

       Ve sizin için yeryüzünde belirli bir zamana kadar istikrarlı yaşamak vardır;

       İşte insân yeryüzüne geldiği zaman yani Hakkikati İlâhiyye, Hakkikati Muhammediye senin beden toprağına indiği zaman o hakikatin senin beden mülkünde yaşaması gerekiyor ve tabi ebedi olarak değil, sadece belirli bir süre, işte bu belirli süre onun kendi hakikatini idrak etmeye yetecek kadar bir süredir, ne fazla ne eksik, fazla olursa gereksiz olur, eksik olursa adaletsizlik olur, örneğin bir öğrencinin üniversiteye hazırlanması yedi sene sürüyorsa, onu üç senede hazırlanmaya zorlamak ona haksızlık olur, ama süre on seneye uzatılırsa o da gerçekçi olmaz, işte bugün ahir zaman ümmetinin Hakkikati İlâhiyyeye ulaşabilmesi için 60-70 yıllık ömür içerisindeki bir süre yeterli oluyor, eski insânların ömürleri niye daha çok uzunmuş, çünkü onların akıl gelişimleri ve sürâtleri 20. asrın yani ahir zaman ümmetinin gibi seri olmadığından, hakikatleri daha yavaş anladığından onların hayatları ağır çekim gibi ağır süreler içerisinde cereyan etmiş, ama bugünün insân-ı herşeyi daha iyi şekilde, daha kolay şekilde anladığından ve bu sürede kendisine yeterli olduğundan ve âhir zaman yaşantısı da sıkıntılı bir yaşam olduğundan daha fazla dünyada zorlanmasın insânoğlu diye süresi bu kadar olarak tespit edilmiş oluyor, işte bizimde yeryüzünde bu yaşadığımız süre içerisinde bu hakikatleri fiil mertebesi içerisinde öğrenmemiz, sonra esmâ mertebesi içerisinde öğrenmemiz, sonra sıfat mertebesi sonra Zât mertebesi içerisinde öğrenmemiz gerekiyor, daha başka ifadeyle evvelâ şeriat mertebesi itibarıyla bunun genel bilgisini almamız gerekiyor, sonra tarikat mertebesi içerisinde o muhabbeti almamız gerekiyor, o muhabbetle yani o muhabbetten aldığımız enerji ile de Hakkikat mertebesine ulaşıp bunları bizâtihi kendi bünyemizde yaşantıya geçirmemiz gerekiyor, marifet mertebesinde de bu kendi bünyemizde yaşadığımız özellikleri karşı tarafta yaşatmaya çalışmamızdır.

       Cenâb-ı Hakk ezelde kendisinin hakikatini yaşamasını madde âleminde murat ettiği için bu ilk Regaib’ti, bunun hakikatini Âdem ve Havva ismiyle zuhura getirmeyi diledi, onları cennetine yerleştirdi, sonra şeytan isimli üçüncü bir varlığın onları kaydırmasıyla bu mânâların yeryüzünde zuhura çıkmalarını murat etti, onları belirli bir seyir içerisinde yeryüzüne indirdi ve artık bu varlıkların yeryü-zünde çoğalıp bu mânâları daha geniş bir şekilde kendi bünyelerinde yaşaması gerekti, işte şimdi bu yeryüzündeki yaşam sürecine geçiliyor yukarıdan buraya kadar gelen cennetteki oluşum yani cennetteki o varlıkların kemâle ermeleri ve onların kendi kemâlleri ile birlikte yeryüzüne indirilmeleri safhasıdır.