Skip to Content

Bilindiği gibi İslâmın ana kaynakları dört tanedir. Bunlar Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır. Bunlara biz “Edille-i Şeriyye” diyoruz. Sünnet, Kitap’tan (Kur’ân-ı Kerîm’den) sonra İslâm dininin en önemli ikinci kaynağıdır. Sünnet Hazret-i Peygamber aleyhisselâtü vesselâm söz ve davranışlarıdır. Bunu dikkate alınca, açıkça görülmektedir ki Kur’ân’ı bize bütün yönleriyle tanıtan, dinin emirlerini bize uygulamalı bir şekilde öğreten şüphesiz Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselâmdır. Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm hükümlerini açıklayan ve uygulamalı olarak gösteren bir özelliğe sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerine aykırı, ona ters düşecek hiçbir hüküm ve uygulama katiyen ortaya koymaz. Bu hususta âyet-i kerîme’de Allahü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size neyi verirse onu alınız, sizi neden yasaklarsa ondan vazgeçiniz .” (Haşr: 7)devamı--->

Tasavvufi Ahlak Cilt 5

Tasavvufi Ahlak Cilt 5

MEHMED ZAHİD KOTKU

SEHA NEŞRİYAT

 

 

İÇİNDEKİLER

İhlâs........................................................................1

Uzlet ve halvet............................................................2

Halvetin şartları........................................................24

Zikrullah.................................................................30

Müstağrakât-ı selâse...................................................36

Halvetlerin lüzumu....................................................42

Halvetin kitap ve sünnetteki yeri..................................50

Halvetin  nevileri.......................................................54

Zikrin ve halvetin faydaları.........................................58

Kötü huy ve mezmûm ahlâklar....................................70

Tevbenin kabulünün şartları.........................................73

Günahları irtikâb......................................................84

Tevbeyi terk..............................................................85

Farz, vâcib ve sünnetleri bilmemek...............................86

Tenbellik...................................................................88

Ucüb......................................................................89

Kibir..92

Kin.....99

Hased..,101

Adavet ve küslük.....................................................107

Riyaset sevgisi..........................................................111

Riya ve süm'a..........................................................117

Gazab....................................................................125

Övünme (İftihar).....................................................128

Hayaller.................................................................130

Güzelliği ile iftihar etmek (Mübâhât)...........................131

Mekir, hiyle, hıyanet.................................................132

İki yüzlülük (Müdâhaneji...........................................134

Cimrilik (Buhl)........................................................135

Hırs ve tama...........................................................138

Nefis ve şehvetin arzularına meyletmek........................143

Çalgı dinlemek ve günahı mucip olan yasak

yerlerde bulunmak.............'.......................................146

Hırsızlık..................................................................147

İftira, bühtan, kazf (Namuslu bir kişiye zina iftirasında

bulunmak)........................................................•.....150

Seb ve şet m (Sövüp saymak, kerîh ve kabîh söz

söylemek)...............................................................152

Gıybet (Başkalarını çekiştirmek).................................155

Nemîme (Lâf götürüp getirmek).................................160

Kizb (Yalancılık) ve ahde vefa ,..................................165

Yalanın caiz olduğu yerler..........................................167

Bühtan (İftira etmek)................................................169

Yalan  şahitliği.........................................................171

İstihza -alay ve eğlenme........................................1...172

Tahkîr (Hakaret etme ve hakîr görme).........................174

Razı ve hoşnûd olmamak, gücenmek, darılmak ve gazab. 175

Hümeze ve lümeze...................................................177

Buğz,- gayz, mukâtaât...............................................179

Mukâtaa (Ayrılma, darılma).......................................183

Cidal, mira, imtihan.................................................185

Helû, ve cezû..........................................................189

Şireh (Boğazına   düşkün olmak).................................191

Baial (Tcnbellik ve vaktini boş yere geçirmek)................192

Şiddet ve cebir........................................................193

Bağy ve zulüm (Zulmetmek ve haddi tecâvüz etmek).......194

Dünyayı   sevmek...............................,,......................200

İsraf"......................................................................213

herâh, mizah ve tezyin ..............................................216

Rüşvet almak ve vermek, müdârâ ve müdâhane.............218

Fitne ve fuhuş sevgisi.............•...................................219

Te s v i ye............................>.......................................220

Temenni.................................................................221

Tûl-i emel..............................................................222

Tedbîr....................................................................225

Hayâ azlığı.............................................................226

Korkaklık...............................................................228

Gayretsizlik............................................................230

Hıyanet.................................................................233

Çok muhterem ve aziz kardeşim.................................235

f                Ahlâk-ı hamîdelerin kısaca tekrarları

ilim ve zikrullahın kemâli devamladır".!!...................

insanlarla ünsiyet ve dervişlik..................................

Zikir şekilleri ve mertebeler..........    ............ ........."

Ömrün kıymeti................... " .........................".....

Erbâb-ı sülük hakkında onuncü'daml'aüüüüüüüüüüüü.256

IHLÂS

 13

İhlâs

İhlasın ehemmiyeti ve lüzumu hakkında Kur'ân âyetleri ve hadîs-i şerîfler pek çoktur. Bunların hepsi, amellerin, yalnız Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin rızâsı için yapılmasını, insanlardan medh ve sena beklenmemesini ve ibâdet ve amellerimize başka birşey karıştırılmamasını bildirmektedirler. Bazı insanların, kendilerinde gördükleri üstün meziyyetlerden nâşî kendilerini, bilgi, amel ve kuvvetçe kendisinden geri olanlara karşı üstün görmeleri yüzünden büyük bir hatâya düşdükleri çokça görülen hallerdendir. Halbuki, bu tutumlarının doğru bir şey olmadığı, bilakis cem'iyyetlerin bir çok muvaffakiyetlerinin Hak'dan gördükleri yardımların ancak bu zuafânın duaları, ihlâslan ve namazları yüzünden olduğunun unutulmaması bildirilmiştir. Haddi-

TASAVVUF! AHLÂK V

zâtında ihlâs, Cenâb-ı Hak'kın sırlarından bir sırdır. "Kullaxım«_ dan sevdiğim kulun kalbine tevdi ederim" buyurması şâyân-ı dik--fcaTTîr. Binâenaleyh, Hak^kmlîevgîsîne mazhar olamadan, ihlâs sahibi olabilmek çok güçtür. Hattâ mümkün bile değildir. Kulda ihlâs olunca, ameli az da olsa ona kifayet eder. Meselâ, bir pırlanta veya yakut, ne kadar küçük de olsa, kıymeti çok yüksektir. Öyle bir kaç yakut insanın ömrünç ve silsilesine nasıl yeterse, ihlâs da tıpkı böyledir. Az da olsa kıymeti çok yüksektir. Amellerin az veya çok olması mühim değildir. Yalmz yapılan amelin ind-i ilâhîde kabule şâyân olması gerektir. Ma'lûmdur ki, ihlâsdan hâlî olan ameller ind-i ilâhîde makbul değildir. Öyle ise - ihlâsı elde edebilmek için, Kur'ân'da ve hadîsde vârid olan işaretlere mebnî, hiç olmazsa kırk gün ihlâs jlejmel etmek üzere çahşıhrsa^onun hj^e^ıejıb^arıkalbdeıriisjnilzâhipekır. Bu ¦seBepten~büyüklerimiz, kırkar gün halvetler tertip edip, sâlikle-rini çeşitli zikir ve riyâzatlarla bu ihlâsa muvaffak kılmaya çalışmışlardır. Zîrâ, ihlâsdan ârî olan amellerin sahiplerine hiç bir fajdası olmadığı bildirilmiştir. Meselâ ilminden nâşî övünen ve övülmesini isteyen, verdiği hayırlardan naşî övünen ve övülmesini isteyen harbde gösterdiği kahramanlıktan dolayı övünen ve övülmesini istiyenlerin ve böylece şehîd olanların bu gösterişçilikleri sebebiyle, ellerine birşey geçmediği ve geçmiyeceği müte-addid eserlerde bildirilmiştir.

Ve yine vaktiyle, İslâm'dan evvelki devirlerde, halkın taptığı bir ağacı kesmek ve halkı bu kötü ve bâtıl âdetten kurtarmak istiyen bir âbid, baltasını almış yola çıkmış. Yolda şeytan aley^ hillâne karşısına çıkıp, bu ağacın kesilmesine manî olmaya çalışmışsa da bir türlü muvaffak olamamış. En nihayet kavga etmişler, sonunda âbid şeytanı yenerek altına almış. Çaresiz kalan şeytan, bu sefer sulh yoluna giderek demiş ki, "Yahu sen fakir bir adamsın, idareni ancak güçlükle te'min edebiliyorsun. Ben sana hergün iki dînar vereyim de, hem yersin, hem de yedi-rirsin, muhtaçların yardımına da koşarsın. Böylece sevablar alır, herkes tarafından sevilir medh-ü sena edilirsin!' diyerek çeşitli hiyleli ve câzib sözlerle âbidi kandırıp, sulh olmuşlar. Hakîkaten bir kaç gün getirip parayı vermiş. Âbid de halinden memnun. Fakat bir müddet sonra paralar gelmez olmuş. Âbid tekrar

İHLÂS

baltasını alıp ağacı kesmeye gitmiş. Yine yolda şeytanla karşılaşmışlar. Bir sürü münâkaşa ve münazaalardan sonra iş yine dövüşe varmış. Lâkin bu sefer âbid şeytana yenilmiş. Çaresiz kalınca şeytana sormuş "Geçen defa ben seni pek kolay haklamış-tım. Şimdi neden sana mağlub oldum?" demesine, cevaben şeytan "Evvelce gidişin Hak için, Allah içindi, şimdi ise paralar için, dünya için gidiyorsun, aradaki fark budur!? işte bu kıssa benim de çok hoşuma gittiği için sizlere nâklini münâsip gördüm. Cenâb-ı Hak, hemen hepimizi muhlis kullarından eylesin, âmîn...

Bu şeytanın şerrinden ancak muhlis kullar kurtulabilirler. Bu sebepden, Ma'rûf-u Kerhî (k.s.) Hazretleri, kendi kendisini döver ve kendisine "İhlâs sahibi ol ki halâs olasın" derlermiş. / '      Ya'küb'ül-Mekfûf (k.s.) Hazretleri de, "Muhlis olan kişi sey-C  yiâtını sakladığı gibi, hasenatını da, iyiliklerini de öylece saklar", «emişlerdir.

Ömer ibn'il-Hattâb (r.a.) Hazretleri de, Ebû Mûsa'l-Eş'arî (r.a.) Hazretlerine yazdığı mektupta, "Niyyeti hâlis olan kişiye, kendisi ile insanlar arasında olan her işte, Allâh-ü teâlâ yeter ve kâfidir" buyurduğu gibi, bazı Allah'ın velîleri, dostlarına yazdıkları mektuplarda, "Amellerinizde niyyetlerinizi hâlis kılınız. Nafile amelin az da olsa, o sana kâfidir. Niyyetlerin hâlis olarak muhafazası çok ehemmiyetlidir. Amellerin en zor ve şiddetlisi, niyyetlerin hâlis olmasıdır" demişlerdir. Niyyeti hâlis olanın işleri hâlis olduğu gibi, niyyetleri bozuk ve katıklı olanların da işleri öylece bozuk olur.

Yahya ibn-i Muâz (r.a.) Hazretleri buyururlar ki: "İhlâs, amellerin ayıplardan salim ve temiz olması demektir!' Sütün kan ve pisliklerden salim, temiz ve katıksız olduğu gibi. Hattâ bazir larınca, hâlî bir yerde ihlâs ile kılınan iki rek'at namaz, senetleri beraber yazılan 70 ve 700 hadîsden sana daha hayırlıdır. İlim, tohum; amel, ekmek; ihâs da onların suyudur. Cenâb-ı Hak, bir kulunu sevmez ve ona buğz ederse, üç şey verip, üç şeyden onu men eder:

1-  Sâlihlerle muhabbet eder, fakat onlar tarafından kabul olunmaz.

2-  İyi ameller nasîb eder de, ihlâsdan mahrum kılar.

3- Kendisine hikmet verilir de, onda sadâkati olmaz.

TASAVVUF! AHLÂK V

Binâenaleyh, Allâh-ü teâlâ'nın, mahlûklarının ibâdetinden muradı ise ancak ihlâslarrdır. Çünkü ihlâslar muhakkak surette sahiblerini en iyi hayırlara çeker, götürür. Bütün işleri iki asla dayanır. Birisi Hak'kın sana verdiği bütün ni'metler, birisi de senin Hak'ka karşı yaptıklarındır. Eğer yaptıklarından Hak sübhâne-hû ve teâlâ razı ise, muhakkak yaptığın amellerdeki ihlâsının se-meresidir. İki cihanda saîd ve azîz oluşun bu ikiye bağlıdır.

İhlasın hakikati, hayvanın kan ve pisliklerinden süzülerek tertemiz ve katıksız olarak çıkan süt gibidir ki, buna hâlis süt denir. Eğer içine birşey katılırsa hâlislikten çıkar. Şâir şeyler de böyledir. Meselâ, yağlar da böyle değil midir? İbâdetler de böyledir. Herhangi bir ibâdet ki, sırf Allah-ü teâlâ'ya tekarrüb kas-dıyla, rızâsına muvafık bir şekilde yapılırsa, ona hâlis ibâdet denir. Yoksa, bu ibâdetleri yaparken mahlûkundan da bir medh-ü sena bekleyerek veya kendini mahlûka beğendirmek kasdıyla yapılırsa, hem ihlâsdan çıkmış ve hem de riyâkârâne bir iş yapmış olur ki kat'iyyen makbul değildir. İnsanın yapacağı ibâdetin insanlık ve İslâmiyetle bağdaşması gerektir. Allah rızâsından gayrı şunun bunun gözüne girmek için yapılan ibâdetlerde hayır olmaz. Zîrâ, Allâh-ü teâlâ Hazretleri, iç ve dış hareketlerimizin hepsinden haberdardır ve bilicidir. Kendisinden gayrisinin gözüne hoş görünmek için yapılan ibâdetler ve şâir hayırlar, ameller şâyân-ı kabul olamaz. Bunlara kitap dilinde riyakar derler ki, dört adları vardır. Yarın kıyamet gününde bu adlarla çağırılacaklardır. Yâ mürâı, yâ muhâdî, yâ müşrik, yâ kâfir. Allâh-ü teâlâ muhafaza buyursun, âmîn.

Meselâ yaptığımız amellerde başka niyyetler ve kasdlar olursa, tabiî o da riyadır. İhlâsdan ârîdir. Midesinin ıslahı için oruç tutan, uykusunu gidermek için namaz kılan, sıhhatini muhafaza için hacca giden, kötü huylu kölesinin şerrinden kurtulmak için onu âzâd eden, mal talebi için ilim tahsil eden, emsali arasında azîz ve üstün olmasını istiyerek veya mal ve mülkünün ilim sayesinde muhafazasını murad ederek ameller işleyen, âlim ve meşâyıhın indinde kıymetli olmak kasdıyla onlara hizmet eden, serinlemek kasdıyla gusül eden veya abdest alan yahut kendisini de ziyaret etsinler kasdıyla hasta ziyaretine ve aynı maksatla cenazeye gidenin, kendisine ne iyi insan desinler diye yapılan bu

İHLÂS

ve bu çeşit şâir amellerin hiç birisinde matlûb olan ihlâsı bulmak mümkün değildir. Herhangi bir haz ve nasîb ki, ister dünya, ister âhiret olsun, az veya çok nefsi ondan hoşlanıyorsa, ihlâsdan uzaktır. İnsan ise, muhakkak bir hazdan ve belki de bir çok hazlardan hâlî olamaz. Bu sebeple, bir ân bu haz ve garazlardan hâlî olarak, livechillah yapılan ameller, insanın necatına sebep olur buyurulmuştur. Bu da ancak Allâh-ü teâlâ'nın sevgisinin, o kişideki galebesine bağlıdır. Zîrâ, bu sevgi ona Allah'dan gelmiştir. Allâh-ü teâlâ onu sevince, elbette o da Allah'ı sevecektir. İşte bu sevgi ne kadarsa, ihlâsı da o kadardır. Binâenaleyh, Allah'ı çok sev ki, amellerin ihlâsh olsun. İnsanın yemesinde, uyumasında ve şâir istirahat hallerindeki niyyeti, (ihtiyaç ve zaruret miktarı, ibâdete kuvvet hasıl olması için yemesi ve yine ibâdete takatini temin için uyuması ve istirahatları) niyyetine göre hep ibâdet sayılır. Allah ve âhiret sevgisi kendilerinde galip olan bahtiyarların bütün hareketleri ve ibâdetleri ihlâsla olur. Ve bil'akis dünya sevgisi girip ve makam düşkünü olan kimselerin de ihlâsları pek nâdirâttandır.

Şu halde ihlâs, nefsin nazlarını ve dünya hırs ve tamâmı kesip, Allah ve âhiret sevgisi ile âhiretteki müşahedeleri ve huzûr-u maallâh'ı göz önünde tutup, şâir fânt hazlardan tamamiyle geçmekle mümkün olabilir. İhlasın, haddi zâtında pek incelikleri vardır. Misal ile anlatmak daha kolay olacağını zannederim. Zîrâ, bir çok insanlar kendilerini ve amellerini tecrübe etmeden hemen hâlis zannediverirler. Bakın, bir zât otuz sene bir mescidin cemâati olarak, hep ilk safta namaz kılmış. Fakat, nasılsa bir gün biraz geç kalmış olacak ki, birinci safta yer bulamamış, mecburî olarak ikinci safta namaza katılmış. Bu sırada kendisine bir utanç, bir sıkılma gelmiş ve "Beni cemâat bugün ikinci safda gördüler" diye üzülmüş. Bunun üzerine birinci saftaki namazlarının, kalbinin meserreti ve sebeb-i istirâhati olduğunu ve bunun gizlice ihlâsına manî olduğunu anlayınca, bu otuz senelik namazını kaza ettiği hikâye olunur. Yânî insanlar, bir çok defalar yaptıkları ibâdet ve iyiliklerin, farkına bile varmadan, ihlâsdan ârî ve sevabdan mahrum olduğunu, yarın kıyamet gününde karşılarına çıktığı vakit anlayacaklardır.

Bu fitnelerin en çoğu avam-ı halktan ziyâde, ulemâlarda görülür ki, bunlar dünya âlimleridirler. Çünkü bunların, ilimleri-

TASAVVUF! AHLÂK V

ni neşirde, kendilerinin üstünlük lezzeti vardır ki, kendi rahle-i tedrislerinde oturanların çokluğuyla veya daha münevver tabakaya hitabından nâşî, hem gurura kapılırlar ve hem de izzet ve şereflerine ve halk tarafından kendilerine gösterilen teveccühe aldanarak ve bilerek veya bilmiyerek şeytan aleyhillânenin tuzağına düşerler. Kendilerini tecrübe etmeden, ihlâslı kimselerden sayarlar. Halbuki, kendi yerlerine bir başka âlim gelip ders yapmak istese kat'iyyen razı olmazlar. Hattâ kavga ve gürültü dahî yaparlar. Zîrâ şeytan onlara der ki "Bu adam senin sevablarını elinden alacak, çünkü bu kadar cemâat senden şöyle böyle istifâde ediyordu. Tabiî bunların sevabları senin defterine geçecekti. Şimdi ise mahrum kalıyorsun" diye iğvâ edip aldatmaya çalışır. Eğer bu zâtın gayesi hemen Hak'ka ve halka hizmet ise, işte bu hizmeti şimdi bu zât yapacak ve beni de dinlendirmiş olacaktır, diye teşekkür etmesi lâzım gelirken kavga, kıyamet kopar. Hased, kin, hırs, tama', ortalığı alt üst eder. Bazı mukabeleci hafız efendilerde bu çirkin hareketler çokça görülmektedir. Eğer bizler ilim tahsil ederken ve daha sonraları da, gayemiz Hak'kın rızâsı olsa ve halkın teveccüh ve iltifatında gözümüz olmasa, o zaman kim okutursa okutsun, kim va'z ederse etsin, hiç müteessir olmayız, kavga, gürültü çıkarmak değil, bilâkis memnun ve mesrur olarak teşekkür bile ederiz. Heyhat, gerek hafızlığa çalışırken ve gerekse fıkıh tahsil ederken, dünyevî menfaatler gözetilerek yapılırsa, artık ondan âhiret menfaatleri beklemek şöyle dursun, dünyâya bile faydalan dokunmaz. Hemen bütün gayeleri şahsî menfaatleridir. Her ne kadar millet için uğraşıyoruz deseler de sakın böyle laflara kulak asma. Kişinin aynası işdir vesselam...

Kişinin, kendi amelini ve ihlâsını görmesi, ucübüne delâlet eder ki, afatlardan biridir. İhlâs ise, bütün afatlardan salim oldukta tezahür eder. Süheyl (r.a.) ihlâs hakkında "Kulun hareket ve sükûneti, ancak Allâh-ü teâlâ Hazretleri için olmalıdır" buyurmuşlardır.

İbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleri de "İhlâs kulun Allah'a olan sadâkatidir ve nefsine en zor, en şiddetli ve en güç gelen şey de ihlâstır" buyurmuşlardır.

Rüveym (k.s.) Hazretleri de "Sahibinin, dünyâ ve âhiretten, yaptığı iş ve amel için bir isteği ve bir arzusu olmamalıdır" bu-

yurmuştur. Yani ne Cennet sevgisi ve ne de Cehennem korkusu olmamalı ve bunların yerine Hak'kın rızâsı gözetilmelidir. Zîrâ Cennet'te bir takım şehevânî arzulara nail olmak hevesi vardır. Cehennem'de de kezâlik azap korkuları vardır. Halbuki en büyük azap, Hak'tan uzak ve mahrum olmaktır. İnsanların bütün hareketleri ise, bir haz ve nasîp üzeredir. Yani boşuna hareket etmezler; mutlaka sevimli bir arzuları vardır da, ya çabuk veya sonra, onun için hareket ederler. Binâenaleyh senin de arzu ve nasîbin ancak Hak'kın r/ızâsı olmalıdır. Ma'rifet-i ilâhiyye ile te-lezziiz ve Hak sübhânehû ve teâlâ'nm cemâline nazardan ilaha a'lâ bir arzu ve nasîb olabilir mi? Onun için bu büyük bahtiyar

"insanlar tâatlerindeki» münâcâTlanndaki ve huzûr-u Rab'bil-âlemîndeki şühûd ve devamlarını, emîn olunuz ne dünyânın, ne de âhiretin hiç bir lezzetine değişmezler. Bu sebeptendir ki, Cen-net'in bütün nimetlerini hakîr görüp, iltifat etmezler. Zîrâ bütün hareketleri ve tâatleri birer hazza bağlıdır. Lâkin bütün hazz. lan yalnız ma'budlandır ve ancak onun rızâsıdır. Başka hiç bir dilek ve arzulaTTyoktur. ÇuhTcû~Helrarzu ve dileğin bir haddi, bir hududu vardır. Fakat Hak sübhânehû ve teâlâ'nm huzurundaki şühûd, yüzüne bakamasa bile, hiç bir şeyle değişilemez ve eşi de bulunamaz. Cenâb-ı Hak bizleri de fazl-ı keremiyle ve ih-sânıyla bu huzur ve şühûd lezzetleriyle nimetlendirdiği bahtiyar kullarının arasına kabul buyursun, Jimîn...

İhlâsla amel odur ki, Şeytan onu bilmeye ve ifsâd edemeye, hattâ melek de bilmesin ki yazamasın. Bu hususta denilmiş ki, "Her kimde kjriyâset sevgisi ve arzusu_vardır, onun ubudiyetin^ de ihlâş olmaz"

__ cTTneycTOc.s.) der ki, "İhlâs, amellerin hederlerden ve bulanıklıktan tasfiyesidir!' ^                    ~                          —~~—_. Fudayl (k.s.) de, "insanlardan çekinerek amellerin terki riya ve insanlar için amel ise-şirktirTBunların ikisinden de kurtulmadıkça ihlâs elde edilemez" demiş ve en son sözleri de "İhlâs, bütün hazları unutarak, devamlı bir murakabedir" demiştirfves-selam. (5/2)     '           ~~~~

5/2 Bkz. Bu mevzuda etraflıca bilgi için İmâm-ı Gazali, İhyâ'ul-Ulûm, IV, İhlâs bahsi.

TASAVVUtl AHLAK  V

Et-Tergîb ve't-Terhîb adlı hadîs kitabının birinci cildinin ilk hadîsinin konusu ihlâsa dâirdir.. Orada, Buhârî ve Müslim başta olmak üzere Neseî ve sâirenin de, Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet ettikleri bir hadîs vardır ki, epeyce uzundur. Belki hatâ olacak amma ben onu şöyle kısaltarak îzâh etmeye çalışacağım:

Vaktiyle, eski bir zamanda üç arkadaş herhangi bir sebepten dolayı yolculuğa çıkmışlar. Fakat gayet şiddetli bir fırtınaya tutulmuşlar, o civarda bulunan bir mağaraya korunmak kasdıyla iltica etmişler. Lâkin fırtınanın şiddetinden kocaman bir kaya parçası seller vasıtasıyla yuvarlanıp gelerek mağaranın ağzını kapatmış. Zavallılar bu durum karşısında kurtuluştan ümidlerini keserek Allah'a yalvarmaya başlamışlar. İçlerinden biri şöyle bir teklifte bulunmuş ve demiş ki, "Artık kurtuluşumuz Allah'ımızın lütuf ve keremine kalmıştır. Bunun için her birimiz geçmişte, Hak'kın rızâsına uygun olarak işlediği bir iyiliği vesile ederek Allah'ımıza yalvarsın. İnşâallah Rabbimiz bu iyi niyyetleri-mizi mükâfatsız bırakmaz ve bizi bu belâdan kurtarır." Bu teklif ötekilerce de makbul görülerek işe başlamışlar.

Bir tanesi şöyle bir vak'asını zikr etmiş: "Yâ Rab sana ma1 lum, benim bir ihtiyar anamla babam vardı. Ben hergün evvelâ onları doyurur, yataklarına yatırır, sonra da çocuklarımı doyurmaya bakardım. Birgün bir ağacı kesmek için uğraşırken biraz geç kalmıştım. Geldim, gördüm ki annem ve babam uyumuşlar. Onları uyandırmaya kıyamadım. Elimdeki süt tası ile sabaha kadar yanlarında ayakta bekledim. Bu sırada çocuklarım da açlıklarından ayaklarımın ucunda sızlanıp duruyorlar, sütlerini istiyorlardı. Fakat âdetim veçhile, anamla babamı doyurmadan onları doyurmak istemedim. Onlar kendiliklerinden uyanıp sütlerini içirinceye kadar çocukların feryadlarına kulak asmadım. Nihayet uyandılar. Sütlerini içip karınlarını doyurdular. Yâ Rab eğer benim bu hareketim sence makbul olup, razı oldunsa, bizi buradan kurtar" demiş. Makbul olan bu duâ hürmetine olacak ki, koca kaya biraz açılmışsa da, yine çıkmak mümkün değildir.

İkinci yolcu şöyle söylemiş: "Yâ Rab benim amcamın bir kızı vardı. Ben de onu çok seviyordum. Müteaddid defalar kendisinden muâmele-i zevciyye talep ettimse de her defasında reddedildim. Senelerden bir sene şiddetli bir kıtlık oldu. Bunlar bana muhtaç oldular. Ben de ona, nefsini bana teslim etmek şartıyla

IHLAS

yüz yirmi dînar verdim. Kararımızı tam tatbik edeceğimiz esnada, amcamın kızı bana döndü ve "Bu mührü nikâhsız bozman sana helâl olmaz. Ancak nikâhla olur" deyince, ben de böyle bir günaha düşmekten sırf senin rızânı düşünerek çekindim. Verdiğim paraları da ona bağışlayarak, bu günah işi terk ettim. Yâ Rab, ben bu hareketimi senin rızâ-yı şerîfini talep için işledim-se, bizi bulunduğumuz bu darlıktan kurtar" demiş. Bunun üzerine koca kaya biraz daha açılmış fakat yine çıkmaya imkân vermemiştir. Bunun üzerine üçüncü arkadaşları duaya başlamış. "Yâ Rab ben bir çok işçi çalıştırır ve ücretlerini de hergün verirdim. Birgün her ne sebebdense bir amele bana darılıp parasını almadan gitti. Ben de onun parasını ayırdım. Almaya gelir diye beş on gün bekledim. Gelmediğini görünce onun parasıyla bir koyun aldım. Benim koyunlarımla birlikte sürüye gönderdim. Derken aradan seneler geçti. Bu koyun yavruladı. Yavruları büyüdü. Onlar da yavruladı. Velhasıl seneler sonra, bir sürü koyunu, ineği, devesi olmuştu ki, birgün o amele çıkageldi. Benden o kalan gündeliğini istedi. Ben de ona ait olan koyun, inek, deve nesi varsa bir araya toplattım ve "İşte senin bendeki alacağın bunlardır, al götür." dedim. Adam tereddütle yüzüme baktı. Kendisiyle alay ediyorum sanarak, benimle eğleniyor musun? Dedi. Ben de olup biteni anlattım. İşte bütün bunlar, senin o gün alamadan gittiğin emeğinin ürünleridir, al deyince, hepsini toparlayıp aldı, götürdü. Eğer ben bunu senin rızân için yaptıysam, bizi şu içinde bulunduğumuz felâketten kurtar" der demez koca kaya yuvarlanıp gitti. Onlar da oradan çıkıp yollarına devam ettiler." Bu hâdise hepimiz için şâyân-ı dikkattir.

Beyhakî (k.s.) beyân ettiği bir hadîs-i şerîfde, bir adam, Efen* dimiz (s.a.v.) Hazretlerinden "îmân nedir?" diye sormuş, cevaben, "İlhâsdır" buyurmuşlar. '^Vejhlâ^ıjaJ]ftnâh.ı Hqk, swdj-jiinjtujhırunjnjçajbjnejlkâ ederim buyuruyor" deyince o zât, "Demek ki bizim için ancak bir yol kalıyor, oda kendimizi Cenâb-ı Hak'ka sevdirebilmek" deyip ayrılmıştır. Bunun için İslâm makinesinin beş esası vardır ki, bunları muntazam olarak çalıştırmak gerektir:

1-  İtikâdât.

2- Ibâdât.

3- Muamelât.

10

TASAVVUtl AHLAK   V

4- Münâkehât.

5- Ukûbâttır.

Bunlardan herhangi birisi bozuk olur işlemezse, tıpkı bir saat gibi, bir makine, bir tren ve bir tayyarenin esaslarından biri bozulunca akıbet ne ise, İslâm da böyledir. Lafda, sözde müslü-man çoktur, fakat hakîkate, ihlâsa ve sadâkata ulaşan pek azdır. Felaha, saadete ve selâmete nail olacak bahtiyarlar şöyle zik-redilmişdir: Kalbde îmânları hâlis olanlar, kalbleri selîm olanlar yani, riya, süm'a, ucüb, kibir, hased, hırs, kin, gıybet, şirk, tıifâk, gazap ve şâire gibi kötü ahlâklardan ve iç ve dış hastalıklardan salim olan kalbler, sözlerinde sâdık olan lisanlar, kat'iy-yen doğrulukdan ve Hak'dan ayrılmazlar. Nefisleri mutmeinne mertebesine ulaşan ve mekârim-i ahlâka sâhib olan, dâima Hak sözleri dinleyip âyât-ı ilâhiyeye ibret nazarıyla bakanlar,duydukları hayırlı sözleri belleyip onunla amel eden kulaklar, âyât-ı ilâ-hiyeyi müşahede ile bunları gönlüne indiren ve nasihatini alıp faydalanan gözler, felah ve necata nail olmuşlardır. O kul ki, kalbini hafız kıla yani kalb muhafazakâr olduğu takdirde, sâlih ve afatlardan salim kalb olur. Zîrâ kalb iyi olunca, cesedin de iyi olacağı ma'lumdur. Binâenaleyh, İhlasın yeri kalbdir. Kalb ne zaman krgüzel olur, her şey de güzel olur. İşte bizim evliya dediğimiz o mümtaz ve bahtiyar zâtlar, ancak İslâm'ın beş esasını kalb-lerinde ihlâsîa muhafaza edebildiklerinin mükâfatı olarak velî olmuşlardır. Bu takdirde bütün kerametler onların emir ve arzularına amadedir. Zorlanmaya lüzum yoktur. İş, esâsat-ı İslâ-miyeyi güzel bilip, onu muhafaza edebilmektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi fazl-u keremiyle af ve mağfiret buyurup, muhhs kullarımın arasına kabul buyursun, âmîn. V'el-hamdü lillâhi Rabb'il-âlemîn ve's-salâtü ve'sselâmü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmâin... Fî külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma'lûmin lek...

ÖZLET VE HALVE1

Uzlet ve Halvet

Erzurumlu merhum İbrahim Hakkı Hazretlerinin, uzlet ve halvet hakkında beyan ettiği altı esasdan dördüncüsü uzlet hakkındadır ve on nevi' üzerinedir.

Birinci nevi': Âyât-i Kur'âniye ve ehâdîs-i Nebeviyelerdir. Âyet-i kerîmelerden birisinde şöyle buyurulmaktadır: Meâlen "Zâlimlere hiç bir surette müzahir olmayın, muavenet etmeyin ve hattâ en ufak bir şekilde muhabbete meyil bile etmeyin." Bu emr-i ilâhî ne kadar güzel bir düstûrdur! Herhangi bir zâlim, ne kadar gaddar, ne kadar kuvvetli ve kudretli olursa olsun, etrafından yardım görmedikçe, işlerinde muvaffak olmasına imkân yoktur. Onu işlerinde muvaffak kılan, etrafına toplanan dalkavuklardır. İnsanlar içinde insan kılığında, öyle kör ve öyle sağır ve düşünce kudretinden mahrum, hayvanlardan bile çok aşağı, âdî kimseler vardır ki, belki hayvanlar, onlardan daha iyi ve makbuldür. Çünkü hayvanın etinden, yününden, derisinden, kemiğinden istifade edilir fakat, bu şuursuz dalkavuk, menfaatperest insanların kendi insanlığını unutup, zâlimlere destekçi, yardımcı ve müzahir oluşları, bir türlü insanlık mefhumuyla kâbil-i kı-âs olmamaktadır.                                                                ^

Yine "Allah-ü teâlâ'nın ism-i şeriflerini mescidlerde anılmak- ] / tan men' eden ve onların harâbiyetine sebep olanlardan daha7 i "zâlim kim olabilir?" buyurulmuştur. Şöyle bir düşünecek olur^ sak, evet mescidlerimiz açık ve herkese de serbesttir. Fakat suyun başı kesilince, akışı ne kadar dayanabilir? Camilerde namaz kıldıracak imamları,-va'z ve nasihat edecek âlim kişileri yetiş-tirmezsek, bu ihtiyacımızı nereden ve nasıl te'min edebiliriz? Bu vazifeler, lâyıkıyla din bilgisine vâkıf olmayan kimselerin elinde kalınca, hâlimiz nice olur? Bugünkü imam-hatîp mekteplerimiz

f

12

tasavvuf! ahlâk v

UZLET VE HALVET

13

bu ihtiyaca kâfî gelmemektedir ve gelemiyecektir de. 30-40 se-nedenberi kurutulan din menbâları olan medreselerin kapatılması, dini yıkmak için kâfi değil midir?

Ma'lumdur ki din, nasîhatla kâimdir. Nasîhatsiz bir dinin yaşayamayacağını herkes bilir. Papazların envâ-ı çeşit bilgileri öğrenmeleri ve birkaç fakülteden mezun oluşlarına özenerek bizim de din adamlarımızın böyle olmasını isteyen kişiler iyi bilmelidirler ki bu memlekette bulunan ma'hûd zihniyet, onlara iki fakülte bitirme imkânı şöyle dursun, birini bile çok görmektedirler. Yetişenlerin de kendi zihniyetlerine hizmet edecek karakterde yetişmelerini temin hususunda büyük çaba göstermektedirler. Samîmi olarak mescidlerimizin, ibadethanelerimizin yaşamasını istiyorsak, bunların dış saltanatlarına değil, asıl ruhu olan imam ve vaiz gibi kimselerin, hem dînen, hem ahlâkan yüksek bilgi ve seviyye sahihleri olmalarının teminine el birliğiyle çalışmamız gerektir.

Âyet-i kerîme, hayât-ı dünyâdan başka murâd ve gayeleri olmayan ve Allâh-u teâlâ'nın zikrinden i'râz edenlerden uzak kalmamızı ve onlarla hiç bir şekilde teşrîk-i mesaî etmememizi tavsiye etmektedir ki, Allâh-ü teâlâ'nın zikrinden irâz edenlerden, yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? İşte bu gibi zâlimlerin destekçilerinin de o zâlimlerden sayılacağında şüphe yoktur. Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin zikrine ve ibâdetine devamla birlikte, ibâdete manî olacak herhangi bir hareketten tevakkî ve uzak olarak, Hak'km zikrine devam tavsiye edilmekte ve bütün varlıkların ve kâinatın sahibi olan Allâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerini vekil ittihâz etmenin ve din düşmanlarının her çeşit propaganda ve ezalarına da sabrederek, hicr-i cemîl ile onları terk etmenin gerekli ve lüzumlu olduğu bildirilmektedir.

Bunlar bize apaçık anlatıyor ki, selâmeti köşe-yi vahdette aramak lâzımdır. İlk bakışda bu, bize çok yabancı ve gayr-ı mümkün gibi görünürse de, nefislerimizin alışageldiği çirkin âdât ve an'anelerin terkinin, öyle kolayca ve lâflarla olacak birşey olmadığını pek a'lâ bilirsiniz. Bu sebepdendir ki, bir müddet-i muvakkate de olsa, kâmil kimselerin kontrolü altında bu uzleti ve halveti ihtiyar etmek mecburiyetindeyiz. Tıpkı bir hastanın tedavisi için hastahanede yatmaya mecbur olması gibi. Hastaha-nede yatmak hiç bir zaman ölmek için değildir. Uzletler de, hal-

vetler de böyledir. Kötü ve çirkin huylan bırakıp, onların yerlerine iyisini, güzelini alıp, kâmil, olgun ve etrafına dâima faydalı bir mü'min ve muvahhid olmayı kim istemez?

Bir hadîs-i kudsîde "Yalnız başına kabre gireceğini yakînen bilen âdem oğlunun,  insanlarla nasıl ünsiyet edebildiğine taaccüb" buyurulmuştur. Yine "Ey âdem oğlu! İnsanları aydınlatmak için kendisini yakan mum gibi olma. Ey âdem oğlu! Benimle ünsiyyeti nasıl umarsın; insanlarla ünsiyyet ettiğin halde? (Yâni insanlarla ünsiyyetin neticesi, Hak ile ünsiyyetin mümkün olamayacağını beyan ve Hak'ka mülâkî olmayı uzlette aramayı tavsiye buyurmuştur.) Ey âdem oğlu! Eğer senin ihvanların, se- "\ l'nin günahlarının kokusunu koklasalar, senin yanına sokulup  \ oturmazlar bile. Halbuki, Ben Azîmüş-şân , bunların hepsini bil-   I diğim halde mimimle, settarlığımla kabahatlerini örtüyor ve yü-   i züne vurmuyorum. Nimetleri de bol bol vermekte devam ediyo-   / rum. Ey âdem oğlu! Eğer insanlar senin günahlarından benim  / bildiklerimi bilmiş olsalar, halkımdan hiç birisi seninle konuş- / mazdı. Görüyorsunuz ki, ben nasıl Gafurum, Rahîmim. Senin / bu kadar isyanına karşı, ne sıhhatine ve ne de rızkına bir eksik-1 lik yapmıyor, ve senin tevbekâr olup bana bir an evvel dönmeni/ Vbekliyorum" buyurulmuştur.                                                '

Cenâb-ı Hak cümlemizi, kusur ve kabahatlerini görüp, bir an evvel Hak'ka tam ma'nâsıyla dönen ve rızây-ı şerifini kazanmaya çalışan kullarından eylesin, âmîn.

Uzletin ikinci kısmı: Uzlet eden kimselerin, halkın hürmetine mazhar olduklarına dâirdir.

Ey azîz: Ehlullah demişler ki, nâsın âfâtı ancak nâsdır. Yâni insanlara belâ, yine insanlardan gelir demektir. Mü'minin hayırlı malı koyundur ki, onunla dağlarda, derelerde bulunup, dînîyle fitnelerden emîn olur. Hükümdarlarla oturanlar, fitneye dû-çâr olurlar. Ulemâ, hükümdarlarla ihtilât etmeyip, dünyâya karışmamışlardır. Onlar insanlar üzerine rüsül-ü emindirler. Ne zaman ki, hükümdarlarla ihtilât edip, düşüp kalkarlar, o zaman onlardan uzak olunuz. Zîrâ onlar, rüsül-ü hâindirler. Yâni hükümdarlardan uzak kaldıkları müddetçe, dinlerinin ve Peygamberlerinin yolunda emîn kimselerdir. Onlardan kimseye zarar gelmez. Fakat hükümdarlarla, idarecilerle iş birliği yapmak isteyenler, iyi bilmelidirler ki, bu halleriyle hem Allah yolundan hem

14

TASAVVUF! AHLÂK V

de Peygamber yolundan ayrılacaklarından ve zararlı kimselerden olacaklarından nâşî, o gibi insanlardan uzak kalmak tavsiye ve tenbih edilmektedir. Halbuki, bugünün insanı da idarecilerin nasıl gözüne girebilirim gayretindedir ki, ne kadar taban tabana zıttır. Kim ki zâlime,, zulmünde yardımcı olarak bir söz söylerse, muhakkak Allâh-ü teâlâ o zâlimi ona musallat eder.

Ve buyurmuştur ki, "Benden sonra hâkimler gelse gerektir. Kim ki onların kapısına gider ve kendilerini tasdik eder, zulümlerine yardımcı olur, o kimse benden değildir."

Köşe-yi vahdette uzlet kılmak, kötü arkadaş ile oturmaktan ve ona yakın olmaktan eşlem ve elyaktır. Ve buyrulmuştur ki, riyaset sevgisi içinde olan kimse iflah olmaz. Ve tâlib-i hükümet rahat bulmaz. Cahil kendi nefsinin düşmanı olunca başkasına nasıl dost olur? Akıllı düşman, ahmak dosttan yeğdir. Kadınlar tayfası ise, şeytanın ağıdır. Din ve akılları noksandır. Bazılarının akıllı olması kaideyi bozmaz. Bundan bize üç ders çıkmaktadır: Birisi fitne zamanlarında fitnelere karışmamak için tenha yerlerde iaşesinin teminine çalışmak, ikincisi, her zaman idarecilerle, gerek fikren ve gerekse hâlen onlardan herhalde uzak olmak, üçüncüsü de, hanımların hallerini beyandır ki, şâyân-ı dikkattir.

Üçüncü nevî: Nâsdan uzletin, Hak'ka kurbiyete vesiyle olduğunu bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişE^^^glkdan uzak olan, Hak'ka yakın olur. Nâsdan korku «zere olan, Rabbiyle ünsiyet peyda eder. Âlem-i melekûte muttali' olmak, nâsdan ayrılmaktadır. Nâsa tazarru' etmekten daha hayırlısı, onlardan ümidini kesmektir. Gezmekte rahatlık, yalnızlıkta da selâmet vardır. Yalnızlığın semeresi, faydası, Allâh-ü teâlâya ünsiyyettir. Dünyâyı bilen zühd eder. Nâsı anlayan onlardan ayrılır. Kim ki nâsdan uzak kalır, huzur ile saîd olur. Müjde o kimseye ki, nâsdan ayrıdır ve kalbiyle meşgul olmaktadır. Ahmaktan uzak ol, her hâl-ü kârda zarardır. Ahmakla dostluk etme, asla hayır gelmez. Sana fayda veriyorum zannıyla, büyük zararlar eder. Câhillerle sohbet azâb-dır. Ahmakla geçinmek belây-ı azîmdir. Akılsıza yakın dost olma, yalancı ve hâinden emîn olma, ancak müttakî, zekî ve akıllı âlimlerle sohbet eyle. Halika isyanda mahlûka îtâat caiz değil-

UZLET VE HALVET

15

dir. Kadınlarla halvet ve yalnız kalmak, gönüldeki dostlukları giderir. Avret yılandır, ondan sakınmak lâzımdır. Nâmahrem olan avrete bakmamak için gözlerini yumanlar, kalblerinde îmân tadını bulurlar.

Dördüncü nevi': Uzletin huzûr-u tâm olduğunu bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, uzlet ibâdettir, izzet ve selâmettir. Halka bakmak âfettir. Bakmayan rahattır. Dünyâ kardeşliği ateş gibidir. Azı fayda verir, çoğu zarardır. Nâs ile ünsiy-yet, iflâs alâmetidir, vesveseleri çoğaltır. Nâsı anlayan onlara i-timâd eylemez ve her bildiğini herkese söylemez. Halka ihtiyacını duyuran, mahrum ve zelildir. Halkdan müstağnî olanın rızkı cezîl ve kadri cemîldir. Nâsdan müstağnî olan, Hak ile ganî olur. Nâsdan uzak olan, Mevlâ'yı bulur. Dünyâ adamlarına boyun eğen, takvadan uzak kalır. Halktan ve kendisinden haya eden, Hak teâlâ'dan haya etmiş olur. Ehl-i dünyâ ile görüşme, işlerine hiç karışma. Dostunun düşmanına gitme ve ona hürmetle, dostunu incitme. Melikler kapısına katiyyen gitme; gidersen onlara müdâhale etme. Ateşe yakın olduğun kadar, nâsa yakın ol. Ne çok yakın, ne de çok uzak ol. Sev seni seveni, sorma seni sormayanı. Kendi kadrini bilen, halk arasına düşmez. Hak ile ün-siyyeti bulunanın halk ile işi olmaz. Gönül ehli, nâsa ancak cesediyle yakın, gönlü, ahlâkı ve kalbi ile cümleden uzaktır. İbrâ-hîm Edhem Hazretlerine demişler ki; "Niçin nâs ile ünsiyyet etmezsin?" cevaben "Kendimden büyüklerin kibrinden, küçüklerin ahmaklığından, akranımın da hasedinden firar edelidenberi içim rahat olup, onların beni rahatsız etmelerinden halâs oldum!' Hiylekârlar insan suretinde şeytandırlar. Gençlik, delilikden bir şu'bedir. Gençlerle sohbet, fitne ve felâkettir.

Beşinci nevi': Uzletin havas menzillerinden olduğunu bildirir.

Ey azîz: Ehlullah demişler ki, Mevlâ'nın ma'rifetini tâlib olana lâzımdır ki, dünyâ adamlarından uzlet kılsın. Tâki onların hâline muttali' olmayıp gün be gün terakkî bulsun ve onlardan birşey istemesin ve kapılarına gitmesin. Onlarla vakitlerini ve ömrünü zâyî etmesiii ve onlara boyun bükmesin ve mücâdele etmesin. Amellerinden ve hâlinden onlara birşey bildirmesin. Halka iltifat ile Hak'kın gözünden düşmesin. Ma'rifet ve muhabbetten düşmesin. Zîrâ, her an kendisini gözleyen ve ona şah dama-

16

TASAVVUF! AHLÂK V

rından daha yakın olan ve her sırrını pek iyi bilen Hâlık-ı zü'l-Celâli mülâhaza etmeyip, halkın nazarını mülâhaza etmek, en büyük gaflet ve cehalettir. Onun için halk ile değil, Hak 41e olmanın çâresini aramak ve uzleti ihtiyar edip, kimsenin medh ü senasına veya zemmetmesine iltifat etmemelidir. Eğer iltifat ederse, ind-i ilâhîde bir mertebeye nail olamaz. Halkın rızasıyla mesrur olan, Hak'kın rızâsından mahrum olur.

Beyit

Halktan ı'râz edib, Ol dostu tenhâ bul.

Sana senden yakın, Ol Vâhid-i Kahhâr yetmez mi?

İnsan hâlini kapalı tutup, ne iyiliğini izhâr eyleye ki, nâs ona i'tibâr edeler ve ne de bir utanılacak iş veya bir fenalık işlemeye ki, bu sefer nâsın ta'n ve zemmine duçar olmaya ve nâs ile ömrünü ve vakitlerini zayi etmeye. Uzleti ihtiyar edip, tenhâ bir mekânda zikr ve fikirle meşgul olup, ancak cuma ve cemâat için çıka. Tâ ârifi-billâh oluncaya kadar böyle ola. Ne zaman ki ma'rifete talip olan insan meramına nail olur, artık onun indinde, kesret, vahdet, uzlet, ülfet cümlesi müsâvî olur. Sonra uzlete lüzum kalmaz. Zîrâ heryerde o Mevlâsıyladır. Uzlet, nefsinden kalbe hicret etmektir ve kalbden içeri ruha gitmektir. Ruhundan sırrına, sırrından da Mevlâ'sına yetmektir. Öyle ise, insanın nefsi îslâm yoludur. Kalbi îmân yeridir. Ruhu irfan mekânıdır. Sırrı da tevhîd-i ilâhî yeridir.

Beyit

Muvahhid çünkü yektadır, katında halk mevtadır. O bulmuş Hay-yu Kayyûmu, yönelmiş gönlü Mevlâya

Uzlet hakikatte, beşerî sıfatlardan müfârakattır, ayrılıktır. Beşeriyyetten geçen kimse, kâmil gönül ehlidir. Sohbet-i nâs ona manî değildir. O zahirîyle, halk ile olursa da, bâtınıyla Hak iledir. Mâsivâ ile işi yoktur. Halkın giydiği gibi giyer, yediklerini yer, akılları miktarınca konuşur. Şâir âdetlerine de muvafakat eyler. Lâkin bâtınıyla, Mevlâsından bir an ayrılmaz ve rızâ' m-dan dışarı çıkmaz.

1

UZLET VE HALVET

17

 

Beyit

Etme yılandan firar, görmeyesin ejderhâ. Eyle birlikte karâr, hâline sabr eyle hâ.

Altıncı nevi': Uzletin faydalarından biri de, meramına nail

olduğuna dâirdir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zamane kardeşleri insanların ayıplarım ve kusurlarım ararlar. Hünerlerine-hasededîp!, kusur, ve ayıplarını sorarlar. Nitekim, Şeyh Sa'dî demiş k^rHafcteâR kll                     kl        bildii hld

kullarının ayıp ve kusurlarını bildiği haldesörterOge^ insahla^ i il                                              İ            E^T&

bilmeden ve görmeden söylerler!' İbrâhîm                      ffi

leri, bir vakitler Lübnan dağlarında bir takım eWullah ile buluşmuşlar; cümlesinin nasihati şu olmuş: "Dünyâ insanlarına söyle, kim ki yemeği çok yer, o kimse ibâdetin tadım bulmaz. Çok uyuyan kimseler de ömürlerinin bereketini bulmazlar. Çok ko-nuşanlarsa, kalbleri ölür, hayât-ı hakîkîyi bulmazlar, Kim ki halkın rızâsını ararsa, o kimse Mevlâ'sının rızâsını bulamaz!' Bir kâmilden sormuşlar ki, "Niçin bizimle oturup konuşmazsın?" Cevaben demiştir ki "Sizden bize lezzet gelmez, benden de sizlere fayda ve safa olmaz. Siz dersiniz ki, yiyelim, içelim, zevk-ü safa edelim, ben derim ki, bir çeşit yemekten beş on lokma yemek kâfidir. Siz dersiniz ki, uyku bedene sıhhattir. Ben derim ki, uyku vakti zâyî eder. Siz dersiniz ki, işle! Ben derim ki, terk eyle. Siz dersiniz ki, bil. Ben derim ki, unut. İmdi sizin hâliniz sizin olsun, bizim hâlimiz bizim. Hemen bana mâni' olmayınız. Tâki Rabbimle huzur edeyim. Huşu ve huzû ile hizmetine gideyim!' Zîrâ, kendi arzusuyla Mevlâ'ya kulluk etmiyen kimseyi, Hâlık-ı zü'1-Celâl kerhen onu mahlûkuna hizmetkâr eder. Şirkin cümlesi, kapıdan dışarıdadır. Öğle ise kapıdan dışarı çıkan, hicâb ve fitneye girer ve sohbet-i nâs ile nice rezâile düşer. Nitekim, azîz olan ekmek, yemek, su ve meyveler, insana bir gece yakın olmakla yâni, midesinde kalmakla nasıl tebdîl olup, kötü hale düşmektedir.

18

TASAVVUF! AHLÂK V

Nazım

Şefkat et, şehveti koy, ânı sana huy etme.

Aşık, pâk ola, herşeye gönül verme.

Hak için söyle sözün, yoksa sözün hemen sükût ol.

Dilde dildârı bul, etrafa bakıb aldanma.

Ariyettir, emânettir herşey, gerek güzellik ve gerek zenginlik.

Sakın aldanıb Mevlâyı unutanlardan olma.

Yedinci nevi': Uzletin nevileri hakkında:

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, tâlib-i irfana uzlet, iki emir için lâzımdır. Birisi şudur ki, insanlar, bu irfan talibini meşgul edip, zikir ve fikrinden alıkorlar. Nitekim bir arif nakleder ve der ki; "Bir meydanda bir cemâat gördüm. Ok atıyorlardı; yâni hedefe, nişana, silâh ve ok atıyorlardı. Birisi uzakta oturmuştu. Onunla konuşmak istedim. Bana, "Senin sözlerinden bana zik-rullah, daha çok lezzetli ve mübarektir!' dedi. Ben de ona, "Sen burada yalnız kalmışsın" dedim. "Rabbim benimle" diye cevap verdi. Ona sordum ki, "Bu cemâatin hangisi muvaffak olmuş ve kazanmışdır?" "Ol kimse ki, halkı terk edip, Hak ile huzura yetmiştir!' diyerek kalkıp gitti.

Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, "Uzlet zamanını, ehil ve erbabını beyan edip, o zamanda yalnız kalmayı ferman buyurmuştur!' Şimdi, onun beyan ettiği zaman gelmiştir.1 Yine buyurmuştur ki, "Halkı görürsünüz ki ahidlerinde, sözle-rinde durmazlar, emânetlere hıyanet edgier ve by1)irj£ririe düş-mSnfik ederler^Suhâkkak-o-zamaikJitne zamanıdır". —~^srrâb*Tlcîrâmsormuşlar ki, "Ol zamanHa Hılunan mü'-min neylesin?" Cevaben buyurmuş ki, "O zamanda ehl-i îmân, nâsımjşjejine_kaii5inayıp dilini tutsun veMnesînde otursun. Hâ^ yTrTanTsîeyJük.^^

Ten_cjksın!!jGeçmişteki büyüklerimiz, evlât ve dostlarına nasî-"nütedipTuzletle emir ve vasiyyet etmişlerdir. Hiç şüphe yoktur ki, onlar bizden daha ziyâde hayır ve basîret sahihleridir ve zaman ise onlardan sonra daha çok şerli ve zararlı olmuştur.

Hazreti Ömer (r.a.) buyurmuştur ki, "Uzlette kötü kimselerden rahat bulmak vardır. Mümkün oldukça nâs ile muhabbet

UZLET VE HALVET

19

ve tanışmayı, az etmelidir. Zîrâ nâsdan kurtulmak müşküldür!' Bir kâmil demiştir ki, "Bu zaman dilini tutma ve bulunduğu yeri gizleme zamanıdır ve arslandan kaçar gibi insanlardan kaçma zamanıdır. Evlerinde oturup, geçmiş kusurlarını telâfiye çalışmaktır!'

Diğer bir kâmil demiştir ki, "Allah hakkı için bu zamanda nâsdan uzlet helâl olmuştur. Öyle ise bu zamanda vâcib mertebesini bulmuştur!' Hele bu zamanımızda ise, uzlet adetâ bir farzdır.

Uzletin ikinci sebebi de, insanlar, tâlib-i irfanın hâl ve huzurlarını ifsâd ederler. Nitekim, nâsa görünmek, riyanın yatağıdır, yâni riyaya yol olur demektir. Bir cemâat, bir arifin kapısına gidip, onu ziyaret ve onunla görüşmek istemişler. O arif kapıya gelenlere içeriden cevap vermiş; "Ziyaret ve mülakattan daha faydalı olan şey, gâibâne duâ ile size ikram ederiz. Zîrâ, ziyaret ve likadan riya hâsıl olur. Gâibâne duâ ise, ıhlâsa daha yakın olmakla, kabul olur!' Ekserî geçmiş büyükler ve sâlih kimseler, riya korkusundan ziyaret ve mülakatı bırakıp, nâsdan uzlette selâmet bulmuşlardır. Kanâat ile vakitlerini geçirmişler, gönülleri cemiyyetle e huzûr-u Mevlâ ile dolup, Allah'ın sevgili kullarından olmuşlardır.

20

TASAVVUF! AHLAK V

Nazım

Kadr-ü fakri bil fena ol, yâr-i sultân olma hiç. Fakr imiş cem'iyet-i hatır, perişan olma hiç. Halkı avlamak içindir, bu güleç yüz, tatlı söz. Çünkü sayyâd olmadan, gûyân ve handan olma hiç. Terk-i zevk ve lezzet-i cismânî asandır velî. Merd isen lezzet-i nefsânîde gûyân olma hiç. Hırkayı, seccadeyi, imame ve tesbîhi koy. Sahre-i evham ve teshîlât-ı şeytân olma hiç. Hıfz-ı zahir, mûcib-i ihmâl-i bâtındır hemen. Hıfz-ı hüsn-i hulk edib, cismi nigâhbân olma hiç. İzzet-ü rağbette olsan, çok olur hâsid sana. Misl-i Yûsuf mübtelây-ı mekr-i ihvan olma hiç. Ger saâdet-mend isen, tenhâya gel halkı unut. Hak ile üns, Hakkı bul, setr et pişman olma hiç.

Şu beyitler nasihat olarak hepimize kâfidir. Güleç yüz ve tatlı sözlerle halkı başına toplamağa çalışanlar, bundan çok güzel dersler alırlar. Zahirî kıyafetlerine kıymet verenlerin bu hali, içlerinin ihmal edildiğinin alâmetidir. Ahlâkı güzel etmenin gerektiğini, cesedinin güzelliğiyle uğraşmanın akıllı insanlara yaraşan birşey olmadığını, saadeti istiyenlerin ise, tenhâ bir yerde halkı unutup, Hak ile meşgul olan ve ayıplarını dâima örtmeye çalışan kimseler olduğunu açıklamaktadır.

Sekizinci nevi': Nâsdan uzlet eden ariflerin iki sınıf olduğunu bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki; uzlet eden arife, nâsın ilim hususunda bir ihtiyaçları yoksa da, bu arife uzlet, yalnızlık hâli a'lâ ve güzeldir. Zikir ve fikriyle meşgul olup, hacetten gayri şey için evinden çıkmaz. Yalnız cuma ve cemâate devam ile ilim meclislerinde hazır olur. Başka birşeye karışmaz. İkinci kısım arif ise, ilminde halk ona muhtaçtır. Binâenaleyh, uzlet afiyeti ona müyesser olmaz. Belki ilmini neşretmek, va'z ve nasîhat etmek ve dîne hizmet hususunda neşr-i ilim etmeye devam etmek mecburiyetinde kalır. Lâkin ona, nâsa sohbet için iki emir (iş) lâ-

UZLET VE HALVET

21

zımdır. Biri uzun bir sabır, büyük bir ilim ve gayet güzel bir ahlâktır. İkincisi, nâs ile sohbet esnasında, kalbiyle gönlü ile onlardan münferid ve ayrı olmaktır.

Konuştukları vakit akıllarının ereceği kadar konuşmaktır. Göreceği cefâlara ve eziyetlere de sabır ve sükût ile mukabele edip, kat'iyyen mücâdele etmeye ve mahzun olmaya. Eğer ondan uzaklaşırlarsa, bunu da ganimet bile ve memnun ola ve terbiyelerinde mülâyemet ve yumuşaklık eyleye. Zahiriyle onlara muvafakat, eyleye. Eziyetlerine sabreyleye ve ihtiyaçlarını sakla-ya. Onların hizmetlerini ücretsiz yapıp, hacetlerini de minnetsiz îfâ ede, yâni başlarına kakmaya. Her hususta rıfk ve lütuf ile müsamaha edip, halk ile Hâlık için hüsn-ü muamele ede. Neşr-i ilim etmek mecburiyetinde olmayan ve bilinmeyen arife, uzleti kolaylaştıran üç şey lâzımdır:

Birincisi, ibâdetlerini gece gündüz saatlerine taksim edip, cemi' vakitlerini ibâdette geçirmektir. Zîrâ, ibâdetle iştigâl, âfetlerden selâmettir. Nâs ile istînâs yâni ünsiyet iflâs alâmetidir.

Mûsâ aleyhisselâm bile Tûr-u Sînâ'da, Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle tekellümden sonra halkın seslerini duymamak için kulaklarını tıkardı ve uzaklara gidip, tenhâ kalmayı arzu ederlerdi.

İkinci emir ise, halktan ümidini tamamıyla kesip, cümle insanlar onun yanında taş veya ağaç gibi olur ve lâşey menzilesinde fânî olur. Zîrâ fayda ve mazarratı olmayan şey yok hükmündedir.

Beyit

Hakkî, cemi' halkdan müstağniyim billâh. Hallâk-ı âlem vâr iken halk-ı zamanı neylerim.

Üçüncü emir ise, basîretle, ahvâl, ahlâk ve tavırlarını dâima tefekkür ve tezekkürle kontrolü altında bulundurmaktır. İmdi, arif uzlet haliyle bu üç emre devam ederse, nâs ile sohbeti bırakıp, dergâh-ı Hüdâ olan Mevlâ'nın nazargâhı olan kalbine gelir. Üns, huzur ve sürûru dâim olur. Hak'tan inayet ve tevfik, ne güzel sâhibtir ve ne güzel refiktir. Zîrâ nâsdan uzak olan sıd-dîk, uzaklığı kadar Hak'ka yakın olur. Hak teâlâ kendi huzuru-

TASAVVUF!

na da'vet eylediği kula, nâsın ezâ ve cefâsını musallat eder ki, o halka meyi eder olmasm ve her nesneden ayrılıp, Allah'dan başkasıyla kalmasın ve kalbinden dışarı hiç bir kimseye i'timad ve i'tibar kılmasın. Öyle ise, nâsın ona ezası devlet ve ganimettir. Zîrâ, nâsdan i'râz edip, nâsın Rabbi olan Allah-ü teâlâ'ya ikbâl etmesine sebep olur. Hak teâlâ'nın evliyasına âdeti, ilk demirlerinde halkı onlara musallat kılmak olmu$tUf. Z/ıra düşmanın sözü, Hüdâ'nınTcâmçîsTdır. Gayre meyFedelTgonulleri onunla vurup, mâsivâdan döMürürT kendi huzuruna gönderir.

Dokuzuncu nevi': Uzletin kısımları ve halleri.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki: Uzlet, lisânın sükûtuna se-bebtir. Zîrâ konuşacak kimse bulamaz, tenhâ kalır. Bu da onun sükûtuna sebeb olur. Uzlet iki kısımdır. Biri mürîdlerin uzleti, biri de muhakkikinin uzletidir. Mürîdlerin uzleti, ağyar ile ihti-lâttan cisimleriyle ayrı ve uzak olmalarıdır. Muhakkikinin uzleti ise, kâinata iltifattan kalbleriyle ayrı olmalarıdır. İmdi, muhakkikinin kalbleri ma'rifet-i Mevlâ'dan gayri bir nesne ile meşgul olmazlar. Kalbleri de Mevlâ'dan gayriye mahal değildir.

Uzletin niyyeti üçtür. Biri, halkın şer ve fitnesinden necat bulmak içindir. Biri de, kendisinin şerrinden halkın selâmeti içindir ki bu niyyet, evvelki niyyetten daha hayırlı ve mu'teberdir. Zîrâ, evvelki niyyette halka sû-izan, bunda ise nefse sû-izan vardır. Nefse sû-izan etmek ise lâyıktır. Zîrâ, büyüklerin âdetleri hep böyle olmuştur. Üçüncüsü ise sohbet-i Mevlâ'yı nefse tercih etmektir. Uzletin a'lâsı nefsinden uzlet edendir. Sohbet-i Mevlâ'yı tercih edip, huzuruna gidendir. Kim ki, uzleti, ülfet-i nâs üzere tercih edip, nefsinden kalbine içeri gelir, muhakkak o kimse Mevlâ'sını şâirler üzerine tercih etmiş olur ve o kimse Hak teâlâ'nın i'tâ eylediği mevâhib-i esrarı ancak kendi bilir. Gerçi uzlet-i nâs ile lisânın sükûtu lâzım ve melzûmdur. Lâkin gönlün sükûtu yine mümkün olmaz. Çünkü ekseriya yalnız insanlar mâsivâyı, mâ-sivâ ile söylerler. Onun için sükût altı esasdan başlı başına bir -rükündür, bir esasdır. Kim ki uzlete devam ile nâs ve nefsinden tenhâ kalır, o kimse, vahdâniyyet-i ilâhiyye sırrına vâkıf olur. Uzletin a'lâsı halvettir. Halvetin neticesi, irfan ve esrâr-ı ehadiyyet-tir. Uzletin bir hassası da budur ki, dünyâyı bilmeye vesiyledir.

İmdi kişi, yemeğinden ve cismin gıdalarından irâz edip, nâs uyurken o uyanık olsa, zikrullah ile kendisinde sükût hâsıl olsa, nefis ve insanlardan uzlet eylese ve bu dört huy onda cem' olsa, Jreşeriyyeti melekiyyete, ubûdıyyeti seyyidliğe, gâibliği şehâdete, bâtını zahire ve aka nısse~~tebdîl olun. Abdal "olan velilere flshü~ olup makâm-ı mukarrebîn devletince ma'rifetine nail, saadet ve muhabbete vâsıl olur.

Nazım

Ünsiyyet-i nâs eden gönüldür nâsı. Sohbetleri gafletiyle olur kâsi.

İflâs alâmeti bil isti'nâsı.

Koy nâsı, hoş eyle yâd, Rabbi'n-nâsı.

Hak ile huzur eden gönül gülşendir. Gaflette kalan gönül değil, külhandır.

Çü gaflete gönlümü salan düşmanıdır. Pes düşman ve dostum bana rûşendir.

Hakkı ânı fikir lıl ki, ülfet olur. Nâsı ko kitaba bak ki, sohbet olur.

Az ye, az iç, az uyu ki ı.i'met oldur. Benliğinden uzak otur ki, uzlet oldur.

Meyi etme, karışma halka, uzlet oldur. Tenhâda kitaba bak ki uzlet oldur.

Hakkı bu cihanı halka ver, uzlet kıl. Müstağni olup bu nâsdan uzlet kıl.

Yârana bedel kitâbla hoş sohbet kıl. Hikmetle gönülden dembedem ülfet kıl.

24

TASAVVUF! AHLÂK V

Hattâ sana dost olan, olur hem düşman. Su misillü seni içen, eder bevl o zaman.

Yay gerçi oku eder dergaş hemen. Kendinden ırağa atar oku, o keman.

Hakkı sana dost ol Mevlâdır.

Hem atadan hem anadan sana evlâdır.

Mecnûndur o dil ki kıblesi Leylâ'dır. Mevlâya teveccüh etse dil a'lâdır.

Hakkı iki cihanda cana Rahman besdir. Koy nâsı hemen oku ki, Kur'ân besdir.

Tenhâda kütüb seninle yârân besdir. Olmazsa kütüb gönülde cânân besdir.

Onuncu nevi': Uzletin sonunun halvet olduğu ve onun şartları, erkânı ve halvetin neticesi olan varidat ve esrar ve vusulün, keyfiyet, keşif ve husulünü bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, sülük ve irfan yolcuları, Hazret-i Yezdan'ın huzuruna gidenler ve yakîn ehli, insanlardan ve hattâ nefsinden uzlet edip, karanlık ve dar bir ev içinde yalnız olarak kalırlar. Bütün insanlardan zahir ve bâtınıyla uzak olduğu kadar Mevlâ'sına yakın olur. Halvete girmenirr*şartlan, erkânı, usûlü, vâridât-ı esrar ve vusulü vardır ki, halvet sahible-ri için bunlar yardımcı, mürşid ve mûnis-i karîn yâhî yakîn bir ünsiyetci ve bir dost olur.

Halvetin Şartları

Tashîh-i akâid-i îmân (ümmetin ehl-i sünnet mezhebi üzerine imânını tashîh etmesi), abdest ve namaz, usûl ve âdâb erkânını bilip, öylece îfâ etmesi ve dünyâ lezzetlerini terk etmesi ve hattâ âhiret lezzetlerini dahî unutması ve tam bir gönülle Haz-reti Hak'ka teveccüh edip, gönül ve canın hakikatini bilmeye gay-

HALVETÎN ŞARTLARI

25

ret etmesi gerektir. Bunlar olmadıkça halvete girmek tehlikelidir. Amma halvetin rükünleri, esasları, tam ma'nâsıyla irfan yolcularının esaslarıdır ki, az yemek, az uyumak ve az konuşmak, nâsdan uzlet, devamlı zikrullah ve tam bir tefekkürden ibarettir. Bu altı esas bulunmadıkça halvet bir hapishane ve zindan misâlidir. Amma halvetin usûlü, usûl-ü makâmât-ı insandır ki, tevekkül, tefvîz, sabır ve rızây-ı tamdır. Bu dört usûl gönülde bulunmadıkça, halvete girmek haram ve tehlikelidir. Zîrâ, vehimlerin esîri ve mahkûmu olan kimse için kâmil bir mürşidsiz halvete girmek, akla ziyandır ve amansız bir tehlikedir. Lâkin her kimde şartlar, rükünler ve zikr olunan usûller bulunursa, o ehl-i yakîn, her korku ve tehlikeden emîn olur. Bu gibi ehl-i irfan, halvet ve çile murad ettiklerinde, evvelâ ona lâzım olan evinin kapısını kilitleyip, yalnız kalsın. Tâki, hariçden, dışarıdan bir haberi olmasın. Sonra evdeki insanlara kendi odasının kapısını kapayıp tek ve tenhâ kalsın. Yanma kimse gelmesin. Kıbleye karşı aks-i teverrük yâni, sağ inciği üzerine oturup, ayaklarını sol taraftan çıkara veya bağdaş kurup kıbleye karşı otura. Aldığı dersine gece ve gündüz hiç durmadan devam ede. Hem de oruçlu ola. İftarda bir mercimek çorbası, biraz ekmek; sabah vakti ise 21 adet kuru üzümle biraz ekmekle iktifa ederek orucunu tuta. Soğuk su dahî içmeye.

Eğer halveti yalnız başına yapıyorsa, Cuma ve cemâti kat'iyyen terk etmiye ve dışarıda hiç bir surette eğlenmiye ve fâsid hallerden sakına. Zîrâ zikir ve fikirden kendisini alıkoymasın. Gıdasında, yeme ve içmesinde ifrat ve tefritten pek sakına. Zîrâ fazla açlık hayâlâta, fazla tokluk da kasavete sebep olur. Hayvânî et ve yağlardan yemesin. İ'tidâle, orta hâle riâyet etsin. Midesinin ancak yarısını doldursun. Kalbine gelen varidatı ganîmet bilsin. Melekî varidatlardan nasibini alsın ve rûhânî, nûrânî, melekî vâ-ridât ile, şeytanî varidatın farkını idrâk eylesin. Bunlar ancak varidatın arkasından hâsıl olan tat ve lezzetle bilinir. Şeytanî olan kısmı ise, elem ve hayretle bilinir. Vâridât-ı melekîde hayret olmaz ve suret tağyîr etmez. Gönülde ilim ve hikmet kalır, mâsivâ kalmaz. Vâridât-ı şeytanîde ise, a'zâ-yı bedeni kışkırtıp, birbirine düşürmek, elem, zahmet ve hayretlere dûçâr edip, gönülde fesad ve tenbellik hasıl olur. Bunlardan çok sakınıp, zikir ve fi-

 vurı

kirle meşgul ola, tâki kalbi ondan temizleyip rahat bula. Ve iki şeye çok dikkat ede. Allah-ü teâlâyı, ne zât ve ne de sıfatında hiç birşeye benzetmeye ve halvette ancak Hak'kı talep eyleye. Mâ-sivâya meyi etmeye. Cemi' kâinat sana bahş edilip verilse, kat'-iyyen iltifat etmiyesin. Zikir ve fikirden ayrılmayasın. Zîrâ bunlar imtihandır. Eğer bunlara iltifat edersen herşeyden mahrum kalırsın. Bu halvet esnasında mî'râc-ı rûhânî hasıl olup, nâsı unuttuğu kadar huzûr-u Hak'kı bulur. Eğer halvete giren zât, sıdk ve yakîn ile teveccüh-ü tam kıldıysa, esrar ve ahvâl ve keşfiyât-tan hiç birisi ona münkeşif olmayıp, fitne Ve belâlara mübtelâ olmadan, cümlesinden geçerek, Hak teâlâ'nın avn ve inâyetiyle ve cezebât-ı muhabbetle, emniyet ve sür'atle, tecelliyât-ı ef al ve esma ve sıfat mertebelerine gider. İmdi mürîd ve meczûb olan huzûr-u ünsü tez bulur. Mürîd ve sâlik olan ise, keramet ile her hayırdan mahrum olup, âtıl ve matrûd olarak insanlarla ünsi-yette kalır, maazallah.

I

 ILI H\   ŞSİK1 L/İKI

Nazım

Hak var ezelîdir, bu nâs ve sen mevhumsun. Emvâte alâka eylesen mezmûmsun.

Hacet dilesen kimseden mahrumsun. Bağlarsan eğer Huda'ya dil memdûhsun.

Hakkı, Hak ve halk arasına dâhilsin. Hor oldun, eğer halâyıka mâilsen.

Müflissin, eğer bu nâsdan sâilsen. Verdinse vurup nâsa dil, nailsin.

Halkın nesi rar ki meyi edersin ey dil. Kendin gibi âcizi nidersin ey dil.

Her bî-haber izine gidersin ey dil. Gel Hak'ka ki halkı nidersin ey dil.

Mahlûk-u Huda'ya şefkat et, rahmet bul. Eblehlere hilm ve hürmet et, rahat bul.

Sen herkese rıfk ve rağbet et, rif'at bul. Ger edemedinse, uzlet et, izzet bul.

Ver Hâlık'a halkı, sen aradan çık git.

Her işde zulüm ve şer, adl-ü hayrı fehm et.

Niçin deyib, i'tirâz oduna yanma. Teslim ile seyir kıl Cenneti, hoş beyt.

Rıfk ile kamuya ol, halîm, settâr. Bil kadri ni halka çok açılma zinhar.

r

Mahlûku yok anla, Hâlık'ı bul ey yâr. Her dosta bu söz vasiyyetimdir hey yâr.

28

TASAVVUF! AHLÂK V

Uzlet hakkında merhum İbrahim Hakkı Hazretlerinin nasihatlerini hep beraber okumuş oluyoruz. Bugünkü bizim de bulunduğumuz dünya âleminin içinde bizlerin, gerek bulunduğumuz İslâm camiasına, gerekse insanlık camiasına ve kendi nefsimize faydalı olabilmemiz için, bu uzleti çok görmemek lâzımdır. Evet bugün bir çok ilimlerin hemen hemen son noktasına erişmiş gibi görünüyorsak da, hakikatte bu bizim gurur, kibir ve ucübümüze sebep olarak, bizleri yaratanımızdan uzak kılmakta ve ibâdet ve tâatimizden alıkoymakta olduğu pek aşikâr bir şekilde görülegelmektedir. Şu halde bu ilim, matlûb olan ve insanların Hak sübhânehû ve teâlâ'mn rızâsını elde etmesine sebep olan ilim olmadığından, bundan fayda beklemek mümkün değildir. Bunlar dünya insanlarına nazaran birer ziynetten ibarettir. Binâenaleyh, hakîkî ilim, gönüllere yerleşen ve hiç bir suretle tebdil ve tağyire uğramıyan ve o gönüllerden, istenilen tarafa ve seçilmiş gönüllere verilen ilimdir ki sahibine de, etrafındakilere de, fâide-i tâmmesi dokunur ve İslâm'ın ruhuna uygun bir şekilde saadet ve selâmetle hayatlarını geçirmelerine sebeptir. Onlar, ilmin ve ömürlerinin kıymetini bilip, onun bir saniyesini bile boşa geçirmekten son derece sakınırlar. Bugünün biz müslümanları ise, halimiz açıkça meydandadır. İlmimizin ne kendimize ve ne de başkalarına faydası olmadığı görülmektedir. İşte canlı bir misal:

Ashâb-ı kiram zamanındaki fütuhatlarda, feth olunan memleket halkının müslümanlığa girmeleri ve Kafkas, Afgan, Buhara, Özbekistan, Türkistan ve Çin Türkistanı halkının ve hattâ Hindistan, Pakistan, Endonezya ve Filipin'lerde bulunan müs-lümanların hep o devrin hakîkî müslümanlarınin ticaret ve se-yahatleriyle müslümanlığı kabul ettiklerine ve bunların çoğunun belki de okuma-yazmadan da mahrum oldukları halde, bu muvaffakiyetlerine ne dersiniz? Bizim İstanbul beşyüz küsur sene-denberi elimiz altında olduğu halde, bugünkü bilgilerimiz şâyân-ı hayret bir derecede.. Camilerimizde, kürsülerimizde ve şâir yerlerdeki konferanslarımız gözümüzün önüne gelince, aradaki farkın ne kadar derin olduğu meydana çıkmaktadır. Bizim, gayr-ı müslimlere değil, belki onların bizlere bütün hal ve ahlâklarını, giyim ve âdetlerini aşılamış bulundukları da gözlerimizin önündedir; hattâ mezarlıklarımıza varıncaya kadar. Derdimizin ne ka-

HALVETÎN ŞARTLARI

29

dar büyük, yaramızın ne kadar acı olduğu, bu devirde bunların tedavisi için, az yemenin, az uyumanın, az konuşmanın, uzlet ve halvetin lüzumuna ihtiyaç meydandadır. Doktor bir hastasını nasıl yemeklerden men eder, perhiz verir ve çeşitli zehir gibi ilâçları yuttururken, ona birşey diyemiyoruz da, müslüman ruhunun tekâmülü ve yükselmesi, terakkî ve teâlîsi için bunları yapmak neden zor veya lüzumsuz görülsün. Bunları lüzumsuz görmek veya fazla taassup addetmek kadar cahillik olmaz. Hastayı tedavi altına almamak ve onu ölümle baş başa bırakmak demek değil midir? Bazan hastanın elini ve ayağını kestikleri de görülmektedir. Sırf vücudun kurtarılması için bunların feda edilmesi caiz oluyor da, bir noksan müslümanın iyi olabilmesi, kemâle ulaşabilmesi için gösterilen hizmetleri yapmak, elbette en güzel bir harekettir. Zîrâ ondan hem beşeriyet, hem islâmiyet, hem efrâd-ı ailesi ve hem de kendisi, dünyada ve âhırette faydalanarak ve ömrünün kadir ve kıymetini bilerek saâdet-i dünyâ ve saâdet-i ukbâyı kazanmış olacaktır. Binâenaleyh, bundan daha bahtiyar kim olabilir?

Bizler bil'akis, henüz ne zamaun ve ne de ömrün kıymetini bilmiş değiliz de onun için vakitlerimiz, yemekler, uykular ve bol bol boş laflarla geçer de biz de ondan adetâ zevk alırız. Bu ise bizim sebeb-i hilkatimiz olan ma'rifet-i İlâhiyyeye ve ibâdetlerimizin gayesine muhaliftir. Ma'lûm ya herşeyde matlûb olan kemâldir ve bu kemâli insanda aramak ise en doğru bir şeydir. Bir'meyvenin bile hamının, olmamışının çöplüğe döküldüğü malûmdur. İnsan ise eti yenmez. Onun şerefinden nâşî ölünce açıkta bırakmaz, toprağın altına saklarız. Artık orada ameliyle baş başa kalmış olacağından, kabrini yâ Cennet bahçesi veya Cehennem çukuru olarak bulacaktır. Bu iyilik, işte bulunduğumuz bu muvakkat hayatın iyiye kullanılması ile elde edileceğindendir ki, büyüklerimiz bizleri dâima uyandırmaya çalışarak, bu âhiret saadetini kazanmak için neler yapmamız lâzım geldiğini kitabları-na yazmışlar; onların yazdıkları da bugüne kadar gelip, elimize geçmiş bulunuyor. Tezkiretü'l-Evliyâ kitabında okuduğumuz o büyük zevat ve İbrîz kitabında gördüğünüz fevkalâdelikler, hep insanoğlunun kemâle ulaşmış bahtiyarları ve onlardan zuhur eden harikuladeliklerdir. Cenâb-ı Hak, bizleri de sevgilileri hürmetine af ve mağfiret buyurup, onların yollarından ve izlerinden ayırmasın, âmîn.

30

TASAVVUF! AHLÂK V

Zikrullah

Şimdi de Ma'rifetnâmede, kemâle ulaşmanın beşinci esâsı olan zikrullah hakkında, İbrahim Hakkı Hazretlerinin yazdıklarından hulasaten dokuz nevi' ile beyân edilir ki, birinci nevi' âyât-ı kerîmeler ve ehâdîs-i şeriflerdir. İkinci nevi' ise, devamlı zikrullahın, Hazret-i Rabbi'l-âlemîn ile ünsiyete sebep olduğunu hadîs-i şeriflerle bildirir.

Ey azîz! Ma'lûm olsun ki, Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, ümmetine şefkat edip, Hazreti Allah'ın zikrinin en azîz ve en lezîz şey olduğunu duyurmuştur. Nitekim, bir hadîs-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki, "Bir cemâat bir meclisde Hak teâlâ'yı zikr etmezler, illâ ki onları melekler tavaf eder. Yâni Hak teâlâ'yı zikr edenleri melekler tavaf edip, hepsini rahmet-i ilâhiye istîlâ eder ve gönüllere sükûnet nazil olur. OnlarıHak teâlâ kendi yanında olan melekler arasında zikreder!' Zikrullah ile beraber Kur'ân-ı kerîm'i güzel okumaya devam eyle ki, onlar sana yer yüzünde gayet açık bir nurdur. Göklerde güzel bir şekilde anılmana sebeptir. Kim ki zikrullah sevgisi bulmuştur, bu, Hak teâlâ'nm onu sevdiğinin alâmetidir. Mevlâ'nın kuluna sadakası, ona zikri ilham buyurmasıdır. Kim ki (Lâ ilahe illallah) derse, kalbinden hicabı ref eder. Herşeyin bir parlatıcısı, temizleyicisi vardır. Gönlün parlatıcısı ve temizleyicisi de zikrullahdır. Zikrullah herşeyden büyüktür. Gerek Al(âh-ü teâlâ'nın kulunu zikri ve gerekse kulun Allâh-ü teâlâ'yı zikri olsun. Zîrâ, sizin onu zikr etmenizden, onun sizi zikr etmesi, daha büyük ve daha güzeldir. Şeytan, kulağını âdemoğlunun yüreğine koyar ve dinler, eğer o kul Allâh-ü teâlâ'yı zikrediyorsa, geriye kaçar ve eğer zikrul-lahı unutursa, yüreğini lokma gibi yutar. Sizden biriniz o kadar çok zikrullah etsin ki, nâs onu deli zannetsin. Zikrullahdan da-

ZÎKRULLAH

31

ha efdal sadaka olmaz. Altın ve gümüş sadakasından, infâkın-dan, düşman boyunlarını vurmaktan ve bütün sâlih amellerden daha faydalı olan, derecelerinizi artıran ve yükselten şey, zikrullahdır. Rab'bini zikr edenle etmiyenin misâli, ölü ile diri misâlidir. Bir kimse sâlih bir amel işlemez ki, zikrullahdan daha ziyâde ona necat verir ola. Bir kimse ceblerine para doldurup, fukaraya dağıtsa ve bir başka kimse de zikrullah ile meşgul olsa, Allah katında fukaraya tasadduk edenden, zikrullahla meşgul olan efdaldir buyurulmuştur. "Eğer Cennet bahçelerine tesadüf ederseniz, onlarla mütene'im olunuz" buyruğundaki bahçeler, zikrullah meclisleridir, buyurulmuştur. Bir kavim bir meclisde oturup, zikrullah etmeden kalkarlarsa, güya bir merkep cifesinden dağılmış olurlar've o meclis için, onlar kıyamet gününde pişmanlık ve hüsranhk çekerler. Ehl-i Cennet hiç birşey için hüs-ranlık çekmezler, ancak o saate mütehassir olurlar ki, onda zikrullah etmeyip, o saat boş geçmiştir. Kim ki sabah namazını cemâatle edâ edip, işrâk vaktine kadar zikrullah ile meşgul olsa ve sonra iki rek'at işrâk namazı kılsa, onun için nafile bir hac ve bir umre sevabı tamâmıyle hâsıldır. Buyurmuştur ki, sabah namazını edadan sonra işrâk vaktine kadar zikrullah ile meşgul olmaklığım, dünya ve dünyâ içinde bulunan, bütün zî-kıymet cevahir ve eşyalardan^ bana daha ziyade sevgilidir. İkindi namazını edadan sonra, güneş batmaya kadar zikrullah ile meşgul olduğum ve olmaklığım, dünya ve dünya içindekilerden, bana ziyâde sevgilidir. Hak sübhânehû ve teâlâ'yı zikredenin* misâli o kişidir ki, onu öldürmeye kasd eden düşman, onun arkasından koşup erişecek saatte hemen o zâkir metin bir kaleye girer ve o düşmandan halâs olur, kurtulur." Bunun gibi mü'min bir kul, kendi nefsini şeytandan koruyamaz, ancak zikrullah ile muhafaza edebilir. Kelime-i tayyibe olan (Lâ ilahe illallah) Mevlâ'nın kalesidir. Onu can ve gönülden tekrar edip ve gizlice çok çok söyle ki, ondan mâsivâ gafleti gidip, meclis-i üns ve muhabbeti bulmuş olasın.

32

TASAVVUF! AHLÂK V

Nazım

Eğer cihanı gönülden uzak edersen sen. Huzur ve zevk ile zikr-i Hüdâ edersin sen.

Bu kavga ve gürültüden geçersen eğer. Visal gülşeni içre safa edersin sen.

Safa bulursan eğer nûr-u aşk-ı bakîden. Derün-u sineni, bâğ-ı beka edersin sen.

Derûn-u bahr-i meânîde cevherin bilsen. Cihanda kıymetine hoş bahâ edersin sen.

Riyâzat âb-u hayâtı, safâsın bulsan. Gönül kudretini hep cila edersin sen.

Menâzil-i heves olduysa, kat' eğer Hakkı. Makamını harem-i Kibriya edersin sen.

Üçüncü nevi': Devamlı zikrin fezâili hakkında.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zikrullah umde-i ehl-i irfandır. Ve mûcib-i üns-i Yezdan'dır. Ve mûris-i visâl-i dîl ve candır. Zikrullah amellerin en şiddetlisidir. Ve sözlerin en şiddetlisidir. Hak teâlâ Hazretlerinin kapısının bekçisi ve çalıcısıdır. Zikrullah kalbin sıfatı ve îmânın alâmetidir' Ibâdetlerirnesâsı, kökü, iliği ve irfan kapısının anahtarıdır. Zikrin efdali, gizli olanı ve huzûr-u kalb ile tekrar tekrar edilen (Allah veya Lâilâhe illallah) kelimeleridir. Zikrullah kalbin nuru verûhlarınhuzurudur. Zikrullah vücudlara yerûhlara kuvvettirTzîk~rullah"gözkre cila ve iclerejujriiux. Zikruîlah canın ünsiyeti ve irfanın husulüne se--be^HEZikrullah ariflerin âdeti ve Allah'dan gayrisini unutmaktır.

_akılların nurudur, Zikrullah kalble-

£flgi_^lsLj£^                          ikrulîah kalble

rin hayâtı ve sevdiğine müfâkTolmâktır. Zikrulîah lisânın ve fikrin resmi, değil belki söylemesidir. Evvelâ zikr olunan hâlinden son-ra^ikx^dgtîdenjîâsıldır. Zikrulîah ilelştigâFasîl, için ve gönlün salâhıdır. Zikrulîah ile geceleri meşgul olmak, amellerin efdali

ve hallerin de en güzelidir. Eğer görürsen ki, Hak teâlâ seni zikir ve fikrile meşgul etmiş ve alıştırmıştır, müjde olsun sana ki, o seni sevmiştir. Zikrulîah gönülde sürür, semeresi, mansuıu üe7 ünsiyet ve huzurdur. Zikrullaha devam, gönül ve canın nurudur. Kalbe sükût bahş eder. Zikrulîah enîsdir ve pek güzel bir arkadaştır. Zikrulîah çesedlerin güzel kokusu, ruhların da kuvvetidir. Zikrulîah iç gözlerinin nuru ve içlerin de munisidir. Zikrulîah ile gönül, her pislikten tâhir olub Hak'kın rızâsı, yüzü ona zahir olur. Zikrullaha devamla kalbi ma'mûr olanın efal ve ahlâkı cemîl_ve ruhu mesrur olur. Zikrulîah kalbe nûr ve inayettir ve rühajîidâyettir. Zikrulîah her derde devadır. Allah'dan gayriyi zikir, belâ ve derttir. Kim ki Hak'ki zikr eder, Hak sübhâne-hû ve teâlâ da onu zikr eder. Zikrulîah iç gözlerine nûr ve ruhlara ganimettir. Zikrulîah ile iştigâl, hallerin en güzelidir. Kim ki Hak'kı unutur, onun kalbi katı olur. Kim ki Hak'kı çok zikr edex b

bnun kalbinde

 Qİ1ır

 7ikrj_Hwarnlı olanınkalhi

bnun kalbi         â             y Qİ1ır n             j_

uyumaz. Zikri Allah olanın, fikri de Allah olup^ cânıdiTSfâlr olur. Zikrullaha devam ehlullahın âdet ve yoludur. Zikrulîah, canlar a kuvvet, âgâhlık ve uyanıklığa sebebtir. Hak'kı unutup, leh-viyâta düşme. Zikredersen, unutanlardan, gafletle zikr edenlerden olma. Kalbin lisânmauygun^olarak zikr et. Tâki zikrulîah sende kemâl bulsun. T^akfîcâl>î zikrTMevlâ, nefsini vejnâsivâyı unutmaktır. Zikrullah" sermaye-i ma'rifet ve muhabbettir, kirnyây-ı devlet ve saadettir. Zikrullaha devamla muhabbet-i ilâhî, galip" olur. Gönül başkalarını bırakıp, Hak'ka tâlib olur. Zikrullah herkese, herhalde lâzımdır ve ehlullah, zikrullaha mülâzimdir. Arifin cezası, zikr-i Hak'tan münkatı' olmasıdır. Yâni zikirden hâ-lî kalmasıdır. K»l, 7jkrullah ile_memnrrl^r İH, h^- yaman

lî kalmasıdır. K,  jkrullah ile_m^r    ,   ^    m         ggj_ ola. Zikrullah, yâ lisân, yâ kalb, veya ruh_üe_hâsıl olur. Zikrul-al"^S                kalbe ve oradan ruha vâsıl olunca, o kimse

hayâs-sı_evliyâ olupT cemi! a'zâsıvla^zîkre devamla^Hak sübhâ-aehû ve teâlâ ile ünsiyet kılarak ehas-sı havas olur. Zikrullah" lisandan kalbe müntekil olunca, bedendeki bütün a'zâlar müte-nebbih olup rahat bulurlar. Zikrullah, ganîmet-i evliyadır. "Lâ ilahe illallah" Mevlâyı tevhîddir. Zikrullahın efdali, gizli ve huzur ile tekrar tekrar kelime-i (Allah) veya (Lâ ilahe illallâh)'ı söylemektir. Zikrin efdali, "Lâ ilahe illallâh"dır. Ona devam eden,

Mevlâ'nın kalesine, hıfz-ı himayesine dâhil olmuştur ve iki cihanda korku ve tehlikelerden azaplardan necat bulmuştur. Bu suretle de, devlet-i ebediyeye ve saâdet-i sermediyeye nail olmuştur. Kim ki bu zikir ve tevhidden mahrum kaldıysa, o kimse şekâvet-i ebediyye ve azâb-ı sermediyye yoluna gitmiştir. Allahım bizi en muhkem kalene dâhil et.                                                   ~

Nazım

Haddim değil ki hamd ü sena eyleyim sana. Lâyıktır eylesen yine sen kendine sena.

Haddim ne, ben kimim, kesl-i tâatim nedir? Sensin hemîşe mu'temed ve müttekâ bana.

Benlikte koyma, hayâldan halâs kıl.

Tâ hiç senden olmaya dil bir nefes cüda.

Feth et cihân-ı aşka, bu dil beyti babını. Cezb eyle Hakkı bendeni, kıl ıska âşinâ.

Dördüncü nevi': Devamlı zikrin hassaları ve te'sîrâtını bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, eğer zikrullaha devam eden hafif bir nefesle ve kalbine teveccüh ederek, "Allah" veya "Lâ, ilahe illallah" zikrine devam eylese, ol zâkir, zikr-i lisan ile zikr-i kalbiyi cem' etmiş olur. Böylece hassa ve te'sîrâtını çabuk bulur. Zîrâ lisân ile zikirde hararet vardır ye yakıcıdır. Kalb ile olan _zikirde qûr ve ziya vardır. Bu zikrin, saf bir ateşi vardır ki, zâkf-rın göğsünde ve içinde hiç birşey bırakmaz yakar, gider. Meselâ bir haneye ateş düşse, eğer orada odun varsa, önlün" da yakıp nâr eder ve onda zulmet varsa, onları giderip, nûr eder. Eğer orada nûr yarsa, nurun alâ nûr olur. jiunun gibi, gönül evinde zikrul-lah mâsivâyı bulsa, onu yakıp nâr eder. Eğer zulmet ve cehjl varsa, onu da nûr-u ma'rifet eder. Eğer nûr bulduysa, nurun alâ nûr olur. Zikir, zâkir ve mezkûr olur. Öyle ise, zikrullah haktır ve sıfatı öyle haktır ki, hatâları yok eder. Hakları bakî kılar. Zîrâ, zikrullah ile nefsin haklan arasında zıddiyet yoktur. Lâkin nef-

ZİKRULLAH

35

sin hatâlarının vücud eczalarında fazla olması, iç âlemi için bir israftır. Bu da haram lokmalardandır. İmdi, zikrullahın nuru ve ateşi bu eczalara erişip, onları yok eder. Ve sultân-ı zikr-i Hak gelip, zâkirin vücudundan her bâtıl mahv olur. Bu suretle yapılan zikirler, zikr edenlerin dillerinden kalblerine sirayet edib onu uj^n^ıriL.Basîreti^jç gözleri açılıp, zikruOahJle ünsiyet bulur,' lezzetlenir, lıyrümâlTıstemez^ Ancak zarurî hacetleri içirTmüs: tesfıâ olarak~"dışarı çıkar ve üemen evine halvet hanesine dönmeye çalışır. Dış âlem ona pek garip gelir, durmak ve eğlenmek istemez, gece gündüz evinde zikrullah ile meşgul olur. Zikrulla-hınjıûru onu ihâtaedip, yakmağa başlar ve o nûr onun içindir bir sultan olur ki,~o7iunlâTcalbii^Tıiçbirşey kalmaz, hepsTmâTîv olur, yalnız AJjaJ] fc-C*) kalîr7Z3kirin kalhf Hak'ları zikrine mekân olunca, aşk ve muhabbet ateşleri birer şerare misâli ona nazil olup, o kadar yanar ki, vücûdu muzmahil olur. O anda onun kalbine Hak'kın nuru tecellî eder ve bu nûr ile diğer bütün nurlar fena bulup, zâkirin kalbi mezkûr ile Hak sübhânehû ve teâlâ ile müteselli olur. Zîrâ insanın vücûdu kalb ile, o kalbi çeviren Allâh-ü zü'1-Celâl arasında hâil, hicâb ve manî olmuştur. İmdi, vücûd benliğinden kurtulup, safî olunca, dostunu bulur. Üns-ü huzuru, nurun alâ nûr olur. Bulıûrlar âna Hak'kın cezbelerin-den gelir. Lâkin bu nurlar ile meşgul olmak doğru değildir. Zâ-kiri yolundan alıkoyar. Çok kere erbâb-ı yakın bu nurları asla görmeyip, ancak hepsini muhît olan nûr, onlara tecellî eder ve bununla müteselli olurlar.

Nazım

Ey gönül hiç etme fikir eyn-ü ân. Olsa zikrin hak, olursun câvidân Mâsivâyı çün ferâmüş eyledin. Zâkir oldun ânı bî-nutk-i lisân. Hoş bulunmaz dilde zevk-i zikr-i Hak. Sende benlik olsa yâ sûd-ü zeban. Fariğ olsa kendi kendinden gönül. Şâhid-i mezkûru buldu bî-gümân. Dilde kalmazj zikr-i esma ve sıfat.

36

TASAVVUF! AHLÂK V

Zât-ı mezkûr olsa cân içre ayan. Kalbe müstevli olunca zikr-i zât. Hâtıra gelmez dil ü cân ve revân. Vâlehii medhûş eder canı müdâm. Ol cemâl-ü lâ yezâl-ü bî nişan. /      Ne dilersen Hak verir ânı velî. Sen seni istemezsin ol zaman. Hakkı, Hak'dan iste böyle devleti. Kime fikr-i cân ü mâl ü hâniimân.

Beşinci nevi': Devamlı zikrin hâlât ve kerametlerini bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zâkirin nefsinin kötü arzuları, onu hasîs şehvetlere sürüklemese ve zikrullah ile meşgul olup, gece gündüz evinden dışarıya zarûretsiz çıkmasa ve bu hâl üzere bir müddet devam eylese, orMn^^a^oj^xmj^^ygas^i-yıp bir şimşek misâli gelip geçer. Zikrine devam ettikçe, bunlar tekjar_g£İipJjirjmk^a£jdjıha_k^hj, zîkrüllaha devaTnla~rJurseteT o nûr onda bâM^aju^önjil^de öndanTezzef "fMuTrSon7a~bTi nurdan ruha sesler geHp, rûh hikmeflerâlîrrSIIâfi'Sân başkası-rr. unutup, Hak'ta .müstağrak olup kalır.

Müstağrakât-ı Selâse

Zikr-i hafiye devam etmekle zâkirde, üç netice, haslet hâsıl olur. Bunlara "müstağrakâH selâse" derler. Ririnri ifljfirflK- zâkirin vücudununzikrullah ile müstağrak_olmasıdır ve bu istiğrak o zaman hâsîT olur ki, zikrullahnı ateşiyle vücuddaki habîs eczalar, şeyler kamilen mahv olup, eczây-ı tayyibe-i lâtîfe kalır. İşte o zaman onun vücudunun herbir parçasından zikrin sadâlan işitilir. Hem_de pek aşikâr bir şekilde. Zîrâ zikrullah'la vücûdun eczaları arasında mutabakat hasıl olmuştur. Bu sesler, arı uğultusu gibi mülayim bir uğultu ile başlar. Çünkü zikrullahîn ateşi, evvelâ zâkirin başından gelmeye başlar ve sultân-ı zikrul-atvekydretiylejoıhûreder: ZâkîHrTr5i31îrâ"çok~  gaflef ve vehmine gâlib olarak buna alışması

 d              lâ

toetnToîrnasTve gaf                  g

lâzımdır. Sabır ve tahammül edip, korkmaması ve dayanması lâzımdır. Zîrâ ne bu nurdan ve      dhâidti

MUSTAGRAKAI-l S

^dgrrvejeslgrindcn hic bir^zarar gelmesijçatMyjjgnJasavv^r n1n-_ jıamazJBelki, zevk ve neş'esini bile artırır. O şiddetli sadâların sırrı budur ki, zikrullah mâsivânın zıddjLbulunmuştur. Şimdi, bfr mevkîye ve mevzîye gelir ki, onda zıddı olan mâsivâyı gidermeye çalışır. Nitekim, su ile ateş, birleşince nefiy sadâsı işitilir, bunun gibi zikrullahîn ateşiyle o zâkirin vücûdundan mahv, nefy ve ihrâkın sadâları gelir. Böylece zikrullahîn ateşi şâir a'zâlara eriştikçe, ona kendi vücûd-u a'zâsından değirmen sadâları veya deniz dalgalan gibi veya şarıldayarak hızla akan veya yükseklerden dökülerek gelen derelerin gürültüleri gibi gürültüler veya şimşek sadâları gibi gelen seslerin herbirinden nice bin zevk ve safa bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki, insanın vücudu yerde ve gökde bulunan kesîf ve latîf cevherlerden terkib olunmuştur. İşte bu seslerde mezkûr cevherlerin zikir ve teşbihleri bulunmuştur. Herkim o zikirleri kendi vücûdunda bulur, muhakkak o kimse, Hak teâlâ'yı her lisân ile zikr etmiş olur.

İkinci iştigrakda, ise, zâkirin bütün vücudu basdan aşağı emn-ü emân içinde, rağbet-i îmân, yakîn-i irfan ve zikr-i Mevlâ ile dopdolu olur. Gönül ve cân, zevk ve sürür, neş'e ve şevk, üns ve huzur ile dolup, kemâl-i rağbetle zü'1-Celâl ve'1-kemâl Hazretlerine, tam meyi ile meyi eder ve istiğrakı safâdan zikrullah dahî kalbinde müstağrak olup kalır. O zaman kalbinde öyle hisseder" ki, güya gönül derin bir kuyudur, kovası da zikrullahdır. Ondan su çeker, bulur ve bu halde a'zâsına bir titreme gelir. Zik-rullahı birakınca derhal içinden, kalbinden zikrullahı taleb eder. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi hareket eyler. Zikr-i kalbinin arı âvâzı gibi sesi gelir. Bu ses ne gizli ve ne de kuvvetlidir. Ekseriya zâkirler kalbinin zikrini işitirler. Zikrullahın kalb£ intikalinin alâmeti odur ki, zâkir kendi içinde nurdan bir men7 bâ müsâlıede eder ve kalbi onunla mutmeîn olup, onu kendisine arkadaş ittihâz eder. /\lL-Ah           ~~        ~

Üçüncü istiğrak iseVZıkrullah gönülden sırra vâkî olup, zikirden, ^zâkm^^^j^ge kaybolmasıdır. Bunun alâmeti, eğer zikrullahdah fârıl olsa, zikrullah onu terk etmeyip, onun için-de bir kuş gibi çırpınır ki, bnu gafletten îkâz eder ve huzura gö-"turür. Bunun alâmeti de şudur ki, zikrullah. onun a^zâlarun-öv-îe sağlam bağlar ki, güya zincirlerle bağlanmış ve kapatılmıştır.

 AtlLAIS.   V

Bunun alâmeti de şudur ki-zikrullahm ateşi onda sönmez ve nuru kat'iyyen gitmez. Belki o zâkirin etrafında ebedivven sâf nurlar bulunur^Kalbindenjıûrlann inip çıktığını görür. Kalbden çıkan nura (Sâide) ve kalbe nazil olana da (Ârşîyerderler. İç gözler yâni basiretinin açılması, evvelâ zâfıir olan dış gözlerden başlar. Sonra yüzünden, sonra da göğsünden, daha sonra da cemf bedeninden feth olunur. Yâni vücudun her a'zâsı göz ve kulak kesilir. Bunu sakın muhal görme. Gözde görmeyjujculakta işitme-^ yi halk eden AJlahJccJ_HjizjeÜeri^^ "gibi SürnTrle? a'zâda yapabilir, vesselam.

Beyitler

Seninle olduğum an içre pür-safâ olurum. Benimle çiin olurum, zevkden cüda olurum. Seninle Cennet olur dil, benimle düzahdır. Seninle cümle devayım, beuimle dâ olurum.

Altıncı nevi': Zikrin üç mertebesini bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki; zikirjisânın zikir harflerini söylemesidir. Ve huzurun ne olduğunu biime'z","b'u ilk" mertebesj-_cuj. Sonra gönül lisana muvafakat edip, zikrullah lisândan kal-beintikaLfidexjvejjrada huzuru bulur ki, bu da zikrin üsİöSUUgr-NIeb*isıdIr; Daha sonra o_h.ıı?iîrHqrı jnezkûre, yâni Hak'ka_gâib plup, zikr-i sırrî olur. Bu o zikr-i gaybdir ki, devamlı zikrin üçüncü mertebesidjn, VaktâFı zikrullah kalbi istîlâ eder, o birlıûr-öTazîm-dır ki, zâkirin üzerine yâ başından veya ayağından veya ön veya arkasından vâki olur.'O zaman zâkirde titremeler hâsıl olup, is-temiyerek "Allah" diye sayha edip kendinden geçer. Bu, zikrin birinci mertebesi olan ve gafletle huzursuz olarak yapılan zikrullah ile başlar, terakki ede ede, nihayet kalbe, huzura ve en son da sırra erişerek, devlet-i azîmeye nail olur ki, bu^da sırf Allah "M'nınfazj-ü-keiemidijr, İrfan sahihlerinin esas yoîlârından~bıri olanzikreclevam olundukça zâkirinrûhâniyeti kuvvet bulup, nef-sâniyetin elinden ve hükmünden kurtularak rûh-u hayvani üzerine galip olur ve ma'rifet-i Mevlâ'ya tâlib olur. Eğer zâkir gece gündüz bütün vakitlerini, zikrullah ile ihya ederek geçirirse, Hak

MÜSTAĞRAKÂT-I SELÂSE

39

yolunu şimşek sür'atiyle geçip gider. Eğer zikrullahı ihmal ederse, onu nefsâniyet-i beşeriyeye döndürüp, Hak yolundan alıkoyan Üç günlük yolu otuz yılda bile ancak gider. Zikrullaha de-vamîa zâkirin kalbinde ve şaıFa'zâlarında bîrTakım yanmalar hâsıl olur. Bundan zâkirin aldığı zevk ve safâyı ancak kendisi bilir.

 *'

 İJL*

I        "Yâ Rab bizleri çok lezîz olan şeylerden mahrum etme ve / bizleri bu nimetlerin üzerine lâyık-ı veçhile şükr etmiye muvaf-

l fak kıl yâ Azîz" demektir. Bu yanma ve acıların husulünün sebebi ve sırrı şudur: Zâkirin evvelce gafletle geçirdiği günlerde vücudunda ve a'zâlarında birleşen lezzet ve-nazları, zikrullahın te'siriyle yakıp, yok etmesidir ki, kalbe, zikr-i Hak'kın ilk hüfû-zu ve te'sîri budur. Zikir devam ettikçe gönülden_rûha_vâsıl olur.

0 zaman rûh zikretmeye başlar ve hilâfetle gönül tahtında oturup, havâs-sı batine ve zahireyi hükmü altına alıp, mâhirâne bir şekilde Hak'kın rızâsı yollarında sahibinin idaresini te'min ederek, bir daha nefsin eline ve oyunlarına terk etmez. Zikrullaha

" devam ettiği müddetçe, bâdemâ zikrullah isr-i rûhdan sırra vâsıl olup, zâkir arif ve kâmil olur. Şayet zâkir bu mertebelere eriştikten sonra zikrrterk edecek olursa, bir mertebe tere::zül edip düşer ki, ta'rifi ve tavsifi mümkün olmaz. Mevlâ ona ^ahr edip, eşed-di belâya giriftar eylediği gibi, bu zikrullahdan i'râzı, zikr-

1 Mevlâ'ya başlamadan evvel olan gaflet günlerindeki ı'râzından ve imtinâından daha kabîh ve daha büyüktür. Evliyâullah indinde, o zikrullahdan kalan kimse mürted hükmündedir. Yâni dinden dönenlerin hâli neyse, bunun da hâli odur, demek istemişlerdir. Binâenaleyh, zâkirlere vâcibdir ki, bu tehlike-i azîrrie-yi gözleri önünde bulundurup, her ne bahasına olursa olsun, zikr-i İlâhîden kalmak gafletine düşmeye. Öyle ki, nefeslerinden hiçbirini bile zikr-i Hak'dan hâli kılmaya. Halbuki, efdâl-i a'mâl

, ve eşref-i ahvâl ve ekmel-i sıfat ve vakitlerin en mes'ud olduğu V zaman o zamandır ki, zâkir kendini zikr-i Hak'ka teslim ede. '   Tâ ki zikrullahda fâni olup, mâsivâdan geçe ve kendi nefsinden

40

tasavvuf!ahlâk v

gide ve tâ zikrullahdan gâib oluncaya kadar bir an bile fariğ olmayıp, zikrine devam eyleye.

Nazım

Allah Allah ismini zikr eyle candan bir zaman. Tâ müsemmâ aşkı nurundan dola leyl-ii nehâr. Bulsa dil sultân-ı aşkı, rehzen-i dînden ne gam. Rehber dünden ganîdir, yok anınçiin intizâr. Aşkı söyle, aşkı iste, aşkı oku, aşkı bil. Aşkı gûş ol, aşkı pûş ol, aşkı hâr. Tâki aşk olsun vücûdun sende benlik kalmasın. Çünkü benlik kalmaz ol dek aynı aşk-ı şehriyâr.

Yedinci nevi': Zikr-i lisânın nihayetinin alâmetlerini bildirir.

Ey azîz! Ehlullah demişler ki, zikre devam, meletfût âleminin acâiblerini görmenin anahtarıdır. Ve kurb-ü Hazreti Lâhut-tur. Devamlı zikir, yalnız lisân ve kalb ile yapılan zikir değildir. Belki, dâima zâkir kendi kalbine mülâzim olmak lâzımdır. Tâki, kalbi halka meyil ve adavetten, mâzî ve müstakbeli düşünmekten, işlerini tedbir ve tefekkürden mahfuz ve hâlî, sâde ve safî ola, dâima Hak teâlâ'yı murakabe edip, onunla hazır olarak, zikir ve fikriyle dola, zâkir bütün hâtıralarını yok edib, zik-rullah ile kalbine cila vere. Kalbin tasfiyesine başlamadan evvel îtikâd ve ibâdet ilimlerini öğrenip, şâir ilimlerle meşgul olmaya. Ve nefy-i havâtırla huzur ve murakabeye gitmeli ve ermelidir. Zîrâ bir kimse bütün ilimleri tahsil etmiş olsa dahî son nefesinde, âhir ömründe hiç birinin faydası olmayıp, bütün ilimler müdrikesinden, dimağından, içinden silinip mahv olsa gerektir. Eğer bir kimse meleke-i huzura mâlik olup, dâire-i vahdete ayak basmışsa, ol huzûr-u vahdettir ki, hâlet-i nezîde, yâni ölüm halinde, onunla kalıp, onun yardımcısı olsa gerektir. Öyle ise, vukûf-u kalbîye mülâzım olmak, her zaman, herkese lâzımdır. Zîrâ, huzûr-u ünsü bulmak her arife lâzımdır. Devamlı zikir sayesinde zâkir bir makama erişir ki, kalbine ulûm-ü ledünniye denilen (Hızır aleyhis-selâmın nail olduğu ve ancak Peygamberlere ve velîlere verilen bir ilimdir) ilim ona münkeşif olui_ye onlardan hesapsız lezzetler alır.

MÜSTAĞRAKÂT-1 SELÂSE

41

Geniş bilgilere sâhib olur. Eğer cezbe-i Hak erişmezse, o ilimle kalır. Lâkin Hak teâlâ, sâdık ve zâkirlere hidâyet edip, onu o ilimlerden alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece bu zâkir, bu devlet-i uzmâya nail olunca, o7lm-ı ledünnî ile de iştigâli terk eder. Muhabbet-i ilâhiye yolundan ayrılmayıp huzura gider. Zâkir, devamlı zikr ile öyle makama erişir ki, o zaman ona şöyle denilir, "Sen artık zikr eyleme, tâki şenin zikrettiğin Hâlık süb-hânehû ve teâlâ Hazretlerinin seni nasıl zikr ettiğini göresin. Zîrâ sen zâkir değilsin, ebedâ mezkûrsun, zikrolunmaktasın. Lâkin vücûdun hicabından ötürü mezkûr olduğunu bilmezdin!' Vaktaki zâkir, devamlı zikirle zikruUahda müstağrak olur, vücûdunda fena bulur, o zaman zikr-i lisâiıîyi bırakıp, kalbiyle huzûr-u dâim içinde müstağrak olur. Böylece ö zâkirin kalbi, zikr-i lisân ile müşevveş olduğundan, o zikr-i lisânîden imtina' eder, nice ay ve seneler onun lisânından zikrullah gelmez, ancak, namaz içinde gelir. Zâkirin bu makama vusulünün alâmeti budur ki, zikrullah onun_sxttma vâsıl olur. Onun sırrına zikrullah ol zaman vâsıl olur ki, o zikr etmekten sâkit olunca, zikrullah onun lisânına iğne uçları gibi bâtâr. Veya yuzüjüml'e lisân olup on-~3ân~~hûr taşar olduğu halde zTlcnıİTârıeder bulunur. Her ne ziP man zâkirin vakti safî olur, kalbinde bir himmeT eli bulur ki, onunla gâibden nesneler alabilir. Bundan ma'lûmdur ki, Hakkın ma'rifetine_en yakın yol zikrullaha devamdır. Zîrâ isim mü-semmâsı iledin~Müfârakat eylemeT~ZaklrTisân veya kalbiyle o kadar zikrullah eder ki, kalbinden hicâb, perde ref olup, şühû-du bulur. Ve kalbi müşâhede-i mezkûr ile, zikr-i lisânîden müstağni olur. Çünkü kul huzûr-u Mevlâ'da iken onu zikr etmek münâsip olmaz. Onun için İsmullahm tekrarı, âdâb-ı huzura mü-nâfîdir. Nitekim, sultânın huzuruna dahil olan kimsenin onun yanında ismini tekrar tekrar anması iktizâ etmez. Zîrâ, onu mecnûn zannedip huzûr-u hümâyundan kovarlar. İmdi, zikrullah delildir. Delâlet olunanı bulunca, delîle lüzum kalmadığı gibi. Fakat sen bunu hemen kolay birşey sanıp, ben de Mevlâ'yı buldum diye sakın zikrullahdan kalma. Sonra bektâşîlerden olursun hâ...

42

TASAVVUF! AHLÂK V

Halvetlerin Lüzumu

Azîz kardeş; hepimizce ma'lûmdur ki, bir cemiyet içerisinde çok muhtelif fikirler ve akidelere sahip, çok çeşitli insanlar bulunagelmektedir. Bir kısmı mü'min, bir kısmı fâsık, bir kısmı fâcir, bir kısmı münafık, mason, komünist, bir kısmı da inançsız, akîdesiz, kâfir ve müşriktir. Bunların arasında yaşayan insan, elbette bunlardan birine takılacak ve o zümrenin malı olacaktır. Bugünkü maârif sistemi de buna çok müsait olduğundan, gerek yetişenin ve gerekse evlâtlarını yetiştirmek isteyen ebeveynin, ne kadar uyanık olmaları lâzım geldiği pek aşikârdır. Dünyâ saltanatını ve midelerini düşünenlere sözümüz yoktur. Buna binâen, kendilerinde kemâl olmayan ve olgunlaşmamış olan ana ve babaların kendileri de evlâtları da dâima tehlike içerisindedirler. Dünyevî ilimlerin yanı sıra, çocuklarına iyi bir din bilgisi ve terbiyesi vermiyen ana ve babalan, dünyada da âhirette de hüsran ve pişmanlık beklemektedir. Dünyevî ilimleri ne derece yüksek olursa olsun, din bilgisinden mahrum bırakılan evlâtlar dâima ana ve babalarını müâhaze edeceklerdir. Bu kanaatimize canlı bir misal olarak şahidi olduğumuz bir vakıayı zikretmeden geçemiyeceğim:

İngiltere'de birincilikle diplomasını alan bir Türk çocuğuna, bir İngiliz arkadaşı kasden bir İncil, bir de Tevrat getirmiş. Çocuk tabiî bunlar bizim kitabımız değildir diyerek onları reddedince, o zaman bir Kur'ân-ı kerîm getirerek biraz okumasını istemiş. Fakat ne yazık ki, çocuk okumasını bilmediği için İngiliz arkadaşının, yanında çok mahçûp duruma düşmüştür. Bunun üzerine İngiliz genci, islâm dînine âit sorular sormaya başlamış. Bu sorulara da tatmin edici ve bilgiye dayanan cevapları veremeyince çocuk arkadaşının yanında berbad bir duruma düş-

HALVETIN LÜZUMU

43

müştür. Memleketine gelince ilk iş olarak ana ve babasına, ken^ dişini böyle küçültecek bir duruma düşürdükleri için darılmış ve onlara şöyle demiştir: "Ne yazık, dünyevî bilgilerden birincilikle diploma aldım amâ, kendi dînimi bilmiyorum" diyerek ağlamıştır.

İşte bunun içindir ki, gerek dünyâ bilgileri ve gerekse âhi-ret ilmi olan dîn bilgileri bakımından kemâl, herkes için matlûp ve lâzımdır. Kemâle erişmeyen herşey hamdır. Hattâ meyveler, mahsûller bile birşeye yaramazlar. Meselâ, aldığınız bir kavun veya karpuzu yorula yorula evinize getirirsiniz, akşam yemek vakti keserler, bir de bakarsınız ki ham, olmamış, kemâle ermemiştir. Çöplüğe atılmaktan başka birşeye yaramaz. İnsanların da olgun ve kâmil olmayanları tıpkı bu kavun, karpuz gibidirler. Bunun için sakın kardeş sen böyle olma.

Bütün kâinat ve kâinattaki herşey senin için yaratılmış ve senin emrine verilmiştir. Yerdekilerden başka, gökteki ay, güneş ve bütün yıldızlar hep senin hizmetindedirler. Artık sen kendinin ne büyük ve ne kıymetli bir yaratık olduğunu düşün de, öyle işe yaramaz ham bir halde kalma. Bunun en güzel yolu_Pey-gamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin gösterdiği yoldur velînin tat-Kkettiğidmjnnelna'lumdur ki riefisrdâimâ fena da olsa, glP *nah dâfolsa, hep kendi arzularının meydana gelmesini ister. Buna mâni olmak kolay bir iş değildir. Hele bir kere alıştıysa, artık o kudurmuşdan beterdir derler yâ, öylelerini ancak teneşir temizler dedikleri ne kadar acı da olsa bir hakikattir. Artık o baş-dan aşağı kendine de cemiyyete de zararlıdır. Bu hale düşmemek, iyi, olgun ve kâmil, kendine ve cemiyyetine faydalı bir insan olabilmek için, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerinin yaptığı gibi, hiç olmazsa her sene bir ay bir köşe-i vahdete çekilip, inziva dedikleri, kimsenin olmadığı bir yerde kendini Hak'ka verip,, gönül aynasını temizlemeye ve parlatmaya ve Hak'dan gelecek envâr-ı İlâhiyye ve kudsiyye ile içini ve dışını pâk etmek ve Peygamberimiz (s.a.s.> Hazretlerinin huzûr-u ma'nevîlerinde bulunarak, feyz-i iria'nevîlerinden istifâde ile, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretlerine geceli gündüzlü ilticada bulunmak suretiyle biraz kanâatkârâne bir çorbaya razı olarak, hem de oruçlu olarak geçirmek lâzımdır. îcab ederse bunu istediği kadar da uzatmak mümkündür. Yalnız şu varki, ilk defalarında muhakkak bir mü-

44

TASAVVUF! AHLÂK V

rebbînin, bir mürşidin taht-ı idaresinde yapmak, bilâhare kendi kendine yapmak mümkünse de, yine tenezzül ve tevâzuan bir mü-rebbî ve bir mürşidin huzurunda yapmak daha lâyık ve evlâdır. Halvet, güzîde ve hâlis insanların sıfatıdır. Onlar dâima yalnızlıktan hoşlanırlar. Çünkü yalnızlık halinde, murakabe ve tefekkür daha güzel ve daha a'lâ olacağından hemen halveti ihtiyar ederler. Mümkün oldukça da halktan kaçarlar. Uzlet haliyle vakit geçirmeye çalışırlar. Zîrâ uzlet, vuslat alâmetidir. Her sülük sahibi için, bahusus iptida hallerinde uzlet şarttır. Alışageldiği kötü ve çirkin huy ve âdetlerin terki de başka türlü mümkün olmaz. Hak ile ünsiyet peyda edebilmek için muhakkak halvet ve uzlet gerektir. Görmez misin? Yabanî kuşları avlayan doğan, atmaca dedikleri kuşlar bile, insanların onları tutup, karanlık bir yerde hapsetmeleri ve akşam, sabah sahiplerinin onlara et ve sularını vermeleri suretiyle bir ay veya kırk günde, eski yabanî hayatını unutup, kendisini besleyen sahibine mutî' olurlar ve onunla ünsiyet peyda ederler. Artık onların emirlerinden dışarı çıkmazlar. Sahiplerinin omuzlarında kırlara giderler ve kendilerine gösterilen kuşların üzerine hücum edip onları yakalarlar Av köpekleri gibi yemeden sahibine getirip teslim ederler. Halbuki, bu kuşlar evvelce insanlardan kaçarlar ve yakaladıkları avlarını da hemen parçalayıp yerlerdi. Bak bir halvette nasıl mutî' oldular. İnsan şüphesiz bir hayvanla hiç kıyâs edilemez. O da kemâle ulaşmak ve ma'nevî lezâiz ve feyze nail olmak için, kâmil insanların idaresindeki halvetlere muhtaçtır. Bâzı kimseler bunda şöhret vardır diye itiraz etmek istemişlerse de bu iddiaları, Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin fiilleriyle red olunur. Biz Resûl-ü Ekrem'e uymaya mecburuz. Şöhret afattır ve lâkin Resûlullâhm sünnetlerinde değil. O zaman sakal da, bıyık da, kisve-i ulemâ da, va'z ve nasî-hatlerdeki edebî ifâdeler, belagat ve fesahatler de, evlerdeki mobilyalar, süsler, atlar, arabalar, otomobiller ve daha şâir nice şeyler var ki, hep şöhreti mûcibdirler. Bunlara i'tirâz edilmeyip te insanların kemâline vesiyle olacak ve bahusus Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin sünneti olması hasebiyle buna dil uzatmak, elbette iyi bir netice vermez. Halbuki İbrahim Hakkı Hazretleri de bir beyitlerinde "İnsanlarla ünsiyet, iflâs alâmetidir" demişdir ki, pek doğru bir sözdür. Görüyoruz ki, insan bir şeye alıştı mı ne

HALVETİN LÜZUMU

45

kadar kötü de olsa bırakması kolay olmuyor. İşte en basîti sigara; vücuda zarar, keseye zarar, fakat ne olursa olsun kolayca bı-rakılamıyor. Şâir şeyleri de buna kıyas ediniz. Meselâ,^kahvehâ-ne, gazino ve sinemaya, içkiye alışan kimselerin hâli ma'lûm. Hele kumara alışanların hâli ise berbad. Bu sebepden nâşî iyilere de kötülere de, halvet lâzımdır. İyilerin iyiliği artar, kötülerin de kötü huylarını bırakmasına sebeb olur. Bir de bakarsınız ki, o kötü zannettiğiniz adam ne kadar güzel olmuştur: Bunların örnekleri de pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, halvet yalnız ehl-i sülûke değil bütün ehl-i îmâna da adetâ şarttır. Bahusus ehl-i tarîkate muhakkak şarttır. Bu da Hak yolunda mücâhedenin başlangıcıdır. Çünkü nefsine esîr ve mahkûrrf olan kimselerden tam bir mücâhede beklenemez. Mücâhede ehline Cenâb-ı Hak'kın lütuf ve ihsanı ve hidâyeti çok ve mebzûlen verilir. Zîrâ insan hakîkaten nefs-i emmârenin elinden kurtulamadıkça rahat yüzü görmesine imkân yoktur.

Bundan dolayı, iptida hallerinde mücâhede-i nefs edemi-yen zavallıların son zamanlarında tarîkate girmekle birşeyler elde etmesi muhaldir. Yâni hâlini tebdil ve tağyîr etmesi, ma'nevî feyizlere nail olması ve hakîkî bir ehl-i tarîk olması, adetâ mümkün olamaz denilebilir.

Bâyezîd-i Bestârnî (k.s.) Hazretlerinin ve emsallerinin mü-câhedelerine bakınca insan hayretlere düşüyor. Risâle-i Kuşey-rî'nin 57. sayfasında şöyle anlatılır: Tam on iki sene nefsiyle mü-câhededen sonra ancak dışını ıslah edebilmiş; bir de bakmış ki nefsiyle ruhu arasında, koca bir zünnâr (yâni nefsin iç arzulan) duruyor ki bunun için de beş sene çalışmış, bir sene de mütemadiyen içini gözetlemiş, bir de ne görsün, yine iç âleminde Hak'kın rızâsına mugayir puta benzer hevây-ı hevesler dipdiri durmuyor mu? Onların da yok olması için tam on iki sene daha, ayrıca içindeki pisliklerin ve fenalıkların gitmesi için de, bir on iki sene daha mücâhededen sonra hakikatlere âşinâ oluyor ki (12+5 + 1 + 12+12) cem'an 42 sene nefsiyle mücâhede ederek öm-' rünü geçirmiş demektir. İnsanın ömrü ise re's'ül-mâli (sermâyeydin Onu boş yere zayi' etmek gibi cahillik olmaz. Maazallah, bir de günah yerlerde zayi' ederse, ona ne demek lâzım bilmem?.

46

TASAVVUF! AHLÂK V

 LÜZUMU

47

Yine büyükler demişler ki: Bu tarîk üç esas üzere kurulmuştur. Yemeğini ancak ihtiyacı kadar ve zaruret miktarı yer, uykuyu ancak uykusu galebe edince uyur, konuşmayı da ancak lüzumu halinde konuşur. Bilir ki, sözleri amelînden addedilecek ve defterine geçecektir. Mücâhedenin asıl kökü ve gayesi, nefsini alışmış olduğu makbul olmayan âdetlerden kesmek ve kurtarmaktır. Dâima onun arzularının hilâfına hareket etmektir. İnsanların avam kısmı çok amel işlemeyi arzu ederler. Havas ise, hallerinin, içlerinin tasfiyesini kasdederler. Aç durmak ve geceleri uyumamak zor birşey değildir. Alışınca kolay olur. Fakat hallerin tasfiyesi, iyi ahlâk sahibi olmak, kötü huyları bırakmak, dâima Hak'kın rızâsını gözetmek ve hareketlerini ona göre tanzim etmek ne kadar makbul ve medh ü senaya şâyeste ve lâyıktır. Zîrâ diyanet, lügat ma'nâsında şu üç şeyden ibarettir:

1- Emânete riayetkar olmak.

2-  İstikâmetten ayrılmamak.

3- Tâat-i İlâhiye ve ubudiyete devam. İnsan kendisini şöyle bir yoklayınca, kendi değerini kendisi pek a'lâ biçebilir. Hele îmân bahsinde zikr olunduğu gibi, îmânı kâmil olan mü'minleri, îmânları hatâ ve günahlardan men' eder ve korur. Günah işlemelerine manî olur ve dâima hayra sevk eder. İbâdet ve tâate son derece riayetkar olmakla beraber, hak ve hukuka da o kadar dikkatlidir. Günahlardan da çok korkar ve kaçar. Maazallah, haram bir lokmayı ağzına almasına kat'iyyen ihtimal verilmez. Sözlerine de çok sâdıktır. Kat'iyyen boş ve fuzûlî bir sözü ağzına almaz. Hatır yıkmak, gönül kırmaktan son derece kaçınır. Kimsenin arkasından gıybetini yapmaz ve söz götürüp getirmek gibi adîlikleri irtikâb etmezler. Sabırlı, mütehammil, gayretli, metanetli ve cömert olup dâima Hak'kın rızâsını gözetir, yâni yaptığı bütün işleri Hak sübhânehû ve teâlâ'nın razı olacağı veçhile yapar. Bütün iyi ahlâkları elde etmeğe ve kötü huylardan da uzak kalmaya gayret eder. İşte böyle olgun ve kâmil bir müslüman olmak hepimizin sevdiği ve istediği bir şeydir. Lâkin, iyi bir meyveyi elde etmek için ne kadar çalışmalar oluyor. Öyle hemen istemekle olmadığı da ma'lûmdur. Öyle ise o güzel ahlâk ve kâmil bir îmânın da, öyle istemekle olamayacağı bedîhîdir. En kısa ve güzel yolu da, Peygamberimizin (s.a.s.) rehberlik ettiği ve bilfiil gösterdiği yoldur. Halbuki, Peygamberimiz (s.a.s.) Efen-

dimiz, böyle halvetlere uzletlere muhtaç ta değildir. Fakat bizlere örnek ve nümûne olmak, bizim de öylece hareket etmemizi anlatmak için haliyle bizlere göstermekte ve söylemektedir.

Yalnız halvete girecek olan insanın, "İnsanlar benim şerrimden halâs olsunlar" diye niyyet etmesi gerektir. Bu hâli onun tevâzuuna delîldir. Bu takdirde, (Refe'a-hullah) sırrına mazhar olur. Eğer "Şuinsanların_jerrinden kurtulayım, emîn olavırn^ diye düşünerek halvete glrerşeTbu da onun kibrine alâmettir. Bir kTmseTbTr diğer kimseye karşı kendisinde bîr~meziyyet görürse; bu tekebbürden ileri gelmiştir; denilmiştir. Bazı halvetlerde olan râhiblere sormuşlar ki, "Sen râhib misin, yâni Hak'dan korkak mısın ki böyle köşe-i vahdete çekilmişsin? Halka karışmıyorsun!' Cevaben "Hayır ben râhib değilim, belki köpeğimin bekçisiyim; benim azgın, herkesi ısıran, köpek gibi bir nefsim var, onun için böyle bir kenara çekilip, halkın benden emîn ve rahat olmasını arzu ettiğim için halvete girdim" demesi şâyân-ı dikkattir. Uzlet ve halvetin şartlarından biri de, kişinin akâid-i dîniyyesini iyi bil-mesidir. Onun için evvelâ tahsîl-i ilim ve fıkh yapmalıdır ki, halvette hatâlara düşmeye.

Hakikatte uzlet ve halvetten gaye, ahlâk-ı mezmûmelerini terk etmesidir. Yoksa memleketi terk edip hâlî yerlerde kalmak kâfî değildir. Asıl hüner cismiyle, cesediyle halk arasında olup, ruh ve gönlü ile Hâlık ile olabilmesidir. Fakat bunu herkes söyler de, muvaffak olabilen pek nâdirdir. Bu hususta büyüklerimiz, "Halkın giydiğini giy, yediğini ye, lâkin iç âlemi olan sırrınla onlardan ayrı ol" demişlerdir. Bazı uzak yerlerden ziyaret kasdıyla gelip, "Efendim çok uzak yerlerden ziyaretinize geldim" diye ricada bulunanlara, "Nefsinden ayrıl, maksadına nail olursun" demişlerdir.

Hikâye olunur ki, Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri, rüyasında Cenâb-ı Hak'kı görmüş. "Yâ Rab sana nasıl geleyim?" demiş. Cevaben "Nefsinden ayrıldığın zaman bana gelirsin ve beni bulursun" buyrulmuş. Ne kadar gü,zel ve değerli bir söz. Aman yâ Rab, sen bizleri şu nefsin elinden halâs eyle!

Halvette en ziyâde dikkat edilmesi lâzım olan birşey de, kendisine verilen zikirden başka birşeyle meşgul olmamasıdır. Bütün nefsinin arzularından sıyrılıp, Hak'kın rızâsına tâlib olma-

i

48

sidir. Böyle olmadığı takdirde halvetten çok zarar görür ve fitnelere uğrar. Halvetlerde çok hoşluk ve iyilikler vardır. Fakat, halvette ünsiyet, halvet ile oluyorsa, o halvetten çıkınca, onda birşey kalmaz. Eğer halvetteki ünsiyeti Cenâb-ı Hak ile ise, onun için şehir de bir, çöl de birdir. Yâni her yer ona müsâvîdir. Kalabalık, tenhalık, onun için fark etmez. Halk ile olmakta bir takım hayırlar olduğu inkâr edilemez. Fakat, uzlette, halvette selâmet vardır. Bazı büyükler şöyle demişler "Dostun halvet, yemeğin açlık, sözlerin de Hak'ka münâcât olsun". Yalnızlık sıd-dîklerin sevdiği bir haldir.

Şeyh Şiblî, "Nâs ile ünsiyet iflâsdır" demiştir. Ebû Bekir isminde bir zâta sormuşlar: "İflâsın alâmeti nedir?"O da Şeyh Şiblî gibi "Nâs ile ünsiyettir" demiştir.

Mâlik ibn-i Mes'ûd (r.a.) evinde dâim yalnız başına otururmuş. Ona, "Böyle yalnız başına oturmaya korkmuyor musun?" demişler. Cevaben "Allah ile olan bir kimsenin korktuğu hiç görülmemiştir!' buyurmuştur.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri de, "Dîninde selâmet, beden ve kalbinde rahat isteyen, uzleti ihtiyar etsin" demiştir. Bahusus fitne zamanlarında mutlaka vahdet ve uzlet iyidir. Hattâ bazı büyüklere Hızır aleyhisselâm arkadaş olmak istemişse de, "Tevekkülüme manî olur" diye Hızır'la bile arkadaşlığı kabul etmemişler. Fakat bunlar tabiî herkesin harcı değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bir kuluna hayır murad ederse, onu ma'siyet zilletinden kurtarıp, tâat ve ibâdetlerle ve yalnızlıkla azîz eder. Kanâatle zengin edip, kendi nefsinin ayıplarını kendisine gösterir ve bunlar kime verilirse, dünyâ ve âhiret ni'metleri kendisine

verilmiş demektir.

Halvetî Abdülkâdir îsâ'nın Hakâyık ani't-Tasavvuf adlı eserinin 128. sayfasından 148. sayfasına kadar geniş tafsilât verilmiştir. Halvet bir bakımdan bir nevi' i'tikâfdır. Yalnız şu var ki, i'tikâf, mutlaka beş vakit namaz kılman mescidlerde olur. Ef-dali Kâ'be-i muazzama, Mescid-i Nebevî ve Kuds-ü Şerîfdeki Mescid-i Aksâ'da olanlarıdır. Bununla beraber, her beş vakit namaz kılınan mescidlere de müsâade edilmiştir. Fakat halvette böyle şartlar yoktur. Sakin ve hâlî yerler halvetlere müsaittir. İ'ti-kâfda oruç nasıl şartsa, halvetlerde de oruç öylece şarttır. Hattâ

daha mühimmi, biraz da hem kanaatkar ve hem de riyâzât nev-inden, meselâ, sabah sahurunda ancak 21 kuru üzümle biraz ekmek, akşam iftarında da kezâlik biraz ekmekle biraz da mercimek çorbası ihtiyar edilmiştir ki, çok muvafıktır. Yalnız 20 gün-^ den sonra bir akşam yemeğinde etli pilâvla biraz da yoğurt verilir ki, riyâzât sahihlerine benzememek içindir.

Sûre-i Arâfın 142. âyetinde beyân olunduğu gibi, halvet 30 gün olarak zikr edilmiş, sonra 10 gün daha ilâve olunarak 40'a iblâğ edilmiştir. 10 gün, 20 gün olarak da yapılabilirse de, efdali iki sene, kırkar gün devam etmektir.

Merhum üstadımız hacı Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri, 24 halvet yaptığını söylemişti. İlk ve gençlik devirlerinde yapılan halvetler, teberrüken hakîkî halvetlere hazırlıktır. Zîrâ halvette hemen kapanıp zikirle meşgul olmak kâfî değildir. İnsanın dış ile alâkasının tamâmiyle kesilmesi ve gönlünde Hak'dan başka birşey kalmaması gerekir. Bu halvet, kâmil ve olgun insanlar için hallerinin ziyadeleşmesine derecelerinin de terakkisine sebep olur.

Halvetten maksat ise, kalbi tamâmiyle bütün çirkinlik ve kusurlardan, ma'nevî pisliklerden temizleyip, kalp aynasını güzelce cilâlandırmak ve vâhid-i hakîkî olan Allâh-ü celle ve alâL nın zikriyle meşgul etmektir. Bu suretle Hak ile ünsiyetini artırmak, halvetten çıkdıktan sonra da bu hâli muhafaza edebilecek hale gelmektir. Bu noktaya bilhassa dikkat edile.

Halvet, insanlardan ve kendini meşgul eden her amelden bir müddet kendini ayırarak, bitmek tükenmek bilmeyen dünya kaygılarından sıyrılarak, kalbi dünya meşguliyetlerinden kurtarıp, huzur ve huşu içinde Cenâb-ı Hak'kın çeşitli nimetlerini tefekkür ile, şeyhinin vereceği zikre ve murakabelere dikkat ve ihtimamla devam etmek ve hiç bir dakikasını, hattâ hiç bir nefesini bile boşa geçirmeden verilen zikre devam etmektir. Yoksa halvetlere kapanıp, envâ-ı çeşit hayâlât ile veya "Ben de şeyh olacağım" diye yapılan halvetler, zayiattandır. Onun için evvelâ niyyetlerini güzelce tashîh edip, kendisinin ıslâh-ı nefs edebilmesi ve bil'umum kötü ve mezmûm huyları terk ederek, adetâ bir kuzu, insan kılığında bir melek olabilmeyi azm ve kasd etmelidir. Zikrullaha o kadar devam etmelidir ki, ancak ve yalnız

 v un  m i

kalbde zikrin hakîkati kalmalıdır. Artık kalbden herşey çıkmış, silinmiş ve yok olmuş, yalnız hakîkat-i zikir ve ma'nâsı kalmıştır. Şüphesiz ki, kalb birşeyle meşgul olunca diğer şeylerle meşgul olamaz. Binâenaleyh, zikrullah ile meşgul olduğu vakitlerde, tabiî başka birşeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Dünya ve hattâ âhiret hâtıralarıyla meşgul olduğu anda velev bir lahza da olsa, zikrullahdan mahrum kalmış olur. Zîrâ bir anda hem zikrullah hem dünya ve âhiret havâtırı cem' olamaz. Bu bir noksanlıktır. Dikkat edip her havâtırdan gönlünü muhafaza ile ve yalnız zikrullah ile meşgul olmaya çalışmalıdır. Gerek nefsin ve gerek şeytanın getirdiği bütün vesvese ve hâtıralara hiç kulak asmayarak hemen zîkrullaha devam etmelidir. Çünkü onların vesvese ve hâtıralarıyla meşgul olunursa, bitmez tükenmez hayâlât ile insanın ömr-ü azizini mahvederler. Adetâ esrarkeşlerin hayâlâtı gibi. Binâenaleyh, feyz veya varidat diye böyle hayallere kendini kaptırmak çok tehlikelidir. Artık sen oldun, kâmilsin, senin gibisi bulunmaz yollu daha nice aldatıcı söz ve hayaller ve yakaza halinde gördükleri rü'yâlar, hep insanı zikrullahdan alıkoymak için nefsin ve şeytanın hiylelerinden ibarettir. Bunlara hiç ehemmiyet ve kıymet vermeden ve bunlarla kat'iyyen bir an bile meşgul olmadan zikrine devam etmelidir. Bazan parlak nurlar göstermek suretiyle aldatmağa ve meşgul etmeğe çalışırlar. Bunlar hiç bir zaman matlûb ve maksûd değildirler. Bunlara aldanan-lar ancak çocuklardır. İçine gelen bu gibi hayâlât ve vesveseleri, şeyhinden gayri kimseye söylememelidir.

Halvetin Kitap ve Sünnetteki Yeri

Halvet sofular tarafından îcâd edilmiş birşey değildir. Belki, Allâh-ü teâlâ'nın emirlerine imtisal ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretlerinin ef âline iktidâdır. Ma'lûmdur ki, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, Hirâ dağındaki mağarada, ma'lûm olan günler ve gecelerde tâ kendisine vahiy gelinceye kadar orada halvetler yapar, ibâdetle meşgul olurlardı.

Sûre-i Müzzemmil'deki sekizinci âyet-i kerîme de halvete de-lîldir. Yüce Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

"Rabbinin adını an. (İbâdetinde ondan başka herşeyden kesilerek) yalnız O'na yönel"

HALVETİN KİTAP VE SÜNNETTEKİ YERİ

Allâh-ü teâlâ'nın ism-i şerifini zikirde, Ebü's-Suûd Efendi gece gündüz zikrullaha devamla şöyle dermiş: "Şüphesiz bu da dünyâdan ilgiyi kesmeden ve Hak'ka tam ma'n asıyla dönmeden mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa muayyen bir zaman, herşeyden alâkayı keserek, nefsin ıslâhı ve gönlün açılması için halvetlere devam etmelidir. Bu halvetler, hemen ve yalnız dervişlere veya ehl-i tarîkate has olmayıp, her mü'min ve muvahhi-din kendisini yetiştirmesi ve Hak sübhânehû ve teâlâ'nın kendisinden razı olacağı bir kul olmasına dikkat ve gayret göstermesi, hem müslümanhk ve hem de insanlık bakımından muhakkak lâzımdır. İhmâlinden dolayı elbetde mes'ûl olunacaktır. Zîrâ bu âlem boşuna yaratılmamıştır. İnsanlar halk olunsun, büyüsün, okusun, birbirleriyle canavarlar gibi boğuşsun, zevk ve safa âlemlerinde ve günah vadilerinde ömürlerini tükedip, gitsinler diye yaratılmamıştır!'

Elbette bu hilkatte pek büyük hikmetler ve gayeler vardır. Peygamberlerin gelmesi, kitabların inzali, evliyaların yaratılışı, bizlere bir çok şeyler öğretmekte ve duyurmaktadır. O çeşitli mucizeler, mi'râc, şak-kı kamer, kerametler bize bu âlemin dışındaki âlem-i âhireti, ebediyyet âlemini ve bu âlemden daha mükemmel Cennet ve Cemâlullâhj müşahede âleminin varlığını ve mevcudiyetini haber vermekte ve ona göre hazırlanmanın lüzumunu bildirmektedir. Bunun için her ne bahasına olursa olsun bu dünyaya öyle bağlanıp, o ebediyyet âlemini ihmal etmenin caiz olamayacağını her akl-ı selîm sahibi idrâk eder.

İlimlerle meşgul olan âlim, fâzıl ve kâmil zevât-ı muhtere-meye ise, halvet herkesten daha fazla lâzımdır. Zîrâ dünya işleriyle meşgul zevât-ı muhteremlerin kafaları nasıl dolu ve meşgul ise, tabiî ehl-i ilmin de kafası böylece çeşitli bilgilerle meşgul olduğu cihetle, onun da kendisini Hak'ka lâyıkıyla verebilmesi için herkesden daha çok halvete muhtaçtırlar. Binâenaleyh her mü'min ve muvahhide, bu halvetler muhakkak lâzımdır. Hiç olmazsa hergün ya sabah veya akşamları muvakkat bir zaman, ibâdetlerinin arkasından meselâ, yatmazdan evvel biraz da olsa, Hak ile baş başa kalabilmeğe çalışmalıdır. Yoksa bu dünyanın ne işi biter, ne de gücü.

Onun için azîz kardeşim, sen peygamberlerin izinden ayrılma. Onların dediklerine dikkat et. İbâdet vakitlerini kat'iyyen

52

TASAVVUFÎ AHLÂK V

kaçırma. Hele zikrullahı gizlice ve hâlî, kimsesiz yerlerde çokça yapmaya bak. Herşeyin fânî olacağını unutma ve Hak'ka iyi sarıl.

Hazreti Âişe validemiz (r.a.) Resûlullah (s.a.s.) Efendimize ilk gelen Vahyin, rü'yây-ı sâliha ile başlamış olduğunu, sonra da kendilerine yalnızlık hâlinin sevdirildiğini bildirmiştir. Fahr-i kâinat (s.a.s.) Efendimiz de Hirâ dağındaki mağaraya çekilir ve orada ibâdetle meşgul olurlardı ve bunun için hazırlanırlardı. Azıkları bittikçe Hazreti Hatîce (r.a.) validemizin yanına giderler, yine hazırlık yaparak, mağarasına dönerlerdi. Bu hâle nihayet kendilerine vahiy gelinceye kadar devam ettikleri bildirilmiştir.

Bu rivayette halvetin, insanların ibâdet edebilmelerine ve salâh-ı hal sahibi olmalarına yardımcı olduğuna dâir delil vardır. Kim Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin haline, ef âline imtisal ederse, makâm-ı velayetten kendisine bir nasîb verilir. Bunda yine bir delil vardır. Mübtedîlere muhakkak surette halvet ve uzlet lâzımdır. Bidayet hallerinde bunlardan mahrum olanlar, son zamanlarında bunun lüzumunu anlasalar da, artık tatbik edebilmek ve yapabilmek imkânını bulamazlar. Zîrâ azim, sabır ve metanetleri buna müsait değildir. Bu sebepten ehl-i tasavvuf derler ki; insan bir makama nail olduktan sonra, ona edeb dâiresinde devam ederse, ondan daha a'lâsına nail olur. Bak, Peygamber (.va.s.) Efendimiz, o Hirâ dağındaki ibâdetine devam neticesi olarak makamdan makama terakkî ede ede nihayet nübüvvet makamına, oradan da (kâb-i kavseyn ev ednâ) tecellîsine mazhar olmuştur. Ona tabî olan ümmeti de makâm-ı velayette Allâh-ü teâlâ'nın dilediği yüksek makamlara nail olurlar ve kendilerine hikmetler ihsan olunur. Ancak makâm-ı nübüvvet müstesna. Çünkü bu makam çalışmakla elde edilemez. Allah (c.c.) dilediği kulunu seçer.                  .

Halvet, kendisinden gayri insanlardan hâlî olmaktır. Belki, Rabbi ile meşguliyetten kendisini de unutmahdır. îşte o zaman vâridât-ı ilâhiyeye ve ulûm-u gaybiyeye müsteîd olur ve kalbi bunlara mahal olur.

Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri bu halveti, peygamberliğinden sonra da bırakmamıştır. Ramazân-ı şerîfdeki, son on günlük i'tikâfmı kat'iyyen bırakmamıştır. Hattâ Ramazân-ı şerîfte bazı esbâbdan nâşî itikâfını bırakmış ve bunu Şevval ayında kaza buyurmuşlardı. Bu itikâf ile halvetler birbirine yakındır. Bu

HALVETİN KİTAP VE SÜNNETTEKİ YERİ

insanlara taaccüb olunur ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin hiç terk etmedikleri itikâfı, nasıl terk ediyorlar. (5/3)

İmâm-ı Nevevî (rh.a.) bu hadîsin şerhinde (halâ) kelimesini, halvet ile şerh etmiş ve "Sâlihlerin sânı ve ariflerin ibâdeti bununla kâimdir" demiştir.

Süleymâni'l-Hattâbî (rh.a.) de, "Uzletin, Resûlullah (s.a.s.) Efendimize sevdirilmesinde, kalbin dünyadan fariğ olması ve tefekküre muîn ve zâhîr ve yardımcı olması ve alışılan beşeriyet hallerinden ayrılması, kalbin huzû' ve huşû'a kavuşması vardır!' demiştir.

Şehâbüddin Ahmed bin Hacerü'l-Askalânî (rh.a.)da bu hadîsin şerhinde (halâ) kelimesini, halvet ile îzâh etmiş ve "Bundaki sır; teveccüh olunan şeye kalbin ferağı vardır ve halvetin aslı bilindiği gibi bir aydır, o da Ramazan ayıdır demiştir!Y5/^

Allâmetü'l-Kebîr, bu hadîsin şerhinde "Testinin suyunu boşaltmak gibi halvette dahî kalbin boşalması vardır. Kalb boş olunca içine herşey konabilir. Dolu kaba birşey koymak mümkün olamaz. Boş kalble tefekkür ve düşünceye imkân hâsıl olur. Bir de beşeriyet iktizâsı alışılan tabiatlardan ancak bu gibi riy azatlarla kurtulmak mümkün olur ve eski kötü huylar unutulur" demiştir.

Kirmânî Hazretleri de Buhârî'nin şerhinde bu hadîsi aynı şekilde şerh buyurmuşlardır. (Cild 1, sayfa 32) Selef-i sâlihînin halvete olan itinâlarına bunlar hep delildirler. Artık itiraz etmek isteyenler, istedikleri kadar itiraz etsinler, vesselam.

Muhammed ibn-i Ahmed Büneysî, İbn-i İshak'dan ve gayrilerinden, "Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hirâ dağındaki mağaraya her sene bir ay gider ve orada ibâdetle meşgul olurlardı" rivayetinde bulunmuştur.

Menâvî Hazretleri de, Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bu halvetleri hakkında, Cenâb-ı Peygamberin herşeyden ayrılıb, Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak'ın zikrine gark oluşu ve buna manî olan herşeyden ayrılıp uzak kalması ve dâima halvet ile ünsiyetirii artırarak, kalb aynasının gayet parlak ve cilâlı bir ayna haline geldi-

5/3 Bkz. Merâk'ıl-Felâh üzerine yazılmış Haşiyetü't-Tahtâvî, 463. 5/4 Bkz. Feth'ul-Bârî, I, 18.

 vurt

ğini, kemâl derecelerinin en yükseğine eriştiğini ve bu suretle saadet ışıklarının yüzlerinde belirdiğini ve hattâ bütün taşlar ve ağaçların Efendimiz (s.a.s.) geçerken gayet açık bir lisanla "Es-selâmü aleyke yâ Resûlallah" dediklerini beyân etmiştir. (5/5)

Süleyman Cemel ismindeki zât-ı muhterem de: Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, Hirâ dağında her sene bir ay ibâdetle meşgul olurlardı. Oradan indikleri vakit Kâ'be-i Muazzamayı tavaf etmeden hâne-i saadetlerine girmezlerdi. Hırâ'daki ibâdetleri, zik-rullah ve tefekkür idi. Kezâlik Hirâ'dan gayri zamanlarında da yine halvetlerini çok yaparlardı demiştir (5/6).

Kâmûs sahibi, Muhammed İbn-i Ya'kûb el-Firûz-i Âbâdî bu hususda der ki, Resûlullah (s.a.s.) Hazretlerine vahiy gelmezden evvel kendisi halvet ve yalnızlığı severlerdi. Hirâ dağına çıkar ve oradaki mahalde yalnız başına Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ederlerdi. Hirâ Dağı Mekke-i Mükerreme'ye üç mil mesafede, uzunluğu 4, genişliği de 3 zira' (arşın) kadar ufak bir mağaradır. Halvet için burasını seçmişlerdi. Ulemâ-yı Kiramın halvetteki ibâdeti hakkında iki kavil vardır. Bazısı "İbâdeti tefekkür idi" dediler. Bazıları da, "Zikrullah idi" dediler ki, doğru olan budur.

Halvetin Nev îieri

Birinci Nev'i: Halvetler, Hak'tan, Hak ilminin ziyâdeliğini talebdir ki, bu ehl-i Hak'kın asıl maksad ve gayesidir. Yoksa, halvetlerde boş tefekkür, boş düşünceler, halvet haline münâsip değildir. Bu gibiler halvetten sayılmazlar. Çünkü bazı büyüklere, halvetlerinde bizleri de duadan unutmayınız efendim demişler de, cevaben "Ben seni düşünüp, seninle meşgul olduğum takdirde, Allâhımla halvette olmuş olmam" demiştir. Bu sözden, "Ben beni zikr edenin yanındayım, onun celîs ve yakınıyım, beni zikr ettiği müddetçe ben onunlayım", ma'nâsı çıkar. Bu devlet kadar acaba başka bir devlet bulunur mu? Bu halvetin şartlarından biri de "Allah-ü teâlâ'yı nefsi ve ruhu ile zikretmektir.

5/5 Bkz. Levâmi'ul-Kevâkib, 48, 49. 5/6 Bkz. El-Fütûhat'ül-Ahmediyye, 31.

HALVETİN NEVİLERİ

55

Yoksa, nefes ve lisanıyla değildir" demişlerdir. Onun için halvete giren insanların öyle birbirlerini kontrol edip, onların halleriyle meşgul olması ve onlara ders ve akıl vermeye kalkması, edeb öğretmesi, hiç olacak şeylerden değildir. Ders ve edebler evvelce öğrenilmelidir. Halvette herşeyi unutup, yalnız Hazreti Allah celle ve alâ'nın zikrinin bakî kalması velev bir an dahî olsa, zikrullah-dan hâlî kalmamaya dikkat edilmesi gerekir. İkinci nevî: ikinci nevî' halvet de fikirlerin safâsı içindir ki, bazı ma'lûmatları elde etmek için yaparlar. Bu ise ehl-i Hak'ka hiç yakışmaz. Ehl-i Hak, bu gibi halvetlere tenezzül etmezler. Onların gayeleri, hemen zikrullahdır. Halvetlerde tefekkürle vakit geçirenler, ehl-i halvetten sayılmazlar. Binâenaleyh, sahîh bir ilme sahip ve gayeye uygun olmadığı için halvetten çıkmaları veya itikadlarını tashîh ile yalnız ve yalnız şeyhinin emri olan zikrullah ve murakabelerle meşgul olmaları gerekir. Üçüncü nevî': Üçüncü nevî' halvet de, halkdan gördükleri korkunç şeylerden nâşî ve halkı gördükçe kendilerinde inkıbaz, darlık ve sıkıntı olur ki işte o zaman, evde halveti ihtiyar eder. Lâkin bu da matlûb olan halvetten değildir.

Dördüncü nevî: Bir de dördüncü nevî' halvet vardır ki, halvette bulunan lezzetlerin zlyâdeliğini taleb ile yapılan halvetlerdir. Bu da matlûb olan halvetlerden değildir. Asıl halvet, birinci kısmın halvetidir ki, her çeşit muhâlatâttan, hattâ çoluk, çocuk, mal mülk ve her türlü tefekkür ve meşguliyetten hâlî olarak, yalnız kalbin zikrine dalmış, zikrullahın bütün zıddı olan neler varsa hepsinden bil-külliyye ayrılmış ve halvet ettiği Zât-ı ecel-li âlânın zikriyle ünsiyet hâsıl etmiş olur da artık bir türlü bu zikrul-lahdan ve halvette kalmaktan ayrılamaz. Bu ünsiyet sayesinde kendisine hakîkî ilhamlar artırılır. Gönlünün safa ve cilâsı ziyâ-deleştikçe ziyâdeleşir: Bu sebeble de kemâlâtın en yüksek noktasına erişir (5/7).

İşte şu bir miktar ulemâ ve efâzılın kavillerinden bizlere aşikâr bir şekilde beyân olunuyor ki halvet, sünnet-i Resûlullahın amelî bir yoludur ki, insanlar îmânlarını takviye etsinler, nefis-

5/7 Bkz. Sâhib'ül-Kâmûs, Seferi's-Saâde, sh. 3, 4.

56

TASAVVUF! AHLÂK V

HALVET

57

lerini ıslâh ve saf kılsınlar, ruhlarını kuvvetlendirsinler, kalble-rini de temizleyip tecelliyât-ı ilâhiyeye mazhar olabilecek hale gelsinler içindir. Yine bu halvet, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri tarafından yer ve gökleri ve bütün varlıkları yaratan Hâlık-ı zü'1-Celâl'in bilinmesi için bizlere tevcih olunmuştur. Bütün zevklere, vecdlere, keşif ve kerametlere, feyizlere esas olmuştur. İmâm-ı Buhârî (rh.a.) Hazretlerinin de bildirdiği yedi tabaka kimse ki, hiç bir gölgeliğin olmadığı o âhiret âleminde, arşın gölgesi altında gölgeleneceklerdir. Bunlardan birisinin de, hâlî bir yerde Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle meşgul olup, gözlerinden yaşlar akıtan kimseler olduğu zikr edilmiştir. Bunların hepsi, zikrullah için halvetin meşrûiyyetine delil değil midir? Bu halvetlerde sofular, Allâh-ü teaWyi zikr edip, Hak'kın nuruna gark olurlar, içleri de dışları da nûr olur, nurun alâ nûr olurlar.

İmâm-ı Ahmed (rh.a.) Hazretlerinin Müsned'inde, uzunca bir hadîsden ihraç olunan "Ehl-i zikir, benim meclisimin ehlidir" buyurulmuştur. Bu taife Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle o kadar meş- . gül olurlar ki, Hazretn Allah'ın huzûr-u âlîsinde kendilerini bile unuturlar. Ömer ibni'l-Fârız'ın bu hâli bildiren beyitleri ne güzeldir:

"Ey ömrünü gafletle geçiren zavallı!

Sen de bu gibi bahtiyar, kâmil ve zâkirlere uymak ve yetişmek istersen, şu seni envâ-ı çeşit günahlara ve Hak'dan uzak kalmana sebep olan nefs-i emmâreni artık bırak da, onu ayıpla.

Sen bunun için mi yaratıldın? de nefsine.

Ve Rabbine dön, koş, git.

Kalbini yak, yık; gözlerinden, ömürlerini boşa zayi ettiğin için, lehiv ve lağviyatla vakitlerini yok ettiğin için gece gündüz yaşlar akıt, ağla.

Hem durmadan ağla ki, zaman çok kısalmıştır.

Geçmişlerini telâfi etmeye çalış.

Sonraki nedamet ve hüsran kimseye fayda vermemiştir."

Muhakkak sen Hak'ka döndüğün an, Hak sana kollarım açıp "Gel tevbekâr kulum gel" diye sana daha çok yakınlık ve alâka gösterecektir. Seni kıyametin dehşet ve harareti ânında arşının gölgesinde gölgelendirip, mes'ûd ve bahtiyarlar arasına il-

hak edecektir. Aman yâ Rab, sen bizleri af ve mağfiretinle, hidâyet ve tevfîkınla rahmet, ihsan ve ikramınla arşının gölgesinde gölgelenecek bahtiyarların arasına ilhak eyle. Dünyada iken de o bahtiyar kullarından eyle. Halvetlerde ve aşikâr hallerinde de dâima senin zikrinle rahat ve sükûn bulan kimselerden de ayırma yâ Rab!

 

58

TASAVVUF! AHLÂK V

Zikrin ve Halvetin Faydaları

Hiç şüphesiz ki halk ile ihtilât, bazı dünyevî ve uhrevî faydalardan hâlî değilse de bahusus, harîs ve tamahkâr kimseler için bir çok zararları da vardır. Bir kere insan hem zikrullahdan kalır ve hem de günahları irtikâba sürüklenebilir. Bir kere de alışıldı mı, artık ayrılmak ve kurtulmak pek zor ve güç olur. Lâkin halvetlerde bunlar olmadığı gibi, yâni böyle günahlara sürüklenmek ve günahları irtikâb mümkün olmadığı gibi, dâima huzû' ve huşu, rahat ve sükûnet içinde, Allâh-ü zü'1-Celâl ve ve'1-Cemâl Hazretlerine ibâdetlerini daha güzel bir şekilde yapmaya muvaffak olurlar. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleriyle de ünsiyetleri o nisbette kuvvetli ve sağlam olur. Bunu müdrik olan insanlar ve bu tadı tadanlar, artık kovsanız da çıkmak istemezler. Bir çok büyüklerimiz bu halvetler esnasında kendilerine verilen, sayılmakla bitmez nimetleri, anlatmakla bitiremezler.

Bahusus, İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, halvetteki istifâdesini şu suretle hülâsa etmektedir. "Ben muhakkak ve kat'î olarak anladım ve bildim ki, Allâh-ü teâlâ'nın yoluna sâlik olanlar, hassaten ehl-i tasavvuftur. Huyları, gidişleri ve hareketleri en güzel olan kimseler bunlardır. Yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en güzel ve temiz, takdire lâyık olanlar da bunlardır. Belki, bütün akıllıların akıllısı ve ulemânın hikmetlerine ve şerî'atm esrarına vâkıf olan bahtiyarlar ancak bunlardır. Bunlardaki hareketlerin hiç birinin, daha iyisi budur diye tebdil veya tağyiri mümkün değildir. Çünkü bütün iç ve dış harekâtları, nûr-u nübüvvetten ve onun ışığından iktibas olunmuştur. Kâinatta ise, nûr-u

/l.,ı\ı\iı\ vt, HALVETİN FAYDALARİ

59

nübüvvetten başka faydalanacak bir nûr yoktur vesselam. (5/8)

Halvetin faydalarındandır ki, nefsi kötü âdetlerden kurtarıp, tertemiz ve çok yüksek meziyetlere sahip bir bale gelmesine çalışıp; emmârelikten, levvâmelikden, mülhimelikden nefs-i mut-meinneye getirmek (ki, kemâlâtın başlangıcıdır). Oradan râzı-ye, merzıye, sırrına ve devlete ulaştırmaktır ki, sebep ancak halvettir. Halvetsiz bunlar ancak bazı ekâbire nasîb olur ki, onlara (uveysî) derler. Bu mahzâ bir lütf-u ilâhîdir. Bizler için ise, muhakkak mücâdele ve halvetlere, uzletlere devam ile mümkün olabilir. Bahusus, âhir zamanın fitne devirlerinde bu gibi fitnelere karışmamak için insanların dillerini tutup, ekşi, tatlı bir şeye karışmadan evlerinde oturmalarının en efdal olduğu bildirilmiştir. Zîrâ nefisler dâima hemcins insanlarla sohbet ve muhabbeti ister. Eğlence ve oyunları arar ve sever. Onları, oralardan çekip halvetlere sokamazsınız. Çünkü yalnızlıkdan korkar ve nefret ederler, kaçarlar. Halbuki, saadetleri, selâmetleri oradadır.

Lâkin bir mücâhede-i nefs ederek onları bu halvetlere alıştırmak mümkün olsa, evvelâ nefse zor gelen ve hoşlanmadığı bu halvetten aldığı lezzetler sebebiyle dâima Hak ile ünsiyetten nâşî, halvetleri kendileri aramaya başlarlar. Çocuklar da böyle değil midir? Annelerinin memelerini hiç bir zaman kolaylıkla bırakmak istemezler. Fakat çeşitli yemeklerin lezzetlerini almaya başladılar mı, artık memeyi verseniz de almazlar. İmâm-ı Busayrî Hazretleri ne güzel söylemiştir: "Nefisler dâima arzularına nail olmak için hep istediklerî-ni yapmağa çalışırlar ve bırakmak da istemezler. Fakat aynı zamanda nefis bir çocuğa benzetilmiş; onu küçük iken memeden kesince nasıl kesiliyorsa tıpkı bunun gibi günahlardan da kesilmedikçe, kendiliğinden vaz geçmez. Onun için muhakkak onunla mücâdele şarttır. Yoksa kendi hâline bırakırsanız sizi de, cemiyeti de felâkete sürükler. Hâlık-ı zül-Celâl ve'1-Cemâl'e inkıyadı kat'iyyen istemez. Hep istediği, şehevânî ve nefsânî, nevalarında yaşamaktır". Onun için <2enâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'inde; "Nefsin nevasına tâbi' olma. Zîrâ seni tarîk-i Hak'tan izlâl eder" yâni şaşırtıp, helake götürür, buyurmuştur. Bugün dünya yüzün-

5/8 El-Münkızıı nıme'd-DııluL v. 1,2.

60

TASAVVUF! AHLÂK V

deki bütün hapishanelerde inleyen zavallıların çektikleri, hep nefislerine uyma yüzündendir. Öyle ise azîz kardeş, sen de bu nefsin arzularına uyma da, onun ıslâhı için halvetleri ihtiyar eyle ve o nefsi kemâle doğru sevk eyle. İşte sana güzel bir misal: İnsanlardan kaçan, yabanî kuşları tutup yiyen doğan dedikleri kuş vardır ki, tutulup bir yere kapatılır ve gözleri de bağlanır. Ancak sahibinin sesini duyar ve onun elinden beslendiği için, yalnız onunla ünsiyet eder. 30-40 gün içinde sahibine öylesine alışır ki, artık kovsanız da gitmez hale gelir. Sahibinin omuzlarında gezer, avlanmak istenilen kuş gösterilince derhal fırlayıp, o kuşu tutar ve getirir, sahibine teslim eder. Her ne zaman çağrıl-sa hemen icabet eder, kendi arzusuna göre hareket etmez. Bakın bu bizim için ne güzel bir ders-i ibrettir. Bir kuş bile bir halvette nasıl munis oluyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi baktıklarından ibret alıp, Hak'ka dönen ve ona tam ma'nâsıyla teslim olan kullarından eylesin, âmîn. Eşref-i Rûmî Hazretlerinin şu beyitleri de bizlere ne güzel bir derstir:

Bir göz ki ibret olmaya nazarında

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.

Halvet; kalbi, fikri, aklı, bedeni, bitmez tükenmez dünya kaygılarından, kederlerinden, dertlerinden kurtarır. Bu hal üzere sebat neticesinde kişi, îmânın tadını tadar. Nefsinde kemâl-i itminan hâsıl olur. Hem dünyası, hem âhireti ma'mûr olur.

İmâm-ı Şafii (rh.a) Hazretleri buyurur ki, herkim Allâh-ü teâlâ'dan kalbinin açılmasını istiyorsa ve ilmin hakikatlerine nail olmayı murad ediyorsa, halvete devam etsin. Az yesin, fâsıklar meclisinden uzaklaşsm, ahlâk ve edebden ârî ilim meclislerine bile gitmesin.

İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri de, halvetin faydaları hakkında şöyle buyurmuşlardır: Halvet, meşguliyetlerin yok olmasına, göz ve kulağın muhafazasına müsait en güzel bir yerdir. Çünkü göz, kulak ve diğer havaslar, hepsi kalbin yollan ve yurd-larıdır. Kalbe inen şeyler hep bunlar vasıtasıyla girer. Kalb bir havuz gibidir. Bahusus, göz, kulak vasıtasıyla bütün günahlar ve fena olan şeyler kalbe vâsıl olur. Kalb bir havuza benzetildi-ğine göre oraya akan sular, pis ve nahoş sular ise, artık bu havuzu siz tasavvur ediniz. Hem pis pis kokar ve hem de içindeki su-

ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARİ

lardan kat'iyyen istifâde edilmediği gibi etrafındakileri de mutazarrır edeceği aşikârdır. İşte halvetlerden maksad, bu havuzlarda biriken pis ve kokmuş suları boşaltıp, asıl havuzun, kuyunun içinden fışkıran temiz, berrak, tatlı suları çıkarıp akıtmaktır. Halbuki, kuyuya hâriçten mütemadiyen gelen pis sular ak-dıkça, fena, kötü şeyler onun içine atıldıkça, onu temizlemeye imkân olmaz. Yâni gerek göz ve kulak ve gerekse şâir havaslar dolayısıyla gönüle gelen günah ve yaramaz hareketler, kuyuya veya havuza akıtılan pis sulara benzetilmiş olmakla kuyunun veya havuzun temizlenmesi için evvelâ gelen su yollarının kapanmasının şart olduğu cümlece malûmdur. Bu ise, halvetten gayri yerlerde mümkün olmaz. Çünkü dışarıda bulunduğunuz müddetçe her ne kadar kapasanız da hakkından gelemezsiniz. Zîrâ ar-*kası gelen bir suyu zabtetmek pek kolay bir şey değildir. Bunun en kolayı halvetlerdir. İşte kalb, her ne zaman ki kendini meşgul eden bu gibi uygunsuz hallerden ve vesveselerden, şeytanın hâtıralarından, gözlerin günah şeylere bakmasından, kulakların günah şeyler işitmesinden ve diğer hastalıklardan kurtulduğu zaman, Cenâb-ı Hak'kın, kendisine bahşetmiş olduğu ezelî nimetleri, hikmetleri, ilm-i îedünnîsi, feraseti ve kemâlâtı birer birer meydana çıkararak, hem kendi gönlünün Hak'kın tecellîsine maz-har olmasına ve hem de bu sebeple etrafındaki cemiyet efradına son derece faydalı olmağa başlar ki yegâne sebebi, gönlün temizlenmesi ve cilâlanmasıdır. Zîrâ bu sayılan nimetler, hikmetler, ilimler zâten gönülde mevcut idi. Gönüle akan pislikler ile kapanmış bulunuyordu. Temizlenince tabiatiyle hepsi meydana çıkacaktır. Onun için böyle kırkar gün halvet usûllerine riâyetle yapılan halvetler, bu cevahirin meydana çıkmasına sebep olur. Kurbet-i ilâhiyeye, ilm-i ledünnînin telâkkisine, esrâr-ı Rabbâniye nurlarının gönüle inmesine rnüstehak olur, istihkak kesbeder. Yâni çalışan bir adam akşam üzeri gündeliğini alrnaya nasıl hak kazandıysa, bu halvetler sebebiyle de, gönüllerin nurlanmasına ve Hak'kın tecellîlerine mazhar olmasına hak kazanılır. Halvette; "Yâ Rab! Senin rızâ-yı şerifine tâlib bir kulum. Gınâ-i Ru-bûbiyetine merbut bir miskinim. Bâb-ı merhametinin etrafında bir sâilim. Hazîne-i keremine boyun bükmüş bir fakîrim. Senin kapının kölesiyim. Yüzüm kara, elim boş geldim kapına, beni

62

TASAVVUF! AHLÂK V

kapından boş çevirme yâ Rabbî!" diyenlerin duaları muhakkak reddolunmaz.

Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Hazretleri ki, Şeyh'ul-Ekber diye yâd olunur, şöyle der: "Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin nimetlerinin ziyâdeliğini isteyen esrâr-ı ilâhiyenin, Hak'kın cömertlik hazînelerinden gelecek olan mevcudattaki nâmütenâhî esrarların kendisinde tecellî etmesine tâlib olan kimsenin halvet ve zikrullaha mülâzemet etmesi lâzımdır:' Zîrâ bu sebeple gönül tamâmiyle dünya işlerinden, fikirlerinden boşalmış olduğu halde Hak kapısında hiç bir şeye mâlik olmayan boynu bükük bir fakir gibi otursa, diliyle demese bile haliyle, "Yâ Rab! İşte ben senin kapına geldim, hem de eli boş, yüzü kara, lütuf, kerem ve ihsanını ummaktayım" dese, artık Cenâb-ı Hak, hazîne-i ilâhiyesinden o kuluna kim bilir neler lütfetmez. İlim deryası olur. Azîz kardeşim, muhterem evlâdım, esrâr-ı ilâhiye ve maârif-i rabbâniye-ye mazhar, ârif-i billâh bir kul olmak istersen, halvetlere devam et. Nefsini yen. Nefsine kul değil, Allah'a kul ol ki, Hızır aley-hisselâma verdiği ilmi sana da versin. Çünkü o müttekî kullarına kendinden, mektebsiz ilim verir. Yine onlara hem basîret, hem feraset, hem görülmemiş nûr verir. Onunla dünyada da âhirette de rahat bulur. Karanlıkta kalmaz, tehlikelere düşmez.

Cüneydi Bağdadî (k.s.) Hazretlerine sormuşlar: "Sen bu derecelere nasıl nail oldun?" Cevaben: "otuz seneden beri devam etmekte olduğu nefis mücâhedesinin bereketiyle eriştiğini" söylemiştir. Fakat öyle iken kendisi de ticâret erbabı olduğu halde, dörtyüz rek'at namaz kılmadan dükkânını açmazmış. Bir onun hâline bak, bir de bizim hâlimize...

Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretlerinin şu sözü de ne kadar ehemmiyetlidir: "Siz ilmi ölenlerden alıyorsunuz. Biz ise ilmi, kendisine ölüm erişmeyen Hay-yu Kayyûm olan Zât-ı ecel-li âı fidan alıyoruz. Onun için aradaki farkı bulmak mümkün olmaz.

Binâenaleyh, hizmet sahiplerinin Allah rızası için yaptıkları halvetlerde Hak sübhânehû ve teâlâ'nın onlara olan ihsan, ikram ve i'zâzını ta'rife bile gücümüz yetmez. Hepimizin meçhulü olan, envâ-ı çeşit ilimler ki bunlar herkese nasîb olmaz. O gönülün bir cevheri, dünyanın bütün cevherlerinin üstündedir. Ne yâkûta benzer, ne de incilere. Bunlar gönül incileridir ki, Allâh-

ZtKRİN VE HALVETİN FAYDALARI

63

ü teâlâ insanı yaratırken vermiş olduğu; "Andolsun ki biz âde-moğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar (almışızdır" (5/9) buyurduğu gibi, o nâmütenâhî kerametler, hikmetler, ilimler, hep bu gönülde, Hakkın ezelde koymuş olduğu cevherlerdir. İşte, Peygamberân-ı ızâm Hazerâtı, işte evliyâ-yı kiram, bunların ilimleri, hikmetleri, mucizeleri-, kerametleri, kemâlleri hep Hak'kın ezeldeki ihsanının kuldaki tecellîsinden başka nedir? Sen de o Allah'ın kulusun. Sende de kim bilir ne cevherler var? Fakat üstü örtülmüş, gömülmüş, kararmış, senin himmetini bekliyor. Artık uyuma devri geçti. Kalk halvete gir, Hak'ka yalvar. Zîrâ sen bu âlemin malı değilsin. Burada misafirsin. Senin yerin Cennet ve Cemâl-i ilâhiyenin müşâhedesidir. Bunu, bu fânî âlemin on para etmez zevk-u safâsına ve saltanatına feda etme. Kendine yazık edersin. Günahlara dalıp, Hak'kın rızâsını, fırsat elde iken sakın kaçırma.

İbn-i Uceybe (k.s.) İbn-i Atâullah'ın (k.s.) "Kalbe uzletten başka birşeyin fayda vermediği" sözünü şerh ederken der ki; "Uzlet, kalbin Allah teâlâ ile yalnız, başbaşa kalmasıdır!' Bâzan bu yalnızlıktan halvet murad olunur ki, cismin de, kalıbın da, Allah ile yalnız başına kalmasıdır. Zîrâ kalblerin Allah ile yalnız kalması mümkün değildir. Ancak kalıbın, cesedinden ayrılmasıyla mümkün olabilir. Tefekkür ise, kalbin Hazret-i Allah'a seyridir, gidişidir. Bu gidiş de iki kısımdir^JBinTjmânj/e tasdîk hususundaki tefekkürdür. Birisi de, şühûd ve a^ânjgfekkürüdür. Binâenaleyh, kalbe en faydalı şey, bu tefekkürle beraber olan uzleF ve halvettir. Zîra uzlet ve halvet, adetâ perhiz gibidir. Tefekkürler de bunun ilâcıdır. Perhiz olmadan ilâçlar fayda vermiyece-ğinden ötürü, doktorlar evvelâ hastalığın nev'ine göre, şunu veya bunu ve falan şeyleri kat'iyyen yemiyeceksin derler. Sonra da ilâçları verirler. Perhizlere dikkat edilmediği zaman nasıl ilâçlar fayda vermezse, tefekkürsüz, düşüncesiz halvetler de fayda vermezler. Onun için halvet perhiz, tefekkür de ilâç mesabesindedir. Biz bunlara murakabe deriz. Bir halvette on murakabe vardır ve 40 makam üzeredir. 40 günde tamam olur. 20 veya on günde olanlar kâfî değildir. Halvetten maksad, kalbin içindeki pislik-

5/9 îsrâ, 70.

64

TASAVVUFI AHLAK V

I

ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARI

lerin boşaltılmasıdır. Kalbdeki pisliklerin boşaltılıp, kalbin temizlenmesinden maksat da, kalbin mülk ve melekût ve ceberut âlemlerinde dolaşmasıyla ve oralardan alabildikleri ma'lûmat-ları, feyizleri, nurları, ilimleri, esrarları, âlem-i mülke dönünce etrafındaki kabiliyetli kimselere duyurması ve bildirmesidir. Bu tefekkür Ve murakabelerin meşguliyetlerinden maksat, tahsil olunan ilmin kalbde yerleşmesidir. îlm-i ledünnî denilen, ilm-i bil-lâhın kalbde yerleşmesi, kalbin en güzel bir devası ve ilâcıdır. Aynı zamanda kalbin sıhhat ve selâmetidir. Allâh-ü teâlâ Hazretleri, böyle kalblgre, kalb-i selim diye ad vermiştir. Kıyamet gününde mal, mülk, evlât, ıyâl gibi hiçbir şeyin fayda vermeyeceği, ancak böyle bir kalb-i selîm ile gelenlerin müstesna oldukları buyurulmuştur.

Öyle ise azîz ve muhterem kardeş, imdi sen hiç olmazsa her-gün akşam olup da evine çekildiğin zaman yatmazdan evvel bir saatçik olsun kendini murakabeye çek. Kendini bir yokla, hattâ bu yoklamayı her an yap, kendini daimî kontrol altında bulundur. Bak bakalım nefeslerin ve ömrün Hak'km rızâsı yolunda mı? Yoksa rızâsı haricinde mi geçmektedir? Eğer rızâsı yolunda isen buna şükr etmek gerektir. Yok, rızâsı hâricinde isen ki, gazabı mûcibdir, bundan derhal dönüp, tevbe ve istiğfarla, nedamet ve pişmanlıklarla bir daha yapmamağa çalışmalıdır. Kendisini kontrol altına almıyan insan ise, ebedî hüsrandadır.

Yine kalbi bir mideye benzetmişler. Nasıl ki mide, haddinden fazla ve çeşitli şeyleri yiyince, tabiî olarak bunları hazımda çok güçlük çeker ve fesada uğrar. Artık yediklerini hazmedemez hale gelir ve yediklerini çıkarmağa başlar. Derken zayıflayıp yataklara ve ameliyatlara muhtaç olur. Bunun en kolay çâresi, için-dekilerini çıkarıp, perhiz etmek ve bir daha böyle fazla şeyler yememektir. Midelerin doluşu hastalıkların başı, perhizler de ilâçların başıdır. Kalb de bir bakımdan tıpkı mide gibidir. Hâtıralar, meşguliyetler, hayaller, vesveseler, çok işler sebebiyle mide gibi hasta olur. Bâzan da ölümle neticelenir. Midenin ameliyatı ve temizlenmesi, bir dereceye kadar kolaydır, kalbe benzemez. Kalb ameliyatları daha zor ve güçtür; bahusus, ma'nevî hastalıklar ve ameliyatlar... Binâenaleyh, en güzel ve en kolay çâre bu gibi hâtıralarla, meşguliyetlerle kalbi doldurmamak, hayal, ves-

vese ve şeytanî kuruntulara yer vermemektir. Çünkü bunlar neticesinde insandaki ma'neviyat; bakarsınız ki ölmüştür. Cesedi yaşasa bile artık ona va'z ve nasîhat kâr etmez. Kendisi de düşünüp tevbe edemez. Zîrâ hepinizin ma'lûmudur ki dolu olan bir kaba, içindekiler boşaltılmadıkça başka birşey koymak mümkün olmaz. Gönül de böyle dünya sevgisi ve meşguliyeti ile dolu olunca, artık böyle gönül sahipleri için, Hak sevgisi, âhiret sevgisi, kitab sevgisi, Peygamber sevgisi denilen şeyler hep dillerdedir; içeride ise birşey yoktur. Mutlaka terazi gibi iki tarafı denk olursa, o adam rahat eder. Onun için muhakkak lâzım olan şey bir mü-rebbî ve mürşid bularak, onun terbiyesi altında halvetlere devamdır. Öyle hemen bir iki halvette işi oldu zannetmek de büyük bir hatâ ve noksanlıktır.

Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretlerinin 18 halvet yaptığı ve şeyhi-miziriıde 24 halvet yaptığı, Gümüşhaneli (k.s.) Hazretlerinin ise, hemen hemen bütün ömürlerini riyâzâtla geçirdikleri, geceleri uyumayıp, ancak öğle namazından biraz evvel, oturduğu yerde bir miktar uyudukları bilinmektedir.

İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri de öyle değil mi? Bu riyâ-zât sahiplerinin sayılarını ancak Allâh-ü teâlâ bilir, demek daha doğru olur zannederim.

Üftâde. (k.s.) Hazretlerinin çilehânesi ve bahusus hacı Bayram Velî (k.s.) Hazretlerinin, Ankara'daki câmiinin altındaki çi-lehânesindeki ufacık, daracık çilehâneler, hep ma'nen bu hasta kimselerin tedavileri için yapılmış ameliyathanelerdir. İşte, buralarda yetişen o zevât-ı muhteremelerin her birisi bir dünyâya bedel, eşi emsali pek nâdir kimselerdir. Sebebi de, muvakkat bir zaman halkdan kaçıb, Hak ile baş başa (ta'birde hatâ olmaz in-şâallah) kalmalarının neticesinde ve Hak'kın lütuflarına maz-har olduklarının alâmetidir ve semeresidir. Halvetler birer has-tahaneye benzetilebilir. Hastahaneye girmek, ölmek için değil, muvakkat bir zaman tedavi olup, daha sağlam ve daha sıhhatli olarak vazifesini yapabilmek içindir.

Hasta oldukları vakitte, bahusus ameliyata muhtaç olunduğu zaman, hastahanelere gitmeyen ve kendini tedavî ettirmeyen kimselerin akıbetleri çok defa nasıl ölümle neticelenirse, ma1 nen ve fikirleri, gönülleri, elleri işlerle dolu iş sahipleri de, teda-

66

TASAVVUF! AHLÂK V

vi olmak için ma'nevî hastahaneler olan halvetlere girmezlerse, bunlar da ma'nevî ölümlerle neticelenirler ki bu ölüm, öteki ölümden daha tehlikelidir. Zîrâ maddî ölümde, kolera veya iç hastalıkları gibi hastalıklardan biriyle ölenlerin îmânları olduğu takdirde hükmen şehid sayıldığı da mervîdir. Fakat ma'nen, gönül hastası, kalb hastası, rûh hastası olanların hiç de böyle bir mazhariyetleri yoktur.

Bu hususda Cüneyd (k.s.) buyururlar ki "En şerefli meclis, tevhîd meydanlarında tefekkür ve murakabe ile oturmaktır"

Ebül'-Hasen (k.s.) der ki: "Halvet ve uzletlerin meyveleri, Cenâb-ı Hak'kın ihsan ve ikramına mazhar olmalarıdır ki^bu

jja dörttür:

f 1 - Gözlerinden perdeler kaldırılıp, ehl-i basîret sahibi oluf\ Hazret-i Ömer (r.a.)ın Medîne-i Münevvere'den, Acemistan'daki ordusunu ve kumandanını görüp sesini duyurduğu gibi.

2  - Rahmet-i ilâhiyenin inmesine nail olur.

3  - Hakîkî muhabbet-i ilâhiyeye kavuşur.

^4 - Dilinde bundan sonra doğruluktan başka birşey bulun^ maz.    Peygamberimiz    (s.a.s.)    Hazretlerine    herkesin (Muhammed'ül-Emîn) dediği gibi, bu da sadâkatiyle şöhret bulur. Halvetteki faydalar ise, on adettir diye zikr olunmuştur:

1  - Lisan afatından emîn ve sâlimolur. Çünkü yalnız olan kimse konuşmak istese de, konuşacak kimse bulamaz.

2 - Göz afatından emîn ve salim olur. Çünkü bakmak istese de, göreceği ve kendisini günaha sokacak kimse yoktur.

3  - Aynı zamanda kalbin riya ve gösterişten masun ve mahfuz kalmasına sebeptir.

4 - Dünyâda zühd denilen nimete mazhar olmasına ve tükenmez hazîne olan kanâate nail olmasına vesîle olur. Zühd ve kanâatte ise, kulun şeref ve kemâli vardır.

5  - Şerli kimselerin sohbetinden selâmet bulur, rezil ve âdî kimselerle görüşüp konuşmaktan ve bunlarla sohbetten kurtulur. Çünkü bunlarda büyük fitneler vardır.

6 - Zikre ve ibâdete meydan kalır. İyilik ve takvaya azim ve

sebat hâsıl olur.

7  - İçinin, sırrının ve gönlünün başka şeylerle meşgul olmayıp, tamamiyle Hak'ka teveccüh edişinden nâşî, ibâdetin ve mü-

ZİKRİN VE HALVtllN tAYUALAKI

nâcâtının lezzetini, tadım duyar da artık o halden ayrılmak istemez. İyi şeylerin tadını alanlar gibi.

• Ebû Tâlib'il-Mekkî (rh.a) Hazretleri, on-seneden fazla şehre inmemiş ve Mekke dağlarında ot yemek suretiyle yaşamış. Fakat vücudu da yeşile dönmüştü. Ondan sonra şehre gelmiş (Kût'ül-Kulûb) adlı eserini yazmıştır. Onda der ki; "Kişi halvetteki ibâdetinin halâvet, tad ve lezzetini, kuvvet ve kudretini, hem de neş'esini duymadıkça ve artırmadıkça sadık bir mürîd olamaz" Yâni dış âleminde iken duymadığı lezzet ve neşâtı, halvet halinde mutlaka duyması lâzımdır.

8  - Halvette, hem kalbin hem de bedenin rahatı vardır. Dış hayatta ise, hem bedenin yorgunluğu hem de kalbin üzgünlüğü vardır.

9 - Halvette, hem nefsini ve hem de dînini sıyânet ve muhafaza vardır. Aynı zamanda şerlilerin şerrinden ve husûmetlerinden emniyet ve selâmet vardır.

10 - Halvette, tefekkür, murakabeler ve ibretlere imkân hâsıl olur ki, halvetteki en büyük maksat ve faydayı elde etmiş olur.

Halveti en çok medh edenlerden biri olan, Muhammed Si-fâr ibn-i Hanbelî (k.s.) der ki: "Yalnızlığa alıştım. Vâhıd-i mutlak olan Hazret-i Allah ile ünsiyet eyledim. Ünsiyetim devam etti. Zevk ve sürürüm arttıkça arttı!' Yâni bizi de böyle Hak celle ve alâ ile ünsiyete teşvîk ve tergîb etmektedir.

Doktor Mustafa Sıbâî der ki: "Allah aşkıyla gönülleri yanan kimselere vâcibdir ki, hergün ve her zaman, saat be'saat, yâni her fırsat bulduğu ve boş kaldığı zaman derhal ruhunu Allah celle ve alâ canibine seyr ettire. Seyr-i billâh ede. Nefsini ahlâk-ı mezmümelerden sâf, temiz ve katkısız kıla. Ahlâk-ı mezmû-melerden tamamiyle sıyrıla. Üzerinde kötü huy ve ahlâklardan birisi olmaya. Ahlâk kitaplarını okuyup, iyi ve kötü ahlâkları öğrene. İnsanları ızdıraplara düşüren hayattan uzak kala!'

Bu halvetler insanı muhâsebe-i nefse sevk eder de, gerek ibâ-detlerdeki noksanlarını ve gerek hayırlara iştirak edemediğinin hesabını, va'z, nasîhat ve hikmet meclislerinden mahrum kaldığını veya yapmış olduğu hatâlarını ve insanlarla münâkaşalarını (ki, hepsi gönlü hasta eden veya ölümüne sebep olan şeylerdir.) düşündürür ve bütün bunlardan kurtulmasına sebep olur.

ZİKRİN VE HALVETİN FAYDALARI

Allah'ını hatırlatarak, onunla ünsiyeti te'min eder. Hem de Cennet ve Cehennem'i, mîzânı, ölüm hâlini, ölümün ızdıraplarım, ölümden sonraki kabir hâlini, sorgu, suallerini ve cevaplarını düşünmeğe fırsat verir ki, bunların en selâmetli yeri muhakkak halvetlerdir. Bu sebebden Cenâb-ı zü'1-Celâl ve tekaddes Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Hazretlerine teheccüdü farz kılmıştır. Çünkü herkes uykuya dalmış, ses şada kesilmiş olduğu bir sırada Mevlâ ile bulunabilmek, ona ibâdet edebilmek ve onu zikr etmek, bulunabilir birşey değildir. Binâenaleyh, biz ümmetlerine de yakışan, tıpkı onun yaptığı gibi erkenden yatıp, geceleri kalkarak, teheccüd namazını kılmak ve zikrullah ile meşgul olup, kendimizi de şöyle bir teraziye koyarak tarttıktan sonra, hayırlı işlerimize şükreder, yaramaz ve kusurlu ve rızâ-yı ilahîyyeye muhalif bulduğumuz hareketlerimizi de, tevbe edip ıslâhına çalışmak mecburiyetinde kalırız zan ederim. £îrâ bu gece tâatlerin-de ve zikirlerinde, Hak'ka vuslata imkân daha kolaydır. Bu suretle de serî 'at-i garrâ-yı Ahmediye'ye daha sıkı sarılır ve Cennete de daha ziyâde liyâkat kesbeder. Halvetlerde ve bahusus gece namazlarında ve zikirlerinde öyle lezzetler vardır ki, bunu ancak erbabı ve Hak'kın ikram ettiği kullan bilir. Gündüz akşama kadar zirâat, ticâret ve san'at gibi işlerle yorulup, kafası şişen ve hemen uyuyup kendisini dinlendirmeye çalışan kimselerin tabiî olarak bu lezzetlerden hiç haberi bile olmaz. Söylerseniz kulağına da girmez. Çünkü gönül kabı dünya ile doludur. Dolu destiyi boşaltmak kolaydır. Fakat öyle dünya işleriyle dolan bir gönlü boşaltmak pek de kolay birşey değildir. Seneler-denberi kafasına yerleşmiş olan dünyanın fânî de olsa, bitmek ve tükenmek bilmiyen meşguliyetleri hemen bir anda gönülden çıksın da, zikrini, fikrini lâyıkıyla yapabilsin, elbette bu olacak şey değildir. Testideki veya herhangi bir kaptaki suyu veya bir mayii boşaltmak kolaydır ama bazan koyu ve bulaşık şeyler vardır ki, bir türlü kabı temizleyemezsiniz. Ne kadar uğraşsanız yine bakarsınız ki, ya kokusu duruyor veya içindeki yerleşmiş ve pas-lanmıştır. Artık o kabı atmaktan başka çâre yoktur. Temizleneceğine ümidiniz kalmamıştır. Bunun gibi paslanmış, sertleşmiş, kararmış kalblerin, gönüllerin cilâsı da, temizlenmesi,de böyle zordur. Bundan dolayı, İbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleri ibâdet

ve teheccüd namazlarının arkasından dermiş ki: "Eğer melikler, hükümdarlar hattâ servet sahihleri beyler, paşalar bizim nâ-ıl olduğumuz lezzetleri bilmiş olsalar, bizim elimizden almak için bizimle mücâdeleye, muharebeye kalkışırlardı!' (5/10)

5/10 Bkz. Müzekkerât fî Fıkhı's-Sîret, sh, 18.

70

TASAVVUF! AHLÂK V

Kötü Huy ye Mezmûm Ahlâklar

Ahlâk-ı hamîdeyi, mümkün mertebe elimizden geldiği, dilimizin döndüğü ve aklımızın erebildiği kadar îzâh etmeğe çalıştık. Şüphesiz bunlar her mü'min ve muvahhid için ve hattâ her akl-ı selîm sahibi için memdüh ve mergüb şeylerdir. Fakat bunların, insanın içerisine yerleşmesi ve mucibince amel edilmesi bir meseledir. Çünkü bilmek başka, yapabilmek yine başkadır. İnsanın bildiği iyi şeyleri her zaman ve her yerde yapabilmesi pek büyük bir muvaffakıyyet olup ancak Cenâb-ı Hak'km o kimseye karşı aşikâr olan bir sevgisinin ve tevfîkinin alâmetidir. Buna mazhariyyet, her bakımdan tebrike şayandır. Bizim gibi zua-fânın ise, bu gibi, herkesin sevip beğendiği güzel ahlâk ile ah-lâklanması pek çok mücâdele ve mücâhedelerdeki muvaffakiyetine bağlıdır.

İnsanın, mücâhededeki ihlâsı nisbetinde ve Cenâb-ı Hakkın tevfîk ve yardımı neticesinde bu güzel huylara, ahlâka sahip olabilmesi için, bir de bu iyi ahlâkın tam zıddı olan ve herkesin nefret edip sevmediği, istemediği, hattâ bu kötü huylara mübte-lâ olan zavallıların bile hoşlanmadıklar! ve istemeye istemeye her nasılsa tutulmuş oldukları kötü huyların neler olduğunu ve bunlardan nasıl kurtulunacağını bilmesi lâzımdır. Bazı bedbahtlar istedikleri ve çırpındıkları halde, bir türlü kötü huylarından kurtulamazlar. Bunun başlıca sebeplerinden biri de kötü itiyâd ve alışkanlıkların küçükten beri köklü âdetler hâline gelmesidir. İşte o canım, herkesin sevip bayıldığı; Hak'kın da, halkın da istediği o güzel ahlâk ve huylar, bu kötü, çirkin ve hiç kimsenin de istemediği kötü huylardan, kötü ahlâk ve âdetlerden kurtulmadıkça mümkün olamıyacaktır.

O hâlde bunları yazmak, söylemek ve bildirmek de hemen her bilgi sahibi müsİümamn başlıca vazifelerinden biri olsa gerektir. Çünkü batağa düşen ve boğulmak tehlikesinde bulunan veya yangın veya enkaz altında kalan kişileri kurtarmak nasıl her kuvvet ve kudret sahibinin vazîfesi ise, böyle ma'nevî pisliklere düşen ve akıbetleri yanarak veya boğularak ölenlerden çok daha fecî olan ve aynı zamanda âhıretin ma'nevî ni'metlerinden de mahrum olarak dünya hayatına gözlerini yumanları kurtarmak borcumuz ve vazifemiz olmaz mı dersiniz?

Bu sebepten, kusurlarla dolu olan bu fakir kardeşiniz, kendisi de günahlara gark olmuş olduğu halde, yine kardeşleri için faydalı olmağa çalışmayı bir vazîfe saymaktadır. Bu tarz hareketim, "Ben kurtulmuşum, kendim olgun ve kâmil bir adamım, şimdi sizleri de kurtarmaya çalışıyorum" demek değildir. Böyle bir şeyi hatırıma getirmek bile benim için büyük bir kusur olurdu. Mevlâ cümlemizi fazl-ı keremiyle sevmediği ve hoşlanmadığı bilcümle kötü huy ve ahlâktan ve fena i'tiyâtlardan muhafaza buyursun, âmîn.

Gerek günahlar (ister ufak, ister büyük olsun) gerekse fena ve çirkin huy ve i'tiyâdlar, hep insanın ma'neviyâtını mahvedip öldüren, kalbini perişan eden, ruhunu ve iç âlemini tamâmiyle yok eden birer zehirdir. Büyük ve küçük günahlar ile kötü huy ve itiyâdlar çeşitli fıkıh, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında birer birer yazılmıştır. Bizler ne yazık ki, ne bunları okuyor ve ne de bunların kötü âkibetlerini düşünüp, kaçınabiliyoruz. Tabiî bu bizim dindeki ihmalkârlığımızın, dünyaya fazlasıyla kıymet verip onun için çalışmamızın ve bir de şu dinsiz garbı taklîd edip onların her hareketini pek iyi bir şeymiş gibi benimsememizin neticesidir. Bu ise yine dîn ve îmândaki za'fımızın alâmetidir.

Bu yazacağımız günahları ve ma'nen istenmeyen kötü huyları bilmek, zehirli ilâçları, tehirli mikropları bilmek gibidir. Artık bunlardan kurtulup kaçınmak elbette okuyucuya aittir. Bunun misâli şudur: Bir doktor gelir, zehirler ve mikroplar hakkında bilgiler verir ve bunlardan korunmak için ne lazımsa bildirir. Sonra isteyen dikkat eder, korunur. Korunmayan hem kendisinin, hem de birçok kimselerin, kendisi gibi fena akıbetlere düşmesine sebep olur. Hayra delâlet edenler daimî sevablara nail oluyorlar-

sa, günahlara ve kötülüklere sebep olanlar da kendilerine uyanların günahları misilli günahlara müstehak olurlar. Bu günahlar işlendiği müddetçe, hayatında da, hayâtından sonraki âhiret hayâtında da defterine geçirilir. Bu ne kadar acı bir akıbettir. (Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle acı akıbetlere düşmekten muhafaza buyursun, âmîn.) Bu çirkin ve acı akıbetten kurtulmak için birinci çâre, i'tikâdı düzeltmek ve ehl-i sünnet v'el-cemâat mezhebini kabul edip ona göre hareket etmektir ki, bunun îzâhı akâid kitablarından ve hoca efendilerden öğrenilebilir.

Bid'at ehli olan mezheblerin hiç birisinde hayır yoktur. Çünkü hepsinin temeli çürüktür. Çürük temel üzerine kurulan binalar gibi göçmeğe mahkûmdur. Şimdiye kadar hiç bir ehl-i bid1 attan evliya gelmemiştir. Bütün evliyalar, hep ehl-i sünnet olanlardır.

İkincisi: Mutlaka içten gelen bir anlayışla kusurlarını anlayıp, bunların terkinin lüzumuna kail olan her bahtiyar, şartlarına riâyetle, tevbe-i nasûh denilen ve bir daha bozulmayan tevbe-yi etmelidir.

ıcyocJ\n\ H/itfULU/\(JtV ŞARTLARI

Tevbenin Kabulünün Şartları

Tevbe etmemek te büyük bir günahtır. Tevbenin kabulü için gerekli bazı şartları vardır:

Birincisi: Ömründen ibâdetsiz ve tâatsiz geçirmiş olduğu günlerle, şehvetine uyduğu anlara nedamet duymaktır. İbâdet-sizlik ve şehvetlere uymak Allâh-ü teâlâ'ya tekarrübe manîdir. Bunları derhal söküp atmak, bir daha ısyân ve ibâdetsizlik ve şâire gibi gafletlere düşmemeye çalışmak lâzımdır. Tevbeye niyet eden kişi, ömrünü böyle gaflet ve günah ile geçirmekten son derece sakınmalıdır. Bunun için en kolay çâre, eskiden edindiği ve kendisini günaha sokan, ibâdetlerden ayıran bütün arkadaşlarından ayrılıp, Hak yolcusu, ibâdet ve tâatte müdavim olan temiz ve sâlih arkadaşlar temin etmek, hattâ îcâb ederse memleketi de değiştirmektir. İşte bu tevbe bütün hayırların başı ve anahtarıdır. Böyle olmadıkça hakîkî bir tevbe ve tam bir dönüş olamaz. Bu tevbe, bütün muamelelerin de esâsıdır. Haller bu tevbe ile açılır. Keşifler, kerametler, devletler, saadetler hep bu tevbe-den sonra hâsıl olur. Herkesin bilmesi lâzımdır ki, bu tevbe herkes için farz-ı ayındır. Bunu bilmemek kadar yanlış birşey yoktur. Herkim bu tevbeye farz-ı ayın değildir derse, küfründen korkulur.

Sehl'in oğlu Muhammed der ki: "Bütün işlerin başı, farz olan bu tevbedir. En büyük ukûbât ve ceza da, bu tevbeyi unutup gaflete düşmektir. Binâenaleyh, Hâlık sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin rızâsını ve sevgisini isteyen ve gayb ilimlerine muttali olmak isteyen ilk önce tevbeye sarılmalıdır!' Gayb ilmi, Hızır aley-hisselâma, Hak sübhânehû ve teâlâ tarafından verilen ve bildirilen ilimdir ki, mektepsiz, medresesiz ve kitabsız, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'kın sevdiği ve dilediği kullarının kalbine bahş ve lütfettiği bir ihsân-ı sübhânîdir. İşte insan, ancak böyle bir ilme eriştikten sonra hakîkî mü'min ve hakîkî bir insân-ı kâmil olur. Artık onun değerini ölçecek bir kuvvet ve kudretimiz kal-

maz. Bu gibi muhterem ve mübarek insanları görmek ve bilmek de pek kolay olamaz. Zîrâ dış âlemleri pek acâibdir. Maalesef bazan onlardan ürküp, nefretle kaçanlar da bulunur. Çünkü onu da kendisi gibi dünyayı sevmiş, süslenmiş, giyinmiş, kuşanmış bir kimse olarak görmek ister. Öyle yakası paçası dağınık, tozlu, topraklı görünce, tabiî kaçacaktır. Binâenaleyh, bunları lâyıkıyla bilmek herkese nasîb olmaz. Zîrâ bunlar da kendilerini halkdan saklarlar. Peygamberler gibi me'mur olmadıklarından, kendilerini halka tanıtmış olsalar, elbette rahatları kaçar, Hak ile olmağa artık vakit bulamaz olurlar. Onun için dâima hallerinin örtülü ve kapalı kalmasını isterler.

İşte, azabın en şiddetlisi, insanları böyle bir kemâle ulaşmaktan alıkoyan tevbeyi, istiğfarı bırakıp, gafletle ömürleri zâ-yî etmektir. Tevbeyle beraber insanın Hâlık sübhânehû ve teâlâ-nm sevgi ve rızâsına manî olan bütün günahları da bırakması şarttır. Çünkü günahlar, insanları Hak'ka hiçbir zaman yaklaştırmazlar ve sevdiremezler. Zîrâ günahların hepsi ma'nevî pisliklerdir. Hâlık ise, tevbekâr ve her bakımdan temiz olanları sever.

Mûsâ aleyhisselâm, Hızır aleyhisselâma şöyle bir suâl sormuş: j'Allâh-ü teâlâ Hazretleri seni hiç bir kimsenin bilmediği gayb ilmine ne sebeble muttalî kıldı?" O da; "İsyan ve günahları terk sebebiyle" cevabını vermiş. Zîrâ Allâh-ü teâlâ'nın haram kıldığı şeylerden en ufak bir zerreyi bile terk etmek, pek çok nafile ibâdetlerden hayırlı olduğu da ayrıca bildirilmiştir. Çünkü alıştıktan sonra ibâdet kolaydır. Fakat alışılmış ve artık kendisine mal edilmiş bir âdeti, bir huyu, bir günahı terk etmek pek zor ve müşküldür. Binâenaleyh, onu terk, elbette pek büyük se-vabla mükâfatlandınlacaktır.

Tevbe-i nasûhun ikinci şartı:

Günahlardan kaçmaya muvaffak olduktan sonra mühim bir nokta daha vardır ki, o da, vurduğu, dövdüğü, sövüp sayarak şerefini kırdığı, ırz ve namusunu haleldar ettiği kimselerle he-lâllaşmaktır. Bu helâllik alınmadıkça tevbe sahîh olmaz. Aynı zamanda helâllik ile beraber, gasbettiği, üzerine geçirmiş olduğu şeyleri sahiplerine iade ve red etmek de şarttır. Şayet, aldığı şeyler kaybolmuş veya yenilmiş ise bedellerini ödemek lâzımdır. Hattâ büyüklerimiz bu hususta çok titiz davranmışlar ve rehin

TEV BEN İN KABULÜNÜN ŞARTLARI

olarak verdikleri kıymetli şeyleri, borçlarını ödedikten sonra almaları îcâb ederken, belki başkalarının mallarıyla karışmıştır da benimki değildir diye, geri almadıkları rivayet olunur. Zîrâ kul hakkı pek büyük, vebali çok, tehlikesi büyüktür. Üç beş kuruş dünya metâı için bu kadar günaha girmeye ne lüzum var? Binâenaleyh, mücâdele ettiği veya haksız olarak buğzedip tahkîr ettiği kimselerle helâllaşmak ve onların rızâlarını almak gerekir. Çünkü müslüman, müslümanın kardeşi olduğu gibi, ona zulmetmesi veya hıyanet etmesi tabiatiyle hiç yakışmayan bir şeydir. Zâten insana bir müslüman kardeşini tahkîr etmesi şer olarak kâ-fîdir. Zîrâ her müslümanın üzerine, müslüman kardeşinin kanı, malı, ırzı haramdır, artık gerisini biz düşünelim.

Müslümanların birbirlerine ikramlar ve ihsanlarda bulunmaları, sevgi ve saygı göstermeleri iktizâ ederken, aksine birbirlerine karşı, insanlığa da, İslâm'lığa da yakışmaz bir şekilde tecâvüzde bulunmak, karşısındakini küçük görüp ona karşı gayr-i insanî hareketlerde bulunmak, elbette affolunmaz kabahatlerden ve günahlardandır. Onun için bu hatânın tashîhi, yalnız öyle "Tevbe ettim; bir daha yapmıyacağım" demekle tamam olmaz. Mutlaka o kardeşinin gönlünü almak ve hatırını hoş etmek ve bir de ondan helâllik almak lâzımdır. Arkadan yapılan gıybetler de böyledir. Yalnız tevbe kâfî değildir. O kardeşden özür dilemekle helâllik almak mutlaka lâzımdır. Zîrâ müslümanın kıymeti ind-i ilâhîde pek büyük ve kıymetlidir. Onun rencide edilmesini kat'iyyen istemez. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak tekaddes ve teâlâ Hazretleri bu hususta kullarına: "Benim seni affetmem için evvelâ o kardeşinle helâllaş ve ondan af dile, özür beyân et, sonra bana gel, bana dön ve benden af dile, yoksa başka türlü affın mümkün değildir" diye buyurur. Böyle olmazsa yarın kıyamet gününde, o hakaret eden ve hürmetsizlik gösteren kişi, dövüp, sövdüğü veya arkasından gıybetini yaptığı kimseye verilmek üzere sevaplarının alınıp hakaret gören müslümana verildiğini görecektir. Daha yetmezse bu sefer de o hakîr görüp dö-ğülen, söğülen kimsenin günahları alınıp, döven, söven, ırz, namus, şeref ve haysiyyetini pâyimal eden kimsenin üzerine yüklenir. Aman Allahım ne büyük facia! Bu felâketler hep müslü-manların birbirlerinin hukukuna riâyet etmemeleri ve dilleri ile

76

TASAVVUF! AHLAK V

tecâvüzde bulunmaları sebebiyledir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi akıbetlere düşmekten korusun, âmîn.

Bu akşam, Medîne-i Münevvere'de Harem-i Şerîf kütüphaneleri müdürü ve aslen Konya'lı^aynı zamanda hafız, âlim ve şâir olan bir zât, bize yatsı namazını kıldırdı ve yapılan ricalar üzerine bize küçük ve kısa bir menkıbe zikretti. Şöyle ki; Uhud muharebesinde ahidlerini bozan, (Benî Nadîr) denilen bir Yahûdî kabîlesi vardır. Uhud muharebesi neticelenince, ordu bu kabileyi muhasara etti. Bunlar mallarını bırakıp başka bir diyara sürüldüler. Şimdi bu kalan ganimet mâlları, o zamanın usûlüne göre İslâm askerleri arasında taksim olunurdu.

O zaman Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri ehl-i Medine'ye hitaben -ki, bunlara (Ensâr) denilir- "Siz bu ganimetten hakkınıza isabet edecek olan kısmı almayın da, Mekke-i Mii-kerreme'den mallarını mülklerini terk edip, hicret eden ve dört buçuk seneden beri sizlerin evlerinde ve himayelerinizde bulunan bu kardeşlerinize verelim, ben de sağdığımda onların birer mülk sahibi olduklarını görmek isterim" demesi üzerine, Medi-ne'li ensâr zev'il-ihtirâm Hazretleri hep birden:

"Yâ Resûlallah biz hakkımızdan feragat ederiz. Ganimetin hepsi onların olsun; ancak bir şartımız var. Onlar bizim has mi-sâfirlerimizdir. Onların evlerimizden ayrılmalarına ve bizi bu şereften mahrum etmelerine kat'iyyen razı olmayız. Onlar bizim medâr-ı iftiharımız kardeşlerimizdir. Onların bizim evlerimizi terk edip, yeni evlerine gitmelerine gönlümüz kat'iyyen razı olmaz'' diyerek, kardeşlerine karşı içlerinde duydukları sevgi ve saygıyı açıklamakla, İslâmiyetin nasıl erişilmez, ne büyük ve ulvî bir din olduğunu ve aynı zamanda o günkü ashâb dediğimiz müslüman-ların mertebesine erişecek kimselerin kıyamete kadar bir daha bulunmasına imkân olmadığını, dünyâya bilfiil duyurmuş ve göstermişlerdir. Eşi bulunmayan bir devir ve bir ümmet!

Evet, insan çok bilgi ve çok servet sahibi olur, hattâ çok da âbid, zâhid ve sofu olabilir. Gündüzleri oruçlu, geceleri de sabahlara kadar ibâdet edebilir ve pek büyük bir evliyadır da, fakat hiç bir zaman bir sahâbî olamayacağı gibi, onların mevkiine erişmek te kimsenin elinden gelmez.

İşte bugün bizim hâlimiz ma'lûm, utanmadan bir de kendimizi bir şey sanarak, ne büyük lâflar ederiz. Ne onların sabırla-

iL.votıi\ıı\ KAtSULUMUN ŞARTLARI

rı, ne takvaları, ne de mücâhedeleri ve ne de ibâdetleri gibi ibâdetlerimiz var. Aynı zamanda onlar, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizin etrafında nasıl pervane gibi dönüp dolaşırlardı. Onun emirlerini yerine getirebilmek için ne mallarını ve ne de canlarını gözleri görmüyordu. Şehitlik onlar için bulunmaz bir nimet ve tükenmez bir hazîne idi. Cenâb-ı Hak kusurlarımızı affetsin de onların şefaatlerine bizleri de nail buyursun, âmîn.

Tevbelerin kabû*»i için üçüncü şart: Bütün işlerinde sünneti seniyyeye son derece riayetkar olmaktır. Zaruret olmadıkça sünnetlerden hiç birini terk etmemektir. Gerek yemekte, gerek giyimde ve gerek görüşüp konuşmada ve bahusus namazlardaki sünnetlere, abdestteki, taharetteki sünnetlere ve bir de âdâb-ı muaşerete çok dikkat etmek ister. Bunları evvelce yazmış o.Juğu-muzdan tekrarına lüzum görmüyorum. Meselâ, yemekten evvel elleri yıkamayı ve yemekten sonra gene el ve ağzımızı yıkamayı, yatarken abdestli olmak ve namaz kılıp öyle yatmayı alışkanlık hâline getirmek ve bahusus gece namazlarını kılmaya çalışmak, hep bunlar sünnetlerin iktizâsıdır. Günde bir öğün yemek, mümkün olmazsa ikiyi geçirmemek, ekseriyyetle bir kap yemekle iktifa etmek, yemeği yer sofrasında ve sağ dizini dikerek oturduğu halde yemek, çatıl, kaşık yerine eliyle yemeyi tercih etmek, erken yatıp, gece yarısından sonra kalkarak teheccüd namazı kılmak, sabah namazının cemâatini kaçırmamak, işrâk vaktine kadar camide oturup Kur'ân okumak, zikrullah ile meşgul olmak, evrâdlarını okuyup dualarını yapmak, sonra işrâk namazını kılıp huzurla evine veya işine gitmek ve her yaptığı ve yapacağı işi kontrol edip sünnet-i seniyyeye uygun olup olmadığını araştırdıktan sonra işlemek lâzımdır. Bu sünnetleri daha iyi bilmek için (siyer) kitaplarını ve Peygamberimizin sünnetlerini bildiren Şemâil-i Şerif gibi kitapları çok okumak gerekir. Bir de nefs-i hevâsına uyarak hiç bir şey yapmamalıdır. Çünkü nefs-i hevâsı-na uymak, her bakımdan çok fena ve tehlikelidir. Onun için bütün işlerinde "Ruhsatı" terk edip (azîmetle) amel etmek gerekir. Hattâ dört mezhebe de uygun olmalıdır. Yânî bir mezheble değil, yaptığın ameller dört mezhebde de makbul olmalıdır. Meselâ, Şafiî olan kimse, vücudundan kan çıkınca derhal abdestini tazelemelidir. Çünkü İmâm-ı Azam'a göre kan abdesti bozar. Ve keza bir Hanefî mezheblinin bir kadına eli değerse abdestini ta-

78

TASAVVUF! AHLÂK V

zelemelidir. Çünkü İmâm-ı Şafiî'ye göre abdesti bozulmuştur. Her hareketimiz böyle olmalıdır. Zîrâ saadet ve selâmetin hepsi sünnet-i seniyyelerdedir. Sünnetlere uyup bid'atlardan kaçan kimseler, Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından övülmüştür. Övülmeye de lâyıktırlar. Halkın gözüne güzel görünmek, bir iş ve hüner değildir. Asıl hüner, Hak sübhânehû ve teâlâ'mn gözüne girmektir. Onun için halkın bakmasına ve beğenmesine değil, Hak'kın beğenmesine dikkat etmelidir. Bu da yalnız ve yalnız sünriet-i se-niyyelere tam ma'nâsıyla uymakla olur.

Bişr-i Hafî (k.s.) Hazretlerine Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri sormuşlar:

"Yâ Bişr, Cehâb-ı Hak'km seni emsalin arasında ne sebeple yükselttiğini biliyor musun?" deyince,

"Hayır yâ Resûlallah" demişler.

O zaman Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de:

" Benim sünenime ittibâın sebebiyledir" buyurmuşlardır. Nitekim bir şâir bunu şöyle ifâde etmektedir: "Eğer sen doğru yol üzerinde dâim olmak istersen Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerine tam manâsıyla itaat edip sünnet-i seniyyelerine it-tibâ etmen ve onu, seni Hak'ka vâsıl edecek, eriştirecek bir delil kılman gerekir. Çünkü Hak'ka delilsiz vuslat mümkün değildir.

Tevbenin dördüncü şartı da şudur: Bütün işlerinde (azîmet)le amel edip (ruhsat)ı terk etmektir. (Azîmet)le amel, bütün tarî-katlerde ilk şarttır. Zîrâ bu tarikatların arifleri, Hak'ka vuslatı ancak (azîmet)le amel ve mücâhede-i nefisde bulmuşlardır. Farz, vâcib ve sünnetlere muhalif olan her şeyden son derece sakınmalıdır.

Tevbenin beşinci şartı da şöyledir: Bütün münkirât ve bit1 atlerden sakınmayı tavsiye eder. Peygamberimizin bildirmiş olduğu haramlar, mekruhlar ve şüpheli şeylerin hepsini terk etmeli ve bilhassa bid'atlerin, gerek âdetlere âit olsun ve gerekse ibâdetlere âit olsun terki vâcibdir. Zîrâ tarîkat ehline (ruhsat)la amel haram gibidir. Halkın gidişatına bakıp da onlara uymak kat'iy-yen doğru olmaz. Bid'atler ki, Resûl-ü ekrem (s.a.v.) Hazretlerinden sonra ve ashâb-ı kiram Hazretlerinin devirlerinden sonra ihdas olunan ve meydana gelen bid'atlerdir ki, ne Kur'ân'da, ne hadîs-i şeriflerde ve ne de icmâ-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ-

TEVBENİN KABULÜNÜN ŞARTLARI

79

larda yeri ve ruhsatı vardır. Bid'at-i haseneler ise, yâ hadîs-i şe-rîflerde işaret veya kıyâs-ı fukahâ ile ruhsat verilen bid'atlerdir. Minareler ve câmi-i şeriflerin halılarla ve kandillerle tezyîni, medreselerin ihdası, hep bu kabil bid'atlerdir ki, bunlara bid'at-i ha-sene derler. Bir de bid'at-ı seyyie vardır ki, onlar da sinema, tiyatro, dans, balo, deniz kıyafetleri ve şâire gibi insanın insanla ğını bile elinden alan ve kendisini çırılçıplak bırakan bir âfettir. Binâenaleyh, bunlardan ve benzerleri bütün bid'atlerden, arslan-dan ve yılandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Her mü'min içip bunlardan sakınmak, korunmak ve kaçmak ve efrâd-ı ailesini de aynı şekilde korumak farz ve vâcibdir.

Tevbenin şartlarından altıncısı da şöyledir: Mezmûm olan nefs-i hevâsına uymaya sebep olabilecek her şeyden de kaçmak ve sakınmak her mü'min ve muvahhide vâcibdir. Tarîkat ehline ise böyle şeyler ne yakışır, ne de caizdir. Bunlar mübâh dahî olsalar, yâni işlemesinde günah ve sevap olmayan şeyler dahî olsalar ehl-i tarîka kat'iyyen yakışır şeyler değildir. Mutlaka terki gerektir. Herkim ki bu mezmûm, kabîh ve hakîr görülen şeyleri yaparsa, tabiat zindanlarında mahpus kalıp, süflî ve zulmânî unsurların içinden çıkıp ulvîyâta hiç bir suretle terakki edip çıkamaz. Ne Cenâb-ı Hak'ka yakınlık kazanabilir, ne ilâhî nura gark olabilir. Herşeyden mahrumdur. Böyle bataklıklar içinde zulmet ve karanlıklara boğulmuş bir halde, bunaltı ve iç sıkıntısı, huzursuzluk ve rahatsızlıklara mübtelâ. olarak o azîz ömrü zâyî olup gider. Bu da ona yeter ve artar, insanın, başka azaba lüzum yok diyeceği geliyor. Çünkü insanın en kıymetli, azîz ve bir daha ele geçmesine imkân olmayan ömrünü böyle süflî bir hayat içerisinde mahvetmesi kadar acı bir felâket tasavvur olunamaz. Hattâ bir ikindi namazının vaktinin kaçırılması, onun mal, mülk, evlât ve ıyâlinin mahviyle denk tutulmuş olması, buna güzel bir misâl olabilir. Onun için sâlike, yâni kemâle doğru yükselmek azminde olan her kişiye lâyık olan, her amelin azîmetle îfasına sa'y ve gayret göstermesidir. Meselâ namaz vakitlerinden gayri zamanlarda abdestsiz gezmeye ruhsat vardır. Fakat (azîmet)le ^mel eden kimseye abdestsiz gezmek caiz ve lâyık değildir. Bir misâl daha, gece sabaha kadar uyumaya ruhsat vardır. Fakat ta-rîRat erbabına ise mutlaka gece yarısından sonra kalkıp tehec-

80

TASAVVUF! AHLÂK V

cüd namazını kılması ve biraz da zikrullah, tefekkür ve murakabede bulunması şarttır. Bir misâl daha, ayaklara mest vermeye ruhsat vardır. Fakat her abdestde ayakları yıkamak (azîmet)dir. Hanefî mezhebinde, abdestte sıra, tertip şart değildir. Yani başına mesh etmeyi unutan kimse, abdestini tamamladıktan sonra, aklına unuttuğu gelince, hemen başına mesh eder, abdesti tamam olur. Fakat diğer mezheblerde ise sıra ve tertib şarttır. Binâenaleyh, Hanefî mezhebinde olan kişinin, diğer mezheblerle ihtilâfa meydan vermemek için, bu durumda abdestini yeniden alması daha iyi olur. Zîrâ Mâlikî mezhebine göre bu adam abdestsiz-dir. Buna kıyâsen dört mezhebin ihtilâflarını bilmek ve ona göre amel etmek lâzımdır. Yâni hiç bir mezhebce, senin abdestin veya namazın olmadı denmesin. Bu sebeptendir ki (azîmet)le ameli kat'iyyen terk etmemelidir. Çünkü Hak'ka vuslat ve tekarrüb-ü ilâhî ancak mücâhede ve (azîmet)le amele bağlıdır. Zîrâ (ruhsatla amel, îmânın za'fına alâmettir. Zayıf îmânla tekarrub-u ilâhî mümkün değildir. Ruhsat, âcizler içindir. Akviyâ yani ka-vîler ve yakîn sahipleri ruhsata rağbet etmezler. Çünkü onları yoldan alıkor. Bu sebepten bir çok akviyâ dediğimiz kuvvetli îmâna sahip olan kimselerin çoğu, gece uykusunu terk ederek sabahlara kadar zikir, tesbîh, namaz ve tefekkürle vakitlerini geçirirler, buna mukabil gündüzleri de oruçtan hâlî kalmazlardı. Bununla beraber yemeleri ve içmeleri de çok azdı.

Bu zevât-ı muhteremlerden biri olan Abdullah Tüsterî (k.s.) Hazretleri, bu azîmet yolunda önde gitmiş bahtiyarlardan olsa gerektir ki, gençliğinde elli günde bir kere iftar etmek suretiyle senelerce riyâzâtla nefsini terbiye etmiş, en nihayet ihtiyarlığında ise, ancak yirmibeş günde bir kere yemek suretiyle hayatını böylece geçirmiştir. Onun için ehl-i tarîka yakışan ve lâyık olan nefsin, tabiatın, beşeriyyetin îcâblarını terk edip, ruhsatlan da bırakıp dâima (azîmet)le zorluklan yenmeye çalışmak ve Resû-lullahın sünnetlerine son derece ittibâ ederek, gerek ibâdetler ve gerekse muamelelerinde, alış verişinde ve halk ile olan muamelelerinde en doğruyu ve en güzeli yapmağa çalışmak lâzımdır. Âdet ve görenekleri tamamiyle terk edip, dünyâya aldanan gafillerin yolundan uzak kalmak gerektir.

Tevbenin yedinci şartı şudur ki, pek mühimdir. Fâsid akidelerden korunmaktır. Ehl-i sünnet ve'1-cemâat mezhepleri dörttür. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel (rh,a) Hazretlerinin mezhebleridir ki amelde en doğru ve makbul olanı bunlardır. İmâm-ı Ebû Man-sûr Mâtürîdî ile İmâm-ı Ebu'l-Hasen'il Eş'arî Hazretleri de îti-kâdda imâmlarımızdır. Bunlardan başka gerek amelde ve gerekse itikâdda uyulacak kimseler yoktur. Meselâ bir çok kimseler CaL ferî'yiz derler, namaz da kılarlar. Fakat vakitlere dikkat etmezler. Öğle namazını ikindi vaktinde, ikindi namazıyla beraber kılarlar. Bazan da, öğlenin hemen arkasından ikindiyi, akşamın arkasından yatsı namazını kılarak işin kolay tarafına kaçarlar. Ramazân-ı Şerîf de oruç tutmayıb, Muharrem'de ongun oruç tutarlar. Bu âdeti Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine isnâd ederler. Şüphesiz ki bu da ona bir iftiradır. Hiç aklım kabul etmez ki, Kurân-ı Kerîm'de orucun Ramazan ayında ve bir ay olarak tutulması era-rolunurken, ne sahâbî ve ne de tabiînden bir kimse buna muhalefet etsin de, Muharrem ayında on gün oruçla işi kapasın; bu olacak şey değildir. Fakat insanoğlu çok zayıf ve dâima işin kolayına kaçmayı adetâ bir hüner saymış ve bu yola doğru kaymıştır. Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri bizleri Hak'dan ve hakî-katten ayırmasın, âmîn.

Bir de Vehhâbîlik vardır ki, ibâdete çok dikkat ederler. Fakat akideleri çok hatalıdır. Bu sebepden bunların arkasında namaz kılmamayı veya kılana namazını yeniden kılmayı tavsiye etmektedirler.

Mezmûm olan sıfatların ve hakîkatta rezil ve habîs olan bu fikrin başında ise akâid-i faside gelmektedir. Bunun en kolayı her              zaman              okumakta              olduğumuz:

 

 î İiı

 âl

82

TASAVVUF! AHLÂK V

"Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve rüsülihî vel-yevm'il-âhiri ve bil-kaderi hayrihî ve şerrihî min-Allâhi teâlâ vel-ba'sü ba'd'el-mevti hakkun eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû" dur. Yalnız, Allah'a îmânda, sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyyesini de bilmek gerektir. Bunlar (Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhâlefetün-lilhavâdis, Kıyâm-binefsihî)dir. Sıfât-ı Sübûtiyesi de Hayât, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn'dir. Bunların delâlet ettiği ma'nâlar şunlardır:

Allah vardır ve birdir. Evveli olmadığı gibi âhiri ve sonu da yoktur. Nef siyle kâim olup, başka bir yere, mekâna, zamana ihtiyâcı yoktur. Arş mekânı değil, Zât-ı ecel ve a'lâsı Arş'ı da mu-hîtdir. Asıl hayat onundur ve ebedîdir. Bizim hayatımız ise hem muvakkattir, hem de bir sürü dert ve meşakkatle, iptilâlarla doludur. İlim de böyledir. Çünkü ilim Cenâb-ı Hak'kın sıfatıdır. Bize bu sıfatından bir nebzecik ihsan etmiştir. İşte bu günkü ve yarınki bütün îcatlar, ihtirâ'lar ve hünerler hep Cenâb-ı Hakkın lütfettiği ilmin eserleridir Yoksa bizim değil. Cenâb-ı Hak herşeyi hem görür, hem de işitir. Ne kadar saklı, gizli de olsa görür ve işitir ve bilir. Hattâ insanların içlerinden geçirdikleri düşünceleri ve kuruntuları dahî bilir ve duyar ve hem de ufak ve gizli şeyleri görür ve bilir. Onun irâdesi hâricinde hiç birşey olmaz. O ne murâd ederse öyle olur. Kelâm; onun söylemesi ve konuşmasıdır. Fakat bunların hiç biri bizimkilere benzemez ve kıyâs olunmaz. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân onun kelâmıdır. Tevrat, Zebur, İncîl de aslında onun kitabıdır. Ayrıca yüz adet de suhûf denilen küçük kitaplar var ki, hepsi Cenâb-ı Hak'kın kelâmıdır. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân bizim kitabımız olduğundan hükmü kıyamete kadar bakîdir. Son derece hürmet ve saygı ile beraber ab-destsiz ele bile almak caiz değildir. Onun emirleriyle amel etmek, men'ettikleri yasakları terk etmek, yapmamak ve onlardan son derece sakınmak gerektir. İnsanın aklının ermediği şeye karışmaması lâzımdır. Bir kere îmân edip inandıktan sonra gerek emirlerin ve gerekse yasakların hikmetlerini aramağa hiç lüzum yoktur. Lâkin herbirinin yâni gerek emirlerin ve gerekse yasak-

ların, nehiylerin sayılamayacak kadar hikmetleri vardır. Bunların bâzılarını kitablara yazmışlarsa da pek çoğu henüz meçhû-lümüzdür. Hiç bilmesek bile yine birşey lâzım gelmez. Çünkü biz bunları yaparken şu veya bu hikmete mebnî yapmayız. Belki Allah'ımızın emridir diye yaparız.

Bir de Allah'ımızın yaratmak sıfatı vardır ki, heran bilip bilmediğimiz nice mahlûkları yaratır, ihya eder. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin sıfatlarını, esmasını, tecellîsini saymağa ve bilmeye kimsenin gücü yetmez. Hemen bize bildirilenlerle iktifa edip, her zaman emirlerine münkâd, yasaklarından tamamıyla sakınıp kaçmaya çalışmak başlıca vazifelerimizden olsa gerektir.

Akaide âit eserleri iyice okuyup, güzelce öğrenmek dînin temelidir. Temel sağlam olmazsa yapılan binaların yıkılacağını herkes bilir. İbâdetlerin kabulü bu i'tikâdlara bağlıdır. Binâenaleyh, i'tikâda müteallik kitabları alıp okuyunuz. Burada yazılanlar pek kısa ve muhtasardır. Halbuki akâid ilminin teferruatı çok geniştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri manzum olarak oldukça uzun ve saf türkçe ile yazmıştır. (Emâlî) şerhi vardır. Türkçedir. Ramazan efendinin ve başkalarının da Türkçe yazılmış eski mekteplerde okutulan akâid kitabları da vardır. Onları bilmek faydadan hâlî değildir. Bizim bu kitabımızın mevzuu ahlâktır. Onun için burada fazla ma'lûmât vermeye lüzum görmedik.

Günahları İrtikâb

Ahlâk-ı mezmûmelerin üçüncüsü günahları irtikâb etmektir, bu günahlar, günah kitaplarında üçyüzü mütecaviz olarak zikredilmektedir. Bunların yüzyirmi küsuru büyük günahlardır ki, affı ancak makbul olan bir tevbe-i sâdıkaya muhtaçtır. Küçük günahlarla mekruh olanlar da yine tevbeye muhtaç iseler de, yaptığımız ibâdetler, câmi-i şerîflere gidip gelmeler, abdest almalar, namazlar, oruçlar, zekâtlar, sadakalar ve hacların îfâ-sıyla "hasenatlar seyyiâtları mahv eder" (5/11) emr-i Sübhânî-yesiyle, inşâallah silinirler. Bu günahların içinde bir de insan hakları vardır ki, bunların affı ancak sahiplerinden helâllik almakla mümkündür. Bir de zulümle, hakaretle olan günahlar var ki, işte bunların affı çok müşküldür. Çünkü bu zulümleri irtikâb edip, hakaret edenler mağrur kimselerdir. Kendilerini beğendikleri içindir ki, özür dileyip helâllik istemeve tenezzül etmezler.

Böylece günahların bir kısmını mümkün mertebe açıklamaya çalıştımsa da hepsini yazamadım. Onları da günahları sayan kitaplardan okuyup öğrenmek lâzımdır. Zîrâ bu günahlar bir ze-hire benzer ki, insan ne kadar kuvvetli olursa olsun dayanamaz, ölür veya bir ateşe benzer ki, ortalığı yakıb kül eder. Bâzan ufak bir kıvılcımın dahî bir evin, bir mahallenin, bir çarşının yanıp kül olmasına kâfî geldiği görülegelmektedir> Elektrik kontakları da böyle değil mi? Onun için günahın küçüğüne büyüğüne bakmadan, onlardan uzak kalmaya çalışmalıdır. Meselâ, bir ev yaparsınız; tam içine girip oturacağınız zaman bir çok masraf ve zahmetlerle meydana getirdiğiniz ev yıkılsa veya yanıp kül olsa ne kadar acır ve üzülürsünüz değil mi? İşte günahlar da tıpkı böyledir. Hele hatır yıkma, gönül kırma yok mu yâ, hiç insanlıkla, islâmlıkla ilgisi, alâkası yok deseniz yerindedir. Fakat biraz servet sahibi ve biraz da bilgi ve mevkî sahibi iseniz, bunları yapmak başlıca bir hünerdir. Allah cümlemizi muhafaza buyursun, âmîn.

S/11 Hûd, U4.

TEV BE Yİ TERK

85

Tevbeyi Terk

Kötü, fena ve mezmûm huylardan, ahlâklardan biri de tevbeyi terk etmek ve onu ihtiyarlığa bırakmaktır. Bu ise çok yanlış bir harekettir. Çünkü insanın ömrünün ne zaman son bulacağı belli değildir. Ne zaman öleceğini hiç kimse bilemez. Hiç ummadığınız ve beklemediğiniz bir anda bakarsınız ki ölüm gelivermiştir. Hele zamanımızda, siz ne kadar ihtiyatlı olursanız olunuz, karşınıza anîden çıkan bir vâsıta o anda ölümünüze sebep olur gider. Onun için insana yakışan dâima ölüme hazırlıklı yânf, tevbeli, abdestli, namazlı, hak ve hukuka son derece de riayetkar olmalıdır. Böyle olabilen bahtiyarlar için ölüm ne zaman gelirse gelsin, kayıpları yoktur. Çünkü Hak'kın huzuruna çıkmaya hazırdırlar. Zîrâ onlar gayet iyi bilir ve inanırlar ki, rahatlık, selâmet ve huzur ancak Hak'ka kavuşmakla olur. Binâenaleyh, tevbenin terki veya onu yarına bırakmak müslümanın işi değildir. Müslüman her zaman tevbekârdır. Hattâ hergün yüz kere tevbe etmesini de vazîfe sayar. Zîrâ Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri de çok istiğfar ederlerdi. Elbette ki, bunu bizlere ta'lîm için yaparlardı.

86

TASAVVUF! AHLÂK V

Farz, Vâcib ve Sünnetleri Bilmemek

Cenâb-ı Hak'km emirleri olan farz ve vâciblerin, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerinin neler olduğunu ve mekruh olan şeylerin hangileri olduğunu bilmemek de çok fenadır. Allah'ın emirlerinden 54 farz vardır ki, bunlardan 32'si ibâdete müteallik amellerde, diğerleri ise dünya işlerine ait davranışlarımızda nasıl hareket etmemiz lâzım geldiğini bize göstermektedir.

Her mü'minin harekâtı şu sekiz şeyden hâlî kalmaz. Onlara ef âl-i mükellefin derler ki, şunlardır: Farz, vâcib, sünnet, müs-tahab, mübâh, haram, mekruh ve müfsiddir. Bunlar bilinmedikçe insanın harekâtını istikâmet üzere bulundurması mümkün olmaz. 32 farz evvelce de bildirilmişti. Burada muhtasaran bir daha tekrar edelim, faydadan hâlî değildir. Evvelâ îmânın şartı altıdır. O da biraz önce yazdığımız (Âmentü billahi) dir.

İslâmın şartı da beştir. Namaz, oruç, hac, zekât bir de kelime-i şehâdettir ki 32 farzın 11 i zikredilmiş oldu.

Namazın farzları da on ikidir. Allâh-ü ekber diyerek namaza başlamak, ayakta durmak, Kur'ân-ı kerîm'den bir miktar okumak, rükû etmek, secde etmek, namazın sonunda (Ettehiyyâtü) duasını okuyacak kadar oturmak, abdestli olmak, necasetten hem kendi, hem elbisesi, hem de namaz kılacağı yer temiz olmak,av-ret yerleri örtülü olmak (Bu erkek için göbekten dizlerin altına kadardır. Kadınlar için yüz ve ellerinden başka her yerlerinin örtülmesi ye içi görünecek kadar ince örtü ile olmaması şarttır), namaz kılarken kıbleye dönmek, namazı vakti içinde kılmak (yani takvimlerden namaz vakitlerini ta'kîb etmek),bir de en mühim olan niyyettir. Her vaktin namazına göre niyyet lâzımdır. Niy-yetsiz ibâbet olmadığı gibi, diğer ameller de, sevaplar da niyyet-lere göredir. Yukarıda dilimize çevirerek yazdığımız, namazın on

FARZ, VACIB VE SÜNNETLERİ BİLMEMEK

87

iki farzının eski dildeki karşılıklarını da zikredelim. Iftitâh tekbîri, kıyam, kıraat, rükû, sücûd, ka'de-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmak, hadesden taharet, necasetten taharet, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit ve niyyettir. 11 + 12=23 eder.

Abdestin farzları da dörttür. Yüzü yıkamak, kollan dirseklere kadar yıkamak, başa mesh etmek, ayakları topuklarla bir-likde yıkamak. 23 + 4 = 27.

Guslün farzları da üçdür. Ağzının içini güzelce yıkamak, burnuna iyice su çekmek, bütün vücudunu hiç bir kuru yer kalmamak üzere güzelce yıkamak. 27 + 3= 30.

Orucun farzı da üçdür. Niyyet etmek, evvel ve âhir vakitlerini bilmek, yemek ve içmekten ve muâmele-i cinsiyyeden ve me-nînin hurucundan kendini korumak.

Haccın farzı da üçdür.

1- İhrama girerken hacca niyyet etmek, 2- Arafâtta bir müddet bulunmak, 3- Ziyaret tavafını yapmak, yâni Arafat'tan indikten ve şeytanı taşladıktan sonra Beytullahı tavaf etmek, evvelce sa'y etmediyse bir de sa'y yapmak. 30+3 + 3= 36

Zekâtın farzı da ikidir. Her sene malının kırkta birini hesap edip fukaraya vermek, verirken niyyet etmektir. 36+2= 38. Her ne kadar bunlar 32 farz diye bellenmiş ise de, bu hesaba göre 38 olduğu anlaşılmaktadır. Bunları hem bilmek ve hem de yapmakla islâmiyyetin dış kısmı yani binanın dışı meydana gelir. İç kısmı da ahlâklardır. Dış olmayınca için olmasına imkân olmadığı gibi, bu farzları yapmadan "Sen benim içime bak" demenin ne kadar yanlış ve gülünç olduğu meydandadır. Cenâb-ı Hak cümlemize ve cümle ümmet-i Mıîhammede saadet ve selâmet ihsan buyursun, âmîn.. Çünkü duadan başka bir diyeceğimiz kalmadı, vesselam...                                  /

88

TASAVVUF! AHLÂK V

Tenbellik

Mezmûm olan ahlâk, huy ve amellerde, ibâdetlerde, hayırlarda, hayırlı işlerde tenbellik etmek, ağır davranmak, aldırış etmemektir ki, islâmın hattâ insanlığın sevmediği fena bir huydur. Bu huya mübtelâ olanlar şüphesiz hiç bir işlerinde muvaffak olamadıkları gibi, cemiyetleri için de faydalı olamazlar. Bilakis bunları^ halleri bazı zayıf müslümanlara da te'sir edip, onların da tenbellik etmelerine ve ağır davranmalarına sebep olurlar. Halbuki bu muvakkat olan dünyâdaki nefeslerimiz bile sayılı ve mahduttur. Binâenaleyh, tenbeller en kıymetli ömürlerini de bu suretle zâyî etmiş olacaklarından mes'ûliyetleri pek ağır olacaktır.

UCUB

89

Ucüb

Yedinci mezmûm huy ise ucübdür. Ucüb çok fena bir huydur. Ma'nâsı kendini çok beğenmektir. Güzelliği, bilgisi, hünerleri, kuvveti, kudreti, şecaati, cömertliği, zühdü, takvası, âbid-liği, sofuluğu, dervişliği, şeyhliği ve şâir ne kadar meziyyet varsa hepsini kendine mâl edip, başkalarını cahillikle itham veya küçük ve hakîr görmesi, beğenmemesi ne kadar kötü birşeydir. Bu gibi insanlar hayatlarında da muvaffak olamazlar. Ucübleri sebebiyle onları kimse sevmez. Kimse ile de dostluk edemezler. Dost gibi görünseler dahî arkalarından onları zem edenler çok olur. Bu zemleri de onlara duyuranlar olacaktır. Tabiatiyle o zaman o da kendini zemmedenleri zemmedecektir. Bu suretle de aradaki dostluklar kaybolacak, belki de adavet, dostluğun yerini alacaktır. Onun için ucüb, insanların tevfîkât-ı sübhâniyeye nail olmalarına manîdir buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak'kın tev-fîkine erişemeyen kimse hangi işinde muvaffak olabilir dersiniz? Ucübden dâima kibir doğar. Kibifin belâsı hemen herkesçe mazlumdur. Ucüb sahibi, kendini çok beğendiği için başkasının iyi, doğru ve güzel taraflarını görse de beğenmez, ille de kendi dediği olsun ister. Ucüb sahibi verdiği sadakayı çok görüp dâima başa kakar ve amellerini beğenir durur. Geçmiş günahlarım unutur. Mekr-i İlâhiden ve azâpdan kendini emîn sayar. Dâima kendini sena edip, her noksanlıktan tezkiye eder. îlim meclislerine gidip oturmaktan, kendinden küçük, fakat ilmen üstün insanların meclislerinden, nasîhatlarını dinlemekten kaçar, büyüklenir. Başkalarıyla istişare etmez, bilmediğim bilenlerden sormaz. Nâşının nasihatini, vaizin va'zım dinlemek istemez. Hemen kaçar ve dedikodu edip ortalığı bulandırır.

İnsanın kendi kuvvetine, kudretine, bilgisine, ameline güvenmesi de hep ucübden ileri gelir. Hele çalımı seven erkek veya kadınların elbiseleriyle ve servetleriyle övünmeleri hep ucüb alâmetidir.

90

TASAVVUF! AHLÂK V

Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin bir devesi vardı. Bu deve yürüyüşte hep develeri geçerdi. Birgün bir Arab bedevisinin ufak ve zayıf bir devesi, Peygamber Efendimizin devesini nasılsa geçiverdi. Ashâb-ı kiram hep galeyana geldiler. Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri onları teskîn edip buyurdular ki; "Dünyâda hiç bir-şey yoktur ki, büyüklük taslasın ve kendini çok beğensin, muhakkak onu Allâh-ü teâlâ Hazretleri düşürür." Bunda işaret vardır ki, büyüklenme yerine tevazu' edilmesi ve alçak gönüllü olmaya alışılmanın lüzumu bildirilmektedir.

Tevâzû'da, din ve dünyâ maslahatında pek mühim faydalar vardır. Hele dünyâda tevâzû ile insanlar amel etseler, hiç bir zaman aralarında ne dargınlık ve ne de kavga, gürültü olur. Tevâzû ile amel eden ve dünya işlerini gören insanlar, Cenâb-ı Hakkın sonsuz nimetlerine mazhar olurlar ve çok da rahat ederler. İşte bu nimetlere manî olan ucübdür. Bu huy ve hilkatler, insana yâ hilkaten verilmiştir veya kendisi bunu kazanmıştır. Alışılan âdetler insanda bir tabiat-ı saniye halinde yerleşir ve köklesin Gerek hilkaten ve gerekse sonradan ânz olanların çıkarılması yalnız bilgilerle olamaz; muhakkak devamlı olarak büyük bir mü-câhede ve mücâdele ile, zikr-i ilâhîde yüksek mertebelere ulaşıp, hakîkî müslümanhğa nail olduktan sonra kurtulabilirler. Onun için tasavvuf ilmi herkese lâzımdır ve farzdır. Nasıl necâsetli elbiselerle namaz sahîh olmazsa, ahlâk bozukluğu denilen manevî necasetlerle de Hak'ka yaklaşmak mümkün değildir. Dünyâda rahat yüzü görmeden âhirete göçer. Artık oradaki hâli kim bilir ne olur? İnsan her yıl biraz dinleneyim diye şuraya veya buraya gider amma, hem günah kazanır, hem de birçok masraflara dûçâr olur. Halbuki bu müddet içinde biraz riyâzât ile meşgul olup nefsini kırsa ve zikrullah ile meşgul olsa, görmediği ve bilmediği birçok hakikatlere nail olmakla beraber bu gibi kötü ve mezmûm olan huyları birer birer terk eder. Bakarsınız ki birgün Allah'ın sevdiği ve razı olduğu güzel bir kul olmuş ve evliyalar arasına karışmış, hem dünyası ve hem de âhireti aliyyü'l-âlâ olmuş olur.

Dünyâ paralarını kazanmak için insan ne kadar yoruluyor ma'lûm. Âhireti için de biraz yorulsa olmaz mı? Dünyayı ne kadar ele geçirirse geçirsin, dünyanın bütün servetleri isterse onun olsun, birgün hepsini bırakıp dünyaya gözlerini yumacak ve mezar

UCÜB

91

denilen toprağın altında ma'lûm olduğu veçhile çürüyüp mahvolacaktır. Halbuki âhireti kazananların hâli hiç de böyle değildir. Onlar dünyaya gözlerini yumar yummaz, hakîkî gözlerinin açıldığını ve mezarı da adetâ bir Cennet bahçesi gibi envâ-ı çeşit nimetlere gark olmuş olduğu halde görürler. Dünyâdan âhirete geçiş bile bir devlet-i uzmâ dır ki, meleklerin istikbaliyle başlayan bu saltanatta Cemâl-i İlâhiyeyi müşahede edinceye kadar hergün ve hattâ her saat ve dakika da ayrı ayrı tecellilere müs-tağrak olur.

Şimdi bu hayât-ı daimî, fânî olan dünyâ hayâtına değişilir mi? Bunlar hakkında müteaddid tafsilât verilse azdır. Fakat herhalde anlayana bu kadar kâfidir. (5/12)

5/12 Fazla bilgi için bkz. İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâ-ul Ulûmi'd-Dîn isimli eseri ile; et-Tergîb ve't-Terhîb isimli hadîs kitabına c3 sn. 557-578.

92

TASAVVUF! AHLÂK V

Kibir

Mezmûm huyların, necasetlerin sekizincisi kibirdir. Kibir, en büyük dert ve ma'nevî necasettir. Ucüb, bu kibrin anası mesabesindedir. Fakat kibir ondan da büyük bir belâ, büyüklen-mek, gurur ve azamet taslamaktır. Kâinatın medâr-ı iftiharı olan iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize Cenâb-ı Hak vahye#p buyuruyor ki: "Tevâzû ediniz, hattâ kimsenin kimseye karşı iftihar etmesine mahal kalmasın ve kimse kimseye zulüm etmesin." Bu ilâhî emir bizler için ne kadar kıymetli bir na-sîhattır. Bir Peygamber ki, kâinat onun için yaratılmış ve Allâh-ü teâlâ'nın en sevgilisi iken, Cenâb-ı Hak ona tevazuu tavsiye etmektedir. Çünkü kibir, büyüklenmek, yalnız Allah sübhâne-hû ve teâlâya mahsustur. Herkim büyüklenmek isterse Cenâb-ı Hak onu zelîl eder, hor ve hakîr olur. Zîrâ Hak'ka mahsus olan sıfatlara tecavüz edenler elbette cezalarını bulacaklardır.

Kibrin aslı, Hak'kı kabul etmemektir. Bununla beraber kibirlenen kimse, gerek fakîr ve gerek zengin, herkim olursa olsun, Cenâb-ı Hak böylelerini sevmez. Bu belâ ise ona yeter de artar bile. Büyükler, kibirlerini kırmak için meşakkatli ve âdî işleri severek, istiyerek yaparlardı. Meselâ, Hazreti Ömer (r.a.)'ın, hilâfeti zamanında bir dul kadının ihtiyacı olan un ve yağı sırtına alıp götürmesi ve önüne geçip o yükü almak isteyenlere vermeyip, "Bunun mes'ûlü ben'im; benim taşımam lâzımdır" demesi ve hele halifeliği zamanında Şam'a giderken Şam'a yakın bir yerde, bir dereye rastlayınca, devesinden inmiş ve ayakkabılarını çıkarıp omuzuna atarak, devenin ipinden tutup suya dalınca, kendisini karşılamaya gelmiş bulunan Şam vâlîsi ve kumandanı Ebû Ubeyde (r.a.) dayanamamış, "Yâ Emîr'el-Mü'minîn Şam halkı sizi istikbâle gelmişler, karşı tarafta beklemekteler, sizin bu hâlinizi görürler, bu hal bizim şân ve şerefimize yakışmaz" diye itiraz etmek istemişse de, Hazreti Ömer (na.) Hazretleri onun

bu sözlerine hiç kulak asmadan, ona lâzım gelen cevâbı vermiştir. "Yâ Ubeyde, Allâh-ü teâlâ bizi İslâm ile azîz kıldı. Artık İslâm'dan başka birşeyden izzet beklemek bize yakışmaz. İslâm-dan başkasından izzet bekleyenleri de Allâh-ü teâlâ Hazretleri zelîl eder" buyurmuştur ki, ne kadar kıymetli bir nasihattir.

Kibirlilerin cennete giremeyeceğine dâir birçok hadîsler vardır. Tabiî bu, ebediyyen Cennete girmeyecekler ma'nâsında değildir. Belki Cehennemde bir müddet kibir ateşleri yok edilecek kadar kalacaklar, sonra inşâallah Cennet'e tertemiz olarak gireceklerdir. Çünkü Cennet gayet temiz, sâf ve parlak bir yerdir.

Elbette oraya kirli ve paslı, günahlarla kirlenmiş kimseleri koymazlar. Zâten Cennet'e de Cehennem'in üstünden, sırat köprüsünden geçilerek gidileceği için, Cennet'e gidenler orada temizlenip öyle gideceklerdir. Yalnız Cehennem'i görmeden giden bahtiyarlar vardır ki, onlar, kudret uçaklarıyla doğrudan doğruya Cennet'e gideceklerdir. Onlar da herhalde Allah deyip istikâmet üzere hareket edenler ve biribirlerine dâima Hak'kı ve Hak uğrunda sabrıJavşiye edenler ve AsjcSûresinde medh olunan müminler ve bunlara.benz.eyen muvahhidler olsa gerektir. Bunlarla beraber sabırlılar, gerek musibetlere ve gerek fakirlik halindeki acılara ve bilhassa gazâlardaki büyük meşakkatlere sabredip şehâdet mertebesine erişen bahtiyarlar olsa gerektir. İster serveti ile; ister ilmi ile; ister,kudret ve haşmetiyle; ister giydiği elbiselerle iki tarafına bakınarak çalım satanların elbetde Cehen-nem'de temizlenmeden o güzel Cennet'e girmeleri mümkün olmayacaktır.

Şimdi sizlere birkaç da hadîs meali yazayım:

"Herkim kibirden kurtulur, ganîmet malından çalmadan, hırsızlık yapmadan ve kimseye borcu olmadan ölürse Cennet'e dâhil olur" buyrulmuştur. Bu demektir ki, kibir, hırsızlık, borçlu olmak, borcunu ödememek, çok çirkin bir şeydir. İnsanlar arasında ülfet ve muhabbeti yok eden cemiyet yaşayamaz. Binâenaleyh bunlardan kurtulmak da Cennet'e girmeye sebep oluyor demektir.

Yine buyuruluyor ki, "Cenâb-ı Hak herkese bir hikmet vermiştir. Bu hikmet onun başında ve bir meleğin elindedir. Herkim nıütevâziyâne hareket edecek olursa, meleğe denir ki, bunun hikmetini yücelt ve yükselt. Yine herkim tekebbür eder, gu-

İAÜAVVUH

rurlanırsa, müvekkil olan meleğe denir ki, bunun hikmetini indir." Yânî tevâzû edenler Hak'km sevdiği ve halkın hürmet, tazim ve saygı gösterdiği kimselerden olurlar. Bilakis kibir ve gurura mübtelâ ise, o da hor, hakîr ve zelîl olur, demektir.

Yine buyruluyor ki: "Kibirden sakınınız. Muhakkak^ biliniz ki, herkimde giydiği elbiseden dolayı gururlanma ve ona bakıp iftihar eseri görülürse onun bu hâli kibirden ileri gelir." Böyle süslü ve kıymetlfkumaşlardan iftihar vesilesi olarak yapılan elbiselerden sakınılması tavsiye edilmektedir. Çok dikkate şâyân bir tavsiyedir. Zira bir kere fuzûlî israflara yol açar. Sonra da kendisinden aşağı gördüğü kimselere hem iltifat etmez, tenezzül etmez, hem de çalımından, gururundan yanına yaklaşılmak mümkün olmaz ve böylelikle cem'iyyetlerin yıkılmasına sebep

olurlar.

Şu da şâyân-ı dikkattir ki, Cehennem ehli olarak haber verilen üç kimse açıklanmıştır. Bunlardan birincisi; çok şişman olan, ikincisi; paralan toplayıp saklayan ve onu hayırlardan men'eden, Üçüncüsü; kibirli, mağrur, kendini beğenen ve hakkı kabul etmeyendir,, buyurulmuştur. Malûmdur ki, şişmanlık, gamsızlık alâmetidir. Onun bütün düşüncesi boğazı ve iyi yaşamasıdır. Eğer biraz Allah korkusu, dînine bağlılığı ve zuafây-ı müslimîne karşı acıması, merhameti, şefkati olsaydı, yalnız kendi boğazım düşünmez, biraz da yediklerinden bir kısmını onlara, muhtaçlara ayırır, kendisi de öylesine şişmanlamazdı. Binâenaleyh, boğazına düşkünlük, öyle makbul birşey değildir. Dâima hemcinsini ve bahusus müslüman kardeşini ve dînin terakkî ve teâlîsini düşünüp, onlara faydalı olmağa çalışır ve bu sayede şişmanlaya-maz, normal bir kimse olurdu. Aynı zamanada şişmanlık birçok hastalıklara sebep olabilir. Bu sefer paralar doktorlara ve ilâçlara harcanmak suretiyle bilâ fâide, boş yere elden çıkar gider ve birşeye de yaramaz. Onun için onları Cehennem ehlinden addetmişlerdir.

Paralan toplayıp saklayanlar da böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak o serveti boşuna yaratmamıştır. Cemiyyetlerin kalkınması, hep o paralara bağlıdır. Binâenaleyh, onları toplayıp saklayanlar, demek oluyor ki İslâm'ın terakkî ve tealisini istemeyen bedbaht kişilerdir. Hal böyle olunca elbette ki onların yerleri Cehennem olacaktır.

KİBİR

Kibir de öyle değil midir? İnsana varlığı, kuvveti, kudreti, serveti, güzelliği daha istenen neler varsa hepsini veren Allâh-ü teâlâ'dır. Bu hakikati unutup ta insanın kendisine ayrı bir kıymet vermesi ve böylece böbürlenmesi, çalım satması, üstünlük taslaması, akıl ve idrâki olan kişiye yakışır mı? Çok değil, yarın denecek kadar bir müddet sonra gireceği mezarı ve oradaki soğuk manzarayı, nasıl çürüyüp yok olacağım, kendinden hasıl olan haşerâtın yine kendisini yiyip bitireceğini düşünmeyen insanoğlunun, üç günlük .denecek kadar kısa ömründe sanki dünyayı kendisi yaratmış gibi kimseyi beğenmeyip, kibir, gurur içinde canlarını verenlerin yerinin de yine Cehennem olacağı bildirilmiş-dir. Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinin ümmetine en mühim ve başlıca tavsiyesi de, bu gibi kötü ahlâklardan sakınsınlar da birbirlerine kardeşçe ve samimiyetle sarılsınlar, birbirlerini sayıp, sevsinler ve dâima karşılıklı yardımlaşıp, muhtaç ve düşkünlerin ellerinden tutarak kalkınmalarına vesîyle olsunlar; bu suretle de bulundukları İslâm camiasına şevket, satvet ve kudret kazandırarak, her zaman üstünlüklerini dünya milletlerine gösterip, onlara da örnek olsunlar da, İslâmiyetin bu güzel hallerine imrenerek, onların müslüman olmalarına sebep olsunlar gayesi güdülmektedir.

Bizim bugün Avrupa'yı taklid edişimizin sebeplerinden biri de, onların yaşayışlarını, hayatlarını ve bilgilerini kendi yaşayışımızdan ve bilgimizden üstün, daha iyi görüp beğendiğimizden olsa gerek. Fakat bilgiyi asıl onlar bizden çalmışlardır. Burada gaflete düşüp, bilgiler sanki onların ecdadlarından mîrâs malları imiş gibi, hep oraya hücuma başlamış, yaşayış ve hayatlarını, giyim, kuşamlarını da taklîde davranmışız. Bu ise, doğrudan doğruya cehlimizden olsa gerektir, başka birşeyden değildir.

Bir de Cennet'e ve Cehennem'e kimlerin gireceklerini dinleyelim. Cehennem ehli, yukarıda yazdığımız üç kişi (Cevvâzîn, Ca'zariyyîn, Müstekbirîn) bunlardan (Cevvâzîn); mal toplayıp hayırlara vermeyen ve yürürken kibir, gurur ile ve iftihârâne bir edâ ile yürüyen, tabiatı sert, re'yi fasit, edebi noksan, süse, saltanata düşkün, giyimine, boğazına yânî midesine bağlı, ne Allah'ın ve ne de insanların haklarına saygı göstermeyen, şefkatsiz, merhametsiz, çok bencil, şehvet ve şöhreti seven, riyakâr kimseler demektir.

96

 VUtI

(Ca'zarrî)ye gelince; bu vasıfla vasıflanan kimseler de, ha-şîn, gazaplı, konuşduğu zaman acı söyler, sözü gibi özü de acı, kendinde mevcut olmayan iyi sıfatlarla övünen, şişkinlik yapan bir kimsedir ki, cemiyet için de, kendisi için de baştan başa zarardır.

(Müstekbir) ise, o da kibirlinin tâ kendisidir. İşte şu üç kişinin Cehennem'e müstahak kişiler oldukları bildirilmiş olmakla bunlardan ve bu sıfata sahip olanlardan sakınılması istenilmektedir.

Cennet ehline gelince, onlar da şu vasıflarla bize bildirilmektedir:

Herkes tarafından beğenilmeyip, itilip, kakılan bîçâreler, zayıflar; fakat amelleriyle ancak Allûh-ü teâlâ'nın emirlerini icra edip, yasaklarından kaçan ve rızây-ı ilâhîyi arayan bahtiyarlardır. Bundan anlaşılıyor ki, Cennet'e girmek de pek kolay birşey değildir. Hem dünya saltanatı, hem de Cennet birlikte olamaz. Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin de bu kısacık ömrümüzde sözlerini dinleyip, günahlardan ve kötü göreneklerden, kötü ahlâklardan muhafaza buyursun ve bizleri kendi nefsimizin eline bırakmasın, âmîn.

Diğer bir ta'bîr ile şöyle buyurulmaktadır: "Kulların şerlisi; gazaplı, sert tabiatlı, kibir ve gurur sahibidir". Ye yine Allah teâlâ'nın hayırlı kulları da insanların yanında pek kıymetli olmayıp, hor ve hakîr görülen, kapılardan kovulan zuafây-ı müs-limîndir ki, elbiseleri çok eski olduğundan kimse onlara itibar etmez. Fakat her zaman onlar Cenâb-ı Hak'tan birşey iste seler derhal verilir. Bulutsuz bir havada onlar isteseler, Cenâb-ı Hak derhal yağmur verir. Onların dualarını reddetmez. İnsanların yanında her ne kadar kıymetleri yoksa da Allah-ü teâlânın yanında kıymetleri çok yüksektir. Çünkü bu zayıflıkları ve fakırlikle-riyle beraber Allah'ın emirlerine mutî, günahlardan kaçar ve ibâdetleri sırf Hak'km rızâsı için yaparlar. İçleri, Allah korkusu ile dolu, havf ve haşyetten vücûtları et tutmaz; bu yüzden de zayıf kalmışlardır. Bizler ise bu kadar sayısız nimetlere gark olmuş bulunduğumuz halde ne hak tanırız ne de hukuk. Zîrâ gayemiz dünyadır. Binâenaleyh onlarla kıyas olunacak bir hâlimiz bile yoktur. Vessçlâm.

KIU1K

Şunları da yazmadan geçemeyeceğim. Bakın, yarın kıyamet gününde Cenâb-ı Hak üç sınıf kimseye rahmet nazarıyla bakmayacak, onları mağfiret etmeyecek ve o güzel Cennet'ine koymayacaktır. Aynı zamanda onlara elem verici bir azap da vardır. Bu üç sınıfdan biri ihtiyarladığı halde zina eden, ikincisi hükümdar veya melîk olduğu halde yalan söyleyen, üçüncüsü de fakir olduğu halde kibirlenendir. Bâzı rivayetlerde de yemin ederek mal satanlardır. Zâlim hükümdarlar da bunlara ilhak edilmiştir. Yine bir rivayette de, halka musallat bir emîr, servet sahibi oldukları halde zekât vermeyen ve hayır hasenat yapmayan zengin^rle^ fakîr oldukları halde kibir ve iftihar edenlerdir. Yine bir rivâyetde Cennet'e girmelerine müsâade edilmeyecek kimseler zikrolunurken, zoru zoruna başkalarına karşı kibir ve azamet taslayan miskin ve fakîr kimse, ihtiyarladığı halde zina eden bedbaht, verdiklerini başa kakan (mennân) dedikleri kimselerdir, buyurulmuştur. Bir de şu çok dikkate şâyân bir hâdisedir:

Hazreti Ömer (na.)'ın oğlu Abdullah ile, Amr ibn-i Âs (na.)'ın oğlu Abdullah^ Merve denilen yerde karşılaşmışlar ve konuşmuşlar. Sonra Amr (r.a.)'ın oğlu Abdullah ayrılıp gitmiş. Hazret-i Ömer (r.a.)ın oğlu ise ağlaya ağlaya orada kalmış, orada olan başkaları sormuşlar:

"Hayır ola, neye ağlıyorsun?"

Cevaben:

- "Şu görüşdüğümüz Âs'ın oğlu Abdullah dedi ki; "Ben Peygamber (s.a.v.)'den işittim, "Az birşey (miskâle zerre diyorlar) bir kimsede kibir bulunursa, Allâh-ü teâlâ onu yüz üstü cehenne- / me atar" buyurmuştur.^Diğer rivayetlerde ise, bir insan öldüğü zaman kalbinde bir habbe, bir miskâl kadar kibir olursa, Cen-net'in ne kokusunu duyar ne de Cennet'e girer buyurulmuştur. Bütün bunlar bizlere anlatıyor ki, kibir had-di zâtında çok fena bir huydur ki bunun pek azına bile Cenâb-ı Hak razı olmuyor. Bu sebepten böylelerini ancak Cehennem temizleyecektir. Kibir aslında güzel giyinmek, temizliği ve güzelliği sevmek değil, asıl kibir, Hak'kı kabul etmemek ve halkı da beğenmeyip hakîr görmektir. Yoksa, Allâh-ü teâlânın verdiği nimetlerini izhâr edip şükretmek elbette kibir olamaz. Yalmz4)u nimetlerin Allâh-ü teâlâ'nın ihsanı, ikramı ve lütfü olduğunu unutup, şükür yerine

 r urı  f\nL,S\T^    V

küfrân-ı nimetle, bir de övünme, gururlanma, tekebbür, üstünlük taslamak ve Hak'ka boyun bükeceği yerde çalım satmayı Allah teâlâ Hazretleri elbette sevmez ve sevmediği kimseleri de Cennetine koymaz. Cennet sevdiklerinin yeri, Cehennem de sevmediği, sevilmeğe şâyeste ve lâyık olmayan kullarının yeri olduğu ve olacağı herkesçe ma'lûm olan bir hakikattir.

Kibir iç âlemde veya zahir görünüşte de olur. İçde olan kısım, nefsin huyu ve ahlâkıdır. Tebdil ve tağyiri çok zordur. Zahirî yâni dışda olan kısmı ise daha kolayryâni iç kısmındakine göre nisbeten ıslâhı mümkündür. Bu, yaptığımız işlerde, bilgilerimizde, hareketlerimizde, yürüyüş ve konuşmalarımızda belli olur, kendini gösterir. Meselâ, bazı âlimler hemen kendilerini beğenirler. Bu yargı her sınıftan âlime şâmildir. İster mülkî, ister askerî ve ister ilmiye sınıfından olsun. Bu da üçe bölünmüştür. Bir kısmı doğrudan doğruya Allah'a karşı tekebbür edip, ibâdet falan tanımazlar. Zamanın Fir'avunları, Şeddâtları, Nemrutları gibi. Bir kısmı da, Peygamberleri beğenmezler ve onlara itaat etmezler, kendilerini daha üstün görürler. Efendimiz (s.a.s.)in zamanındaki imansızlar gibi. Ebû Cehil ve benzerleri bunlardandır. Üçüncüsü de, halkı beğenmezler, onları hakîr görüp eğlenirler, fakîr fukara ile alay ve istihza ederler. Bunların hepsi kibirden doğan felâketlerdir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da bu kibir âfetinden bizleri muhafaza buyursun, âmîn...

Zîra çok kere insan kendini bilmez, pek iyiyim, benden daha iyisi olur mu?" der ve öyle zanneder. Bu da, âbidlerde, zâhid-lerde, sofularda, hattâ meşâyıh arasında dahî görüle gelen şeylerdendir. Cenâb-ı Hak'ka sığınmaktan başka çâremiz yoktur, vesselam.

O kul ne kötü kuldur ki, kibir ve gururla büyüklenir de, büyük olan Allah'ı unutur.

O kul ne kötü kuldur ki, zulmedip haddi aşar da, Cebbâr-i a'lâ olan Allah'ı unutur.

O kul ne kötü kuldur ki, Hak'kullahdan gafil olup, oyunlara ve günahlara dalar da, yarın gireceği mezarı ve çürümeyi -unutur!

O kul ne kötü kuldur ki, tuğyan edip kibirlenir de, mebdei-ni ve müntehâsım unutur, geldiği ve gideceği yeri düşünmez!

KIN

Kin

Mezmûm ahlâklardan ve necâset-i ma'neviyelerden biri de kindir. Kin, ancak deveye yakışır. Çünkü hayvandır, faydayı ve zararı, sevabı ve günahı bilemez. İnsanlardan buna mübtelâ olanlara, "Deve kini gibi kini vardır" derler. Halbuki deve bir hayvandır. O huyla birlikte yaratılmıştır. Mes'ûliyyet nedir bilmez ve zâten mes'ûliyyeti de yoktur. Lâkin insan, eşref-i mahlûkât olarak yaratılmıştır ve mevcudatın en şereflisidir. Ona kin neden ve nasıl yaraşsın? Ma'lûmdur ki kin hasetten doğar. Bu demektir ki, Hak'kın taksimatına razı olmamak ve bu sebeple de kardeşinin nail olduğu herhangi bir nimeti kıskanmak ve elinden gitmesini istemektir. Başka türlüsüne de razı olucu değildir. Siz ne kadar nasihat etseniz de faydası yoktur. O yine bildiğini okur. İçine yerleşmiş olan o çirkin huy, ona hükmetmekte ve onu kininden bir türlü vaz geçirmemektedir. Halbuki, bu kötü huyun sahibi, kendi eliyle şerefini, mevkîini zâyî etmekle beraber, ma'neviyâtı da o kadar bozulur ki hırsından, gazabından, kininden ne huzuru, ne rahatı ne de uykusu kalır. Huzûrsuz,perîşan bir halde rü'yâları ve hayalleri hep korkunç olur. Bunun terki için insan, sebeplerini arayıp, kendisinin haksız olduğunu anlaması gerektir. Bu da mümkün olmaz. Zîrâ o, dâima kendini haklı jşöryijD zaman iş kuvvetli bir riyazete ve kuvvetli bîr mürebbî veyajhürside ihtiyaç gösterir. Eğer bu kanâate erişmeye muvaffak olur ye ojexbjyjciye^JlLlibijeslim olursa, (Allâhü a'lem bi-murâdihî) insâallah tedricî suTeTtelalrTûTmâsî mümkündür.

Yoksa artık iş teneşire kalır.                                               "^

Bu sebepledir ki, insana yakışan ve yaraşan, kendini daimî bir şekilde kontrol altında tutup, bütün nimetlerin sahibi, mâliki ve-halikının Allâhü teâlâ olduğunu unutmamaktır. O kimîne

100

TASAVVUF! AHLÂK V

güzellik verir, kimine de çirkinlik. Kimine zenginlik verir, kimine de fakirlik. Kimine şeref, izzet verip kıyamete kadar adı hürmetle anılıp, ruhuna fatihalar gönderilir ve kendisinden şefaatler beklenip kimisinin firavunlar, nemrutlar ve şeddâtlar gibi adlan la'netle yâd olunup, şerlerinden Allah'a sığınılır. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak'kın hikmetlerindendir. Biz kulların bu hikmetlerin çözümüne kadir olmamıza izin verilmemiştir.

Bu huylarla ahlâklanmış insanlarla ülfet ve ünsiyet edip, günaha girmektense, onlardan uzak kalmak daha hayırlı bir harekettir zannederim. Herhalde bu gibi huysuzlardan nâşî Abd'ül-hâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretlerinin oğluna yazdığı nasîhatnâ-mede "İnsanlardan arslandan kaçar gibi kaç" demesi de, şâyânı dikkattir. Zîrâ huylar -bilhassa kötüleri- sârîdir.Tlpkı sârî hastalıklar, kolera, veba gibi. Şundan korkulur ki, bu gibi huysuz ve ahlâksız insanlarla düşüp kalkarken bir de bakarsınız ki, sizde de aynı hastalıklar ve aym huylar belirmeye başlar. Huyların teb-dîli ise çok zordur. Dağların yer değiştirmesi mümkündür. Hattâ yokedilmesi de mümkündür. Fakat huylara gelince, hayır demişlerdir. Nitekim atalarımız boşuna "Can çıkar, huy çıkmaz" dejmemişler midir?

Onun için azîz evlât, sevgili kardeş, sen dâima temiz kalbli, güzel ahlâklı, âlim ve fâzıl, âbid ve mütevâzî; zâhid ve dünyâya iltifatı olmayanları ve insân-ı kâmil olanları ara -bul ve onlara kul köle ol. M?llen ve bedenen hizmetlerinde kusur etme; yaramazlardan' da dâima kaç, vesselam.

HASZLJ

ıvı

Hased

Mezmûm huyların onuncusu haseddir. Hased her ne kadar kinin anası ise de, aralarında epeyce fark vardır. Bir kere hased, insanın sevaplarını, hasenatlarım, iyiliklerini yıkıb yakan, mahveden ve kendisini müflis bir halde sevâpsız bırakan bir dert, bir belâ ve bir felâkettir. Bu hususta bizleri irşâd için sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ne kadar uğraşmış ve ne kadar güzel nasî-hatlarda bulunmuştur. Hemen hemen her hadîs kitabında yazılıdır. Bize düşen bunları okuyup amel etmektir. Ma'lûmdur ki, haramlar ateş gibidir; düştüğü ve gediği yeri yakıp nasıl kül ederse, bu ma'nevî dertler, hastalıklar ve huylar da sahibini böylece yakıp kül eder. Fakat bunu sen göremezsin. Çünkü bu baş gözleri onları göremez. Canım şu mikrop denilen şeyi bile görebiliyor muyuz? Nerede kaldı iç âleminin yangınını görelim. Mikropların ancak mikroskop denilen âletlerle görülebilmekte olduğu gibi, bu ma'nevî hastalıklarla bunların yaptığı tahribatı da gönül gözleri olan kâmiller, arifler, sâdıklar görebilirler. Öyle ise hasta olunca nasıl doktora teslim olup, ilâçlarına devamla perhizlere dikkat ediyorsak, bu kâmillere de öylece teslim olup tavsiyelerine ehemmiyetle riâyet etmek lâzımdır. Bu gönül temizliği ve kalb temizliği denilen şey, öyle herkesin diline dolayıp dedikleri gibi "Sen benim içime bak, ben namaz filan kılmam amma içim çok temizdir" diyerek kendini aldatanlara kulak asma. Bunlar boş ve saçma sözlerdir. Selâmet-i sadır denilen o devleti, Cenâb-ı Hak ancak sevdiği ve rızâsını tahsîle çalışan kullarına verir. Onun için evvelâ Hak'kın sevgi ve rızâsını kazanmak için îmân ve İslâm'ın emrettiği yoldan çıkmamak ve Allah celle ve âlânın emirlerini tutup, yasaklarından kaçmak ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de sünnet-i seniyyelerine bütünüyle uymak gerektir. Başka türlü olmaz.

102

TASAVVUF! AHLÂK V

Bak güzel Peygamberimizin şu güzel nasihatine. Bunlar incilerden daha çok kıymetli sözlerdir. Ama ne yazık ki, insan dünyanın fânî olan bu boncuklarını boynuna takıp çalımlanır ve onu sandıklarda saklar da, ebedî saadetine sebep olacak nasihatleri kulağında bile tutmaz. Ne yazık! Bak dikkatle dinle:

Zan denilen, hakikati bilinmeyen ve şüphe üzerine karar verilen şeylerden sakınınız. Çünkü bu zan denilen şüpheli sözler yalanın en fenası sözlerdir. Vakıaya mutabık olmayan bu zan üzerine konuşulan sözler, sözlerin en yalanıdır. (Ekzeb'Ul-hadîsdir.)

İnsanların konuştuklarını gizlice dinlemek, ne suretle olursa olsun kötü bir şeydir. Bâzan insanların yanma sokularak on-lardanmış gibi görünüp içlerine girmek ve onların ahvallerini ve konuşmalarını ister teyble, ister kulağıyla dinlemekten ve bunları başkalarına nakletmekten sakınınız. Bu dinleme, ister kendisi için olsun, ister başkası için olsun ayıptır, günahtır, ahlâksızlıktır, sakınılması gerektir. Bu tecessüstür. Cenâb-ı Hak Kur'an-ı azîmü'ş-şân'da "Zandan sakınınız, tecessüs ve gıybet etmeyiniz" (5/13) buyurmuyor mu? Vakıa casusluk da tecessüstür. Ancak casusluk denilen iş, bir devletin kendi varlığını koruma hususunda, başka devletlerin kendi aleyhinde ne yapmak istediklerini ve buna ait çalışma plânlarının neler olduğunu öğrenmesi için lüzumlu ve meşru' bir teşkilattır. Büyük harbde İngiliz casusu albay Lavrens çok güzel Arapça öğrenmiş ve Osmanlı İmparatorluğu hududları içindeki Araplar arasına girerek, bir şeyh kıyafetinde faaliyete başlamış, bilhassa çöl Arablarım aleyhimize kışkırtarak, isyan çıkarmak suretiyle, bizim her santimine bir altın lira sarf ederek meydana getirdiğimiz Hicaz demiryollarını onlara tahrip ettirerek, Medîne-i Münevvere deki askerlerimizle irtibatımızın kesilmesi ve onların bize karşı isyan ederek ayrılmaları, bu casus sayesinde olmuştur. İnsanın dost ve düşmanını tanımaması kadar da fena birşey olur mu dersiniz?

Yine birbirlerinize sakın nefsâniyet yapıp da hased etmeyiniz. Biribirinize zahmet vermeyiniz. Hayırlı işlerde biribiriniz-den ayrılmayınız. Biribirinize karşı üstünlük taslamayınız. Biri-birinizin zarar ve ziyânını kat'iyyen istemeyiniz. Biribirlerine ha-

5/13 Hucurât, 12.                                           .

HASED

103

sedlik yapmak, kendi nail olmadığı dînî ve dünyevî nimetler için, bir din kardeşinizin elinden gitmesini istemek, müslümana değil, bir kâfire bile yakışmaz bir harekettir. Nasıl olur da bir müs-lüman, hem müslümanhk da'vâsındadır, hem de kardeşinin nail olduğu bir ni'meti çekemeyip, zevalini ister?

Bir de gıbta vardır ki, onun gibi kendisinin de olmasını ister. Yâni kendisi de ilim ve hikmet sahibi olsun, herkese faydalı olabilsin veya zengin olsun da fakîr fukaraya bol bol versin. Bu düşüncelere gıbta denir ki, bu hased gibi mezmûm değil, bil'a-kis mendûb sayılabilir. Ancak bu ikisi iyidir, başkası değil. Bir de biribirinize karşı sakın şikâk, nifak ve nefreti mûcib şeyleri de işlemekten sakınınız. Biribirinizden kesilmeyin, ayrılmayın, düşmanlık yapmayın. Allâh-ü teâlâ'nın emrettiği gibi kardeş olunuz ve kardeşçe yaşayınız.

Bunları yâni, yukarıda sayılan zan, araştırma, dinleme, casusluk, nefsâniyet, hased, buğzetme, küsüp ayrılma gibi biribirinize arka çevirme ve biribirinizle alâkasızlık olmadığı takdirde kardeş gibi olursunuz. Yâni neseben, ana baba bir kardeş gibi olunuz. Sevgi, yardım, muhabbet, şefkat ve ortaklıkta bir vücût gibi olun. Zîrâ, zâten müslüman müslümanın kardeşidir. Elbette neseben kardeşini nasıl sever ve yardımına koşar, onu bağrına basarsa, tıpkı müslüman kardeşlerinizle de öyle olmak lâzımdır. Onun için, ona zulüm etmek değil, belki zulmü aklına bile getirmez. Ne malında ne canında ona en küçük bir ziyan ve eziyyeti reva göremez. Çünkü has kardeşidir. Ona yardım ve muavenetini her ne şekilde olursa olsun kesmez. Çünkü öz kardeşidir. Ona hakaret kat'iyyen yapamaz ve onu hiç bir cihetten ayıplamaz. Zîrâ kendi aybını görmekten başkasının aybını görmeye vakit kalmaz. Sonra ayıpları olsa dahî müslümanhk ve kardeşlik hasebiyle onu örtmek ve onu müdâfaa etmek başlıca va-zîfelerinden biridir.

Sonra takva denilen şey ne dildedir ne de boyun büküp, göz yumup kendini aldatmaktır. Efendimiz (s.a.v.); (Takva hâhünâ) ta'birini üç kere tekrar edip, göğüslerine yâni gönüllerine ve kalbine işaret buyurmuştur. Yâni takvanın yeri, havfullahın, haş-yetullahın bulunduğu mevkî olan kalbdir, gönüldür. Havfullah ve haşyetullahı eğer gönüllerinize indiremediyseniz, kendi ken-

104

TASAVVUF! AHLÂK V

dinizi aldatıyorsunuz demektir. Bunu da zaman gösterecek ve öğretecektir. Sevap almak, ecir kazanmak çok kolaydır. İşte aldığımız abdestler, kıldığımız namazlar, ister farz, ister nafile olsun, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz zekâtlar ve sadakalarımız, bahusus hac esnasında ibâdet ve hasenatımız, camilere, va'zla-ra, mekteb ve medreselere giderken attığımız adımlar bile sevap ve ecir kazanmamıza vesiledir. Fakat çok dikkat edilmesi lâzım gelen birşey vardır ki, o da, yasakların ve günahların her türlüsünü terk edebilmektir. Bunun başı, dünya sevgisi olmakla beraber, halkın seni medhetmesini istemek arzularından vaz geçmeye bağlıdır. Bu da herkesin yapabileceği birşey değildir. Bak insan gayet güzel gıdalarla beslenir, sıhhatine çok titizdir, bununla beraber kuvvet ve kudreti, kilosu falan hep yerinde olduğu halde en ufak bir zehir parçası, o canım vücudu bir anda yok ediverin O kadar bakım ve masraflar havaya gider. Hiç bir faydası bile olmaz, onun yeri artık kara topraktır, bunu hepimiz

biliriz.

Demek ki tehlikelerden korunmak, beslenmekten daha evlâdır. Evet beslen, fakat tehlikelerden hem kendini hem de çocuklarını korumasını bil. Sıhhatli olmak, hastalıklardan salim bulunmak, mikroplardan korunmaya bağlıdır. Allah esirgesin bir mikrop aldın mı, ondan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu, hele mikropların nev'ine göre çok müşkil olduğunu artık bilmeyen yoktur. Maazallah, kanser mikrobu da ayrı bir felâkettir. Bunları yazmaktan maksadım, ibadetlerin, sevapların, hasenatların muhafaza edilip, zâyî edilmemesi içindir. Yoksa bunları herkes benden daha iyi ve daha a'lâ bilir. Fakat tatbîkat olmadıkça bilgi de kat'iyyen fayda etmiyor. Evvelce de yazmıştım, yine kısaca bahsedeyim. Kablarımızı, kalaycının nasıl ovup temizlediğini herhalde görmüşünüzdür. Acaba niçin o ameliyatı yapmadan kalaylamıyor? Yine bilirsiniz ki, o pislikler mevcut iken kaplar ka-laylanamaz, yânî kalay tutmaz. Gönül de böyledir. Günahlarla, ma'nevî ve mezmûm huylarla dolu oldukça oraya ne nûr girer, ne de rahmet. Kasvet-i kalb demek, kalbin taş gibi katı, hissiz, merhamet, şefkat ve insaniyetten mahrum oluşu demektir.

Bu kadar va'z ve nasîhatlar dinliyoruz, hiç bir faydası olmuyor. Çünkü va'z edenler de sözleriyle amel etmedikleri için

HASED

105

müessir olamıyorlar diye kabahati vaizlere yüklerler. Halbuki vâ-û, yağan bir yağmura benzer, bu bulutlar kapkaradır. Fakat içlerinden o güzel billur gibi su tanecikleri dökülür. Şimdi bu rahmet dediğimiz su, bir beton üzerine veya bir kaya üzerine düşerse ne faydası olur? Akar gider. Fakat hazırlanmış, sürülmüş bir tarlaya, yumuşacık toprağa düşerse, ne nimet ve ne devlettir. Köylü kardeş ne kadar sevinse yerindedir. Çünkü mahsûlü bereket kazanacaktır, arttıkça artacaktır. Eğer sürülmemiş, kupkuru kaskatı bir toprak ise hiç bir faydası olmıyacağı aşikârdır. Ancak yabanî otların bitmesiyle tarlanın kuvvetini alır ve zayıflamasına sebep olur. İşte bunlar bize bildiriyor ki kötü huylar, kalble-rin katılaşmasına, dolayısıyla rahmet, şefkat, hamiyyet, şecaat, salâbet-i dîniyye ve emsali nimetlerin birer birer gönülden silinip, İslâm'lık değil, insanlığın bile kalmamasına sebep olur; kötü huylu kimse kendi kendini aldatır. Yine buyuruluyor ki "Ha-sedden sakınınız." Zîrâ hased, muhakkak surette hasenatı, sevapları, iyilikleri yer bitirir. Mahvedip yok eder. Yânî akşama kadar alın teriyle kazandığınız paralan düşürüp zâyî etmeniz veya çaldırmanız ne kadar acı ise; hasedin hasenatı mahvetmesi daha çok acıdır. "Hasedciler, lâf getirip götürenler (Nemmâmlar) kâhinler, benim hakîkî ümmetimden değildir." buyrulması ne kadar ma'nâhdır.

Bundan dolayıdır ki îmân ile hased bir arada birleşemez. Hakîkî îmân sahipleri Allâh-ü teâlâ'nın taksimine dâima razıdırlar. Kendisinin hiç birşeyi olmasa bile, diğer mü'min kardeşinin hesapsız malı, mülkü olsa, zerre kadar onda gözü olmaz ve onun elinden çıkmasını kat'iyyen istemez. Allah için gazalara giden gazilerin ayak tozlarıyla Cehennem dumanının birleşme-yeceği gibi,îmân ile hased de birleşemez. Hasedin on çeşit zararını saymışlardır:

Birincisi: Allâh-ü teâlâ'nın ve Resûl'ünün (Hased etmeyin) emirlerine muhalefettir.

İkincisi: Kalbinde hakîkî îmân bulunmaz, îmânla hased birleşmez. Ne büyük zarar!

Üçüncüsü: Ateşin odunu yediği gibi; hasenat, defterinden silinir.

Dördüncüsü: Hasedin zararından başka hiç kârı yoktur.

106

TASAVVUF! AHLÂK V

m

Beşincisi: Hased sahibi kâmil, îmânlı müslüman değildir.

Altıncısı: Hasedinden nâşî uykusu kaçar, rahat ve huzur bulamaz, dâima başı derttedir.

Yedincisi: Sahibinin cehlinin en bariz delilidir.

Sekizincisi: Hasedsizlik, sahibinin istikâmet ve hidâyet üzere olduğuna alâmettir. Hased ise bil'akis o kimsenin dalâlette olduğuna işarettir.

Dokuzuncusu: Hasedin terki, sahibinin Cennet'e girmesine sebep olur. Fakat hasedci mahrumdur.

Onuncusu: Hasedden kaçınmak, ahlâk ve tabiat güzelliğine, soy, sop ve neslinin pâk ve temiz olduğuna işarettir. Hâsid ise bil'akis, huyu ve tabiatı bozuk, belki nesli de bozuk olacağına işarettir. (5/14)

Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi bu ma'nevî necasetlerden emîn ve muhafaza buyursun, âmîn. Bi hürmeti Seyyid'il-mürselîn ve sallallâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

ADAVET VE KUŞLUK

107

5/14 Bkz. et-Tergîb ve't-Terhîb, d, sh. 544.

Adavet ve Küslük

Mezmûm ahlâkların onbir ve onikincisi, ma'nevî necaset olan düşmanlık beslemek ve dargınlıkta devamdır. Bu küsme illeti, biribirlerine arka çevirme ve yüzüne bakmamakla tezahür eder. Halbuki, müslümanlık denince ilk akla gelen şey kardeşliktir. Çünkü müslümanlığı bizlere ta'lîm edip, öğreten büyüklerimizden ve okuduklarımızdan anladığımıza göre, mü'min olan mutlaka müslümandır. Hiç şüphe yok ki, müslüman olan da mümindir. Bunlar biribirinden ayrılmayan ikizler, yani can ile ceset gibidirler veya iç ile dış gibidirler. Binâenaleyh, müslüman dâima biribirleriyie kardeş gibi geçinen ve biribirlerine her zaman her işte maddî, ma'nevî yardımda bulunan, elinden tutan ve onun dâima iyiliğini ve kemâlini isteyen kimse demektir. Böyle olunca artık darılmak, küsmek, arka çevirmek, buğz etmek, hased etmek, çekememek, insanın aklı ve hayâline bile gelmez. Nerede kaldı, aleyhinde bulunmak ve onun zararına en ufak bir teşebbüste bulunmak ve şâire gibi kötü işler yapsın. Fakat hilkat-i insanda, bâzan kızmak, ve gazab etmek gibi çirkin huyların bulunması sebebiyle, şayet böyle bir dargınlık olursa, en çok üç günü geçmemesi lâzımdır. Eğer biribirlerine rast gelip karşılaştıkları zaman önce hangisi selâm verirse, hayırlısı odur ve bu selâmla dargınlık ve küslük kalkmış olur. Eğer üç günden sonra dargın olarak ölürlerse, Cehennem'e müstehak olacakları açıklanmıştır.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî (rh.a.) Hazretleri müt-tefikan beyân ederler. Bu sebepten hiç bir mü'mine lâyık ve helâl olmaz ki, müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs dursun. MaaPesef bâzı akrabây-ı taallukâtta da görülegelen halattandır ki, hiç ehemmiyeti olmayan ufak tefek şeylerden nâşî ve bâhu-sûs mîrâs meselelerinden dolayı, artık biribirleriyle ölünceye kadar darılanlar, küsenler bulunmaktadır. Bu ise sırf cehlin doğurduğu bir belâdır. Mîrâs denilen şey, biraz da sende emânet olup,

108

tasavvuf! ahlâk v

başkasından sana nasıl geçtiyse, senden de yine başkalarının ellerine geçeceği unutulmamalıdır. Bu iş olsa olsa kısa bir müddet emanetçiliktir. Bunun için kavgaya, gürültüye ne lüzum var? "Sen çok aldın, bana az verdin, veya iyisini sen aldın, bana kötüsünü verdin" gibi cahilane sözler söyleyip, bir emânet için küsmek, darılmak hiç olur mu? Fakat insanlar çok çeşit huylu, ayrı tabiatlı olduklarından, kıymetsiz şeyler için gürültü çıkarmaktan adetâ lezzet alırlar. Ne ahmaklar vardır ki, bunlara va'z ve nasîhat da para etmez. Hattâ dayak veya hapis bile fayda etmez. Çünkü kalb kararınca ve katılaşınca, merhametten, şefkatten, yardım duygusundan mahrum, menfaatinden gayri birşey bilmeyen ve ancak kendi aklını beğenen bir zavallı halini alır. Bu gibilere ne derseniz boşuna nefes tüketmiş olursunuz. İlm ü irfan nimetinden mahrum olan bu zavallılar, İslâm'ın kadir ve kıymetini bilmeden, dünyâdan göçüp giderler ki, en büyük felâkettir. Yine müslümanlık da'vâsında bulunan hiç bir kimseye lâyık olmaz ki, bir müslüman kardeşiyle üç günden fazla küssün. Eğer bu üç gün içinde veya daha sonra karşılaştıkları zaman, hangisi önce selâm verirse, diğeri de "aleyküm selâm" diye cevap verecek olursa, ecirde, sevapta ikisi de müşterek olurlar. Eğer karşı taraf selâma cevap vermezse, yâni "aleyküm selâm" demezse, vebali ona olmakla beraber o selâmı melekler cevaplar. Yânî melekler "aleyküm selâm" diyerek, selâmın karşılığını size verirler. Selâmı almayana da şeytan karşılık verir. Bu küslük üzere şayet barışmadan ölürlerse, Cennet'e giremiyecekleri, bir rivayette de girseler bile, artık biribirlerini göremeyecekleri bildirilmiştir. Hattâ, küslük ancak üç gün olur derler de barışırlarsa, ne a'lâ! Şayet barışmazlarsa, Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri onlar barışıncaya kadar onlardan yüz çevirir, yânî rahmetini ihsan buyurmaz.

Yine buyuruluyor ki, eğer bir kimse bir sene küs duracak olursa, onu öldürmüş gibidir. Yânî, katile verilen ceza gibi cezaya müstehak olur. Her Pazartesi-Perşembe günleri kulların hesapları, yer meleklerinden gökdeki meleklere verilir. Diğer bir rivayette ise, her Pazartesi-Perşembe günleri Cennet kapıları açılır da şirk edenlerden mâada hepsi affolur. Yalnız küsler kalır. Bunların mağfiret olunması barışmalarına kadar bırakılır. İslâm'da üç günden fazla küslük yoktur. Eğer küslüklejinijdevaffl^tirir-

ADAVET VE KÜSLÜK

109

lerse, barışıncay^jçajd^rjsjârn^danffjcarlar. Aman yâ Rabbi, bunlar ne acı şeylerdir! Sen müslüman kullarını bu gibi felâketlerden koru yâ Rab.

Bu arada tevbe edenlerin tevbelerini, Allâh-ü teâlâ kabul edip mağfiret eder de, yalnızjçüslenn tevbelerinin kabulü, barışmalarına kadar kalır.

Bakınız, önümüzdeki Şa'bân ayının onbeşinci günü berât kandilidir. Cenâb-ı Hak o'gece kullarına nazar edip, tevbe eden, mağfiret isteyen (müşriklerden gayri) bütün kullarını mağfiret eder de, küs, dargın, buğz ve adaveti kavî, cemâati terk eden ve bid'atleri işleyenler, yine af olunmadan kalırlar. O gece af olunmayan beş kişi daha vardır, ama onlardan burada bahse lüzum yoktur. Yalnız şu var ki, verdiklerini her ne sebeple olursa olsun başa kakanlarla, ana ve babalarına itaat etmeyenler ve bir de içki mübtelâlarının da af olunmayacaklar arasında olduklarını da unutma. Adam öldürenlerle, intihar edenler de o mübarek berâet gecesinde af olunmayanların arasındadır. Bunların arasında bir de sihir yapanlarla, kin güdenleri ilâve edebilirsiniz. Şâbân-ı şerîfin onbeşinci günü gelen Berâet gecesinde Efendi7 miz (s.a.s.) Hazretlerinin secdede okudukları duâ da şudur:

Bu duayı iyi belle, ezberine al. Sonra her zaman gece namazlarının secdelerinde çok oku ve ağla.

Üç kimse vardır ki, kıldığı namazlar Allah'a ref olunmazlar. Yâni kabule şayan değildirler. Bunlardan birisi: Bir kavim jmu istemediği haldejnılara imâm olan kimse. İkincisi: Kocasını kızdırıp, yatağjnH^j^in^^ımhlriamâzT. Üçüncüsü deTBi-lîbTrlermTdâTfğTn, küs, nefretüderTve arkalarını dönenler. Gö' rtlyörsun~ya^^ârğînTik"ne"kadar çirkıiı bL^vdîr. Şu var ki, buğzu-fillâh denilen (yâni sırf Allah rızâsı için buğz etmek ve küsmek) dir ki, Allâh-ü celle ve alâ'ya ve Resulüne isyan eden-

110

TASAVVUF! AHLÂK V

lere veya kendilerinden müslümanlara, İslâm'lığa bir zarar gelme ihtimâli olan kimselerle konuşulmamasına ruhsat vardır.

Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri de, ezvâc-i tâhirât validelerimize karşı bir ay dargın durdukları gibi, Hazret-i Ömer (r.a.)'ın oğluyla dargınlığı da, bu gibi sebeplere dayanır. Bu cümledendir ki, Tebük gazasında özürleri olmadığı halde bu gazaya iştirak edemeyen üç kişiyle de müslümanlar konuşmamaları için hassaten tenbîh edilmişlerdi. Bunlardan birisi Kâ'b ibn-i Mâlik (r.a.) Hazretleri idi ki, tam elli gün kimse bunlarla görüşmemişti. Tafsilâtı hadîs kitablarında uzun uzadıya yazılıdır. Hattâ son on günde hanımlarından da ayrı kalmaları kendilerine bildirildi. Onlar da hanımlarından ayrılıp yapayalnız kalmıştı. İçlerinden biri fazla ihtiyar olduğundan, onun hanımının yanında kalmasına izin verilmişti. Bu hâdise, özür yokken, sırf ağır davranmaları yüzünden, gazaya iştirak edememenin cezası idi. Bak şu müslümanlara da, ibret al. Mevlâ cümlemize geçmiş büyüklerimizin davranışlarından ibret almayı nasîp buyursun, âmîn.

Bilhassa akrabâ-yı teallukât ile dargınlıkta, onların her ne kadar kusurları olsa dahî, onu sen Mevlâ'ya bırak. Herkesle ve bahusus akraba-yı teallukât ile iyi geçinmeye bak. Eğer biz bu günkü hâlimizle şunun şu kusuru var, bunun da bu kusuru var deyip, kırılacak ve ayrılacak olursak, kimsenin kimse ile görüşmemesi lâzımdır. Büyük bir zararın vukuu melhuz olmadığı takdirde, selâmlaşmak ve biraz resmî olmak kâfidir. Kendilerinden zarar geleceği umulan kimselerle ise, "Giöiüşjnekten görüşme-^mesi_daha_evlâdır" demişlerdir. (5/15)                ~~

5/15 Bkz. et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/454-462.

Ki r/i^t, ı

ııı

Riyaset Sevgisi

Ma'lûmdur ki, insanları Hak'tan alıkoyan çok çeşit sevgiler vardır. Kadın sevgisi, çocuk sevgisi, mal, mülk sevgisi, baş olma (riyaset, iktidar) sevgisi; bir de Hak sevgisi vardır. Bu sevgilerin yerleri hep ayrıdır. Fakat reislik, baş olma sevdası, hüküm ve kumanda sahibi olma sevgisi, ayrı bir sevda ve ayrı bir derttir. Bakarsınız, bunun için ne yüz suları dökülür, ne tabasbuslar, yaltaklıklar yapılır da, bir kere emeline nail oldu mu, artık yanına yanaşmaya imkân olmaz. Kendisine o makamı veya mansıbı te'min için uğraşanları bile çoktan unutmuştur. O şimdi kavuştuğu mevkiin sarhoşluğu içinde mest-ü hayran bir haldedir. Halbuki bilmez ki, bunların hepsi muvakkat şeylerdir. Akıllı kimseler bunlara ne iltifat ederler, ne de böyle dünya işleriyle vakitlerini zâyî ederler. Bu baş olma sevdası, tabiîdir ki, dünyâyı sevmekten ileri gelmektedir. Halbuki dünyâ sevgisi bütün günahların başıdır. Çünkü bütün haksızlıklar, kötülükler, hattâ merhametsizlikler, hep bu dünyâyı sevmekten doğmaktadır. Kavgalar, kıyametler yine bu dünyâ sevgisinin neticesidir. İnsanların huzurunu kaçırıp onları çeşitli ızdıraplara sevk eden, o muharebe dedikleri afatlar, hep bu dünya sevgisinin mahsûlüdür. Bu uğurda zavallı insanoğlu, aç kalır, çıplak kalır, soğuktan donar, çok kere de malını mülkünü, hattâ vatanını kaybeder, perîşân olarak ölür, cân-ı azizini istemese de verir. Hele topların, tayyarelerin sinir bozucu gürültüsü, ne rahat bırakır, ne de uyku. Bütün bunların sebebi hep dünya sevgisi değil de nedir?

Evet dünyada bulunduğumuz müddetçe yemek, içmek, giyinmek, ev, bark, odun, kömür ve şâire gibi zarurî ihtiyaçlardan vareste kalamayız. Ancak bunların te'mîni için çalışmanın da farz olduğunu bilmek lâzımdır. Sonra evlenmek de ayrı bir ihtiyaçtır. Şüphesiz bütün bunlar varlık ve paraya dayanır. Ama bunları sanma ki dünyadandır. Bunlar, niyyetlerimiz hâlis olduğu

112

TASAVVUFİ AHLAK  V

takdirde, hep sevap plan işlerdir. Fakat insanın bazı günahları vardır ki, ne yapsa affolunmaz. Lâkin maîşet hususundaki zahmetlere, sıkıntılara, zorluklara dûçâr olması;" insanın en büyük günahlarının affına başlıca sebeptir.

Şu halde bunlar dünyadan değil, dünyada iken ahiretimizi kazanabilmek için vesilelerdir. Elbette yemeden, içmeden yaşamak mümkün olmaz. O zaman ibâdeti ne ile ve nasıl yapacağız? Öyle ise bunlar dünya sevgisi değil belki âhiret ve Hak sevgisi için gereklidir. Şu halde bunlar da âhiret amellerinden sayılırlar.

Riyaset sevgisi denilen belâ hiç de böyle değildir. Onda ne Hak rızâsı vardır, ne de amel. O yalnız baş olsun ister. Halbuki reisliğin mes'ûliyetini birazcık olsun idrâk etmiş olsa, İmâm-ı A1 zam (rh.a.) gibi ölümü tercih eder de o mes'uliyetli işin içine girmek istemezdi. Bu konuda bizler kendimizi korumaktan, hattâ çocuklarımızı bile korumaktan âciz olduğumuzu her zaman görmekteyiz. Reîs olunca tabîî olarak birçok hizmetler sırtımıza yüklenecek ve Hazret-i Ömer (r.a.), "Köprüden geçen bir hayvanın ayağı oradaki çukura düşüp kırılsa, mes'ûlü Ömerdir" buyurmuştur ki, bu mes'ûliyeti müdrik olmayanların böyle işlere atılması elbette çok tehlikeli bir şeydir. Herhalde bundan dolayıdır ki, şeyhlerin reîsi Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretleri, "İmâm ve müezzin olmamak şartıyla cemâati terketme" buyurmuştur. Bak o büyükler, reislikte ne büyük felâket ve musibet olduğuna kânidirler ki, bizim imâm ve müezzin olmamızı bile istemiyorlar. Vay o riyaset makamlarında oturanların hâline! Çünkü on kişinin başına emir olan kimselerin, yarın kıyamet gününde elleri boyunlarına bağlı olarak haşrolunacakları ve bunların kurtulmaları, ancak yaptıkları adalet ve iyiliklere bağlı olacağı gibi, haksızlıkları ve günahları da öylece Cehennem'e atılmalarına sebep olacaktır. Onun içindir ki, me'muriyetin ve riyasetin evveli melâmet, ortası nedamet, sonu da Cehennem azabıdır. Adalet etmek pek kolay birşey değildir. Bahusus akraba ve dostlarına karşı insan dâima yardımı sever. Onlara ağır cezalar vermekten kaçınır. Bu ise haksızlık olarak onu Cehennem'e götürmeye yetecektir, vesselam.

Bakınız, Hazreti Osmân-ı zinnûreyn (r.a.) Hazretleri halîfe olunca, Hazreti Ömer (r.a.)'ın oğlunu kadı yapmak için emir ve-

11J

rince, Hazreti Abdullah (r.a.) özür beyan ederek affını ister. Fakat Hazreti Osman (r.a.) Hazretleri de emrinde ısrar ederek mutlaka vazifesi başına gitmesini ister. Bu durumda dahî Hazreti Abdullah kadılığı kabul etmemekte ısrar eder ve hep affını diler. Nihayet yakasını kurtarır. Buna benzer bir diğer vak'a da, Hazreti Ömer (r.a.) Hazretlerinin hilâfeti zamanında geçer. Bişr ibn-i Âsim (r.a.) isminde bir zât, Havâzin kabilelerinin zekâtlarım toplamaya me'mur edilmiş fakat Bişr (r.a.) bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.), "Size düşen itaat değil midir, niçin gitmiyorsun?" deyince "Evet bize düsen itâat-tır, fakat ben Resûlullah'tan işittim ki; |(Her kim müslümanla-rın işlerinden bir işe memur olursa, kıyamet gününde Cehennem köprüsünün üzerine getirilip orada durdurulur. Eğer muh-sin ise, kurtulur. Eğer müsî (günahkâr) ise yâni kötü işler işlemişse, köprü yarılır ve yetmiş sene derinliği olan Cehennemin dibini boylar) {Sonra bu hadîs-i şerifi Ebûzer (r.a.) Hazretleri de te'yît etmişlerdir. Bu suretle Bişr (r.a.) da yakasını kurtarmıştır.

Hele şu, ne kadar ibret vericidir. Hazret-i Hamza (r.a.) Hazretleri, birgün Efendimiz (s.a.s.) Hazretlerinden bir iş, bir memuriyet istemişler, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Hazretleri de bakın ne buyurmuşlar. "Yâ Hamza, bir nefsi ihya etmek mi yoksa öldürmek mi daha sevgilidir?" Cevaben "Elbette ihyâsı daha sevgilidir" deyince, "Öyle ise nefsinin kemâle ulaşmasına bak, âdâb-ı şerî-ata riâyetle sâlih ameller işle" buyurmuşlardır.

Şimdi birlikte düşünelim. Hazret-i Hamza gibi cesur ve muktedir, bir mübarek zâta vazife vermeyip, ona "Nefsinle meşgul ol" demesi, bizler için en büyük bir ders değil midir?.. Her önümüze gelen kimseyi birer vazifeye ta'yîn etmek doğru mudur? Herhalde bunların idare işlerinde yapacakları kuvvetle melhuz aksaklıkların vebali, onları ehil olmadıkları işlere getirenlere âit değil midir? Elbette böyledir. Çünkü onların, o işlerin başına gelmelerine sebep olan odur. Rüşvet ve irtikâbın sebeplerinden biri de böyle ne idüğü belirsizler değil midir? Gözleri doymayan ve ömürlerim sefahat, kumar, içki ve kadın peşinde geçirenlere ne para dayanır, ne de başka birşey. O takdirde, herhalde baş vuracağı en kolay çâre rüşvet ve irtikâptır. Sonra da bu işe bir kere alıştı mı artık bir san'at veya vazife telakki edilerek, rüş-vetsiz iş yapmak veya yaptırmak imkânı kalmayacaktır. O za-

man tabiî olarak, rüşvet vermeyenlerin işleri bir çok zorluklarla karşılaşacaktır. İşte bütün bunlara sebep olan memurları ta'yîn edenler de aynı günaha ve belki de daha fazlasına müstahak olacaklardır. Fakat iş bu kadarla da kalmaz. Netice itibariyle, devletin îtibârı sarsılır, zayıflar ve belki de yıkılmasına ve sonra da tarihte ismi kalıp, haritadan silinmesine kadar gider. Bu hususta son derece titiz ve uyanık olmak lâzımdır. Hiç bir bilgi, görgü ve tecrübeliliğe bakılmadan, elindeki diplomaya göre vazîfe vermenin ne kadar yanlış olduğunu zaman gösterecektir. Bugün iş başlarında ne kadar uygunsuz, devlet nizâmını bozmaya gayret eden kimseler mevcut olduğu görülmekte ve bilinmektedir ki, bunların mes'ûlleri hep onları ta'yîn edip oralara getirenlerdir. Sâdık, namuslu, vatansever, adalete, Hak'ka ve nizamlara riâyet edecek kimseleri arayıp bulmak, başlıca bir vatan borcudur. Bununla beraber eski müslümanların me'mur olmaktan ne kadar korkar ve kaçar oldukları da bizler için çok mühimdir. Bu devirde me'mur olmak kolay, kolay ama eğer âmirler zâlim kişilerse, onların zulümlerine yardımcı olmak ne kadar tehlikeli bir iştir! Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîm'inde hassaten zâlimlere yardımcı olmaktan bizleri men' etmiş ve onlara (Ve lâ terkenû) nehyi ile meyil ve muhabbeti bile yasaklamıştır. Nerede kaldı onlara hizmet ve yardımda bulunmak! Cenâb-ı Hak'kın çok çeşitli helâl kazanç yollarını bırakıp ta devlet kapılarına koşmak, bana kalırsa pek akıllı bir iş değildir. Belki insanın karnı rahat doyar, lâkin ind-i ilâhîdeki mes'ûliyeti çok ağırdır. Bu mes'ûliyeti müdrik olanlar, büyüklerin dedikleri gibi "Bir güzel Arap atı görmüşler de, (Bu neye yarar?) diye sormuşlar. Cevaben binip me'muri-yetten kaçmaya yarar" diyerek felâketi bizlere göstermişlerdir. Fakat yine bizim gözlerimiz hep me'muriyettedir. Çalışmaktan her nedense pek hoşlanmıyoruz. Hele hanımlarımızın gözleri hep me'muriyettedir. Veya me'murlardadır. Çünkü bütün düşünceleri, kocaları öldüğü zaman kalacak maaştadır. Bu suretle, sözde istikballerini garantiye alarak, rahat bir hayata kavuşacaklarını zannederler. Halbuki kimin ölüp kimin kalacağını Allah-tan başka kim bilebilir?

San'at ve ticâret çok iyi bir devlettir. Kanâat hepsinden daha büyük bir nîmettir. Hazır maaşlara göz dikmektense, Allâh-ü teâlâ'nın tükenmez hazînelerine bel bağlamak daha uygun ol-

sa gerektir. Şu hayvanlardan da bir ibret almak lâzım, hepsi, karınlarını doyurmak için nasıl çalışırlar. Hele arılar, üstelik bizlere ne güzel bal verirler. Eğer bu hayvancıklar da başkalarına hizmetkâr olsalardı, ancak kendilerini doyururlar, bizlere birşey kalmazdı, değil mi?

Felah ve kurtuluşu ta'rîf ederken ne güzel buyurmuşlar: Elinden gelirse emîr olma, kâtib de olma, arif de olma.. Arifin ta'rî-finde; cemâatin işlerine bakanlar, kabîle reisleri ve emîrler diye şerh edilmiştir. Bugün bu iş, muhtarlardan tutun da, en üst kademeye kadar her memura şâmildir. Askerde de onbaşıdan başlar. Bu memuriyet sınıfına giren hâkim ve savcılarda daha büyük tehlike arz eder. Binâenaleyh, velev iki kişi arasında dahî olsa, hüküm vermemek, yetim mallarına vasî olmamak, emâneti kabul etmemek lâzımdır. İnsanlar hilkaten emir olmaya ha-rîsdirler. Fakat bunun sonu, yarınki kıyamet gününde nedamet, husrân ve pişmanlık olduğunu da unutmamak gerektir. Zîrâ "Son pişmanlık fayda vermez" olduğu hepimizin bildiği aşikâr bir şeydir.

İnsanlar akıbetlerini pek iyi bilemedikleri için, me'muriye-ti ve bahusus emir verici bir âmir olmayı çok severler. Severler ama bunun sonu, dünyada ve âhirette bir azap, bir felâkettir. Bu işi şuna benzetmişlerdir: Çocuk meme emmesini pek sever. Onun bütün yaygaralarını ancak meme teskin eder ve susturur. Memeyi ağzına alınca, neşe ile emmeye başlar. Gerek o anda ve gerekse vakti gelip büyüdüğü zaman, memeden kesilme zamanı gelince, anasına çok sıkıntı çektirir. Çocuk alıştığı bu tatlı memeyi bir türlü bırakmak istemez. İstemez ama, böyle devama da imkân yoktur. Nihayet birgün zorla memeden keserler. Tabiî o da, ağlar, bağırır, çağırır, velhâsıl pek kolay olmaz.

İşte me'muriyet de tatlı bir memeye benzer. Fakat bir gün gelir azlederler, bir kulpunu bulup atarlar veya kovarlarsa ne kadar acı olur! İzmir'in Fâtihi, düşmanı denize döken Bursa'lı Nu-reddin Paşa, birgün geldi ki, bütün me'muriyet hizmetlerinden mahrum edilerek, vazifeden atıldı. Biz bunun sebebini burada yazacak değiliz. Sen istiyorsan ara bul. Herkes dalkavukluk yapamaz. Esasen dalkavukluk aslında çok mezmûm ve adîliktir. Dokuz köyden kovsalar dahî sen yine sakın doğruluktan ayrıl-

116

TASAVVUF! AHLAK V

ma, doğrunun yardımcısı Hazreti Allah'tır. O elbette seni utandırmaz.

"İnsanlar arasında hükmetmek isteyen hâkim veya me'mu-riyet için ta'yîn olunan kimse, bıçaksız kesilen hayvan gibidir" denilmiştir. Çünkü bıçakla kesilen, daha az acı çekerek daha çabuk öleceğinden, bu ta'bîr kullanılmıştır. Fakat bıçaksız kesilme ta'bîri, çok çeşitli tefsirlere yol açmış, bazıları buna, "Dininin helakidir" demişlerdir. Çünkü kesme ameliyesi mutlaka bıçakla olur. Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin bunu bırakıp da bıçaksız demesi, buna delâlet eder demişlerdir.

Şuna da dikkatinizi çekerim: Yarın insanlar, temennî edip isteyecekler   ki   saçlarından   Süreyya  yıldızına  —gökle  yer arasında— asılı kalsalardı da, böyle bir me'muriyet, vazîfe veya reislik yapmasalardı. İnsanların işlerine karışıp, onlara âmir olmanın böyle bir felâket olarak gösterilmesi, hep bu işlerde sadıkane, âdilâne ve ihlâs ile amel edememenin korkusudur. Tabiî bu işler, hep olacak birer vazifedirler. Fakat bu vazifeleri âdilâne ve sadâkatle, dürüst bir şekilde yapabilecek adamlar lâzımdır. Böyle kimseleri yetiştirmek de yine millete düşen en mühim bir vazifedir. Aksaklıkları görüp de neme lâzım deyip geçmek, hiç bir müslümana yakışmazken, bilmem neden susup kalınır? Böyle olunca da meydanı boş bulan tilkiler de arslan kesilip, istediklerini yaparlar. Bunun için milletin dâima uyanık ve, şuurlu olması ve Allah'ın yasak ettiği şeylerden kaçarak, emirlerine sımsıkı sarılmasının sırrı ve hikmeti meydana çıkar. Eğer bir memuriyeti, sen istemeden seni çağırıp verirlerse, Allâh-ü teâlâ senin her işinde sana yardımcı olur. Eğer kendin tâlib olursan, o işin üstesinden gelmen için seni kendi kendine bırakırlar. O zaman çok kere sen de âciz kalıp, işin içinden istenildiği gibi, lâyı-kı veçhile başarıp çıkamazsın. Ayağım ona göre denk al, vesselam.

RtYÂ VE SUMA

117

Riyâ ve Süm'a

Riya pek büyük bir derttir. İnsanın kendisini bu âfetten kurtarabilmesi bir lütf-u ilâhî olmakla beraber, kuvvetli bir ilim ve ilmiyle beraber ihlâs ile amel etmeğe vabestedir. Bununla beraber bir de nefsiyle mücâhededen de hâli kalmamak îcâbeder. Çünkü nefisler, dünyâ lezzetlerine, makamlarına karşı meyyaldir. \ânî onlara meyledicidir ve sevip hoşlanıcıdır. İlim onu her ne kadar bu kötü meylinden men etmeğe çalışırsa da, bâzı cazip haller karşısında âciz kalır. O zaman nefsin, seninle mücâdele ve mü-câhedeye alışmış; usta, mahir bir asker gibi seni yenecek şekilde hazırdır. Böyle bir mücâhedeye alışmamış insanlar, hiç harp görmemiş, tatbikatını da bilmeyen acemi bir asker gibidir. İnsan eğer bu harbe kendini hazırlamamışsa, düşmanın tecâvüzüne karşı hemen âciz kalıp, ya teslim olur veya kaçar. Halbuki bugün kaçmak, hiç bir fayda vermez. Çünkü düşman, seni teslim alıncaya kadar peşini bırakmaz. Nihayet ya ölürsün veya esir olursun. "Ölürsen şehîd olursun" demek de bu konuda biraz zordur. Zî-râ kaçıyorsun, mücâhedeye yüzün yok. Sebebi de, vaktiyle harp usullerine vâkıf olmamış olmandır. Fakat ruhun zayıf olduğu için düşman karşısında tutunamadın. Düşmanın topu var, güllesi var, kal'ası varsa, Hak'kın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır, deyip sebat edemedin.

İşte Filistin'deki Arapların hâli de budur. Binâenaleyh insanın, her yaptığını, gerek ibâdet ve gerek hayırlar olsun, insanlardan hiç bir medh U sena beklemeden ve mükâfat da istemeden, sırf Allah-ü teâlâ'nın rızâ-yı şerifi için yapması gerektir. Eğer ibâdetinde ve yaptığı hayır işlerinde veya verdiği sadaka ve ihsanlarda, yedirip, içirdiklerinde, şayet insanlardan bir^jVlâşâal-lah ne gayretli ve ne çaüşkan insan" desinler gibi veya buna benzer birşey bekliyorsa, bulûtneUere hep riyjt girmiştir. Hayrından çok şerri vardır. Halkın zemminden korkarak yapılan işler de böyle-

118

TASAVVUF! AHLÂK V

RİYA  VE SÜM'A

119

dir. İlk hesaba çekilecek üç kimsenin hâli bizlere ibret olmak üzere

r anlatılmaktadır: "Bunlardan biri: Mücâhit asker, şehîd olmuş, hak istiyor, rütbe, derece istiyor. Birisi de; cömert, verdiği sadakaların mükâfatını istiyor. Üçüncüsü de; âlim, o da yaptığı irşatların, nasîhatların sevabını istiyorlarsa da, bunlara yaptıkları bu pek büyük fedâkârlıkların, sırf Allah rızâsı için olmayıp, \   belki asker, "Ne şecâatli ve cesur adam" desinler diye dövüştü-\   ğü Cenâb-ı Hak'kın ma'lûmu olduğu için ameli reddolunmuş-\ tur. Cömert de keza bunun gibi, halkın kendisini medh ü sena / etmesi, "Ne cömert adam" desinler diye yaptığını Allâh-ü teâlâ ) bildiği için bu da red olunmuştur. Âlim de aynı akıbete uğra-/   mıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, yapılan herhangi bir amel [    (hangisi olursa olsun), muhakkak Hak sübhânehû ve teâlânın 1    rızâsından başka birşey beklemeden yapılmalıdır. Sizlerin bun-\   dan sonra müşrik olmanızdan korkmam ve lâkin şirk-i hafiden V korkarım" buyurulmuştur. "Bu şirk-i hafî nedir?" denilince, "Bunun riya olduğu" bildirilmiştir. Evet riyakârlık gizli bir şirktir ve çok korkunç bir tehlikedir. Riyakârlara hiç bir sevap verilmeyeceğinden, o gün çok fena bir duruma düşeceklerdir. Cehennemde bir dere vardır ki, bu azâb çukuru, mürâî âlim ve hafızlar için hazırlanmıştır.

/" îsâ aleyhisselâm buyururlar ki: "Sizler oruçlu olduğunuz / günler, oruçlu olduğunuzu kimseye bildirmemek için başınızı ve V sakallarınızı yağlayın ve ara sıra ağızlarınızı yemekten kalkan ) insanların yaptıkları gibi siliniz ki, halk sizin oruçlu olduğunu-7 zu anlamasın. Zîrâ en az bir mikdar da olsa riyali ameli, Allâh-Vji teâlâ kabul etmez" buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de bizim amellerimizden en çok korktuğu şey riya ve şöhret-i hafidir ki bu da riyanın gizli olanıdır. "Yarın kıyamet gününde hiç bir yerde gölge yokken, Arş-ı a'lânın altındaki gölgeliklerde kemâl-i saltanatla oturacak olanlardan birisi de, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bile duymamış olanlardır." Yâni, son derece saklı olarak sadaka verenler olacağı anlatılmış oluyor. Diğer ameller de böyledir. Amellerin en efdali, gizli olanıdır. Açıkça yapılan amellere nisbeten yetmiş derece üstünlüğü vardır. Melekler dağların yaratılışını görünce taaccüp edip, "Yâ Rab bunlardan daha kuvvetli bir mah-

lûkun var mı?" diye sormuşlar veya ön kuvvetli mahlûk olarak dağlan gördükleri için, "Bundan dah|a kuvvetli ve şiddetli birşey olmaz" demişler de, bunun üzerine Cenâb-ı Hak demiri yaratmış, onunla dağlar delinmiş, ateşi yaratmış, demiri eritmiş, suyu halk etmiş, ateşi söndürmüş, rüzgârı yaratmış, yağmur taşıyan bulutlan dağıtmış, bunlar karşısında âciz ve hayran kalan melekler, rahmet-i ilâhiyeye sığınıp sormuşlar: "Yâ Rab senin mahlûkâtının içinde en şedidi, kuvvetlisi hangisidir?" Cevaben Cenâb-ı Hak buyurmuş ki "Sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden bile saklayan kulumun kalbinden daha şedîd birşey yaratmadım." İşte bu cevâbın büyük ve geniş ma'nâsını çok düşünmek lâzımdır. Fakat ihlâs denilen ni'mete mazhar olamayan insan, hiç bir zaman kendini bu riyadan kurtaramaz. Yağmurdan kaçarken doluya tutulan zavaiiılar gibi. Yalnız kuvvetli bir îmân, kuvvetli bir ihlâs, yılmaz bir mücâhede, tam ve kâmil bir takvaya sahip olan müslüman müstesna.

Cenâb-ı Hak yerleri ve gökleri yaratmazdan önce yedi melek yaratmış, sonra yeri ve gökleri yaratınca, bu yedi meleği yedi kat göklerin herbirine bir eş, birer me'mur etmiş, vazîfelen-dirmiştir ve, "Kullarımın hafaza melekleri tarafından getirilecek olan amellerini kontrol etsinler ve eğer o amellerin içinde gıybet, dünyâ sevgisi, kibir, ucüb, hased, zulüm, riya ve Hakkın rızâsından gayri birşey beklemek suretiyle yapılan ameller varsa, sahiplerinin amel defterlerine işaret koysunlar" buyurmuştur. İşte bu sıfatlarla mevsûf olan kimselerin yapmış oldukları, gerek mâlî, gerek bedenî ve gerekse hac gibi hem mâlî hem de bedenî ibâdetlerle namaz, oruç ve sadakalardan hiç birisi makbûl-ü İlâhî olmıyacağı gibi, melekler tarafından da geri çevirilip, sahibinin yüzüne çarpılacağı beyan olunmuştur. (5/16)

Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri, boynunu bükmüş, başını eğmiş olarak gördüğü bir kimseye demiş ki, "Huşu' orada değil, belki onun yeri kalbdir. Başını kaldır da başkalarını ve kendini aldatma.!' Mescidde secde halinde ağlayan birisine de, "Ağlaya-caksan evinde ağla" buyurmuşlardır.

5/16 Tafsilatlı bilgi için bkz. İmâm-ı Gazali, İhyâ-ul Ulûm 111/257-261.

120

tasavvuf!ahlâk v

Hazreti Alî (r.a.) Efendimiz de, "Mürâînin üç alâmeti vardır: Birincisi; yalnız olduğu zaman tenbelleşir, kalabalık içinde çok gayretli görünür ve amelini artırır. Medh olunduğu vakit sevinir, zemmolunduğu vakit amelini noksanlaştınr ve yerinip kederlenir. Halbuki insan, -kâmil olunca zem ile medh onun yanında müsavidir. Hiç fark etmez. Binâenaleyh, insanları görünce hareketlerini değiştirenler, sofu, zâhid, müttekî gibi göriuiT mek isteyenlerin hâli hep riya mahsûlüdür. Meselâ, namaz kılarken uzun süreler okuyarak kıyamda çok durmak, rükû' ve secdelerde gene fazla kalmak, insanların yanında gayet teennî ve vakarla hareket edip, yalnız kalınca bunların hiç birisine riâyet etmemek ve kezâ^ insanlarla beraber yemek yerken gayet az yemesi, kendi başına kalınca istediği gibi karnını tıka basa doyurması; konuşurken de böyle, giyiminde de böyle yapması riyadan ileri gelir.                                                      .

Onun için yalnız Cenâb-ı Hak'kın rızâsını gözetip, başkalarının sözlerine iltifat etmiyerek, olduğu gibi görünmek veya göründüğü gibi olmak lâzımdır ki en doğrusu da budur. Riya, gösteriş için veya Allâh-ü teâlâ'nın rızâsından gayriyi kastla yapılan amel olup, süm'a da bunun gibi, yine Hak rızâsından gayri başkalarının duyması veya görmesi için yapılan amellerdir ki sahibine hiç bir suretle ne sevap, ne ecir, ne de mükâfat verilir. Bu suretle de Cennet'ten mahrum olup, bir de Cehennem'e atılmasına sebep olur ki ne büyük bir felâkettir. Allah cümlemizi bu gibi âfetlerden muhafaza buyursun, âmîn.

Şeddât isminde bir zât, birgün Resûlullah (s.a.s.) Efendimizi ağlarken görünce, uYâ Resûlallah niçin ağlıyorsunuz?" diye sormuşlar. Efendimiz "Ümmetimin şirke düşmesi korkusundan dolayı ağlıyorum. Fakat, ümmetim putlara, güneşe, aya, taşlara tapmazlar, lâkin amelleriyle riya ederler" diye korkularım izhar buyurmuşlardır. Evet putlara, taşlara tapılmaz ama, bu sözleriyle riyanın ne büyük bir felâket olduğunu bizlere duyurmuş olmaktadır. Onun için yarın kıyamet gününde mürâîleri "Yâ gadir, yâ hâsir, yâ fâcir" diye çağıracakları gibi onlara, "Amellerini kimin için ve ne maksatla yaptınsa, sevabım da git ondan iste" diyeceklerdir. Bu sebeptendir ki riyanın en ufağı bile şirkten sayılmıştır. Bu husustaki korkudan dolayı bir çok büyüklerimiz, amel-

RİYÂ VE SÜM'A

121

lerini halkdan saklamak mecburiyetini hissetmişlerdir. Yine bâzı büyük âlimler ki, sözleri çok tesirli, kendi halleri de pek mükemmel olduğu halde va'z ve nasîhat edip halkı başına toplamaktan sakınmış ve kaçınmışlardır. Bu ise o nurlu devrin kâmillerinin halleridir. Vay bu devirde bizim başımıza gelenlere vay! Va'z esnasında kendimi halka beğendireceğim diye çeşit çeşit pozlar, tavırlar, haller, kollarıyla hattâ bedenleriyle -Allah esirgesin-bâzan çok mu çok çirkin hareketlerle va'z ve nasîhata kalkışanlara sorarsanız, insanların yola gelmesini temin için nefes tükettiklerini söylerler. Fakat asıl içlerinde saklı olan gaye -hani çakmak taşının içindeki ateş gibidir. Ne zaman ki çakmağı çakarsınız, ateş meydana çıkar. Bunların da içlerinde saklı olan amelleri halkın teveccühü ile dünyalık elde etmektir. Halkın tevüccühü-nü kazanmak ta kolay birşey değildir. Onun için bu gibi lâyık olmayan halleri ve sözleri irtikâp edip, Hak'kın gözünden düşerler. Fakat bu onlar için o kadar mühim değildir. Yalnız isterler ki halkın gözünden düşmesinler, onun için buna çok dikkat ederler. Halbuki eskiler bâzan, gayr-i meşru gibi görülen hareketlerde bulunurlardı ki, sırf halk başlarına toplanmasınlar diye bunu yaparlardı. Bugün ise tam tersine, kimseye birşey diyecek tarafımız yok. Çünkü insanoğlu bildiğinden şaşar değildir. Yalnız bizim diyeceğimiz birşey varsa o da, Allah celle ve alâ cümlemize dünyâ ve âhiret iyilikleri ihsan buyursun, âmîn. (5/17)

Bugün mütâlâa etmekte olduğum Râmûz-ü Şerifin 254'üncü sayfasının son satırlarındaki hadîs-i şeriften de bahs etmeden geçemeyeceğim. Mamâfîh, bunları bilmeyenler de yok değil, ama herkes kendi bildiğinden de geçici değildir. Bizim gayemiz ise ancak tebliğdir, duyurmaktır. Kimsenin üzerine Cenâb-ı Hak bizi musallat kılmamıştır. Bizden söylemek, okuyandan anlamak ve tatbîk etmektir. Bakınız, bunu Buhârî garîb olarak, İbn-i Mâce de Ebû Hureyre (na.)'dan nakil buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) efendimiz buyururlar ki: "Cüb-bü hüzünden Allah'a sığınınız" Ashâb-ı kiram da sorarlar: "Yâ Resûlallah, bu Cüb-bü hüzün dediğiniz nedir?" Cevaben buyu-

5/17 Bu hususta fazla malûmat isteyenler İhyâ-ul ulûm'un 3. cildindeki "Riya ve Süm'a" bahsine başvursunlar.

122

TASAVVUF! AHLÂK V

ruyorlar ki "Bu Cehennem'de bir kuyudur ki, Cehennem dahî hergün bunun şerrinden 400 kere Allâh-ü teâlâ'ya sığınır. Bu kuyuya ulemânın amelleriyle mürâîlik edenlerini idhâl eder. Bu âlimlerin Cenâb-ı Hak'ka en buğuzlusu, ümerâları ziyaret edenleridir." Yirmi kelime kadar olan bu hadîs, bir çok sayfalarla ve yine birçok adlar ve namlar altında yazılan yüzlerce, hattâ binlerce kitaba bedeldir. Çünkü bütün kitablann delâlet edeceği gaye, kullan Hak'kın gazabından ve gazap evi olan Cehen-nem'den kurtarıp Cennet'e sokmaktır. Halbuki insanların Ce-hennem'e girmesine sebep olan ve Cehennem'in bile günde 400 kere Allah'a sığındığı bu kuyuya atılmak ne demektir? Burada her ne kadar bahis konusu olan âlimler -ki o zaman da onlara "Kurrâ" denilirdi. Kurrâ" kelimesinin kökü de, okumaktan gelir-mürâîlik yaparak, mevkiler elde etmek için ümerâ kapılarına gidip, yaltaklanarak bir vazîfe almağa çalışan herkese şâmil olsa gerektir. Doğrusunu Cenâb-ı Hak bilir.

Zâten me'muriyet denilen şey, milletin yükünü almak ve karşılığında rahat bir geçim temin etmek için istenilen bir hizmettir. Fakat çok kere bu iş tersine işleyerek, millete yük olunduğu da unutulmamalıdır. Sonra hangi iş olursa olsun hepsinin kendisine göre ağır veya hafif mes'ûliyetleri vardır. Bu mes'üliyetle-ri müdrik olmayan zavallıların bu gibi tehlikeli işlere atılmaları ne kadar gariptir. Bugün tahsil çağında olan, yüzbinlerin üstündeki talebelerin de hemen tek gayeleri, biran evvel diplomalarını alıp, devlet işlerinden bir işin başına geçmek ve bu suretle de maişet derdinden kurtulmaktır. Bunun için, yânî şu lokmacık için her boyaya girmek ve katlanmak mecburiyetini de hisseder. Yaptığı işin doğru birşey olup olmadığını da tetkike bile lüzum görmez. Helâl ve haramı da bilmez. Yalnız o alacağı paraya bakar. Fakat şunu iyi bilmeli ki, iyi veya kötü yapılan şeylerin hiç birisi boşa gitmez. İyi şeyler için sevap ve mükâfatlar verileceği gibi kötü işlerin de cezası olacaktır. Bu bizim dünya kaidelerimizde carî olan hâdiselerdendir. Hapishaneler, zindanlar, sürgünler, idamlar, hep bu kötü işlerin sonucu değil midir? İster inan ister inanma; işte sana dünyadaki örneği. Binâenaleyh böyle tehlikeli işlere atılmak, ancak bu işleri lâyıkı veçhile ve tam bir adalet ölçüsü içerisinde, kimsenin menfaatini ve kendi çıkarını

RİYA  VE SÜM'A

123

düşünmeyerek, Hak'dan kıl kadar dahî ayrılmadan vazifesini yapabileceğine kanâati tam ise ne a'lâ. Zîrâ devletin bir me'muriyet kadrosu vardır. Buraya lâyık olanları bulup koymak onun vazifesidir. Her isteyene istediği yeri vermek elbette doğru olmaz. Çünkü iş ehliyetsiz ellere verilince tabiî olarak işler aksar, millet de sıkıntıya düşer. Zîrâ böyle ehliyetsiz insanların içlerinde öyle kimseler vardır ki, Allah'tan korkmaz, israfdan kaçmaz, milletin malını yerli yersiz savurur, günah, sevâb nedir onun lügatın-da yoktur, rüşvetsiz iş yapmamaya alışmıştır. Çünkü başka türlü geçinemez (!) Bu ise devletin şan ve şerefine halel verdiği gibi, işleri de çıkmaza kadar götürür. Bunun vebali de, böyleleri-nin ta'yinlerini yapanların sırtlarına yüklenir. Sonra bu me'muriyet denilen hizmet, muayyen bir para mukâbilindedir. Halbuki ticâret, san'at ve zirâatle uğraşmak belki biraz zordur, yorucudur. Hele çiftçilerin akıbetleri biraz meçhuldür. Bâzan yağmur yağmaz, güneş lüzumu kadar olmaz, çeşitli haşerât ve âfetler mahsûlü helak edebilir. Bu sebeplerledir ki bu işlerle uğraşmak kolay birşey değildir. Ama bugünkü teknik usullerle işler hem kolaylaşmış, hem de tehlikeler oldukça azalmıştır. Yeraltı sularından ve barajlardan istifâde mümkün olduğu gibi, mahsûlü gübrelemek ve ilaçlamak suretiyle çok güzel mahsuller alınmaktadır. Eğer biraz da bilgi ile çalışmasını becerebiliyorsa bir memurun on veya yirmi senede alabileceği maaşı, o bakarsın bir senede fazlasıyla almıştır. Ticâret erbabı da gözümüzün önünde. Koca konaklar, kâşaneler, villalar, saltanat, debdebe, hizmetkârlar emrinde. Bununla beraber bugün ferdî çalışmalar istenilen derecede kazanç elde etmekten uzaktır.

Dünyâ günden güne değişmektedir. Artık müslümanların gafleti bırakıp, elbirliği yapmaları ve böylelikle her sahada geniş işler tutmaya çalışmaları lâzımdır. Bakınız bugün üç buçuk Yahudi memleketimizin ticâretine hâkim durumdadırlar. Bunların hakkından teker teker gelmek mümkün değildir. Bunun için toplanmak, birbirinizin elinden tutarak, sağlam temellere dayalı büyük şirketler kurmak mecburiyetindeyiz. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki, şirket kurmak kolaydır. Fakat yine oyuna gelip, bunları Yahudilere kaptırmaktan sakınmalıdır. Sakın zannetme ki Yahûdî gelip, bu fabrikayı bana satın veya beni de

124

TASAVVUF/AHLÂK V

ortak alın desin. Hayır, Yahûdînin oyunu çok örtülüdür. Kendisi perde arkasında saklanır. Fakat Yahûdî emellerine hizmet edecek, para sevdalıları, ahmaklar, aptallar, vatan, din ve millet sevgisinin ne olduğunu bilmeyen zavallılar vardınJci bilerek veya bilmeyerek Yahûdîye hizmet ederler. Onun için sen kendi vatanında, kendinin ve çocuklarının rahat ve emîn olarak yaşamasını istiyorsan, behemehal bir bina halinde, birbirimizle adetâ kaynaşıp birleşmemiz lâzımdır. Yoksa başka türlü varlığımızı sürdürmeye imkân bulamayız.

Bak bugünkü Yahûdîye, tâ Amerika'lardan kendi devletlerinin ve milletlerinin muvaffak olması ve yaşaması için İsrail'e milyonlar, hattâ milyarlar yağdırmaktadırlar. Bundan müslüman-lık nâmına hepimizin utanıp, ibret almamız lâzımdır. Artık mü-râîlik devri çoktan geçmiştir. Şimdi elbirliğiyle başbaşa verip, canla başla çalışmak gerektir.

Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da, İslâm'hktan, dinden, îmândan ayırmasın. Dosta düşmana da muhtaç etmesin, vesselam. Bi hürmeti Seyyidil-Mürselîn, vel-hamdü lillâhi Rabb-il-âlemîn.

GAZAB

125

Gazab

Kibir, riya, hased, kin ve emsali ne kadar çirkin, günah, fena ise; gazab da, dinimizde günahtır ve dünyamızda bizi felâketlere sürükleyen bir âfettir. İnsanların ve bahusus müslüman-ların kemâle ulaşmalarına engel olan başlıca manîlerdir. Allah-ü teâlâ gazabı, kullarına, haklarjna tecavüz eden dinsizlere karşı kendilerini müdafaa edebilsinler, düşmanlarına karşı çok şe-did, yılmaz bir bahâdır gibi mücadele ve mücâhedede kafiyen gözlerini kırpmasınlar diye vermiştir. Aynı zamanda bunlar, birbirlerine karşı da son derece saygılı, merhametli, şefkatli kimselerdir. Gazapsız insan olmaz. Fakat onu yerinde kullanmasını bilmek gerekir. Yerinde kullanmasını bilmeyenler, hem kendine hem de cemiyetine dâima zararlı olabilir. Şeytan gazablı insanı çok sever. Çünkü onunla bir çocuğun topu ile oynadığı gibi oynar. Gazabın, mezmûmjcötü olan ahlâkların hemen hemen başı olacağına..dikkatleri çekerek, Efendimiz^(sla.*s.)Hâizretlen, fiâ-smatjsteyen kimselere, dâima gazabı terk etifleyTtâvsiye buyurmuşlardır. CöSeflsteyen kişiye de, yine^azabfterk etmesini emir buyurmuşlardır. Cehennem'den kurtulmak için de, yine gazabın terki lâzım geldiği, gazabın mezmûm, kötü, fena bir huy olması sebebiyle, onun terkinin lüzumu hakkında müteaddit hadîslerde fazlaca üzerinde durulmuştur ki, bu da onun ehemmiyetine kâfî ve vâfîdir.

Evet, gazab ma'lûm olduğu üzere ateşin mahsûlüdür. Şeytan da ateşten yaratıldığı için, gazablı insanı çok sever. Aralarındaki müşabehetten nâşî olsa gerekir. Binâenaleyh kızıldığı zaman, hemen bir abdest almalı veya soğuk su ile yıkanmalı ve burnuna su çekmeli, ayakta ise oturmalı, oturuyorsa yatmak suretiyle gazabım söndürüp, şerrinden kurtulmaya çalışmalıdır. Bâ-husûs Allah-ü teâlâ'nın gazabı, hiçbir zaman kulların gazabına benzemez. Azabı çok şedîddir. İntikamı dehşetlidir. Elinden kur-

 v urı /i/ii//ia   r

tulmaya kat'iyyen imkân yoktur. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki: "Gazabını yenip, af edenler, kıyamet gününde pek büyük mükâfatlara nail olacaklardır" buyurulmuştur.

Bu sebepden Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri ve emsali bir çok büyükler, kendilerine dil uzatanlara karşı vakarlarını muhafaza edip gazaplarını yenmişler, onlara ceza vermek gerekirken, üstelik onları affetmişlerdir. Bazan da kendilerini bolca hediyelerle taltif ederek, kinlerinin sevgiye tebd î line sebep olmuşlardır. Zîrâ birbirlerinize vereceğiniz hediyeler, aranızdaki sevgiyi artıran, içlerdeki ateşin, kinin, hasedin sönmesine sebep olan başlıca âmillerdendir. Hased, kibir, ucüb, kin, iftihar, gurur, alay hep gazabın yavrularıdır. Yânî bunlar gazabdan ileri gelir buyurulmuştur. Aynı zamanda en büyük zararlarından birisi de gazabın îmâm ifsad etmesidir ki, çok korkunç bir tehlikedir. Maazallah, insanın îmânsız olarak âhirete göçmesine de sebep olabilir. Bir anlık gazabını yenemiyerek bir-TMrlerini vûrüp~öîdürenler, katledenler, hiç Allah'dan korkmazlar mı ki, bu adiliği işlerler. Neticesinde de yâ hapishaneye veya mezarlığa giderler ki, ölen de öldüren de cehennemlikdirler. Zîrâ ölen de, öldüreni öldürmek için çalışıyordu, yapamadı; fakat niyeti öyle olduğu için cehennemlik olacaktır. Onun için pehlivan veya başpehlivan, insanları güreşte yenen kimse değil, belki gazab halinde nefsine hâkim olup hilmini gösterebilendir. Câhiller hilimden pek hoşlanmazlar. Zîrâ, kıymetini bilmezler. Hilim insan için bir ziynettir ki, kendisine bahâ biçmek elden gelmez. Ahmak adam hemen kızar. Akıllı olan da, sabreder, affeder, mukabele etmez. Çünkü "Câhüejrerilecek__en müessir cevap sükûttur" buyurulmuştur" Şu halde gazabdan korkmak" ve sakınmak lâzımdır. Zîrâ gazab imâm ifsâd eder, fesada sevkeder. îmânın tadı tuzu kalmaz. Acı biber gibi bir ot vardır. Arabistan'da olur. O ot bala karıştırılınca nasıl balın tadı tuzu kalmazsa; fesada uğrar yenilmez, nihayet atılırsa, îmân da böyle işe yaramaz olur. Onun için ahlâkın düzelmesine çok dikkat lâzımdır. Öyle herşeye kızıp, bağırıp, çağırmak veya vurup, kırmak hiç bir zaman akıllıca bir iş değildir. Şu da var ki, İmâm-ı Şâfiî(rh.a.) Hazretleri "Kızılması lâzım olan yerde kızmamak hayvan işidir" buyurmuştur. Meselâ hayvanı döversin, söversin, hayvan oldu-

 

(J/1Z./1Ö

İZ/

ğu için aldırmaz. Fakat asıl kızılması lâzım gelen yerler, dinine, namusa zarar gelen yerlerdir. Hanımını, kızını çıplak gezdirip iftihar eden kimsenin, şunun bunun sözlerine kızması, ahmaklıktan başka birşey değilriirj"fo7ah aHın Hiişmnnıdir

Hazret-i Ömer (r.a.) Hazretleri birgün hutbesinde, "tama-dan, hevây-ı nefisden ve gazabdan kendisini muhafaza eden kimsenin felah bulacağını" bildirmiştir. Müslümanlık alâmeti olarak söylenen çok nasihat yardır. Bu da onlardan birisidir. Müslüman dâima mazluma yardımcıdır. Zayıfa acır ve himaye eder. Sıkı ve hasîs değildir. İsraf etmez, haram ve günah yoluna verilen paralara acır. Harama yardım etmez, para da vermez. Eğer bir zulüm yapsa, derhal Hâlık'ından mağfiret diler. Zulmettiği kimseden de özür diler. Câhili affeder. Kendisi insanların ezalarına tahammül eder. Bundan nâşî çok sıkıntı içindedir. Lâkin halk ondan rahatsız olmaz. Zîrâ kimseyi incitmez.

Abdullah ibn-i Mübarek (k.s.) Hazretlerine, "Hüsn-ü ahlâkı bize bir kelime ile ta'rif eder misiniz?" diye ricada bulunmuşlar; o da, "Gazabın terkidir!' diye cevap vermiştir. Demek ki, gazab ne kadar fena bir şeydir. Onun terki de kolay birşey olamaz. Çok uzun mücâdele ve riyâzâtlara, katlanmak ve devam etmek lâzımdır ki, yumuşaklık kendisinde bir tabiat haline gelebilsin. Bu da her babayiğitin kârı değildir. Onun içindir ki büyüklerimiz "Fena huyları ancak teneşir temizler" demişlerdir. Yânî bu demektir ki, ölümüne kadar bu kötü huydan vazgeçmek, kendini kurtarmak mümkün olmaz. Ancak Hak rızasına âşık olan âşıklar müstesna. Velîlerin kİtablannda bâzan çok câzib hâdiselere, kerametlere rast gelinir de insan adetâ mestolur. Amma o kerametlerin nasıl tahakkuk edebildiğini bir düşünecek olursak görürüz ki, o mübareklerin hep nefisleriyle mücâhede ve mücâdeledeki muvaffakiyetlerinin neticesidir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da nefsin ve şeytanın şerlerinden kurtarsın, âmin. Bi-hürmeti Seyyid'il-mürselîn, ve'1-hamdü lîllâhi Rabb'il-âlemîn.

12$

TASAVVUFI AHLAK v

ÖVÜNME

129

¦ ı

Övünme (İftihar)

Bu da ayrı bir hastalık ve mezmûm bir huydur. İnsan gerek geçmişleriyle, gerekse bâzı meziyyetlerini sayarak kendisine bir kıymet verir, daha doğrusu başkalarının kendisine bir kıymet ve paye vermesini arzu eder. Bu meziyyetlerini hemen her yerde, her fırsatta ve her topluluk arasında ortaya atarak, herkesi bıktırın-caya kadar söyleyerek övünen, bir nevi aşağılık duygusuna sahip zavallılar vardır. Bunlar böyle davranışlarıyla hem kendi ömürlerini boş yere zâyî ederler, hem de farkına bile varmadan cemâatin nefretini kazanırlar. Onu dinleyenler nezâketen yüzüne karşı birşey söylemeseler bile, arkasından .dedikodusunu yaparak, gıybet ederler. Böylece bir çok kimselerin günaha girmelerine de sebep olurlar. Elbette bu günahlar ona sebep olan adamın defterine de aynen geçirilir. Bunlara tevbe edip vazgeçmek te, diğer günahlardan kendini kurtarmaktan daha zorcadır. Bu hususda, Elmalüı merhum Küçük Hamdi Efendi'nin dokuz ciltlik Kur'ân tefsirinde Tekâsür SÛJgsTnm^^unda çok güzel nasîhatlar vardır. (5/18) İnsanlar IffrTcanş toprak vermemek için ne kavgalar, ne muharebeler, ne felâketlere katlanırlar da, nefsinin ıslahı için hiç bir fedâkârlık yapmak akıllarına bile gelmez, tşte bu hal ne kadar acı bir şeydir. Ham gelip ham gitmek, hiç insan olan birine yakışır mı dersiniz? Dünyâsı iyi olursa ne â'la,^eğer iyi olmazsa onu düzeltmek için gece gündüz harıl harıl nasıl çalışıldığını görmekteyiz amma ne fayda, neticede hepsi bırakılıp gidilmektedir.

Ebediyyet âleminin güzelliği için nedense bir gayret sarfet-mek mümkün olmuyor. Bu ise bizler için en büyük bir kayıptır, övünmek, aynı zamanda bir benlik ve varlık alâmetidir. Halbuki bgnjjklgoıkılrrıadıkça yarUk_denilen saadete ulaşılmaz. Bak

5/İ8 Elmalüı Hamdi Yazır, IX, 6039-6065.                     ¦

buğday toprağa gömülmedikçe ve orada çürüyüp yok olmadıkça, yeşerip başak çıkaramaz. Halbuki gereği gibi mahsûl verince, yerine göre bire on, yirmi, otuz, elli hattâ yüz bile alanlar olmuştur. Bu bizim için bir ibret dersi olamaz mı dersiniz? Cenâb-ı Hak tevfîkini cümlemize refik buyursun da, kötü ahlâklarımızı mahvedip, yerlerine güzel ahlâkları ihsan buyursun, âmîn.

<      o

CK

;\

130

TASAVVUF! AHLÂK V

m

Hayaller

Gerek hayallerle vakit geçirmek ve gerekse yalnız zihninde mevhum olup vücûdu olmayan boş şeylerle meşgul olmak, bir bakımdan da kibir ve gururun bir parçası olan haliyle ve malıyla veya bilgisiyle yahut makam ve rütbeleriyle gururlanıp, büyüklük taslamakdır ki bu da, kibir bahsinde zikr olunduğu gibi pek mezmûm huylardan biridir. Hayalperest insanları kimse sevmediği gibi, mağrur olanları da yine kimse sevmez. Elbette kimsenin, yânî insanların sevmediği kulu Allah da sevmez. Allah-ü celle ve alâ'nın sevmediği kul ise dünyada da âhirette de mahv ve perişan olur. Bu çirkin ve yaramaz huydan da Cenâb-ı Hak cümlemizi muhafaza buyursun, âmîn.

Şu insanoğlunun büyüklenmesi kadar yanlış ve çirkin ne var ki, bunu idrâkten âciz olduğu için, kendisine ne çok paye ve ne çok kıymet verir. Sanki bu dünyâyı kendisinden başka idare edecek bir idareci bulmak mümkün değilmiş gibi, tıpkı esrarkeşlerin zevk aldıkları hayaller gibi bir sürü hayal peşinde zihnini yorar durur. Halbuki esrarkeş, bu gibi insanlardan bir bakıma daha iyidir; hattâ daha normaldir. Çünkü içtikleri esrarın hükmü geçince akılları başlarına gelir, işine gider. Bunun ise bütün işi gücü hep hayal ve gurur içerisinde olduğu için, kendini aidata aidata, birgün nihayet perişan olarak yokolur gider. Onun varlıklı günlerinde etrafında dönüp dolaşan dalkavuk güruhundan başka birşey olmayan zavallıları da, hattâ belki de yakınlarından daha geniş bir kitleyi de mahv ve perişan edeceğinden, bu mezmûm huydan korunmak ve Allah-ü teâlâ'ya sığınmak gereklidir.

GÜZELLİĞİ İLE İFTİHAR ETMEK

Güzelliği İle İftihar Etmek (Mübâhât)

Güzellik Cenâb-ı Hak'kın verdiği bir lütuf ve ihsandır. İnsan kendiliğinden güzel olamaz. Mâmâf îh Cenâb-ı Hak herkesi güzel olarak yaratmıştır. Fakat birbirlerinden farklı, daha güzel, daha a'lâ, daha yakışıklı, daha zekâlı, bilgili, becerikli, hünerli, cesaretli, maharetli, daha cömert insanlar olduğu gibi; gözlerinin, endamının, renginin, letafetinin, kibarlığının, fesahat ve belagatının güzelliği, bazı müstesna vasıflarla birbirlerinden ayrı oldukları da şüphe götürmez bir hakikattir. Kambur bir adam veya topal, çolak, kör, sağır, dilsiz kimseler ne kadar güzel olsalar da, bu noksan sıfatları, kendilerinin herkes tarafından beğenilmesine manîdir. Fakat bu kusurlarından dolayı boyunları bükük olan bu zavallıların Hak sübhânehû ve teâlâya karşı tazarrû ve niyazlarıyla makbûl-ü ilâhî olmalarına hiç bir manî yoktur. Şübhesiz ki gönül güzelliği, vücut güzelliğinden çok daha a'lâ ve efdaldır. Allah esirgesin, gönlü bozuk, ahlâkı bozuk, terbiyesi kıt, bir de zekâ ve akh eksikse vay insanların haline, onun elinden neler çekmezler. Yüzü güzel, gözü güzel, boyu poşu güzel, bilgisi de güzel ama, ahlâk olmayınca, ancak etrafındakilere çalım satma gururu içerisinde azîz ömrünü zâyî eder ki, ne büyük bir felâkettir. Bu güzelliği ile, bir de gönlünü güzelleştirip, bu güzelliği kendisine veren Allâh-ü teâlâ'ya şükredip, fenalıklardan, günahlardan kendini koruyabilir, bir de ibâdet ve tâatini vaktinde güzelce yaparsa, bunun da kıymeti o nisbette yüksek olacağından şüphe yoktur. Binâenaleyh mübâhât denilen güzelliğinden nâşî iftihar ederek, güzellik müsabakalarına çıkmaya heveskâr olmak, sevilmeyen ve mezmûm olan ahlâklardan birisidir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi âfetlerden muhafaza buyursun, âmîn.

Mekir, Hiyle, Hıyanet

Bu üç sıfat birbirlerinin tamamlayıcısı ve birbirlerinin eşidir. Mekir; hıyle, hud'a, dubara, düzen ve sihir mânâlarını taşıyan bir kelimedir. Bir adamı hiyle ile aldatmak mânâsına da gelir. Bir adamı hiyle ile maksadından çevirmektir ki, bu da iki nevîdir. Biri kötülükden iyiliğe çevirmek, biri de maazallah aldatarak iyilikten kötülüğe çevirmektir ki, bu çok mezmûmdur. Hiylekârlığm nevileri pek çoktur. Meselâ, esnaf olan bir satıcı, her ne satarsa satsın, satın alanı hiyle ile aldatmak isterse, ya parasını fazla alır, ya malım çok medhederek alıcıyı kandırır, veya sattığı malın ayıplanm alıcımn gözünden saklar, meyva falan gibi şeylerde malın iyisini, güzelini üstüne koyarak, çürük çarığını arkalara veya kağıtların altına saklamak suretiyle alıcıya göstermeden onları doldurur. Daha kötüsü, tartıda hiyle yapar, kantarda hiyle yapar, ölçüde hiyle yapar, halbuki siz hiç farkına bile varamazsınız, 900 gramı bir kilo diye alıp gidersiniz. 90 santimi bir metre diye verir. İyiyi gösterip çürüğü, bozuğu verir. Sen farkına varmadan kantara dirseğini dayar, istediği gibi tartar, sen de görürsün, çok güzel dersin. Fakat muhakkak eksiktir. Böyle kazandığı hiyleli paralarla etrafına çalım satar, apartmanlarım, bankalarda paralarım ye şu kadar servetim var diye övünür durur. Çoluk çocuk o haram paralarla yetişirler. Bak sen işin sonuna ki ne anasına, ne babasına, ne de milletine faydası olamadığı gibi, kimbilir etrafına ne kadar zararı olacaktır?

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle hiyle, hud'a ve hiyânetlerle geçinmekten muhafaza buyursun, âmîn.

Hıyanet ise, ayrı bir cibilliyetsizliktir. Hele kendisinden faydalandığı kimselere karşı hıyanet edenlerin, milletin işlerinde, köprü, yol vesâir inşaatlarda ve bütün teahhütlerinde hiyleye kaçarak, fazla kazanç ümidiyle, işin tam hakkını vermeden noksan yapmak, parasım almak ve vazifelerinde sû-i isti'mal yaparak

MEKİR, HİYLE, HIYANET

133

iş görmek, rüşvet almak, vazifesine vaktinde devam etmemek, vatana hıyanet, devlete hıyanet, partiye hıyanet, gayelere hıyanet gibi, belki de sayısı pek çok hainlikler vardır. Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri hâinleri sevmez, hâinlere yardımcıları da sevmez, sevmediklerini de o güzel Cennet'ine koymaz.

Cenâb-ı Hak cümlemizi hainlikten, hâinlere uşak olmak-dan ve hâinlere yardımcı olmaktan muhafaza buyursun, âmin.

134

TASAVVUF! AHLÂK V

İki Yüzlülük (Müdâhane)

Müdâhane de mezmûm olan ahlâklardan biridir. Nasıl mez-mûm olmasın ki, hem yalancılık var, hem de dalkavukluk. Halk dilinde kavuk sallamak diye de isimlendirilir. "Salla başıni,al maaşını" deyimi de bunun bir delilidir. Bu ahlâkın sahipleri aynı zamanda münafıklar gibi, içindeki husûmeti saklayıp, samimiyet izhar eder ve hakikaten seviyormuş gibi sun'î bir sevgi gös^ termek suretiyle karşısındakini hem aldatır hem de fırsattan istifâde ederek ondan faydalanmasını bilirler, İki yüzlülük gibi birçok kötülükleri kendisinde toplayan adam, âdî bir insan demektir ki, şerlerinden çok korkulur. Çünkü birdenbire onları anlamak müşküldür. Samîmi sanırsınız, içinizi dökersiniz, o da bundan istifâde ile sizin canınıza okur, veya samimiyetine aldanarak kendisine mühimce işler, vazifeler verir, ikram ve ihsanlarda bulunursunuz, o da bi'1-mukâbele iyiliklerinize karşı elinden gelen her kötülüğü yapmaktan kaçınmaz. Tam bir nankörlüktür. Alçaklıkların en âdîsidir.

Bu kötülükleri yapan insan Cenâb-ı Vâcibül-vücûd Hazretlerinin vermiş olduğu namütenahi nimetlere karşı teşekkür edeceği yerde, hem isyankâr hem de nankörlüğün tâ kendisini yapmış oluyor ki affolunmaz bir-kabahattir. Cenâb-ı Hak bizleri hıfz-u himayesinden zerre kadar ayırmasın, âmîn.

Bundan kurtulmanın en güzel çâresi, dilinden Allâh-ü teâ-lâ'nın zikrini bırakmadığı gibi, gönlünden de Hak'kı çıkarmamaktır. Her hâl ü kârda, "Rabbim Allâh-ü teâlâdır, beni her-yerde görür, her şeyimi bilir ve her şeyime şâhiddir" demeli ve bunu kat'iyyen hatırından çıkarmamağa çalışmalıdır. Bu sayede bu mezmûm huylardan kurtulup, Hak'kın sevdiği kullar arasına girebilirsin. O zaman dünyâda da bahtiyar, âhirette de mes'ûd ve mutlu bir kimse olarak Cenâb-ı Hak'kın sevdiklerine tahsis ettiği Cennet evinde Cemâlullahın müşâhedesiyle müstağrak olarak kalırsın.

Cenâb-ı Hak cümlemize o güzel Cennet evini müyesser eylesin. ?.mîn.

Cimrilik (Bıihl)

Bahîllik mezmûm bir ahlâktır. Bahîl kimseyi, kullar sevmediği gibi Allah (c.c.) de sevmez. Bahîllik, insanın Allah-ü teâlâ-yı bilmemesinden ileri gelir. Hernekadar herkes gibi bahîl de: "Ben Allah-ü teâlâyı bilirim" derse de, ona kulak asma. Eğer Allah-u teâlâ'yı hakîkaten bilmiş olsaydı bahîllik yapmasına imkân olmazdı. Çünkü Allah-ü teâlâ Hazretleri hem rızıkları verendir, hem de çok cömerttir. Atâ ve ihsan sahibidir. En aşağı mükâfatı bire ondur. İhsanının sonu yoktur. Çok verir, hesabsız verir. Lütuf ve ihsanı sayıya gelmez derecede olduğundan, hesapsız verir denilmiştir. Bunun numuneleri de pek çoktur. Şimdi bir insan, birine bir lira verib de on lira alacağını bilirse, hiç o lirayı vermekten sakımr mı? Elbette sakınmaz. Demek ki, bu bahîl kimse Allahı bilmediğinden nâşî, elindeki serveti kaçırmak korkusuyla, ne kendi yer ve giyer ve ne de yedirir ve giydirir. Onun için, bunların Cennette de yerleri yoktur. Fakat ne olursa olsun bu mezmûm ahlâk sahipleri, huylarından bir türlü vaz geçemezler. Eğer bütün insanlar bu huylarla huylanacak olurlarsa paralarını sevip, hayırlara can ve gönülden iştirak edemezlerse, şüphe yok ki, o cemiyetler pek çabuk çöküp izmihlale düşerler ve sıkılıklarının cezasını bulurlar. İşte o zaman başkalarının ya esîri veya kölesi olmaktan başka çâreleri kalmaz.

Bu sebeptendir ki, iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, bahîllikten, tenbellikten, erzel-i ömür dedikleri (çok yaşayıp kendi işini kendi göremez hâle gelip, etrafındakilere yük olarak, kendisinden nefret etmelerine sebep olan marazlı uzun bir ömür) âfetten, azâb-ı kabirden dünyâ ve âhiret fitnelerinden Cenâb-ı Hak'ka sığınmışlardır.

Binâenaleyh, insanoğlunun en mühlik dertlerinden biri de sıkılıktır. Ma'lûmdur ki, cesedin hastalıkları çok kere çabuk iyi

i JO

* nun r

olur, geçer ve sahibi de zamanla onu unutur. Nihayet ölüm mukadder ise ölür. Fakat îmânı ve amel-i sâlihleri ve sehâsı sayesinde Cennet'teki yerini bulur. Lâkin bu cimri ve bahîl, zavallı bir kimsedir ki, bu dertten kendisini kurtaramaz. Aynı kanser hastalığına tutulanlar gibi, huyu ile birlikte ölür gider, o huyundan vaz geçemez. Kanserli de ölür, ölür amma şayet varsa îmânı ve güzel ahlâkı sayesinde yeri Cennettir. Şimdi bak bakalım, ikisi bir olur mu? "Gazinin ayağının tozuyla Cehennem ateşi birleşmez" buyurulması, yânî fî sebîlillâh mücâhidlerin Cehen-nem'e girmesi nasıl mümkün olmazsa, sıkılık ile îmân da bir yerde olamazlar. Hem de ebediyyen...

Cimrilik bir belâdır ki, telâfisi mümkün değildir. Bahîl adam, cimri kişi, zâlimlerden daha gaddardır. Onlar zâlimin yapamadığını daha güzel yaparlar. Baksana, hiylekârlarla beraber, bir de verdiklerini başa kakanlar da, aynı zamanda cimri, bahîl ve sıkı kimseler gibi, Cennet'e giremezler buyurulmuştur.

Helâkî mûcib olan sebepleri üç sınıfta toplamışlardır:

Biri, kendisine uyulan bahîllik

İkincisi nefsinin arzu ve hevesine uymak.

Üçüncüsü de; kendini beğenmek, gururlanmak, medh ve senasını istemek gibi şeylerdir ki, hem kendisine, hem de beşeriyete en çok zararı dokunan kimseler demektir. Halbuki, bugünün insanı, tamâmiyle nefs-i nevasına uyup dâima kendini beğenerek, Övünmekten hâlî kalmıyorlar. Fakat Cenâb-ı Hak'kın sevmediği ve buğzettiği üç sınıf vardır ki onlar da, yaşlandıkları halde, hâlâ zina peşinde koşanlarla sıkı ve bahîl kimselerdir. Üçüncüsü de, mütekebbir, mağrur kimselerdir ki, Hak sübhânehû ve teâlâ bunları hiç sevmez. Sevmediği için de Cennet'ine koymaz.

Binaenaleyh, bahîllik ile diğer kötü ahlâklar hiç bir zaman bir mü'minde bulunamazlar. Mü'min,en evvel iyi ahlâk sahibidir, sonra âbiddir, zâhiddir, sahîdir; çünkü, "Cömert insan ma1 lıîm olduğu üzere hem Allah'a yakın, hem Cennet'e yakın, hem de insanlara yakındır. Aynı zamanda Cehennem'den de uzaktadır. Bahîl ise bü'akis Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak, hem de insanlardan uzaktır ve Cehennem'e yakındır" buyurulmuştur. Onun için cömert kişi câhil dahî olsa, bahîl olan âlimden, âbid-den daha makbul ve daha Hak'ka sevgilidir. Cennet'in cömert-

137

ler evi olduğunu da unutmamalıdır.

İbrahim aleyhissalâtü ve's-selâm'm, Allâh-ü teâlâ'nın haıî-li oluşunun sebeplerinden birisi de» onun çok cömert ve sahî olduğudur denilmiştir. Sahî insanların azıklarının pek çabuk ve süratle geleceğinde kat'iyyen şüphe yoktur. Hem de Cenâb-ı Hak sahîleri dâima hıfz-u himayesinde bulunduracağından, onların aleyhinde bulunmaması da ayrıca tavsiye buyurulmaktadır. Cömert, Hak'kullaha ve insanların haklarına hürmet ve riâyet edip, malını hattâ canını Hak yolunda feda etmekten çekinmez olduğu gibi, bahîl adam da Allah'ın ve insanların haklarına riâyet etmediği gibi, malını da infâk etmekten korkan ve kaçınan kişidir. Yoksa haramdan kazanıp, haram yerlerde parasını israf eden kimseye cömert denemez olduğunu da bilmek gerektir. Bunun tedâvîsi de, ancak ilim ve îmân kuvvetine ve bir de amelce cömertliğe doğru atılan adımların, ikram ve ihsanların mürüvvet îcâbı sadakaların bol bol verilmesine, bunun için de, cömert kimselerle dost olup onlarm hareketlerini taklit ve tatbik etmekle veya bunlara benzer amellerle mümkün olacağını ümid ederiz.

138

Hırs ve Tama

 4İ Ij^Sl  yAİ & efe» j p

/      "Âdemoğlu için iki vâdî dolusu altın olsaydı,bir üçüncüsü-[ nü isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başkası doyuramaz. \ Allah tevbe eden kullarının tevbelerini de kabul eder." (5/19) İnsanoğlu yaratılışı itibariyle malı ve parayı sevmekten hâ-lî kalmaz. Hele bugünün insanı, dünyanın bitmez tükenmez, yeni yeni ve câzib îcâtları karşısında, zayıf ve âciz kalır, bunlara imrenir. Bilhassa etrafının tesiri altında kalıp ezilerek, kendisini ağır ve tahammülsüz yüklerin altına sokar ve cemiyete ayak uydurma, kendisinden yükseklerin gidişine benzeme yarışına kalkar. Fakat bu sefer ya gücü yetmez veya ömrü. Böylece birçok borçlar altında, kendisini de, mirasçı aile ve çocuklarını da inletir. Halbuki ^kajrâjjyüjken^                          derler. Bir insanda

kanâat olduktan sonra ne dünyada ne de âhirette hiç bir müşki-lâta dûçâr olmaz. Mal ve mülk, bu bedenin sağlık ve selâmetini temin edip, namaz, oruç, hac, zekât gibi, mâlî ve bedenî ibâdetleri yapabilmek ve hemcinsine de yardımda bulunması ıçm verilmiştir. Hac ile zekât ve yardım, ancak zengin olanlara borçtur. İbâdetini yapabilmek için sağlık, kudret ve kuvvetle birlikte, barınabileceği bir mesken, zarurî ihtiyaçlardan sayılır. Bun-larsız hayat mümkün olmaz; ibâdet de yapılamaz. Öyle ise bu

5/19 Keşf-ül Hafâ, II, 2118. hadîs, (Şeyhân, Tirmizî).

HIRS VE TAMA

zarurî ihtiyaçların dışına çıkmamak gerektir. Bunların dışına çıkıldığı takdirde, insanoğlunun gözünü doyurmaya imkân olmadığı görülegelmektedir.

Lâkin bugünün cemiyeti içerisinde yaşamak mecburiyetini duyan her kişide bu hırs, tama ve nisbeten ihtiyaç mevcuttur. Çocukların tahsili, yetiştirilmesi, evlendirilmesi, ev bark yapabilmeleri için zaruret miktarı da olsa bir mükellefiyet içerisinde bulunmak mecburiyeti vardır. Bütün bunlar ibâdet edebilmek niyyetiyle yapıldığı takdirde, ecir ve mükâfatı da çok olur. Hem de maîşet derdi için külfetlere katlanan, gam ve kederlere düşen zavallıların başka birşeyle affolunmayan büyük günahlarının bile affolunacağı bildirilmektedir ki, hem Lütf-u ilâhî olduğu, hem de işin ehemmiyeti anlaşılmaktadır. Bunda da yine, îmân, sâlih amel, ibâdet ve tâatle beraber, âhiret sevgisi ve Hak sevgisinin bulunması şarttır. Çünkü insan bunlarsız ne kadar yorulursa yorulsun eline birşey geçmeyeceği gibi, o azîz ve kıymetli ömrünü de boşuna harcayıp, zâyî ettiği için mes'ûl olacaktır ki, bu mes-ûliyyetten kendisini kurtarması da çok müşküldür.

İki kişi vardır ki kat'iyyen gözleri doymaz. Çok harîstirler. Bunlardan biri ilme, birisi de mala haristir. İlme harîs olan, ilmiyle kendisine ve insanlara faydalı olabiliyorsa ne mutlu ona! Mala harîs olan da böyledir. Fakat ekseriyetle, mal ve zenginliğin insanları tuğyana sevk etmekte olduğu çok görülegelen ve inkârı mümkün olmayan hâdiselerdendir. İnsanoğlu yaşlanır, ihtiyarlar, iş göremez hale gelir; fakat emel ve dünya sevgisi kat'iyyen ihtiyarlamaz. O, hâlâ gençliğindeki emellerinin peşindedir. İnsandaki bu cibilliyetten nâşî, Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimize, kanâati medh y& sena buyurmuşlardır. Bu sebepten hiç bir zengin veya fakir olmayacak ki, yarınki kıyamet gününde: "Keşke bizlere günlük rızıklar verilseydi" diye temennide bulunmasın. Ma'lûmdur ki zenginlik, mutlaka mal ve paranın çokluğu ile değil, ancak zenginlik, nefsin zenginliği, gönlün zenginliğidir. O nefis ki, Allâh-ü teâlâ'ya sarsılmaz itimâdı vardır. Hem verdiğinin karşılığım çok fazlasıyla vereceğini bilir ve inanır. Hem de Rezzâk-ı âlem olduğuna, kimseyi aç bırakmayacağına kanidir. Böyle bir inanca sahip olan kimse için de zenginliğin ölçüsü, ancak Allâh-ü teâlâ-

140

TASAVVUF! AHLÂK V

mn verdiğine kanâat edip, razı olmaktır. Kanâat eden kimse, hiç bir zaman başkasına muhtaç olmaz. Sonra Allah-ü teâlâ'nın verdiği nimetlere şükretmesini gayet güzel bilir.

Va'z ve nasîhat isteyen kimselere şöyle buyurulmuştur: "Namaz kıldığın zaman son namazınmış gibi kıl, sonra pişman olacağın sözü söyleme ve insanların elindekilere sakın göz dikme!'

Diğer bir nasihatte de şöyle buyurulmuştur: "Allâh-ü teâ-lâ'ya hiç bir suretle şirk koşmayınız. Beş vakit namazınızı kılıp, âmirlerinize de itaat ederek, sözlerini dinleyiniz. İnsanlardan zinhar birşey istemeyiniz!' Bu nasihati tutan o zamanın müslüma-nı, at veya deve üstünde iken yere düşen kamçısını bile "Şunu bana alıverir misiniz?" demekten çekinerek, bineğinden inip kamçısını veya başka birşeyini kendileri alırlarmış. Böylelikle başkalarına külfet ve yük olmamağa ne kadar dikkat ettiklerini göstermesi bakımından ne güzel bir derstir. Bugünün dilencilerinin ve halka yük olmaktan çekinmeyen kimselerin kulakları çınlasın. Müslümanlık hemen, "Aman efendim, versinler" diye, halka yük olmak değil, bil'akis halkın yükünü almak ve onu yükten kurtarmaktır. Yoksa, halka yük olmak kat'iyyen doğru değildir ve çok sakınmak gerektir.

Tama' fakirlik; insanların elindekilerden ümîd kesmek, müstağni olmak, en büyük zenginliktir. Hergün bir melek, "Yâ âdemoğlu, sana yeter olan az, seni tuğyana sevk eden çokdan hayırlıdır" diye nida edermiş. Halbuki bütün dünya bizim, olsa, onun içinden yiyeceğimiz ancak rızkımızdır. Geri kalanın hesabı ise "Nereden kazandın, nerelere harcadın?" denince, hesabın ne demek olduğu pek güzel anlaşılır. Kazanırken haram karıştırmamak, sonra da onu Hak'kın rızâsı olmayan hiç bir yere, israflara harcamamak, pek de kolay birşey değildir. Helâlinin hesabı olduğu gibi, haramının da cezası çok büyük ve neticesi de Cehennem olduğu aşikârdır. Binâenaleyh, bu hususta en güzel yol kanâattir. Onun için, emelini bir aydan fazlasına uzatmamak lâzımdır. Kalbini de bir aydan fazlası için meşgul etmemelidir. Daha doğrusu, olduğu günden başka günleri düşünmemek ve nihayet üç günden fazlasıyla ne kendini ne de gönlünü meşgul etmemek daha evlâdır. Zîrâ, emel uzayınca kanâatteki izzet ve fazîletden eser kalmaz, kuru bir lâftan ibaret kalır. Bu yüzden gönül de kirlenir. Bu da insanı tabiî olarak hırs ve ta-

HIKS VE TAMA

141

mâa sürükler. Sonunda da tama', tabiat halini alır. Buna tabiat-ı saniye derler ki insanda ikinci bir huy olarak kökleşir kalır; bir daha da ondan kurtulmak imkânı olnu - Dostlarla arayı açar, günahlara katlanır ve bir çok zilletlere ma'rûz kalıp, onlara da tahammül etmek mecburiyetinde kalır ki çok kötü ve çirkin bir akıbettir. İzzetin yerine zillete düşmekle beraber, ahlâkı da o nis-bette kötüleşir. İşçilerine karşı bağırıp çağırmak, icâbında sövüp saymak ve dövmek gibi çirkin hareketlere muztar olur. Bakarsın ki bu sefer de sana karşı bağırıp, sövmeler ve belki de dövüp, öldürmeye kadar yeltenenler olur ki elbette bütün bunlar insan olana yakışan şeyler değildir. Sebebi ise hep tama ve hırstır. Yâni, kanaatsizliğin neticesidir.

İbn-ü Semmâk (r.a.) der ki, uzun emeller, ümidler. kajbi ve ayağı jjağlayan birer iptir. Yâni, kulun Hak'ka yol bulmasına manîdirler, lama' ve hırs, -Allah esirgesin- insanın elinden dîninin gitmesine de sebeb olur. İnsanın ihtiyaçları dâima birbirini kovalamaktadır. Eğer, bunları elde edeceğim diye uğraşırken günler geçer aklını başına toplayamazsan, bir de bakarsın ki Hazret-i Azrail (a.s.) kapıya gelmiştir. Artık herşey sona ermiştir. O da muradına ermeden bırakıp gitmiştir. Evet gitti amma ne yazık ki eli de boş, cebi de. Artık âhiret âleminde hâli nice olur bilinmez. Tama insanın burnuna geçirilen bir ipe benzetilmiştir. Onu istediği tarafa çekip sürükler. Bu da dünyâ sevgisinin alâmetidir. İşte bu emellere ve tamâ'lara ihtiyaç duymadığın zaman, yânî kanâate razı olduğun vakit, hayat senin için çok hayırlıdır. Ömrünün ve vaktinin değerini vermiş olursun. İşte bu nasîhat sana çok va'z ve nasîhat dinlemekten daha hayırlıdır.

Hırsın ilâcı da şu üç şeye bağlıdır: Sabır, ilim, amel. Birinci ameldir ki, herşeyde yeme, içme, giyme ve mesken gibi zarurî ihtiyaçlarda dahî iktisâda son derece riâyet lâzımchr. İktisâda riâyet eden hiç bir zaman fakîr olmaz. Zenginlik ve fakirlik hâlinde bile kanâat, rızâ; gazap hâlinde de adalet; gizli ve aşikâr hallerinde de, Allah korkusu (Haşyetullah), necat, saadet ve selâmet alâmetidir. Hem de iktisâda riâyet edenleri, Hak sübhâne-hû ve teâlâ Hazretleri zengin eder. İsraf edenleri de fakîr kılar. Allâh-ü teâlâ Hazretleri kendini dâima zjkrgdenleri sever.

İkincisi; Allâh-ü teâlâ'ya sağlam bir ıtimâd gerektir ki bütün mahrukatın rızıklarını veren O'dur. Allah'dan korkanların

142

TASAVVUF! AHLÂK V

nzıklan daha bol ve umulmadık yerlerden kendilerine ihsan edilir. Sıkırıtı ve meşakkatlerinden de çabuk kurtarılır. Kanâatte hem hürriyet ve hem de izzet vardır. Tama' da ise zillet ve hakaret vardır. Onun için demişler ki, istediğin kimseye muhtaç olursan, onun esîri olursun. İstediğine de ihsan ile verirsen, onun emîri olursun vesselam.

Üçüncüsü; İyi düşün, hıristiyanlar gibi mi yaşamak istersin, yoksa Peygamberlerin hayâtı gibi mi? Öyle ise dünya işlerinde dâima kendinden aşağısını gör ve hâline şükret. Âhiret işlerinde ise kendinden yüksekleri gör, sen de onları geçmeye çalış. Zîrâ dünya fânî, âhiret ise bakîdir. Hiç bir aMh insan bakî olan âhireti, fânî olan dünyaya değişmez. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklık nasîb eylesin, âmîn.

NE/İS VE ŞEHVETİN ARZULARINA MEYL

143

Nefis ve Şehvetin Arzularına Meyletmek

Haram olan şeylerden kaçmak, tabiatiyle her müslümanın başlıca vazîfelerindendir. İbâdetten lezzet almak, feyzlerinden istifâde etmek ve islâm'da yükselmek için; ibâdetlerin yanı, sıra haram olan, günah sayılabilecek her türlü hareketlerden, işlerden, kazançlardan sakınmak, korkmak ve kaçmak şarttır. Haram ve günah olan herşeyden ve hattâ mekruhlardan bile son derece korkup kaçmak lâzımdır. Zîrâ bu, günah, haram ve mekruh olan yasaklar, adetâ bir değirmeni çevirecek suyun çarklara gelmesine manî olan deliklerdir ki, suların kaçmasına sebep olurlar da, değirmenin işlemesine; yânî taşların dönmesine engel olurlar. Bunu evinizdeki elektriğe de tatbîk edersiniz, hattın herhangi bir yerindeki kesiklik veya kopukluk veya kontak yapması, evimizdeki lâmbalara veya araçlara cereyanın gelmesine nasıl manî olursa, ibâdetlerimiz de aynı şekilde susuz kalan değirmen veya karınlıkta kalan bir eve benzetilmiştir ki çok doğrudur. Çünkü İslâmiyet bizden yalnız ibâdet istemiyor. Hem ibâdeti yapacak, hem de günahlardan kaçınmaya son derece dikkat edeceğiz. Bunun için günahları ve kerahetleri iyice bilmek ve onlardan uzak kalmak gerektir. Bu da kâfî değildir; aynı zamanda zâlimlerin, dinsiz ve kâfirlerin bütün hareketlerinden, yeme, içme, giyme ve şâire gibi âdet ve hareketlerine benzememeye çalışmak ve kaçınmak çok mühimdir. Zîrâ gerek kâfirlerin ve gerekse zâlimlerin hat ve hareketlerini beğenmemek ve onlara kat'iyyen meyletmemek lâzımdır ve şarttır. Meyletmek netîce i'tibâriyle onlara uymayı ve onlarla beraber olmayı îcâb ettirir. Ma'lûmdur ki, eğilen bir şeyin yıkılması mukadderdir. Binaların, minarelerin bir tarafa meyledip eğilmesi, onların yıkılacağına alâmet değil midir? Bu da kâfî değildir. Helâl veya mubah olan yânî, yenmesinde, giyilmesinde günah bulunmayan şeyleri de helâl olduğu halde, ara sıra terk ederek, nefsin arzularına manî olmak ve he-

144

TASAVVUF! AHLAK V

lâl dahî olsa, her isteğini vermemek suretiyle nefsi terbiye ve ıslaha çalışmak ta vazifelerimizden ma'dût değil midir? Fakat bu da kâfî değildir. Bir de hamiyyet, mürüvvet ve sehâvet icâbı hayırlara sevk edip, bahîllikten, sıkılıktan, cimrilikten de nefsi kurtarmak ve bi'1-fiil hayır işlerinde çalışmağa cân-ü gönülden atılmak lâzımdır. Ne utanmak, ne sıkılmak ve ne de, zorla değil yalnızca Allah rızâsı için aşkla çalışmaktır. Çünkü her kim kendini, kime benzetirse, onlardan sayılacağı ma'lûmdur. Haramlar sebebiyle alışılan, israf, nefs-i hevâ ve şehvetlerin esîri olup, canlarının her istediğini yapan, harama, helâla, mekruha, müfside bakmadan, hemen dünyasını elde etmeye çalışan insanlarla düşüp kalkan kimsenin, netice itibariyle, tıpkı onlar gibi olacağı ve belki de onları bile geçeceği me'mûldür. Onun için kötü kimselerle düşüp kalkanların sonunun kötü olacağı, iyi insanlarla düşüp kalkanların sonunun iyi olacağından şüphe edilemez. İyi kimseler Allah-ü teâlâ'ya tam ma'nâsıyla mutî, günahlardan da son derece korkup kaçan ve Resûlullah'ın (s.a.s.) sünnet-i seniy-yelerine de sımsıkı bağlı olan kimselerdir. Bunun mukabili olan itaatsiz kişi de, hem kötü ve hem de Hak sübhânehû ve teâlâ-nın sevmeyip buğzettiğidir.

Fenalıkların, tehlikelerin başı üç şeyde toplanır. Birisi: Tam bir cimrilik ki, bunun fenalığını söylemeye lüzum yoktur sanırım. Çünkü cimriyi şimdiye kadar kimse sevmemiştir. İkincisi: Nefs ü hevâsına uymaktır. Nefs ü hevâlarına uyanların akıbetleri de her zaman görülmektedir ki, çıkmaz bir yoldadırlar ve son durakları Cehennem olsa gerektir. Zîrâ nefs ü nevalarının arzularına uyanlar, nihayet Allah-ü teâlâ'nın emirlerini dinlemez ve yasaklarından da kaçamaz olurlar. Sonunda bakarsınız ki maazallah dinden ve îmândan çıkmıştır da haberi bile yoktur. İnsanlar, hayvanlar gibi hür değildir. Nefs ü hevâ ise, her istediğini yaptırmak ister. O zaman da hayvanlar mertebesine düşürür ki bunun da, tabiatiyle insan olana yakışmaz olduğu her akl-ı selîm sahibine malûmdur. Binaenaleyh nefs ü nevaya uymak, her günahın her fenalığın başıdır. Netîcesi de vehâmettir. Üçüncüsü: Kendini beğenmektir ki bu da, nefs ü hevâya uymanın bir eşidir. Yânî şu üç şey, bahîllik, nefs ü hevâya uymak, bir de kendini, kendi rey ve hareketlerini beğenmektir ki bundan da, baş-

kalarını dâima aşağı görmek ve onların hiç bir hareketlerini beğenmemek çıkar. Bu suretle de cemiyette ahenk ve nizâm olamaz. O isterki hep benim dediğim olsun. Halbuki bunu Peygamber (s.a.s.) bile yapmamıştır. Uhud muharebesinde kendi re'yi, müdâfaa iken, cemâat düşmana karşı çıkış yapmayı istediler-o da ekseriyetin re'yine hürmetle "pekiy" deyip harp elbiselerini giydi ve onlara muvafakat etti. Yoksa, ben Peygamberim, beni dinleyiniz de evlerimizden müdâfaa ederek düşmam zararsız hale getirelim diyebilirdi; fakat bunu yapmadı. Hem bize müşavere yapmayı öğretti, hem de cemâate uymayı. Binâenaleyh şehvetinin ve nefsinin arzularına meyletmek, helâl şeylerde dahî olsa, birçok israflara ve fenalıklara yol açar ki ne biter, ne de tükenir. İnsanın o azîz ye kıymetli ömrü de boş yere zâyî olur gider, önün için büyüklerin sözlerini dinleyip, Allâh-ü teâlâ'nın istediği gibi itaat edip, dünyasını da, âhiretini de mâmur ederek ve öylece temiz, pâk bir halde bu fânî dünyâdan ayrılmak gerekir vesselam.

Baksanıza, büyüklerimiz bize bu dünyâyı nasıl ta'rif ediyorlar. Dünyadaki hayatımız için îsâ aleyhisselâm "Üç gündür" demiş. Bunun da birisi geçti, birisi de gelecektir ki erişilip erişile-meyeceği meçhuldür. Biri de bugünümüzdür ki bunu ganîmet bilmek gerektir!'

Sahâbe-i kirâmm ileri gelenlerinden Ebû Zer-i Gıfârî (r.a.) Hazretleri de: "Dünya üç saatten ibarettir. Biri geçti, bir daha ele geçmez; biri de gelecek, kavuşup kavuşmayacağını bilmezsin. Biri de içinde bulunduğun saattir ki ancak onun kıymetini bil. Çünkü ölüm her saat gelebiliri'

Bir büyük de demiştir ki, "Dünyâ üç nefesden ibarettir. Birini aldık, gitti. Birisi de alacağımız nefesdir ki, henüz alıp ala-maycağımızı bilemeyiz. Belki onu almaya fırsat bulmadan ecelimiz gelip, o nefesi almadan bizi alır gider. Binâenaleyh elindeki nefesin kıymetini bil de, onu Hak'km tâatine sarf eyle!' ölmezden evvel eğer akıllı isen, Hak'tan ve Allah'tan zerre kadar ayrılma. Hak'kı bulursan her isteğine nail olursun. Eğer Hak'kı bulamazsan, herşeyden mahrum kalırsın vesselam.

IHO

tsi&sxr r \jı ı

Çalgı Dinlemek ve Günahı Mûcib Olan Yasak Yerlerde Bulunmak.

Çalgının her nev'i insanın ömrünü zâyî eder. Hem de zevkti safa âlemlerine daldırıp, küçük, büyük günahların hepsini işletir. Çünkü çalgıların bulunduğu yerlerde ekseriyetle içki de bulunur. İçki ile çalgı birleşti mi artık herşey ve her günah işlenir, düşünme filân kalmaz. Bugünkü çalgıcıların hâli meydanda. Onların yanlarında, Allah'tan ve Peygamberden bahs etmek adetâ çılgınlıktır. Bunların yanlarında bulunup çaldıklarını dinlemek, nefsin azmasına sebeb olur. Sonra bir daha hakkından gelemezsin. Seni zikrullahdan ve ibâdetlerden alıkoyar ve şeytana arkadaş eder. Hattâ onların yüzlerini bile görmeden, radyolarda ve televizyonlarda seyredip dinlemek de günah olarak kâfidir. In-sanın vakitlerinin ve ömrünün ziyama ve hem de günaha girmesine sebeb olurlar. Çünkü bu zevk-ü safa âletleri, kalbleri karartır, katılaştırır ve içerisinde münafıklık bitirir. Tlpkı yağmurların, otların ve ekinlerin bitmesine sebep olduğu gibi. Bu çalgıyı çalmak veya dinlemek de, böylece gönüllerde nifak, yani münafıklık yaratır. Münafık ise, insanların en fenâsıdır. Münafıklık gizli, görünmez bir zehirdir. Ağına düşenleri de, kendisini de öldürür. Cehennem'deki yeri de en aşağıdadır. Dans, balo, plaj ve deniz âlemleri, çalgılı ve içkili yerlerde bulunmak ve oralarda oturmak, yemek yemek, çıplak ve hayâsız kadınların yanlarında bulunmak, ahlâk-ı mezmûmelerin en büyüklerindendir. Bu gibi yerlerden, oraların müdavimlerinden son derece sakınmak ve onların yanlarına kat'iyyen sokulmamak gerektir. Zîrâ, müs-lümanlığa yakışmaz. Hem ayıptır, hem günahtır, hem de insan onlara baka baka birgün görürsün ki onlara benzemiştir. Onun için; "Üzüm üzüme baka baka kararır" diye atalarımızın söylemiş oldukları hikmet dolu vecîzeyi sakın yabana atma. İyilerle konuşmak, onlarla oturup kalkmak, insanı iyiliğe, bunun aksine zevk-ü safâsına düşkünlerle, günah yolunu tutanlarla düşüp kalkmak, maazallah inşam nihayet helake götürür. Onun için aman kardeşim kulağına küpe olsun; sakın günahkârların yanına sokulma ve dâima iyi kimseleri bul ve onlarla düş kalk, selâmet ancak bundadır, vesselam...

147

Hırsızlık

Hırsızlık, herkesin nefret ettiği bir huydur. Hırsızlık ufaktan, yânî, ufak şeylerden başlar. Çocuğun çaldığı bir yumurta hikâyesi meşhurdur. Çalman şey kıymetli veya kıymetsiz olabilir. Maksat o işin istenmesindeki fenalıktır. Yankesicilik de hırsızlığın bir nev'idir. Bunların fenalığı hakkında uzun boylu yazmaya lüzum yoktur. Yalnız insanları üç sınıfa bölmüşlerdir:

Birincisi; Âbid, zâhid, sofu, kimseye zararı dokunmaz, bilakis herkese elinden geldiği kadar maddî ve ma'nevî yardımda bulunur kimseler ki, bunları meleklere benzetmişlerdir.

İkincisi; bu kısma dahil kimselerin, kimseye faydaları olmasa bile, zararları da yoktur. Bunları da cemâdâta, yânî taş, toprak gibi zararsız olanlarla, dağlarda, ormanlarda kendi başlarına geçinen hayvanlara ve kuşlara benzetmişler ki, bunlar da ibâdet ve tâat bilmeyen ve günahlardan kendilerini koruyamayanlardır.

Üçüncüsü de; Akrep, yılan, fare ve bunlara benzeyen şâir canavarlar ve zararlı hayvanlardır ki, işte insanların yaramazlarını da bunlara benzetmişlerdir.

Şimdi bize düşen iş, melekler gibi olamasak bile, hiç olmazsa insanlara zararı dokunmayan hayvanlar kadar zararsız olmayı, yılan, akrep gibi zararlı hayvanlar seviyesine düşmemeyi bilmektir ki, tavsiye edilen de budur.

Bana kalırsa, bu hırsızların daha bir kötüsü vardır. O da, insanların en azîz ve bir daha ele geçirmesi mümkün olmayan vakitlerini çalmaktır. Onun için büyüklerimiz çok konuşmaktan bile bizleri men' etmişlerdir. Zîrâ çalınan mal ve paraların tekrar kazanılması ve telâfisi mümkündür. Eğer parası çoksa, çalmana pek önem vermez ve müteessir de olmaz. Fakat, "Vakit nakiddirî' diyen bir atalar sözü vardır ki, geçen, yânî zâyî olan vakitlerin bir daha ele geçemiyeceğinin ifâdesi bakımından çok

148

yerindedir. İşte insanın vakitlerini çalan hırsız ise, çok zararlı bildiğimiz yılan ve akrepten çok daha fenadır. Zîrâ yılan ve akrep, insanı sokup, zehirleyip de öldürseler, nihayet eceli gelmiş, çatmış, va'de yerini bulmuştur. Fakat, bu dünyâya gelmekten mu-rad ise, ma'rifetullahın kesbi ve kulluk vazifelerini, ibâdât ve tâ-atım yapıp, melekler gibi Hak'kın rızâsını kazanmak ve Cennetteki yerini bulmaktır. Bu ma'nevî hırsız ise, bir daha ele geçmesine imkân olmayan bu hayatı, kahvehane, gazino, sinema, radyo, televizyon başlarında, çalgı dinlemek, oyun oynamak suretiyle zâyî etmekte; kendisine sayısız nimetler veren, bu mülkün hakîkî sahibi olan Allâh-ü teâlâ'yı tanımadan ve ona kulluk ve şükran vazifelerini yapmadan, yılanlar gibi herkesi sokarak, köpekler gibi ısırarak, yırtıcı canavarlar gibi önüne gelenle kavga gürültü çıkararak yaşamak, hiç insana ve bahusus müslümanım diyen kimseye yakışır mı? Elbette yakışmaz.

öyle ise azîz kardeş, hilkatten maksad, Hâlık'ı tanıyıp, O'na kulluk etmektir. O'nu tanımak ve kulluğunu yapabilmek için de, dînî bilgilerini artırmak gerektir. Yoksa kahve, sinema köşelerinde, zevk ve safa peşinde dolaşmak çok yanlıştır, tnsan kendini dinsiz kâfirlere veya hayvanlara benzetmektense, Peygamberler yolunu, sâlihler, âbidler izini seçip, dünyâdan tertemiz olarak, göz yumup göçmesi ne büyük bahtiyarlıktır.

Cenâb-ı Hak cümlemizi muzır hayvanlar gibi değil, belki melekler gibi olan kullarından eylesin, âmîn.

Hırsızlar para kazanmasını bilmedikleri için veya aç kaldıklarından dolayı hırsızlık yapmazlar. Bu huy onlarda bir san'at ve bir alışkanlık hâlini almıştır ki tehlikesi çok büyüktür. Fakat bu adamlar, bunların hiç birine kulak asmadan yine yapacaklarım yapmaya çalışırlar. Nihayet yakalanırlarsa, bir müddet hapishanede yatıp çıkarlar. Zâten çok kere böyle bir barınacak yere de ihtiyaçları olduğundan dolayıdır ki, pek çoğu hapis olmaktan korkmazlar. Orası onlara adetâ bir misafirhane veya bir barınak gibidir. Hattâ, bilhassa soğuk kış günlerini daha sıcak ve daha rahat bir yerde geçirmeyi hesaplayarak, kaç aylık bir hapis cezası giyeceklerini de bir hukukçudan daha iyi bilirler ve ona göre cürümlerini işlerler. Çıkınca yapacağı iş tevbekâr olmak değil, yeniden kimin canım yakacağım tasarlamak ve çalışmaya baş-

HIRSIZLIK

149

lamaktır. Bilgisiz de değildirler. Bu sahada seni de beni de okuturlar. Fakat "Can çıkmayınca huy çikmaz" derler ya... Binâenaleyh bunları hırsızlıktan menetmek için ellerini kesmekten başka çâre yoktur. Hele bu cezayı bir tatbik edin bakın, bir daha hırsızlık vak'ası duyulur mu? O zaman hem diğerlerine ibret-i müessire olur, hem de insanlar bunların şerlerinden kurtulmuş olurlar. Üç beş hırsızın elini kesmekle bütün insanların selâmetini temîn etmek,her akl-ı selîm sahibi için en doğru yoldur. Onları hapishanelerde bir müddet saklamanın ve boş yere doyurup beslemenin hiç bir faydası olmadığı görülegelen hâdiselerdendir. Bir de bu gibi insanları mecburî hizmet cezasına tabî tutarak kamu işlerinde çalıştırmak ve oradan dışarı çıkarmamak lâzımdır. Meselâ, adalardan birinde, bunlara böyle bir yer hazırlayıp, yakalananları hemen oraya sürüp, çalıştırmak, gerek sanâyî işlerinde ve gerek zirâat işlerinde, bunlardan faydalanmak mümkündür. Cenâb-ı hak cümlemize iyi huylar ve ahlâklar nasîb eylesin, âmîn.'

Bir de işçi çalmak, talebe çalmak, derviş çalmak gibi çirkin huylar vardır ki sahiplerine çok ağır bir lekedir. Bir şeyhin gözünden düşen derviş, bütün şeyhlerin gözünden de düşeceği gibi, Allah her yerde o AUah'dır. Öteki şeyhin Allah'ının başka olmadığı ma'lûmdur. Bu hem enâniyet, benlik, varlık iddiasıdır, hem de başkasının evlâdına göz dikmektir. Kendi meziyetlerini sayarak, zavallı dervişi kandırmanın, bir kızı kandırıp kaçırmaktan daha fena olduğunu bilmek gerektir. Hiç bir fakîr çocuğuna rast gelinmemişdir ki, zengin bir adama kaçıp onun çocuğu olsun. Herkesin kendi ocağı kendisine gül gülistandır. Bunu böyle bilmeyip de, babasını, ailesini bırakarak, başka baba arayan ve kaçan kimseye, artık bilmem ne dersiniz?

150

TASAVVUF! AHLÂK V

İFTİRA, BÜHTAN, KAZF

151

İftira, Bühtan, Kazf (Namuslu Bir Kişiye Zina İftirasında Bulunmak)

 <

 öy).

 j ıi;ı hı#

"Namuslu ve hür kadınlara (zina isnâdıyla) iftira atan sonra (bu babda) dört şahit getirmeyen kimseler (in her birine) de seksen değnek vurun. Onların ebedî şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsikların tâ kendileridirler." (5/20)

İnsanın, hakikatini gözüyle görmediği halde, bazan şek ve şüphe üzerine hüküm vererek şöyledir, b jyîcdir diye bir kimsenin aleyhinde söz söylemesi, şer'an da, dînen üe, aiıiâkan da zem-medilmiştir. Bir de bu hareketi, iffet, namus, şeref ve haysiyyete taalluk ederse, günah, kötülük, fenalık da o kadar şi:i letli ve mezmûm olur. Kat'iyyen insana yakışan bir tutum debidir. İnsanlar hiç bir zaman ayıp ve kusurlardan hâlî olamazlar ama, bu gibi kusurların ifşası ve açıklanması ne kadar ayıp ve çirkin ise, bir de gözüyle görmeden ve bilmeden kuru bir zan üzerine konuşulan sözlere iftira derler ki, ayıpların ve hatâların en büyüğüdür. Halbuki, insana ve bahusus müslümana yakışan en güzel yol, hatâ, kusur ve kabahatleri, mümkün olduğu kadar örtmek, görmemezlikten ve bilmemezlikten gelerek, o kusurun ve kabahatin örtülü kalmasına çalışmaktır. Meselâ, uyuyan bir kim-

5/20 Nûı Sûre    j ¦¦

senin üstü açılıp da, bazı edep yerleri meydana çıkmış olsa, onu gören insana yakışan şey derhal onun üstünü örtüp, hem üşümesini önlemek, hem de ayıplarının örtülmesine yardım etmektir. Hal böyle iken bunu yapmayıp da, uyuyan kimsenin üstünü açmak, edeb yerlerinin görünmesine sebep olmak, tabiatıyla daha çok çirkin bir hareket ise, bir müslüman kardeşinin ayıplarını meydana çıkarmak da, ondan daha çok affolunmaz bir hatâdır, kabahattir,

Bir de bu yetmiyormuş gibi, görmeden, bilmeden, başkalarının sözlerine bakıp da, iftirada bulunmak, acaba ne demektir? İftiraların çeşitleri pek çoktur. Ama, en çirkini namus ve iffet hakkındaki iftiralardır. İnsan bir kere düşünse ki, birisi kendisinin yapmadığı birşeyi, yaptı diye iftira edip söylese, ne kadar üzülür ve rahatsız olur. Elinden gelse o adamı öldüreceği gelir de, sonra bu çirkin işi nasıl olur da başka bir din kardeşine yapmaya, söylemeye cesaret edebilir?

Demek ki insanların içinde insan kılığında çok kötü kimselerin bulunabileceğini unutmamalıdır. Bunların şerlerinden dâima Cenâb-ı Hak'ka sığınmayı vazife bilmelidir. Bu müfteriler hakkında Cenâb-ı Hak'kın cezası çok ağırdır. Her da'vâya iki şâhid kâfi olduğu halde, zina dâ'vâsındakî fi'li dört şâhidle is-bât etmek mecburiyyeti vardır ki, bunların dördünün de zina fiilini bizzat görmüş olmaları şarttır. Böyle dört şâhid ile isbât edilemediği takdirde, müfteri durumuna düşen kimseye seksen değnek (Had) ceza sopası vurulması ve bir de hiç bir yerde, hiç bir zaman, ölünceye kadar şâhidliğinin kabul olunmaması emredil-mektedir ki, iftira fi'li nin ne kadar çirkin ve mezmûm olduğunu düşünün artık!

Müslümanın dâima ağır başlı, sakin ve temkinli olup, her söze ehemmiyet vermemesi ve bahusus bu gibi rivayetleri yayardan elinden geidifc kadar menetmeğe çalışması ve böylelerine nasihatle bu yoldaKi hareketlerinin doğru olmadığını onlara bildirmesi lâzımdır. Onun için müslüman dâima nefsiyle, şeytanıyla mücâdele ve muharebe hâlinde olduğunu bilmeli ve onların oyunlarına gelmemeye gayret etmelidir.

Cenb 1 H-k .-iimlcrnıVi fena ve mezmûm huylardan, ahlâklardan ve bâhusû= ifıirâ denilen bu adîlikten muhafaza buyursun, âmîn. Bi-hürrnet-i sc yid'il-mürselîn...

152

TASAVVUF! AHLÂK V

Seb ve Şetm

(Sövüp Saymak, Kerih ve Kabîh Söz Söylemek)

Sövüp saymanın fenalığını bilmeyen yoktur. Çok cahilane bir harekettir. Bu gibi hareketlerle övünmek de ayrıca cahilliğin en fenâsıdır. Birakis böyle bir hareketin veya âdetin sahibi utanıp bir daha onu yapmamağa gayret etmelidir. Meselâ, biri size sövüp sayarsa hiç buna razı olmanız mümkün müdür? O zaman kavga dövüş başlar, sonunda da ölüme veya zindana gitmekten biri ortaya çıkar. Yazık değil mi? Bu sövüp sayan kimseye "Mâ-şâallah, ne iyi ettin" diyen olmaz. Bahşiş veya mükâfat da vermezler; hattâ bu hareketimizi kimse beğenmez. Belki de çok çok ayıplarlar ve şerrinden Allah'a sığınırlar. Şimdi size sorarım, insanlık bu mudur? Onun için müslüman kat'iyyen sövücü, sayıcı, bağırıp çağına olamaz ve edebe mugayir, çirkin sözler söyleyemez. Hattâ, Bedir muharebesinde ölen küffârın leşleri bir kuyuya atıldıkları vakit, ashâbdan bazı kimseler, onların aleyhlerinde sebbetmişlerdi. Bunu duyan Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerinin onları bu sözlerden menetmiş olduklarını, İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, İhyâ-ü Ulûm'ün üçüncü cildinde seb bahsinde zikretmektedir.

Ayrıca büyük zâtlardan biri kölesine, yaptığı hatâlardan nâşî darılırken aynı zaman da sövüvermiş. Bunu duyan Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri ona, "Bir daha böyle yapmayın" diye tenbih-de bulunmuştur. O zât da, bu hareketine pişman olarak hemen o köleyi âzâd etmiştir.

Görülüyor ki sövmek pek çirkin bir şeydir. Efendi insan, hiç bir zaman kötü sözü ağzına almaz. Zîrâ bunlar hep gönüllere zarar veren hallerdir, hâdiselerdir. Onun için bu gibi çirkin, lâyıksız sözleri ağzına almamak en doğru yoldur. Bu kötü sözlerin efrâd-ı aile, bahusus yeni yetişen çocuklar üzerinde çok büyük te'sirleri vardır. Dolayısıyle onlar da büyüklerinden görüp,

SEB VE ŞETM

153

duydukları bu çirkin şeyleri, tabiî bir halmiş gibi kabul eder ve alışırlar. Çocukların terbiyesinde ana ve babanın hal ve hareketlerinin pek büyük te'sirleri olduğu unutulmamalıdır. Temiz, ne-zîh, kibar, edîb ailelerin çocukları da, mekteb, medrese görmeseler bile yine edîb, nezâh, kibar ve temizdirler. Sebebi ise malûm. Binâenaleyh, ebeveynin bu hususta çok dikkatli olmaları ve hattâ, eğer çocuk dışarıdan bazı uygunsuz şeyler öğreniyorsa, derhal önüne geçici sıkı tedbirler almak da lâzımdır. Kötü arkadaşlardan son derece sakınması ve korunması hususunda uyarmak çok mühimdir. Bunun ihmâli, çok acı neticeler vereceği şüphesizdir. Bu gibi çirkin sözlere, edebe mugayir, ahlâk-ı is-lâmiyeye muhalif şeylere alışanların, bunu kolayca terkedeme-dikleri de hep gözlerimizin önündedir. Kendimiz dahî alışageldiğimiz şeyleri hemen bırakabiliyor muyuz? Meselâ, en kolay olan sigara, kahve ve emsali gibi lüzumsuz hattâ zararlı şeyleri; hattâ gayr-i islâmî gazeteleri okumaya alışmış bir insan bile onları bir türlü bırakabiliyor mu? Halbuki zararlarım bizden daha iyi bilmektedirler; çünkü zararını bi'1-fiil görmektedirler. Öksürük, nefes darlığı, uykusuzluk hep bu kötü alışkanlıkların cezaları değil midir? Fakat gel de anlat.

En fenası, göz, kulak ve bahusus ağız yollan hep kalbin yollarıdır. Kalbe iyilik veya kötülük bu yollardan girer. Bunlar muhafaza olunmadıkça, kalbin, gönlün muhafazası mümkün değildir. Halbuki, Cenâb-ı Hak'kın nazarı, kulunun ne kılığına, ne kıyafetine ve ne de bilgi ve servetinedir. Hak'km nazargâhı ancak kulun kalbidir. Binâenaleyh onu muhafaza etmek herşey-den daha mühim ve evlâdır. Zîrâ kirlenen bir gönlü temizlemek pek kolay birşey olmadığı erbabınca ma'lûmdur. Onun temizlenmesi, uzun mücâhedelere, ağır riyâzâtlara, açlıklara ve uzlet denilen yalnızlıklara, halvetlere devam ve tahammülle mümkündür. Bugün ise bu gibi meşakkatlere tahammül edecek kimseler pek nâdirdir. Bazı kimseler halvetlere girerler ama, ekserisinin maksadı hemen şeyh olmak, başına derviş toplayabilmeye bir vesiyle olur diyedir. Yoksa doğrudan doğruya, yalnız ıslâh-ı nefs ve ıslâh-ı hal için girenler pek seyrektir. Sonra bu riyâzâtlann ve .halvetlerin neticesinde muvaffak olabilmek te biraz şüphelidir. Zîrâ üstadım hacı Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri: "24 defa halvete girdiğim halde ancak dört tanesinden istifâde

154

TASAVVUF! AHLÂK V

edebildim" demişti. Eşref-i Rûmî (k.s.) Hazretleri de, buna yakın bir lisanda bulunmuştur. Binâenaleyh, kalbin selâmetini isteyen ve Hak'kın rızâsını gözleyen her kişiye lâyık olan elini, dilini, gözünü, kulağını bütün yaramaz ve lâyıksız şeylerden muhafaza etmesidir. İnsanlığın ve bahusus müslümanlığın kemâle ulaşmasına yegâne sebebtir. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasîb etsin de dâima Hak'kın rızâsını gözleyen ve bunun için de gönlünün bekçisi olup, oraya Hak'kın razı olmayacağı hiç birşeyi sokmamaya çalışan ve dâima zikrini dilinden düşürmeyen, gönlünden çıkarmayan kullarından eylesin, âmîn...

GIYBET

155

Gıybet

(Başkalarını Çekiştirmek)

i # }ji >JJ V \p\

 

 p\ ^ÂJI ı# i; : Juj jlî

 

 ^Jlı ijjJî Sıj ^ ı

 & j

"Ey îmân edenler, bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yânî alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın); olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâ-kablarla çağırmayın. îmândan sonra fâsıklık ne kötü addır! Kim (Allah'ın yasak ettiği şeylerden) tevbe etmezse onlar zâlimlerin tâ kendileridir." (5/21)

Gıybet müslümaniarın büyük dertlerinden biridir. Ma'lûm-dur ki müslümanlık, kardeşliği emreder. Bununla beraber birleşme, kaynaşma, sanlışmayı adetâ bir vücut gi'ui olmayı, bir bina gibi birbirlerine bağlanmayı ve bu suretle uzun müddet hayatla-

*: 21 Hııaırât, 49/11.

156

TASAVVUF! AHLÂK V

UlYUtl

nnda birbirlerinin yardımcısı, destekçisi olarak, saadet ve selâmetle hürriyetlerini, cemiyyetlerini, dinlerini muhafaza ve îcâ-bında müdâfaa edip, o uğurda can ve mal kaybına bakmadan, ölünceye kadar dövüşmeyi yüce dînimiz bize tavsiye eder. Gıybet denilen yânî kardeşinin arkasından onun hoşuna gitmeyecek bazı kusurlarını, kabahatlerini eksikliklerim şuna buna söylemek, çok kötü ve fena bir huydur. Çok kere de "Ben yalan söylemiyorum ki! Onun yaptıklarını söylüyorum" diye, gûyâ söylediği bir kabahat değilmiş gibi kendini aldatır. Evet, belki doğru söylüyorsun; fakat asıl gıybet de yapılanı söylemektir. Olmayan birşeyi söylemek yalancılık ve iftiranın tâ kendisidir.

Halbuki ayıpsız, kusursuz kul yoktur. İnsanın evvelâ kendi kusurlarını görüp, onları düzeltmesi lâzım gelirken başkasının ayıp ve kusurlarım ifşa etmeye kalkması elbette affolunmaz bir kabahattir. İnsan kendi hatâ ve kusurlarının başkaları tarafından duyulmasını ve bilinmesini istemediği halde, hem de kardeşim dediği bir din kardeşinin kusur, kabahat ve noksanlarım etrafa yayması, ne insanlığa, ne de İslâmlığa yakışır birşey olmadığı ma'lûmdur. Hattâ müslümanın, bir kardeşinin, vücût bakımından veya giyim yönünden noksanlığını söylemesinin bile caiz olmadığı bildirilmektedir. Meselâ, uzun veya kısa boyluluğunu ' veya şaşılığını, sağırlığını, kamburluğunu, elbisesininin biçimini, yakışıp yakışmadığım ele alıp bahsetmenin bile lâyık olmadığı açıklanmaktadır ki; bu gibi haller, tabiatiyle kardeşler arasındaki sevgi ve saygıyı giderir. Aradaki rabıtayı, birliği, bağlılığı bozar; yerine düşmanlık, buğz tohumlan saçılarak, biribir-lerinin aleyhlerinde konuşmalar ve nihayet kavga, gürültünün kopmasına, belki de ölüme kadar süren hâdiselerin zuhuruna sebep olabilir. Bu bakımdan daha nice mahzurlardan dolayı Cenâb-ı Hak bizzat Kur'ân-ı azîmüşşân'ında bunu yasaklamış ve bunu irtikâb edenlerin hâlini de ölü kardeşinin etini yemeye benzetmiştir ki ne kadar iğrenç ve çok çirkin bir hal olduğu anlaşılmaktadır.

Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak'kın yasakladığı, menettiği şeylerde daha bilmediğimiz nice hikmetler vardır ki bunlara aklımızı erdirmeye imkân da yoktur. Şu halde bize düşen vazife. Hak süb-hânehû ve teâlâ Hazretlerinin yasakladığı şeylerden, hikmetle-

rini sebeplerini aramadan kaçmaktır; yapmamaktır. Her ne kadar nefisler bu gibi şeylerden hoşlanırlarsa da bunlar, insanların ma'neviyâtlarını mahveder, hem eldekiler gider, hem de yükselmek yerine düşmeler, yıkılmalar ve belki de yok olup gitmeler yer alır. Bunun da, artık telâfisi mümkün olmayan bir dert ve bir belâ olduğu anlaşılır amma, o zaman da iş işten geçmiş olur. Son pişmanlık fayda vermez derler ya; işte onun gibi. En kötü insanın bile bazı iyi huylan ve iyilikleri olduğu görülege-len şeylerdendir. Binâenaleyh insana yakışan şey; dâima iyilikleri görüp, onları söylemek, daha lâyık ve evlâdır.

Bakınız; îsâ aleyhisseiâm birgün Havâriyyûn denilen taıe-beleriyle birlikte bir yerden geçerlerken ölmüş bir köpek leşine rastlamışlar. Herkes onun çirkinliğinden, pis kokusundan nefret ederken, îsâ aleyhisseîâm da onun dişlerinin beyazlığım medh etmiş ki, bununla bizlere de bir ders vermekte ve iyi tarafları görüp söylememizi işaret etmektedir. Gıybet o kadar kötü bir sev dir ki, mübarek Ramazan günlerindeki farz ve şâir günlerdeki nafile oruçlarımızın sevabını giderir; ruhsuz bir ceset gibi bırakır. Her ne kadar oruçlarımızı bozmazsa da, sevabını gidereceğinde ittifak vardır. Maamâfih, orucu da bozar diyenler de olmuştur. Onun için çok dikkatle sakınılması gerektir. İbâdet yalnız farzları yapmakla tamam olmaz; belki farzların kabulü ve mükâfatı, ancak günahları ve mekruhları bıraktıktan sonra mümkün olur. İnsanların kemâle ulaşıp velîler mertebesine erişmesine ve-siyle olur. Gıybet ise melekiyet derecesinden hayvâniyet mertebesine düşmesine sebeb olur. Onun için büyükler çok konuşmaktan bile bizleri menetmişlerdir. Zîrâ hem vaktimizi boşuna zâyî etmiş oluruz, hem de, neticede gıybetlere sebeb oluruz. Bu suretle de büyük günahları irtikâb etmiş oluruz.

Dikkat ederseniz, bizde büyük günahlardan biri de faizdir. Faiz ağır bir yüktür. İnsan onu faydalı birşey zanneder. Fakat evlerin yıkılmasına, ocakların sönmesine ve insanların büyük günahları yüklenmesine ve malların pahalılaşmasına yegâne sebeb faizdir. Çünkü faizi veren, o vereceği meblâğı sattığı maldan çıkarmaya çalışacaktır. Bundan ötürü de 100 kuruşa satacağı malı 11.0 kuruşa satmaya kalkacaktır. Fakat ne kadar pahalı satarsa-satsın, sonu yine iflâs tır. Sakın bâzı günahdan korkmayan

158

TASAVVUtJ

tüccarlara bakıp da aldanma! Ne kadar parlamış olsa dahî, faizle kazanılan servet, ticâret ve fabrika devamlı yaşamaz. Hele torunlarına hiç birşey kalmaz. Kâfirlere bakıp da onları birşey sanma! Allâh-ü zü'1-Celâl'in emirlerine ve Peygamberlerin sözlerine bak ta, ona göre hareket et.

Bak gıybet için ne diyorlar: Bir faizin günahı ile 36 kere zina etmiş gibi günahkâr olunurken, gıybetin günahı bundan daha büyüktür. Çünkü gıybet günahının zina günahından daha şiddetli olduğu beyan buyurulmuştur. Artık buna dikat et de, kimsenin aleyhinde konuşma. Maamâfîh fâsıkların, hırsız veya yankesicilerin arkalarından konuşmak gıybet sayılmasa da, şu hâdiseye dikkat ediniz:

Birgün Avf isminde biri, İbn-i Şîrîn (rh.a.) Hazretlerinin huzurlarında Haccâc-ı Zâlim'in aleyhinde konuşmaya başlamış. Bak, İbn-i Şîrîn Hazretleri ne diyor: "Ey Avf! Şimdi senin şu Haccâc hakkındaki gıybetinin ne kadar fena olduğunu bir bil-sen? Allâh-ü teâlâ hakimdir, âdildir. Nasıl ki, Haccâc'ın zulmettiği kimseler nâmına Haccâc*dan onların intikamım aldığı gibi, Hac-câc'ı gıybet edenlerden de Haccâc nâmına intikamını alır" diye beyan buyurmuştur ki hepimize bir ibret dersidir. Zîrâ Haccâc'-dan daha zâlim kimse yok iken, onun gıybetine razı olmayınca, artık ne desen boştur.

Gıybetin bu büyük vebalinden kurtulmak için çok istiğfar etmek ve yaptığına nadim olmak gerektir. Zîrâ nedâmetsiz is-tiğfâ m faydası olmayacağı aşikârdır. Bir de helâllaşmak lâzımdır demişlerdir. Nedâmetsiz olarak "Hakkını helâl et" demek te kâfi değildir. Buna da mürailik ve münafıklık diyorlar. Bir de o gıybet ettiği kimsenin her yerde medh ve senasını yapıp, dostluğunda mübalağa göstermesi lâzımdır ki, evvelce yaptığı hatâları karşılamış olsun.

Bir de hiç farkına bile varamadığımız gıybetler vardır ki onlar da çok mühimdir. Meselâ bir insanın sıkılığından, namaza gelmekte ağır davrandığından, camiden çabuk çıktığından hayırlara iştirak etmediğinden veya az hayır yaptığından v.s. den bahsetmek, bir de insanların giydiği elbiselerin iyi olmadığından, uzun veya kısa olduğundan bile bahs etmenin caiz olmadığı bildirilmiştir. (İhyâ-ui Ulûm'un 3. cildinde, gıybet bahsini

okuyunuz.)

Onun için dâima istiğfar etmek, gerek kendisi için ve gerek gıybet ettiği insan için "Yâ Rab! Beni ve benim gıybet ettiğim kimseyi mağfiret eyle" demeli ve bir daha da yapmamağa çalışmalıdır.

Ey azîz kardeş! Beni dinlersen bir toplantıdan ayrılırken:

duasını üç kere demeyi unutma!

Namaz kılmak, teşbih çekmek Hak'kın rızâsını nasıl celb ederse, müslüman kardeşinin hatırını yıkmak, onu hor ve hakîr görüp tahkir etmek ve bir de arkasından gıybet denilen dedikodusunu yapmak ta Hak'kın rızâsı bulunmayan fiillerden olup; üstelik de, Hak'kın gazabına yânî sana gazab etmesine sebep olur. O zaman da şüphesiz helak olanlardan olursun. Onun için Hak1 kın rızâsı olmayan yerlere ve dedikodu olan yerlere sakın sokulma. Bir kere öyle yerlere devama alışırsan, sonra kendini kurtarmak çok zor olur. Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun da, bizleri bu gibi günahları işlemekten muhafaza buyursun, âmîn. Bi-hürmeti seyyid'il-mürselîn, ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.

İOU

Nemîme

(Lâf Götürüp, Getirmek)

 j Jli

"(Ötekini berikini) dâima ayıplayan, (gammazlıkla) lâf getirip götürmeye koşan..."(5/22)

I yi ly* j& JkJ   : JW Jlİ

"Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı (el, kaş ve göz işaretleri ile) eğlenmeyi ve ayıplamayı âdet edinen her kişinin vay haline!"

(5/23)                                                                             .

Büyük belâlardan biri de, hiç ehemmiyet vermediğimiz ve hiçe saydığımız günahlardan birisi de bu nemîmedir. Nemîme; bizim halk dilinde kovuculuk dediğimiz, fesatçı ve ara bozucu, kötü bir huydur. Bunu yapanlar, bilerek veya bilmeyerek söylenilen sözleri hemen gidip diğer tarafa yetiştirmek, bâzan da bir-şeyleri ilâve ederek iki tarafı biribirine düşürmek için, taraflar arasında koşturan kimse demektir. "Hemmâz'da, kovuculukla dolaşan, ayıp ve kusurları kişinin arkasından söyleyen, yüzüne

5/22 Kalem, 11.

5/23 Hüıneze, 1.                                                            .

karşı da ta'n eden kimsedir. "Lümeze" ise onun aynıdır. Gerek yüzüne karşı, gerek arkasından ayıplarını, noksanlarını zikretmek, söylemek elbette ki insana yakışır birşey değildir. Arkasından söylemeye nasıl gıybet deniyorsa, yüzüne karşı söylemek ve söylenen sözleri hem yaymak ve hem de öte tarafa yetiştirmek de tabiatiyle o kadar çirkin, fena ve günahtır.

Evet; hırsızlık yapmadım, şarap içmedim, kumar oynamadım, zina da yapmadım diye insan övünebilir ve hattâ acaba benden daha iyisi var mı diye de aklına birşeyler de gelebilir. Fakat hiç farkına bile varmadan ettiğimiz gıybetler bizim için büyük günahlardandır (5/24). Bizler, bu gibi dedikoduların ve iki taraf arasında söz naklinin fenalığını ve her işittiğimiz sözü de hemen ölçüp biçmeden diğer tarafa veya başkalarına nakledivermenin ne kadar mânâsız ve ne kadar büyük günah olduğunun farkında bile değiliz dersek belki de hatâ etmiş olmayız. Gıybetin günahının, zina günahından daha büyük ve şiddetli olduğunu bir evvelki fasılda okumuştuk. Bugünkü bahsimiz olan nemmâm-lık yânî söz nakletmenin aleyhinde bakın ne deniliyor:

Bir kere bu gibi insanların şuursuzluğu yüzünden yaptıkları fenalıkları göremeyip, müslümanlar arasında, belki de menfaatleri îcâbı bilerek veya bilmeyerek söz taşımaları, kendilerinin nikâh-ı sahîh ile nikâhlı aileden olmadıklarına delâlet eder, buyrulmuştur. Bunun mânâsı, veled-i zina denilen kimselerden olduğunu ve gayr-i meşru olarak dünyaya geldiklerini beyan ediyorlar ki, ne kadar acıdır. Çünkü bu gibi fenalıklar meşru bir şekilde doğan evlâtlardan tasavvur olunamaz. Gayr-i meşru evlâtlar, şeytanî akıllar ve şeytanî işlerle meşgul olurlar; Hak yoluna yönelemezler. Dâima işleri güçleri fenalık, kötülük, günahı mucip hareketlerdir. Bunun için, evlenirken dindar ve namuslu kimseleri seçmeli, muâmele-i zevciye esnasında âdâb-ı islâmiye-ye uygun olarak davranmalı ve Cenâb-ı Hak'tan hayırlı, temiz, dürüst ve sâlih evlâtlar istemelidir. Yoksa netîceleri hepimize zararlı olagelmektedir. Binâenaleyh, aşağıda sayacağımız kötü huylara mübtelâ günahkârlardan sekiz kişinin Cennete girmesi de muhaldir. Ancak tevbekâr oldukları takdirde müstesna. Tabiî,

5/24 Etraflıca bilgi için bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, Hüıneze Sûresinin tefsiri.

 VUri /iniksin,   v

hakîkî tevbeler herşeyi yok eder. Yalnız insanlara taalluk eden hususlar da istisnalar arasındadır:

Birincisi: Şarap içmeğe devam edenlerdir ki; içki deyince insanı sarhoş eden her nevi keyf verici şeyler dâhildir; hattâ sigara bile diyeceğim. Çünkü bunların haram veya yasak oluşları ve günahlardan sayılmaları, insanın hem bizzat kendisine ve hem de cemiyete zararlı olmasından dolayıdır. Halbuki, bugün sigaranın insan sıhhatine karşı ne büyük zararı olduğu artık tahakkuk etmiştir. Hattâ Amerika'da sigara paketlerinin üzerlerine, sigaranın çok zararlı ve tehlikeli olduğuna dâir meşhur doktorların söyledikleri sözler resmen ve mecburen yazılmaktadır. Bâzı hastahânelerin duvarlarında, sigara içenlerin tedâvî için müracaat etmemeleri, ederlerse müracaatlarının kabul olunmayacağı yolunda afişler asılmaktadır. Kanser denilen menhus derdin yüzde sekseni sigaradan olduğu da defalarca yazılmıştır. Bütün bunlardan başka bir de ayrıca fuzûlî bir masraftır ki bizim gibi fakîr bir millete kat'iyyen yakışmaz. Geçen Ramazan ayında, hava ve deniz kuvvetleri vakıfları için paralar toplandı. Ancak devede kulak denecek kadar az birşey olduğu meydanda. Halbuki, sigara paketi ortalama beş lira olsa ve 40 milyondan 10 milyonu bunu içiyorsa -ki bugünkü durumda bu muhakkak- günde 50 milyon liramız havaya gidiyor; yânî duman oluyor demektir. Bu 50 milyonun on günlüğü 500 milyon, yüz günlüğü beş milyar eder ki bir senede tam 18 milyar 300 milyon millî servet duman olup gitmektedir.

Bu israfı, milletçe tasarruf edebilsek on senede 183 milyar gibi bir yekûne baliğ olmaktadır ki, bununla denizlerimizin muazzam donanmalara, havalarımızın da yüzlerce filolara sahip ve mâlik olacakları pek açık bir şekilde görülmektedir.

Bunları yazarken bir arkadaşımız elime bir kitap verdi; tütünün zararları hakkında. Tavşanlı müftüsü Arapça bir kitab-tan tercüme etmiş, biraz da kendi ma'lûmatını ekleyerek 95 sa-hifelik bir eser meydana getirmiştir. Tütünün zararları hakkında geniş ma'lûmat vardır. Cenâb-ı Hak hemen te'sirini halk etsin, âmîn.

Buna mukabil, maal'esef idarecilerimizin büyük bir kısmının, hem şahsî ve hem de âmmeye taalluk eden şeref, süs, salta-

nat uğrunda ne büyük masraflara, zayiatlara, israflara düştükleri görülegelmektedir. Meselâ, evvelki idarecilerin saraylara harcadıklara paralara bugün bizler gözyaşı döküp ağlamaktayız. İslâm hiç böyle israflara, saltanatlara razı olur mu? Ama, dîni iyi bilen ve ona göre hareket eden kim var ki? Onlar ilk devirlerde gelip geçmişler; geçmişler ama, İslâmiyeti de bütün dünyaya yaymışlardır. Bugünkü dokuzyüz milyon insanın müslüman olmasına onlar sebep olmuşlardır. Biz ise bugün bil'akis insanları müs-lümanlıktan adetâ soğutmakta ve kaçar duruma getirmekteyiz. Bu da elbette affolunmaz bir kabahattir.

İkincisi: Faize alışan ve devamlı surette faizle iş görenlerdir. Bunlar hakkında evvelki dersde beyân-ı mütâlâa edildiğinden tekrarına lüzum görülmemektedir. Şu kadar ki, Hak'kın ve Resûl'ünün yasaklan hiç bir zaman hikmetsiz ve faydasız değildir. Anlamayanlara ne diyebiliriz? Ancak Allâh-ü zü'1-Celâl onlara da anlayış ve idrâk ihsan buyursun, âmîn.

Üçüncüsü: Nemmâmlık, yâni söz hamalları, söz taşıyanlardır ki yukarıda izahatı geçti.

Dördüncü: Deyyustuk denilen ahlâksızlıktır.

Beşincisi: (Surta)dır. Bunun türkçesini yazamıyorum, lügat-lara bakıp öğrenebilirsiniz. Alçak ve leîm kimselere denir.

Altıncısı: Muhannes, kadın ahlâklı kimselerdir ki, lûtîlere belini büktürdüğü için böyle denilmiştir.

Yedincisi: Kâtî-ı rahîm, yânî akrabasıyla alâkasını kesen kimseye denir.

Sekizincisi: Allâh-ü teâlâ'ya söz verip, ahdinde, sözünde durmayanlara denir ki, bu sekiz sıfatın sahibi insan, her yerde ve her zaman insanların ve cemiyetin dâima nefretine uğramış kimselerdir.

Hülâsa, bu söz taşıyan kimseler de Cennet'e giremeyecekler arasında oldukları gibi, Cenâb-ı Hak'kın en sevmediği kullardan oldukları da açıklanmaktadır. Bunların yüzünden muhitlerinde bulunan diğer insanlara bile rahmet-i ilâhî yağmaz olduğu da ayrıca bildirilmektedjr.

Bu konuda bir de şu var ki; müslüman bir kardeşin için katL iyyen sû-i zan da bulunma. Lâf getirip, söz taşıyanların sözlerine sakın inanma. Çünkü bu gibi lâf taşıyanlar hiç bir zaman sâ-

dik değildirler. Onlara asla aldanma ve onların sözlerinin doğru olup olmadığım da araştırma ki, onların sözlerine ehemmiyet vermiş olmayasın. Sen de onlardan duyduklarım başkalarına kat'iyyen söyleme ki sen de nemmâm olmaktan kurullasın. Zîrâ bunlar yol kesip, eşkiyâlık yapanlardan daha adîdirler, tşte size nasîhatcı büyük bir adamın nasîhati: "Senin etrafım bir takım kimseler çevirmiştir ki bunlar, dinlerini satıp senin tarafından dünyalığa nail olmağa çalışırlar!' Yânî dünya menfaatleri için dinlerini feda ederler. Bir takım şuursuz kimseler vardır. Allâh-ü teâlâ'nın gazabına, seni memnun etmek için razı olurlar. Senden korkarlar da, sana karşı yaptıkları nâsezâ hareketlerinden nâşî Allah'dan korkmazlar. Binâenaleyh, sakın bunlara îtimâd edip, emânet-i İlâhiyeyi zâyî etme. Çünkü kıyametin, işlerin ehli olmayanlara verildiği zaman kopacağım bilirsiniz. Onların yaptığı her yanlış hareketten mes'ûl olduğunu da unutma. İnsanların akılsızının, başkasının dünyâsı için kendi âhiretini satan veya zâyî eden kimse olduğunu da unutmamalıdır. Bu gibi zararlar pek çoktur; fakat en mühim zararı, Allâh-ü teâlâ'nın bizlere lütfetmiş olduğu ömrün kaybıdır ki, bunu boşuna geçirmek kadar büyük ve acıklı bir zâyiât yoktur. Bu ömür de nefeslerimizle mukayyeddir. Yânî bir nefesin ziyâ'ı, ömürden bir parçanın kaybı gibidir.

Ey azîz kardeşim, onun için çok uyanık ve müteyakkız olmak gerekir. Nefesleri boşa geçirme, hevây-ı hevesine kapılma. Bir gün va'de gelip de, "Haydi gel" denilince, artık durmak mümkün değildir. Sonra bu hayatın mes'ûliyet sorguları var. Sakın bunlara inanmamazlık etme. tslâm dîninin esaslarından biri de ölümden sonraki âhiret günlerinde olması mukadder hesap ve mîzândır ki; amellerimizin tartılmasıdır. Sevabı çok olanlar kurtulur; Cennet'e giderler. Günahı çok olanlar da Cehennem'e sev-kedilirler. Buna göre sevabı çoğaltmak için ibâdet ve hayırlara sür'atle ve ihtimamla devam etmekle beraber, günahı mûcib ve mes'uliyeti îcâb eden her türlü şeyden kaçınmak gerekir. Bâhu-sûs aldığımız nefesleri boşa geçirmek kadar gaflet ve vebal olmasa gerektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi af ve mağfiret eylesin ve rızâsını kazanmaya gayret eden bahtiyar kullarına bizleri de ilhak buyursun, âmîn.

KİZB VE AHDE VEFA

165

Kizb (Yalancılık)    ve      Ahde Vefa

 JU

"Ey îmân edenler, bağlandığınız ahidleri yerine getirin."

(5/25) Allah (ac.) böyle buyurdu.

Resûlullah (s.a.s.) da:

"Şüphesiz ki yalan, nifak kapılarından bir kapıdır." diye buyurdular.

Yalan hakkında yazı yazmak bile fazladır diyeceği geliyor insanın. Yalanın kötülüğü ve fenalığı bütün din ve milletlerde yazılmış, okunmuş ve hattâ tatbîk edilmiş olduğu biline ve gö-rülegelmektedir. Hattâ bâzı memleketlerde otobüs ve tramvaylarda, biletçi ve kontrol da yokmuş. Çünkü herkes vazifesini bilmekte ve yapmaktadır. Kontrola ihtiyaç görülmemektedir. Zîrâ oralarda oturan insanlar kendi menfaatlerinden daha ziyâde cemiyetin faydasım düşünerek, bugibi cinayetleri irtikâba vicdanları razı olmamaktadır. Şu halde yalan, kendi menfaatini, çıkarım cemiyetin aleyhinde kullanmak oluyor ki bu da, ancak şuurunu kaybetmiş, akılsız, ahmak, budala, hattâ, dinsiz veya dîni bilmeyen serserilerin işi olsa gerek. Kendini bilen insan hiç bir zaman yalana tenezzül ve iltifat etmez ve bilir ki, yalan bir yüz karasıdır; er veya geç meydana çıkacaktır, bir müslüman ise çok nezîh ve kibardır. Kendisine    bir leke gelmesini kat'iyyen istemez. Bunun için yalana yaklaşmaz ve bilir ki, yalan münafıklık alâmetidir. Allah sübhânehû ve teâlâ Hazretleri yalan söyleyeni kat-iyyen sevmez. Allâh-ü celle ve alâ'nın sevmediğini elbette Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz de sevmez. Allâh-ü celle ve alâ'nın ve onun Resulünün sevmediğim, tabiî insanların da, meleklerin de sevmesine imkân yoktur. Şu halde yalancı; herkesin menfuru, mezmûm, ahlâksız, seviyesiz ve kıymetsiz bir kimse demektir. Dünyâda da, âhirette de hâli haraptır. Sonra yalan, mert kişilerin değil, âdî ve daha doğrusu alçak kişilerin işidir. Mert insan, müslüman olsun da sonra işine gelmediği vakit yalan söylesin,

5/25 Mâide, 1.

166

TASAVVUF! AHLÂK V

hiç olacak şey değildir. Onun için müslüman, her zaman mert ve dürüsttür. Yalana kat'iyyen tenezzül etmez.

Verdiği sözlerde ve va'dlerde durmak ta ve va'dini yerine getirmemek de yalancılıktır. Bol keseden va'd eder de sonra va'dini yapmazsa, buna da yalancılık damgası vurulur. Yaptığı va'di, sözleşirken yapmamak üzere bir fikri varsa, yalancılık iki kat olur. Bir de var ki, va'dini yapmak ister de imkânı olmazsa, özür dilemek suretiyle belki ma'zûr görülebilir. Onun için bu gibi va-dlerde bulunurken insanlar inşâallah demeyi unutmamalıdırlar. Tüccarlara fâcir denilmesinin bir sebebi de -Allâh-ü a'lem- ticaretlerinde mallarını istedikleri gibi ve pahalı satabilmek için irtikap ettikleri yalan ve yalana benzer kaçamak sözlerinden ve bir de, bu hususda hiç te düşünmeden yemin ettiklerinden nâşî olsa gerektir ki, ne kadar fena bir duruma düşmektedirler. Halbuki ticâret hem meşru', hem makbul ve hem de bir vazîfedir. Atalet; tenbellik, meskenet, zillet ve hakîrlik getirir. Ticâret; şeref, saltanat, izzet, şöhret ve şeref verirken, fâcirler, fâsıklar defterine kayd olmak ve yarınki kıyamet gününde onlarla beraber haşr olmak ne kadar acıdır. Elbette ki bu gibi insanlar dünyâlarını, âhiretlerine tercih etmiş zavallı kimselerdir. Erbâb-ı ticâretin herhalde bunlara çok dikkat etmesi gerektir. Hele mallarını hiyle ve ihtikâr karıştırıp, fırsatlardan istifâde ederek para kazanmaya kalkmaları adetâ bir cinnet alâmetidir. O ne kadar düşük ve seviyesiz bir kişidir ki, hemcinsi olan din kardeşlerini sıkıntı ve darlıklara düşürüp kendi çıkarını, rahat ve zevkini düşünmektedir. Bundan dolayı da mallarını saklayıp bahaya çıkmasını beklemesi şaşılacak kadar kötü, acı ve yaramaz bir şeydir, tnsan demek; icâbında lokmasını bile kardeşine verebilecek seviyeye yükselmiş kimse demektir. Bu ise ancak hakîkî bir müs-lümamn sıfatı, huyu ve ahlâkıdır ki, tarihte numuneleri pek çoktur. Her ne kadar onların seviyesine erişmeye imkânımız yoksa da, yine onları sever ve onlar gibi olmaya gayret ederiz. Hak süb-hânehû ve teâlâ bizleri de sevdiği ve razı olduğu amellerle ve Allah deyip, istikâmetle hareket eden kullarından eylesin, âmîn.

Cenâb-ı Hak Meryem sûresinde İsmâîl aleyhisselâmı "Va1 dinde sâdık" olduğunu beyânla medh ve sena buyurmuştur. İsmâîl aleyhisselâm, bir kimseye falan yerde buluşmak üzere va1

KİZB (YALÂNCILIK)VE AHDE VEFA

167

dde bulunmuş, o adam, nasılsa bu va'd gününü unutmuş olduğundan gelmemiş, tsmâîl aleyhisselâm o mekânda tam 22 gün beklemiştir. Verilen sözde durmak ne kadar mühimdir (5/26).

Binâenaleyh insanın kişiliği, efendiliği, müslümanlığı, o hiçe saydığımız sözlerle ölçüleceğinden, bu hususta pek dikkatli ve titiz olmak iktizâ eder.

Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri de, daha Peygamber olmazdan evvel Abdullah adında birisiyle belirli bir yerde buluşmak üzere sözleşmişlerse de, Abdullah verdiği sözü tutmamış veya unutmuş, bu yüzden iki veya üç gün sonra aklına gelmiş, koşup oraya gitmiş, bir de bakmış ki Peygamber (s.a.s.) Hazretleri hâlâ orada beklemiyor mu? O zaman ona: "Ey genç, bana meşakkat verdiniz!' buyurmuşlardır. Belki de gelmeseydi daha ne kadar zaman bekleyeceklerdi. Verilen sözün ne kadar mühim olduğunu bizlere bu hâdiseler bil-fiil göstermiyorlar mı?

Yalanın Caiz Olduğu Yerler

Yalan had-di zâtında çok kötü, mezmûm ve her ne kadar menfur birşey ise de, bazı zarurî hallerde caiz görülmüştür:

1- Bir müslümanı tehlikeden ve zarardan korumak.

2- Bir müslümana faydalı olacağı sırada,

3-  Harblerde düşmana karşı hiyle, hud'ada,

4- İki müslüman kardeşi barıştırmak için, 5/Hanımına, ailesine karşı bâzı zaruret hallerinde, -her zaman değil- ancak büyük zararların doğma tehlikesine karşı idâre-i maslahat babında zaruret miktarına ce%âz verilmişse de, bu hususta çok uyanık olmak lâzım gelir. Zîrâ nefis hemen fırsat bekler. Bunlar çok mühimdir.

Meselâ, bir cânî, katil kişi birisini öldürmek üzere kovalarken, mazlum zavallı sizin evinize iltica etse, arkadan katil gelip bu adamı sizden sorsa, burada doğruyu söylemek kat'iyyen caiz değildir. Hattâ yalan söylemek vclptir derler. Zîrâ bir müslüman kardeşinin kurtulmasına sebep olduğundan dolayı büyük bir ecir

5/26 Bu mevzuda etraflıca bilgi için bkz. İhyâ-ul Ulûm, c.3, sh.118.

168

TASAVVUF! AHLÂK V

ve mükâfata da nail olacaktır. Bir de zâlim bir kişi, malınızı elinizden almak için, malınızın, paranızın yerini sorsa, onu söylememek, bildirmemek için yalan söylemek te caizdir demişlerdir. Çünkü müslümana canını, malım ve ırzını muhafaza etmek borçtur. Binâenaleyh, bunlara tasallut edene karşı mümkün oldukça ellerinden kurtulmak için yalan söylemeyi tecviz etmişlerdir. • fakat yukarıda da arz olunduğu gibi mümkün mertebe insan yalan söylemekten kendini kurtarmaya çalışmalıdır. Zîrâ nefisler dâima menfaatlerini, mallarını ve mevkilerini çok severler. Bunların ellerinden çıkmaması için yalana baş vurmaları ta-biatiyle lâyık olan birşey değildir. Yalan ancak bir cam ölümden kurtarmak için başka çâre bulunmadığı takdirde tecviz edilmiştir. Yoksa yalan hem haramdır, hem de büyük günahlardandır. Son derece sakınmak lâzımdır. Zîrâ yalan insanı nihayet Cehen-nem'e sürükleyen bir âfettir. Nasıl ki, sadâkat insanı Cennet'e götürürse, yalan da Cehennem'e götürür. Onun için yalandan hem korkmak hem de kaçmak lâzımdır. Bahusus çocuklarına karşı çok daha dikkatli ve uyanık olmak lâzımdır. Çünkü, sonra çocukların da yalancı olmalarına sebep olabilirler. Yalana ta'rizle de olsa tenezzül etmemek lâzımdır. Meselâ, evde olan bir kimseyi sordukları zaman, güya yalan söylememiş olmak için burada yoktur diye cevap vermek te yalandan sayılır. "Efendim, evdedir ama burada yoktur, söylediğim yalan değil" gibi mazeret göstermek boşunadır. Çünkü gelen kimse onun evde olup olmadığını soruyor. Binâenaleyh evdeki bir kimse sorulduğunda, burada yoktur diye cevap vermek kat'iyyen lâyık değildir.

BÜHTAN

169

Bühtan

(İftira etmek)

AÜ\

 ıs'A

"O halde Allah'a karşı (demediğini söyledi diye) yalan uydurup atandan, yahut O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kimdir?'Y5/27>.

îftirâ; bir kardeşini lekelemek veya karı kocanın arasına açmak, kardeşlerin arasını bozmak veya birini gözden düşürmek veya onu cezaya çarptırmak için söylenen katmerli yalana denir ki bunun ne kadar fena birşey olduğunu ifâdeye lüzum bile yoktur, iftirada hem yalan vardır, hem de yalanın günahı yüklüdür. İnsanoğlu hem yalan söylesin hem de bir mü'min kardeşine her ne sebeple olursa olsun iftirada bulunsun, doğrusu çok şaşılacak bir şeydir. Demek ki, insanoğlu ahlaken temizlenmemiş ve güzelleşmemiş ise, doğrusu ona insan demeye de insanın adetâ "dilinin varmıyacağı geliyor. Evet insan kusursuz olmaz; ama bir müslüman kardeşine, olmamış ve görmediği birşeyi isnâd etmesi kadar abes ve hatalı "birşey yoktur. Ma'lûmya, başkalarından duyduğu sözleri bile, insanın yaymaya hakkı yoktur. Çünkü duyulan sözlerin muhakkak doğru olması lâzım gelmez. Belki nakleden de yanlış nakletmiş olabilir. Bunları araştırmaya va tahkik etmeye de lüzum yoktur. Bizim vazifemiz de değildir. İnsan, ilm-i hakîkî denilen faydalı ilimlerle ne zaman mücehhez olursa, o zaman ne yalana ne de iftiraya cesaret edemez. Bilir ki ikisi de büyük günahlardandır. Fakat ne yazık ki nefislerini ıslâh edememiş zavallılar, ufak tefek menfaatler için dünyasını da mahveder, âhiretini de. Cenâb-ı Hak cümlemize hakîkî İslâm şuuru, nasîb ve müyesser eylesin, âmîn.

5/27 A'raf, 37.

170

TASAVVUF! AHLÂK V

Bir iftira daha vardır ki, o daha büyük bir günah olmakla beraber mağfiret-i İlâhiyeden de mahrum olmaya sebeb olur ki bunun neticesi Cehennem olacağı aşikârdır. Cenâb-ı Hak için hıristiyanların iki ve üç demeleri, îsâ aleyhisselâm için Allah'ın oğlu isnadında bulunmaları, melekler için de münasebetsiz sözler söylemeleri, hem şirk, hem de affolunmaz büyük günahlardandır. Sonra, bu insanoğlu çok acâib bir mahlûktur. Ufak tefek menfaatleri için istediği yalanı ve iftiraları irtikâb etmeKten hiç de kaçınmaz olduğu pek çok görülegelen şeylerdendir. Bu gibi kötü ve çirkin ahlâklardan kurtulmak isteyenin kuvvetli bir îmâna sahip olması, bir de tam ma'nâsıyla Allâh-ü teâlâ'dan korkup, yasaklarından kaçması ve emr ettiklerini de yapması lâzımdır ki, bu gibi fenalıklara cesaret edemesin. Halbuki, namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekâtını vermeyen kimsenin, elbette ki diğer günahları da işlemeğe, kendisinde cesaret bulacağında hiç şüphe yoktur. Bu tabiî bir haldir. Kendisine bu gibi isnâdlar yapılınca kimbilir nasıl kızacak ve küplere binecektir? Fakat hiç düşünmez ki o da kendisi gibi bir insandır; o da kızacak ve bağırıp çağıracaktır. Bununla beraber kimbilir maddî, ma'nevî ne kadar zararlara girecektir. Onun için lâfı gayet tartılı ve ölçülü konuşmak lâzımdır. Hattâ çok konuşmamağa alışmalıdır. Buda hep çocukluktan başlayan, devamlı bir terbiyeye muhtaçtır. Canım efendim, gâvur gâvurluğuyla yalan ve iftirayı sevmez ve korkarken, bir müslüman nasıl olur da bunu yapabilir? Asıl insanı düşündüren budur. Demek ki müslümanlık, hemen öylelerin dil-lerindedir; içlerine birşey işlememiştir. Böyle olunca da herşey

olur.

Mevlâ cümlemize kâmil îmân ile, olgun ve dürüst bir ahlâk ihsan buyursun da saadet ve selâmetle âhirete göçen bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.

YALAN ŞAHİTLİĞİ

171

Yalan Şahitliği

 

Bu da yalanın en büyüklerindendir. Bu kelimede cebir ve zor kullanmak ma'nâları da mevcûd olduğundan, öteki yalandan daha şiddetlidir. Binâenaleyh, müslüman hiç bir zaman yalana teşebbüs etmediği gibi, yalan olan yerlere bile uğramazlar. Bu suretle de hem kendilerim günahlardan korumuş olurlar hem de çocukların, babanın evde oturmayışından istifâde ederek, kötü ve günah işlere alışmalarına manî olurlar. Onun için iyi ana ve baba, ne yapıp yapmalı evlâdlarına sahip olmalıdır. Çünkü şefkatin evvelâ insanın kendisine, sonra da çocuklarına karşı olması gerektir. Kendine acımayanın başkalarına acıması elbette muhaldir. Öylelerinden herşey umulabilir. Yukarıdaki âyet-i kerime1 nin mânâsı çok açıktır. Meâlen: "Onlar ki yalancı şahitlik etmezler ve boş söz konuşanlara rastladıkları zaman, onlara bulaşmadan iyi bir şekilde yüz çevirir, geçerler." (5/28)

İşte mü'minin huyu, ahlâkı böyledir: ne yalan yere şahidlik yapar, ne de yalanı irtikâb eder. Boş ve faydasız sözler söylemediği gibi, söyleyenlere de karışmaz. Tertemiz bir ahlâka sahiptir. Nurun alâ nurdur. İşte müslüman böyle olur, vesselam.

5/28 Furkân sûresi.

172

TASAVVUF! AHLÂK V

İstihza—Alay ve Eğlenme

 

 

 îî

"Ey imân edenler, bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın) Olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdır. (Kendi) kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkablarla çağırmayın. îmândan sonra fâsıklık ne kötü addır! Kim (Allah'ın yasak ettiği şeylerden) tevbe etmezse onlar zâlimlerin tâ kendileridir." (5/29)

İstihza; bizde alay etmek ma'nâsına gelir ki, karşısındakini hor ve hakir görmekten, ona kıymet vermemekten ileri gelir. Belki insan, bilgisiz, aklı zayıf, düşüncesi kıt, belki de vücût bakımından çelimsiz, güçsüz, kuvvetsiz, noksan a'zâlı da olabilir. Muhakkak, çok iyi düşünmek lâzımdır ki, bizler de, bilgi, kuvvet, akıl, zekâ, vücuttaki tenâsüb ü endam ve noksansız bir vücuda

sahip isek, bunu biz istedikte öyle mi oldu diyeceğiz, bu mümkün müdür? Asla. İyi bilmeliyiz ki, Hâlık-ı zül-Celâl öyle istemiş ve öyle de yaratmıştır. Onları da öyle istemiş ve öyle yaratmıştır. Bu ilâhî takdirlerde hiç bir kulun arzu ve irâdesinin rolü yoktur. Binâenaleyh onları, o kusurlarından dolayı ayıplamak ve onlarla alay etmek, eğlenmek, elbetteki Hak teâlâ'nın gücüne gider. Çünkü o öyle yaratmıştır. Kimbilir ne hikmetleri vardır. Seni böyle güzel bir surette yaratırken, onları öyle yaratması elbette bir hikmete müsteniddir. Onun için sakın kimsenin kusuru ile eğlenmeye kalkma. Sonra maazallah senin ve çocuklarının da öyle bir noksanlıkları olursa ne yaparsın? îyi düşün; hoppalığı bırak, biraz sakin ol ve ma'kûl olmağa çalış. Malına, sağlığına ve şâir övünülecek şeylerin hepsine bak da, bunları sana bahşeden lütfedip veren Allah-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerine şükret, emirlerini tut ve yasaklarından kaç. Verdiği nimetlere de ayrıca şükret. Allah-ü teâlâ'nın işlerine karışma. Bak Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, kısa fakat ne kadar güzel olarak bizleri îkâz ediyor. Meâlen: "Ey îmân edenler, yâni mü'minler, bir kavm diğer bir kavmle alay etmesinler, olur ki alay ettikleri, kendilerinden daha hayırlı olurlar" Kadınlar için de aynı ifâdeden sonra "Kötü lâkablarla atışmayın, hem birbirinizi de ayıplamayın" bu-yurulmuştur. Bu ne kadar açık bir düstûr ve ne güzel bir derstir. "Sözden anlayana sivrisinek saz, anlamayan beyinsize de davul zurna az gelir" dedikleri çok doğrudur.

İstihza: Kardeşini noksan ve zayıf görerek onunla alay etmek ve eğlenceye almak, onun noksan hallerine karşı gülmek, alaylı bir şekilde tebessüm etmek, sırıtmak hem günahdir, hem de ayıptır. Bunlar ekseriya insanın kendini beğenmesi, ucüb, kibir hallerinden neş'et eder. Bu bakımdan çok uyanık olmak gerekir. Belki o gülüp eğlendiğin ve beğenmediğin insan, senden daha çok hayırlı olabilir. Kıyamet gününde yaptıklarına pişman ve ona karşı da mahcûb olursun. Onda gördüğün kusurları ayıpladığın için, mutlaka ölmezden evvel senin de başına geleceğini hiç bir zaman unutma.

Cenâb-ı Hak cümlemizi iyi, güzel ahlâklarla ahlâklanan kullarından eylesin, âmîn, bi-hürmeti-Seyyid'il-mürselin ve sallal-lâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî eemaîn.

 

5/29 Hucurât, İL

Tahkîr

(Hakaret etme ve hakîr görme)

İstahzâya sebep olan, büyük günahlardan sayılan kötü bir huy da tahkirdir ki, kendini bilmemek demektir. Ya servetine veya mevkiine veya bilgisine güvenerek, bunlardan mahrum olanları küçümsemek, onlara lâzım gelen önem ve değeri vermemek, bir nevi görgüsüzlük alâmetidir. Hani sonradan görme derler ya; işte bu gibi insanlardır ki, kendisini yükseklerde görüp, zuaf â ve bîçârelerle gerek alay ve istihzalar ve gerekse hakaretler etmesi, hep kendini bilmemezlikten ileri gelir. Şu vücudumuzda göz, kulak, ağız, burun, kalb, akıl, fikir, zekâ, gibi kıymetli ve kuvvetli a-zâlar mevcut olmakla beraber, mide dediğimiz işkembe ki, yediğimiz nimetlerin orada ne hale geldiği, sonra bağırsaklar yoluyla nasıl dışarı çıkardığımız ma'lûmdur. Fakat o kıymetli a'zâla-rın değerleri ancak bu gördüğü işler sebebiyle bilinirler. Eğer üç beş günlük yediklerimizi çıkaramazsak, hâlimizin ne kadar acı olacağı da ma'lûmdur. îşte o zaman senin o kıymetli aklın ve zekân, göz ve kulakların hep birden feryada başlarlar. Hani sen o işkembeyi ve bağırsakları hiçe sayıyordun da, ancak varsa benim gözüm, kulağım, aklım, fikrim var diyordun. Haydi bakalım şimdi ne yapacaksan yap ta görelim?.

Öyle ise aziz kardeşim; sakın kimseyi hakîr ve hor görme. Sakın kimseyle istihza etme ve bu gibi hallere ne alış, ne de çoluk çocuğunu alıştır. Çünkü, bu alışılan şeyleri terk etmek kadar zor birşey yoktur. Bak, en muzır olan sigarayı bırakabiliyor musun? Herkes de biliyor ki hem bedene hem de keseye zarardır. Zarardır ama, yine herkes anasının memesi gibi bir türlü ağzından bırakamıyor. Onun için sen Hak yolundan ayrılma, Hak'kı sev ve Hak'ka riâyet et. Bil ki herkes, o Hâlık-ı zül-Celâl'in kuludur. Hepsine hürmet ve saygı göster ki Hak'kın rızâsına nail olasın, vesselam.

Razı ve Hoşnûd Olmamak, Gücenmek, Darılmak ve Gazab

İyi ahlâkların en başı, hâline razı olmaktır ki, bu da, Hakkın kazasına, hükmüne ve kaderine razı olmağa dayanır; en güzel bir huydur. Aksi olarak, hâline razı olmamak ve hâlinden hoşnûd ve memnun olmamak da, o kadar kötü ve mezmûm bir huydur. Hırs, hased, kin, gazab gibi kötü haller, hep bu hâline razı olmamaktan doğar. Bugünkü komünizm fikri de zannedersem bundan doğmadır. însan tabiatiyle hâline razı olmayınca, gücenecek, darılacak, küsecek, kızacak ve bir çok sayısız fenalıklar doğacaktır. Onun için mezmûm olan ahlâklardan birisi de, işte bu (Suht) denilen rızâsızlıktır. Hâline razı olan kişinin, kimsenin rie malında, ne de başka bh şeyinde gözü olmayacağı ma1 lûmdur. Demek ki, hırsızlık, yankesicilik, kaçakçılık ve daha ne kadar fena şeyler varsa hep bunlar, rızâsızlıktan neş'et etmektedir. Rüşvetler de böyle değil midir? Şu halde gerek ana ve babalar ve gerekse mekteb mürebbi'leri, çocuklara dünya bilgilerini sunarken, yanı başında bu ahlâk derslerini de vermeleri gereklidir. Yoksa çocuk, bunları kendi kendine öğrenmeye kalırsa, buna bir ömür kâfi gelmez. En kolayı ve en iyisi, çocuk daha küçük yaşta bunları öğrenip, ona göre yetişirse, çocuk da, genç de, cemiyet de rahat eder. Bu olmazsa, kendisi de, cemiyet de her zaman sıkıntı ve meşakkat içerisinde bunalır; rahat yüzü görmezler. Bu ise -Allah korusun- cemiyetlerin yıkılmasına sebep olabilir. Hak sübhânehû ve teâlâ cümlemizi halinden razı olan kullarından eylesin, âmîn.

Sakın bunu yanlış anlama! Hâline razı olmak çalışmayıp, yan gelip yatmak değildir. Herkes elinden geldiği kadar çalışacak, fakat neticede Hak'kın takdirine razı ve hâlini ıslâh çârelerini arayacaktır, labiî bu arayış meşru ve helâl yollardan olmak şartıyla. Yoksa, şu niçin zengin, bu neden rahat ta ben değilim

1/0

diyerek kendini boş yere yormamak ve onları hasedle değil, gıpta ile karşılamalıdır. "Kadere inanan kişi her kederden emîn olur"

buyurulmuştur ki çok doğru ve yerindedir. Birçok umulmayan hâdiseler, intiharlar, hep kadere imansızlığın alâmetidir. Cenâb-ı Hak cümlemize hakîkî îmân ve hakîkî rızâsına mukârin ameller nasîb ve müyesser eylesin, âmîn; ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.

HÜMEZE VE LÜMEZE

III

Hümeze ve Lümeze

"Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı (el, kaş ve göz işaretleri ile) eğlenmeyi ve ayıplamayı âdet edinen her kişinin vay haline!"

(5/30)

Hümeze ile lümeze denilen, bu iki çirkin huy, ahlâk-ı mez-mûmeden olup, insanların tekemmülüne ve olgunlaşmasına manî olan en kötü huylardandır.

Hümeze: lügatta bir kişinin arkasından aybını söyleyen ve gıybetim yapan, yüzüne karşı da ta'n eden kişiye denir. Bazılarına göre aksi olup, yalnız yüzüne karşı ta'n edene hümeze, arkasından gıybetini yapanlara da lümeze demişler ki bu, gerek sözle, gerek gözle,gerek ef âl ve hareketlerle de olur. Maksat o kimseyi incitmektir. Hümeze ile lümeze şu hâle göre aynı ma'nâya geliyorlar demektir. Hümeze; insanların nefislerine müteallik ayıplarını ve kusurlarını zikreder durur. Lümeze ise, nesebine müteallik haller cihetiyle ta'n ve teşnî edene denildiği gibi, göz ile işaret etmek suretiyle birinin ayıbını bir başkasına ulaştırana hümeze, bilfiil diliyle ta'n edene de lümeze denilmiştir. Bunun aksini söyleyenler de olmuştur. Yâni göz işaretiyle yapılana lümeze, dil ile olan ta'n ve teşnî'a da hümeze denilmiştir. Hepsi hemen hemen aynı yola çıkar. Maksat mü'min kardeşini ayıplamak, onun ayıp ve kusurlarını teşhir etmektir. Nasıl ederse etsin, o kardeşini hiçe saymak kadar ayıp birşey yoktur. Çünkü onu öyle yaratan Allâh-ü celle ve âlâdır. Ona bakıp da ibret almak, hâline şükretmek ve Hak'kın buyuruklarına riâyet etmek

5/30 Hümeze, L

178

TASAVVUF! AHLÂK V

gerekir, (Mahmuz) diye, süvari askerlerin çizmelerinin topuklarında ki bir demir parçasına derler ki, ata vurdukça onu koşturur. Çünkü hayvanın cam yanar, koşmaya mecbur olur. Hüme-ze işte buradan geliyor. Yânî incitici demektir; ama nasıl incitirse incitsin, tncitmek mutlaka sopa ile veya silâhla olması lâzım gelmez. Bazı bakışlar vardır ki, adamın ciğerini yakar, adetâ canını alır. İşte bu gibi mezmûm huylardan sakınmak, üzerimize düşen bir borçtur. Teşbihler, zikirler, Kur'ân'lar, hayırlar hep güzel şeylerdir. Fakat onların fayda verebilmesi için kötü huylardan sakınmak şarttır. Ayağında ne kadar mikrop vardır diye soframıza konan bir sineğe bile razı olmuyoruz. Günahlar ise en büyük ve mühlik mikroplardan daha fena ve tehlikelidir. Binâenaleyh dîninin kemâle ulaşmasını isteyen kişi, herhalde kötü huylan bilip, onlardan kaçması lâzımdır, vesselam.

Cenâb-ı Hak, cümlemizi kardeşlerimizin arkasından, onların hoşlarına gitmeyecek şeyleri söylemekten muhafaza buyursun, âmîn.

BUGZ, GAYZ, MUKÂTAÂT

179

Buğz, Gayz, Mukâtaât

Buğz: mezmûm olan ahlâklardan biridir ki düşmanlık etmek, sevmemek, nefret etmek ve nefsâniyet beslemek gibi, bir «çok ma'nâları da kendisinde toplayan kötü bir huydur. Halbuki:

"Hubbu fillâh ve buğzu filîâh; Allah için sevmek, Allah için buğzetmek" İslâm'da esastır.

Cenâb-ı Hak Mûsâ aleyhisselâma sormuştur:

"Yâ Mûsâ, benim için ne yaptın?"

Mûsâ aleyhisselâm da, yaptığı güzel amelleri saymış, dökmüş, fakat Cenâb-ı Hak;

"Yâ Mûsâ, banlar hep senin içindir. Meselâ namazlar, oruçlar ve bütün hayırlar hep senin içindir. Kimisi kabrinde, kimisi ise âhirette senin için nûr ve burhan ve ziya olurlar. Ya benim için ne yaptın?" deyince,

Mûsâ aleyhisseîâm:

"Yâ Rab, bana bildir, onlar nelerdir?" diye niyazda bulunmuş. O zaman bunların "Hubbu fillâh ve buğzu filîâh" olduğu beyan buyurulmuştur. Yânî, sevdiğini yalnız Allah için sevmek, sevmediğini yine yalnız Allah için sevmemektir.

Halbuki bizim gerek sevdiğimiz ve gerekse sevmediğimiz hepsi nefsimizin işidir. Allah için sevmek ve yine Allah için sevme-yip buğzetmek, İslâm'ın kemâlinin alâmetidir. Kemâle erişemeyen bizim gibilerin hâli ise, nefsimizin meyil ve arzusuna bakarak, menfaatimize uygun geleni sevmektir. Menfaatimiz yoksa ve biraz da zarar melhuz ise, derhal buğz ederiz. Bunun adına da sıkılmadan "hubbu fillâh" veya "buğzu fillâh" deyiveririz. Bütün gün dinsizlerle hattâ din düşmanlarıyla düşer, kalkar, onlara çeşitli dalkavukluklar, tebessümler, yüze gülmeler, pekiy efen-dimlerle sohbet eder, sonra da kızdığı bir müslümana karşı "Ben buna Allah rızası için buğz ediyorum" der, işin içinden çıkarlar. Evet bir müslüman kardeşinin bir hatâsından dolayı, belki de ona kızmış olabilirsin ama, o dinsizle, münafıklarla, mürâiler-

PP

180

TASAVVUFÎ AHLÂK V

le, ibâdet ve tâatten mahrum, her türlü imkânı olduğu halde, kendisi hacca gitmediği gibi, hacca gidenlere de manî olmağa çalışan, namaz kılmayan, fakat namaz talanlarla alay ve istihza edip, onlan da menetmeğe çalışan, hele orucu hiç bilmeyen, çünkü nefsinin kölesi ve esîri olan, tutardan da "Allah'ın açlara ihtiyâcı mı var?" diyerek zavallı müslümanlan yolundan çıkarmaya çalışanlarla dost olup ta, müslümamn bazı kusurlanndan nâşî küsmek, konuşmamak ve ona yardımı kesmek bilmem ne kadar doğrudur?

Onun için iyi düşünmek ve afv sahibi olup müsamaha ile hareket etmek, müslümanların kusurlannı değil, asıl kendi kusur ve kabahatini görerek düzeltmeğe çalışmak en doğru bir harekettir, vesselam.

Gayz ise, hışım, gazap ve dargınlığa derler ki bu da, buğz gibi mezmûm olan huylardan ma'duddur. Cenâb-ı Hak zü'1-Celâl Hazretleri, medh makamında:

BUUZ,  (J

buyurmuştur ki "Gazab halinde gayzını, kinini, hiddetim yenip, afv ile muamele edenlerin" (5/31) makbûl-ü îlâhî olduklarını bizlere beyân buyurmaktadır. Hattâ gücü yettiği ve kadir olduğu halde cezâlandırmayıp affedenleri kıyamet gününde Allah süb-hânehû ve teâlâ, onun kalbini rızasıyla doldurur.

Bir rivayette ise, "Allah-ü teâlâ Hazretleri onun kalbini emn-ü emânla doldurur" buyurulması ne kadar büyük bir müjdedir. Fakat kızmış, köpürmüş bir adamın gazabını, öfkesini yenmesi, öyle kolay birşey olmasa gerek. Bir kere kuvvetli bir îmân ve yüksek ahlâk seviyelerine ulaşamamış, âhiret mükâfatının ne demek olduğunu bilmeyen zavallı mı kinini, gazabım yutacak, gayzım ve öfkesini yenecek? Bu, muhal derecesinde güç bir iştir. Bunun için evvel emirde güzel ahlâkları iyice öğrenip, ona namzet olmak ve sonra kudretleri yettiği halde gayzını ve gazabını yenenleri görmek ve hikâyelerim işitmek, kendisini ona göre yetiştir-

5/31 Âl-i İmrân, 134.

mek, daha sonra da başına gelince, artık affetmek ve ihsanet-mek, pek de zor olmaz. O zaman bol bol mükâfat almağa çalışır. Bunlar da, Cennet'in anahtan ve yolu olur.

îmânın kemâli şu üç şeye bağlıdır: Razı olduğu halde, rızâsı onu bâtıla götürmez ve bâtıla sokmaz. Kızdığı vakitte, gazabı onu Hak'tan ayıramaz. Eline fırsat geçince, hakkı olmayan şeye elini uzatmaz. Onun için hüim sıfatı öyle güzel bir huy ve ahlâktır ki, kızdığı zaman gazabını yenmekten efdaldir. Halbuki, gazabı yenmek, büyük bir külfete ve zorlanmaya muhtaçtır. Hı-lim ise, tabiî bir yumuşaklıktır, öyle külfete ve zorlamaya muhtaç değildir. Bütün Peygamberler hılim sıfatlarıyla övülmüşlerdir. Hılim sıfatı aynı zamanda Cenâb-ı Hak'tan'99 esmasından birisidir. Allah-ü celle ve âlâyı bilip, ondan korkan kimse, elbette gayzını yutmaya mecbur olur. Allah'dan korkan, Allah-ü celle ve âlânın rızâsından başka birşey istemez. Kısa bir müddet bile hılim sıfatım takınmak, kişinin birçok hayırlara nail olmasına sebep olur. Ulemâ ve fudalâ toplanmışlar ve en efdal amelin hılim olduğuna karar vermişlerdir. Yânî, gazap halinde gayzını yutup, hılim sıfatıyla muttasıf olmanın efdal-i a'mâl olduğunu beyan buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hak cümlemizi halîm, selîm, olgun kimselerden eylesin, âmîn.

Eski kölelik devirlerinde bir beyin verdiği yemeğe, davetlileri gelmiş. Kölesi de yemekleri taşırken, gayet sıcak bir çorba kâsesini her nasılsa, ayağımn bir yere takılmasıyla sendelemiş ve orada bulunan efendisinin küçük oğlunun üstüne devirmiş. Çocuk çorbanın çok sıcak olmasından ötürü hemen yanmış, neticede de ölmüş. Zavallı köle korkusundan sararmış solmuş, başına gelecekleri düşünürken, beklediğinin aksine efendisi onu âzâd etmiş. Üstelik bir de bolca bahşiş ve ihsanda bulunmuş. Sûre-i Âli îmrân'daki 134'üncü âyet-i kerîmenin sırrı zuhur etmiştir. Âyeti kerîmenin meali şöyledir: "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah'da iyi davrananları sever." tşte gayz ve gazabım yenmenin ne demek olduğunu pek güzel açıklayan bir misâldir.

Diğer bir misâl de şöyledir; gayet güzel sesli bir köle, efendisinin ticâret develerini bir yere naklederken, çok uzak, iki üç

II

182

TASAVVUFI AHLAK V

günlük yolu, güzel sesiyle söylediği kasideler sayesinde, develeri aşka getirerek, bir günden kısa bir zamanda, yerlerine erişmiştir. Ama, develerde de mecal kalmamış, vardıkları yerde ölmüşler. Bunu gören efendisi, köleye büyük bir ceza vermek isterken, bir misafirin tavassutuyla kölenin hem cezasını affetmiş, hem de onu âzâd etmiştir. Bu kadar zarara karşı elbette ki bu aflar pek büyük mükâfatları mûcib olacaktır.

Hılim bahsinde ise, Hazret-i Osman Zinnûreyn (r.a.), bunun pek büyük bir timsâlidir. Şâkîler kendisini muhasara ettikleri vakit, ehl-i Medîne kendilerine müracaatla o şakileri dağıtmak üzere, her ne kadar ısrarla izin istemişlerse de, mübarek "Benim hayatım için başka müslümanlarm kanlarının dökülmesini kat'iyyen istemem" diyerek, kendisini kurtarmaya gelecek olanları da reddetmiştir. "Ben yaşayayım da başkaları ölsün!' Buna hangi müslümanın vicdanı razı olur. Zâten mukadder olan ölümden kurtulmak kimsenin elinden gelecek bir iş olmadığı cümlece ma'lûmdur. Onun için Hazret-i Osman (r.a.) Hazretleri, Hakkın hüküm ve fermanına teslim olmayı daha uygun bularak, müslümanlarm çarpışmalarım, dövüşmelerini istememiştir ki bu da, o'nun hılminin ne derece yüksek olduğuna yegâne delildir. Yoksa bir emir verseydi, bir anda İslâm orduları o şakileri mahvetmeye kâfî idi. İşte bu kudret elinde iken yapmaması, mimin ik-tizâsıdır.

Cenâb-ı Hak cümlemize ve cümle ümmet-i Muhammed'e, bahusus bizlere de hılim sıfatını ihsan buyursun, âmîn.

Mukâtaa

(Ayrılma, Darılma)

Müslümanlık tam bir kardeşliktir. Hem de ana baba bir kardeşlikten daha üstün ve a'lâ bir kardeşliktir. Yalnız ana baba bir kardeşler birbirlerinin ve babalarının mirasına sahiptirler. Din kardeşlerinde ise, böyle bir menfaat mülâhaza edilemez. Fakat birbirlerinin hakîkî hâmisi ve hakîkî muhafızıdırlar. Birbirleri Jçin adetâ canlarını feda ederler. Bütün yaptıklarım hiç bir menfaat beklemeden, yalnız Allah rızâsı için yaparlar. Bir vücut gibi ve bir bina gibi birbirlerinin destekçisi ve koruyucusudurlar. Şarkta veya garpta rahatsız olan bir mü'min kardeşi için müteessir olurlar, üzülürler. Ona yardım için çâreler ararlar ve bulurlar. Birbirlerinin dâima yardımcısıdırlar. Birbirlerini kat'iyyen bırakmazlar. Hernegibi ihtiyâçları olursa ellerinden geldiği kadar yapmaya çalışırlar. Onu aç, çıplak ve muhtaç bırakmazlar. Eğer babalan ölürse, çocuklarına karşı tam bir şefkatle hâ-mî olurlar. Babalarının öldüğünü bile hissettirmezler.

Eski müslümanlardaki, altın kalemlerle yazılmaya şâyeste olan kardeşlik misallerim oku ve dinle. Bakalım bizim halimizle kâbil-i te'lîf mi? Heyhat, biz müslümanlarm bugünkü hâli, acınacak, ağlanacak durumdadır.

İşte bugünkü bu mukâtaa denilen, müslüman kişilerin şu veya bu sebepten birbirlerinden kesilmeleri, kopmaları, ayrılmaları, darılıp veya ihmal yüzünden alâkalarım kesmeleri adeta kardeşliklerini unutmaları haram olan ma'nevî günahlardır. İnsanın Hak'ka vuslatına manî olan ve inşam tekemmülden, kemâle ulaşmaktan alakoyan, hakîkî insan ve hakîkî müslüman olmasına engel olan bir dert, bir belâdır. Hem haram, hem günah, hem de cemiyetleri perîşan eden, toptan, tüfekten, atomdan daha korkunç bir zehirdir ki Cenâb-ı Hak ve Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz bu ayrılmaları kat'iyyen sevmediklerinden, dâima biz-

f

184

TASAVVUFI AHLAK V

lere birliği, elbirliğini tavsiye etmektedirler. Bu ayrılık, tabiî bu emr-i İlâhîye ve emr-i Peygamberîye muhalif olduğundan ötürü, birbirlerinden ayırmak kadar fena bir huy tasavvur olunamaz. Baksanıza, bütün kandil günlerinde, Mîrâc gecelerinde, Berât, Kadir, bayram ve arefe gecelerinde, Cenâb-ı Hak'kın bol rahmeti sayesinde, bütün mü'minler ve müslümanlar affolunurken, ana ve babaya âsîjonlarlar, katil ve içkiye devam edenler, bir^e birbirlerind^^                                                                   bu

umûmî afdanve ihsandan mahrum kalacakları açıklanrmşfirTaT ne büyük bir felâkettirTÇünkü bu ayrîîma ve dargınlık her ne kadar iki kişi arasında gibi görünürse de, zararları umûmîdir. Bilhassa sirayeti bakımından çok tehlikelidir. Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin de, kardeşçe elele ve başbaşa bir vücut gibi yaşamak nasîb ve müyesser eylesin, âmîn.

ClUAL, MİKA, İM I IHAN

185

Cidal, Mira, İmhitân

VI ^i j* J^ vi yup JJLÎ

 iî

 1>.ı

 14İ1J

"İçlerinden zulmedenler müstesna olmak üzere ebl-i kitâb ile en güzel (savaştan) başka bir suretle mücâdele etmeyin ki: "Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim Allfihımız da, sizin Allanınız da birdir. (Şu kadar ki) biz (ancak) O'na teslim olanlarız. (Biz O'nun samimî müslümanlarıyız)" (5/32)

Ci dâl yânî mücâdele; bir kimse ile şiddetle muhaseme eylemek, kavga etmektir. Bunlar evvelâ fikir ayrılığı ile, senin dediğin/yanlış, benim ki doğru ile başlar. Sonunda kavgalara, dö-ğüşlere, küsüşmelere yol açar. Müslümanlığın hiç istemediği ayrılıkların doğmasına sebep olacağından, mücâdelede haklı dahî olsan, susmak ve mücâdeleyi durdurmak en güzel ve salim yoldur. Sen haklı olsan, bilginliğinle meşhur olsan ne olacak? Karşı tarafı kırmak, yıkmak, perîşân etmek bir hüner mi sanki? Yoksa susup kardeşliği muhafaza etmek mi daha iyidir? Gönül bir sırça saraydır, kırılınca tamiri mümkün olmaz. Onun için Allah-ü teâlâ Hazretleri de, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz de, mücâdeleyi menetmişler ve Kur'ân-ı kerîm'de:

5/32 Ankebııt, 46. Bu âyetin Allah'ı bırakıp da, hahamları ve papazları Rab ittihâz edenleri bir ta'zir olduğu unutulmamalıdır. (Beyzâvî).

186

TASAVVUF! AHLAK v

CİDAL, MİRA, İMTİHAN

187

"Ehl-i Kitâb ile, en güzel savaştan başka bir suretle mücâdele etmeyin" diye buyurmuşlardır.

Fitnelerden biri de, fikir ve reylerin ayrılığıdır. Mutlaka ben doğruyum, sen yanlışsın demek de ayrılıkların çoğalmasına sebep olur. Onun için olsa gerekir ki, Abdülhâlık Gücdüvânî (k.s.) Hazretleri, oğluna nasîhatında, insanlardan arslandan kaçar gibi kaçmasını tavsiye etmiştir ki, hiç de boşuna bir tavsiye değildir. Bin sene evvelki bir büyüğün nasîhatı böyle olunca, bugün nasıl olmalıdır bilmem? Dâvûdu't-Tâî (k.s.) Hazretleri de, evinde oturur dışarıya çıkmazmış, hattâ gelenler evde yok sansınlar diye kapıya dışarıdan kilit taktmrmış. Birgün tmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri, kendilerini ziyaret ederek? niçin dışarı çıkmadığını sormuş. O'da; "Mücâdeleden kendimi kurtaramıyorum, onun için evde oturmaya mecbur oldum" buyurmuştur. O zaman İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretleri, cemâate karışıp, işlerine karışmamayı ve mücâdelelere kat'iyyen iltihâk etmemeyi ve yalnız dinlemeyi emretmiştir.

(Mira') da aynı ma'nâyı taşır. Lâfzında veya ma'nâsında halel vardır diye başkasının sözlerine i'tirâz edip, mücâdele ve nizâa yol açmak ve münazaa etmektir. Bunların her ikisi de meşru değildir. Ekseriyetle nefsâniyetm doğurduğu hiylelerle üstünlük taslamak ve üstün çıkmak için bir çok yalan ve dolambaçlı sözleri irtikâb etmek ve neticede iki tarafın birbirlerine darılmalarına ve küsmelerine sebep olacağından, haklı dahî olsan, mücâdele ve mirâ'ı terk edip, Cennet'in yolunu kazanmak herhalde daha evlâdır. Bakınız ne güzel ve ne mühim bir müjdedir. Haklı olduğu halde mücâdeleyi terk edenlere Cennet va'd edilmiştir.

Bu demektir ki, kardeşler arasında ayrılığa sebep olacak her-şeyden son derece sakınmak lâzımdır. Zirâ mücadelede haklı dahf olsan, diğer kardeşinin kırılması ve mahcup olmasının vebali sana yeter. Fakat tezkiye ve terbiye olmayan nefisler dâima mağrur olur. Üstün olup altta kalmamak için her çâreye baş vurmaya mecbur olur. Buna da siz sebep olacağınızdan dolayı, iki taraf ta hem günahkâr olur hem de birbirlerinden kopar. Hak'kın sev-

mediği bir akıbete düşerler. Bu sebeplerdendir ki, ne olursa olsun büyüklerimizin sözlerine ve nasîhatlarına cân ü gönülden kulak verip, nefsin arzularına uymamak gerekir. Herkim nefsin arzu ve isteklerine, hevâ-yı hevesine uyarsa ve o uyduğu nefsin arzu ve hevâ-yı hevesine ma'bûda itaat edermiş gibi itaat eder, Hak'kı arayıp ona uymazsa, artık onun hâlinin nasıl olacağını bir düşünmelidir. Böyleleri hiç bir suretle ne felah ve saadet, ne de selâmet bulabilirler. Çünkü Allah-ü zü'1-Celâl Hazretleri ve yüce Resul (s.a.s.) Hazretleri, bunların yardımcısı olmazlar. O zaman da kendi başlarına kalıp helak olurlar.

Azîz ve muhterem kardeş; bu çok basit ve ehemmiyetsiz gördüğün şeyler, senin bildiğin gibi değildirler. "Sinek te ufak ama mide bulandırır" derler. Görmüyor musun bugün ufacık bir sineğin, bacağında mikrop taşır korkusuyla evlerimizi, yemeklerimizi ne kadar titizlikle, onlardan korumaya çalışıyoruz. Bu hiçe saydığın mücâdeleler, sözler, itirazlar, sözlerde kusur görmeler, ma'nâsı öyle değil, böyledir diye uzun uzun münâkaşalardan hasıl olan kibir, gurur, ucûb gibi mikroplar, emin ol sineğin taşıdığı mikroplar, bunların yanında bir hiç mesabesinde kalır. O mikrop, senin nasıl olsa fânî olan cesedini yok edebilir. Lâkin mücâdele mikropları, sende bir hastalık haline gelince, senin mâ-neviyyâtım, ebediyyetini mahvetmekle beraber, kemâl-i insaniyet ve İslâmiyete ulaşmamana en büyük âmil ve nihayet insaniyet mertebesinden, hayvanivet mertebesine kadar düşmene sebep o-lur. Artık bu da, kişiye yetmez mi?

Bak bu günkü fen diyor ki, cesetler ne kadar dikkatle ve titizlikle beslenirse beslensin, ma'neviyâtla da beslenmedikçe, me-lekiyyet o nisbette za'fa düşer. Onun için üç şeyi sevmek kasâvet-i kalbi mûcibdir. Kasvet-i kaîb demek, hayrı ve şerri farkedemez bir hale gelmek demektir. Artık mücâdele bunun yanında hiç kalır. Çünkü insanlar hep canlarını değil, cesetlerini beslemekle vakit geçirmektedirler. Yemekleri sevmek ve onlar için en kıy-metii vakitlerini zâyî etmek, uykuyu sevmek, bunun için de o güzel ve baha biçilmez zamanları yok etmek demektir. Bir de rahatını sevmektir. Mücâdele yerine mücâhedeye alışmak ve hazırlanmayı terk edip, rahat rahat yatsın, uyusun, gezsin, eğlensin. İşte o zaman kasvet-i kalb tabiatiyle hasıl olur. Nasıl güzel yemeklerle beslenen insanların içleri yağ bağlar ve kan damar-

\y

188

TASAVVUFI AHLAK V

lan tıkanır, kalb hastalığı ve şâir benzerleri hasıl olup, aman yerinden kımıldama, konuşma, aman abdest alıp namaz filân kılmaya kalkma, filân diye çeşitli tavsiyelerde bulunurlar ama, bir kere o hastalıklara tutulduktan sonra bakarsınız ki, birgün an-sıznı dünyadan göçüp gitmiştir.

İşte bu maddî hastalıklar nasıl helak edici ise, ma'nevî hastalıklar da böyledir. Öyle ise sakın kimse ile mücâdele etmeye kalkma. Bak Dâvud'u-t Tâî (k.s.) Hazretleri, sırf bu mücâdele yüzünden âhiretini kaybetmeyeyim diye nasıl evine çekilmiş. Sonra o tebe-i tabiîn devri, yâni evliyalar devrine karşılık, şimdi bir kere de bizim bugünkü devrimizi düşünün. Her türlü şeytanlık serbest ve dopdolu. Binâenaleyh, Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin oğluna olan nasihatim sakın boşa atma. Onlar hep ev-liyâullahdırlar. Evlâtlarım da kendileri gibi sever, onların da kemâle ulaşmasını istediklerinde, dünyâ pisliklerine düşmemeleri için, evinde ilim ile meşgul olup, cemâat işlerine karışmamayı daha uygun görmüştür.

Cenâb-ı Hak, cümlemizi kemâl-i insaniyet ve İslâmiyetle muttasıf olan sevgili kullarından eylesin, âmîn.

îmtihân da böyledir. İmtihan diye, sınamak ve kabiliyetini anlamak için bazı müşkül meseleleri sormak veya lüzumsuz sorular sormak, onun veremeyeceği ince ve derin meselelerin cevabını isteyerek onu mahcûb etmek veya mahcûb duruma düşürmek, bu da mücâdele gibi aynı akıbeti doğuran münasebetsiz hallerdir ki, Şeriatta da, tarikatta da mezmûmdur. Birşey ancak öğrenmek için lazımsa sorulur. Yoksa fuzûlî, bildiği şeyleri tekrar tekrar şuna buna sormak, hem akılsızlık ve hem de vakitleri zâyî etmekten başka birşeye yaramazv Bilmezse sana ne, bilirse sana ne? Sen bildiklerinle amel edebiliyor musun ki daha çok bilmeye çalışıyorsun? Halbuki, eğer sen bildiklerinle amel etsen, Cenâb-ı Hak celle ve alâ Hazretleri sana bilmediklerini de kalbine ilham etmek suretiyle öğretir. Onun için sen kimseyi imtihan kastıyla sorguya çekme, sonra sen de sorguya çekilir ve nihayet mahcup olursun, vesselam.

HELÛ VE CEZÛ

189

Helû ve Cezû

Z^ bl Ipjii jU SCJ^r "İl : JU; jli

 >* -

"Hakikat inşan, hırsına düşkün (ve sabrı kıt) yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir". (5/33)

Helû': Lügatte şer ve giryenin vukuundan, cezi' ve feza' edip, mal toplamaya harîs ve aynı zamanda bahîl olan kimseye denilir. Veya musîbet ve belâ zamanında kalbi sıkılıp sabırsızlık eden adama denilir. Murad, belâ ve musibet zuhurunda telâş ve ızdı-raba düşüp insanlara sıkıntı ve mihnetten her zaman şikâyetde bulunan kimseye denilir.

Cezû': de böyledir. Sabırsızlık edip, hüzün ve kederini izhâr ile telâşa düşüp, ıztırabını açıklamaktır. Âyet-i kerîmede şöyle denilmektedir: "Gerçekten insan harîs ve cimri yaratılmıştır. Kendisine bir zarar dokundu mu feryadı basar" etrafını rahatsız eder, telâşa düşürür. Önüne gelene, hemen şikâyette bulunur. Çünkü sabrı yoktur. Fakat her insan böyle değildir. Devamlı namaz kılan, mallarından fukarây-ı müslimînin hakkım kendiliğinden ayırıp veren, âhiretin hesap gününü tasdik edenler, Allah'ın azabından korkanlar, avret yerlerini, edeblerini muhafaza edenler, emânete riâyet edenler, va'dlerini, verdikleri sözü tutanlar, şâ-hidlik yapacağında, anası, babası dahî olsa doğruluktan şaşma- , yanlar, namaz vakitlerini gözetip duranlardır ki işte, bu gibiler Helû' ve Cezû' değillerdir. Çünkü îmânlarının kemâliyle, kazayı ilâhiyyeye ve hükm-ü ilâhiyyeye ve kadere teslim olmuşlardır.

5/33 Meâric, 19, 20, 21.

190

TASAVVUF! AHLÂK V         ¦

Haklarına da razıdırlar; hallerine de. Gelenin Mevlâ'dan geldiğine inanmışlardır. Onun için feryâd ve figâna meydan kalmaz. Sonra namaz ve hayırları, onların kalplerini muhkem kılmıştır. Bağırıp çağırmaya tenezzül etmezler, bilirler ki şikâyetlerin hiç bir faydası yoktur. "Veren Allâh'dır. Ancak ona yalvarmak lâzımdır" derler. Gerek namazlarında ve gerek şâir zamanlarında dâima Hak'ka boyun büküp, tazarrû ve niyazda bulunurlar. Hak'ka teslim olup neticeye sabırla ve saygıyla intizâr ederler. Cenâb-ı Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri bizleri de sabırlı, sâlih kullarından eylesin, âmîn.

ŞIREH

191

Şireh

(Boğazına düşkün olmak)

Herhangi birşeye ve bahusus yemek yemeye karşı harîs ve boğazına düşkün olan, hırsı galip kimseye denir ki, kalbin katılaşmasına sebep olan çirkin bir huydur. Kötü ve çok zararlı bir alışkanlıktır. Halbuki, müslüman, öyle boğazına düşkün, üstüne başına haddinden fazla kıymet veren, şan ve şöhret peşinde koşan bir kimse değildir. Paralarını boş yere, nefsinin arzularına harcamaz. Belki onlarla âhiretini kazanmak ve öldükten sonra da defter-i a'mâlinin işlemesi için hayırlara, îslâmî vakıflara terk eder. Hiç bir zaman harîs ve cimri değildir. Ancak israfı da sevmez. Paralarını boş yere harcamıyacak kadar da şuurludur. Nefsinin esîri ve kölesi de değildir. Yemeklere harîs olmak da, ahlâk-ı mezmûmedendir. Ma'neviyâtı mahveder. İnsana ve bahusus müs-lümana, ibâdetine kuvvet temin edecek kadar bir parça ekmek kâfidir. Yoksa şu olmamış, bu da yok diye günde üç kere tıka basa yemek, elbette insanı bir çok hastalıklara, mide ve bağırsakların bozulmasına, hattâ günün birinde ameliyatlara bile yol açar. Bunların sonunda insan, çok yaşasa bile yarım kalır. Binâenaleyh, müslüman hem kanaatkar, hem mütevâzî, hem tok gözlüdür ve kimsenin ne yemeğinde ne malında, ne ırzında ve namusunda gözü yoktur. Hâk'kın verdiğine şükreden ve rızâsını kazanmağa çalışan bir bahtiyar kişidir vesselam. Ve sallalla-hü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ve'1-hamdü lillâhi Rab'bil-âlemîn.

192

TASAVVUF! AHLÂK V

Batal

(Tenbellik ve Vaktini Boş Yere Geçirmek)

Boş, abes ve faydasız sözlerle vakit geçirmek, tenbel, işsiz dolaşmak ve boşu boşuna vakitlerini zâyî etmek de hem günah, hem de mezmûm ahlâklardandır. İşsizlik ve boş gezmek, hem tenbellik, hem de cemiyete belâ olmak demektir. Çünkü insan, melek değildir. Yemeye, giymeye, barınacak eve, bunların bakımına ve tedârikine muhtaçtır. Tenbellik ise, binnetice sefalet ve meskenettir. Hor ve hakîr olur; cemiyet içinde itibarsız ve kıymetsiz kalıp, herkesin hakaretine ma'ruz kalır. Onun için insan, çalışmak mecburiyetindedir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimizin de çalışma hakkındaki tavsiyeleri pek değerlidir. Çalışmayan insandan her fenalık beklenir. Zîrâ ihtiyaçlar bitmez ve tükenmez. Binâenaleyh, çalışmayan kimse, evvelâ cemiyetin başına belâdır ve jrüktür. Halbuki insana yakışan, başkasına yük olmak değil, bilakis başkalarının ihtiyaçlarının giderilmesine çalışmaktır. Onun için kişi, sa'y ve gayreti nisbetinde insandır. Tenbellik, atâlet, miskinlik çalışmamanın cezasıdır. Bu sebepten ana ve babalar çocuklarım behemehal hem bilgi, hem de sanat sahibi yapmalıdır. Zîrâ servet biter, yok olur. Mal mülk te öyle. Fakat san'at, elde bir altın bileziktir. Her zaman her yerde geçer ve sahibini hiç kimseye muhtaç etmez. Şerefiyle ve helâldan kazandığı paralarla, Hak'kın verdiği nimetleri yer, ona şükran vazifesini de elinden geldiği kadar yapmaya çalışır. Bu suretle de etrafındaki muhtaçlara yardımda bulunur. Hak'kın rızâsını ka-, 1 zanmaya çalışır. Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle kullarından ey- j leşin, âmîn.

Şiddet ve Cebir

"Keskin sirke küpüne zarar" dedikleri gibi, şiddet ve sertlik te tıpkı böyledir. Tatlı dil, güler yüz dâima makbul ve memdüh-dur. Zor kullanmak, cebren iş yaptırmağa kalkmak, bil'akis yanlış düşüncenin neticesidir. Evet, bazı kimseler zor görmedikçe çalışmazlar. Fakat bunlar nâdirâttandır. Asıl olan nfkdır. Rıfkın olmadığı yerde hayır yoktur. Rıfk sahibi olmayan kimseler dâima zarardadırlar. Şiddet ve zorla insanların hürriyetlerini tahdit etmek de böyledir. Tarihte Fir'avunlar devri meşhurdur. İnsanları cebren ve zorla çalıştırmışlar ve büyük eserler meydana getirmişlerdir. Fakat sonlan hep felâkettir. Âhiret azapları da ayrı.

Bu günkü komünistlik de böyledir. İnsan haklarını ve hürriyetlerini ayaklar altına alıp, kendileri istedikleri gibi yaşarlar. Bunun adını da terakki koymuşlar. Ben hayvanlar gibi, insanlık hak ve hürriyetinden mahrum olayım da, sonra o yaşamamn adım da hürriyet koyayım... İnsan ancak hürriyeti sayesinde yaşar. Hürriyetin olmadığı yerde insanlık ta yoktur. Binâenaleyh şiddet ve sertlik yerine rıfk ile muamele edilirse daha iyi olur zannederim. Ana ve babalar da çocuklarına ve aile fertlerine karşı son derece şefkatli ve merhametli olmalı dolayısıyla rıfk ile muameleyi elden bırakmamalı; çocuklarına da rıfkı bilfiil öğretmeli, onlara nümûne olmalıdırlar.

Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemizi yumuşak tabiatlı, dâima suhulet ve kolaylık gösteren "Ey Rabbim kolaylaş-tır, zorlaştırma" diyen kullarından eylesin, âmîn.

i  i

Bağy ve Zulüm

(Zulmetmek ve Haddi Tecâvüz Etmek)

Bağy: azgınlık etmek, zulmetmek ve haddi tecavüz etmek ma'nâlarım taşımaktadır. Serkeşlik de buna dâhildir.

Haddi tecâvüz; hudûd-u İlâhf dediğimiz kânûn-u İlâhîye, ahkâm-ı Kur'ân'a, yânî Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ın hükümlerine uymamaktır. Bu suretle yapılan her günah şey buna dâhil olmaktadır. Zulmün mukabili adalettir. Şu halde adaletin dışına çıkmak zulümdür. Adaletin ölçüsü, mîzânı, Kur'ân-ı kerîm'dir, Sünnet-i nebeviyyedir. Zulmün kendisi başlı başına büyük bir günahtır. Bununla beraber herhangi bir zâlime yardımda bulunmak ve yardım için onunla işbirliği yapmak, onunla beraber bir zulme yardımcı olmak ta, bu günahların içine girer. Yânî insan kendisi zâlim olmasa bile, zâlimlere yardımcı oluşu, ona kâfidir. Bu gibi zâlimlere yardımcı, destekçi, himayeci olan kimselerin çoğu cahillerle, dünyaya tapan, para diye can veren, zavallı kişilerdir. Elinin emeğiyle geçinen kimselerden, zâlimlere yardımcı olanlar, ekseriyetle ne yaptıklarını bilmeyen câhillerdir. Aklı başında olan insanın, ekmeğini de çalışarak kazandığı takdirde zâlime yardımcı olması nâdirâttandır. Zâlime yardımcı olmayı bırak; bir zâlim bir mazlumu döverken ve gücü de yeterken, o mazluma yardım etmeden geçip giden kimsenin bile azabı çok va-hîmdir. Şöyle naklolunur ki, sağlığında namazlı niyazlı bir müs-lümanı kabrinde melekler döverken "Beni niçin dövüyorsunuz? Ben namazımı kılar, orucumu da tutardım, günahlardan da kaçan bir kişiydim" deyince, melekler de cevaben, "Evet senin o tarafın iyi ama, filan vakitte dövülen bir mazluma yardım etmeden, onu o zâlimin elinden kurtarmadan geçip gittin" diyerek kabahatini açıklamışlardır. Şu halde zâlimin hali kimbilir nasıl olacaktır? Zâlim ne kadar zâlim olursa olsun onun zulmünü arttıran, ancak o zâlimin yardımcılarıdır. Eğer o zâlimin yardımcı-

BAGY VE ZULÜM

195

lan olmasa, zulmünü ne devam ettirebilir, ne de arttırabilir. Maalesef, zâlimler kendi zulümlerine yardımcı bir çok kimseler bulabilmekte hiç müşkülât çekmezler. Hattâ parasız, pulsuz pek çok yardımcıların ve fedaîlerin çıkmakta oldukları görülegelmek-tedir. Tkrih bunlann yegâne şahididir. Bununla beraber Hak yolun yardımcıları ise pek nâdirdir. İşte bütün Peygamberlerin hayatları meydandadır. Hele Nûh aleyhisselâmın 950 senelik peygamberliği esnasında, îmân ile müşerref olan pek az kimse olmuştur. Zâlimlerin en büyük hünerleri de, müslüman olmak isteyen kimselere karşı "Ecdadınız deli mi idiler, yoksa akılsız, bilgisiz kişiler miydiler, onların yollarını bırakıp da yeni din mi arıyorsunuz? " gibi lâflar la onları tehdid ederek İslâmiyetten uzaklaştırmaya çalışırlar ve muvaffak da olurlardı. Halbuki, bugünkü müslüman neslinden gelen müslüman yavrusu, babasından anasından gördüğü dini bile -ki bulunmaz, emsalsiz bir dindir-onu da bilmez ve ona da adetâ düşman kesilmiş ve müslüman-larla alay ve istihza ederek, onların dînî inançlarına engel olmayı da vazife edinen kimselerdir.

Artık bunlara ne demek lâzım olduğunun takdiri sizlere kalıyor. Zulüm, zulümâttan, karanlıktan ibarettir. Yânî kendisinde ne selâmet ne de saadet vardır. Ancak yarasa kuşu gibi karanlıktan hoşlanır. Zîrâ gözlerinin güneşin, gündüzün ışığına tahammülü yoktur. Onun için bütün hareketleri gecenin karanlı-ğındadır. Gündüzleri de, yuvasına çekilip istirahat eder. Zâlimler de tıpkı böyledir. Dünyada hüsranda, âhirette elîm bir azap içerisindedirler. Şâirin dediği gibi; "Zulmün topu var, kal'ası var, güllesi varsa; Hak'kın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır"

Zulmün nevi'leri sayılamayacak kadar çoktur:

1- Hâhk'a karşı zulüm yardır ki, pek iğrenç, pek de fena bir şeydir. Meselâ, Allâh-ü teâlâ'nın şân-ı ulûhiyetine sözler söylemek, şirk koşmak, Hak'ka ortak tanımak, kızı veya oğlu, evlâdı vardır demek, heykeller yapıp, onlara Allah-u teâlânın adını vermek, hep affolunmaz büyük bir günahlardan ma'dûd ve pek büyük bir haksızlıktır.

Zîrâ Allâh-ü teâlâ Hazretleri birdir. Eşi, ortağı, yardımcısı, vezîri, oğlu, kızı yoktur. Bunların hiç birine de muhtaç değildir. Çünkü muhtaç olan zâten Allah olmaz. Allâh-ü teâla'ya mekân

19b

göstermek, arşın üzerinde oturuyor demek te, böyle bir büyük günah ve şirktir. Vehhâbiler de bu hususta aldanmışlardır. Zîrâ Arş ta mahlûktur. Hâlık hiç mahlûka muhtaç olur mu? O'nun kuvvet ve kudreti hepsini şâmil ve hepsine mâliktir, hâkimdir.

2- Hâhk-ı zü'1-Celâl'e, yalan yere iftirada bulunmak, bu da zulümdür.

3- "Bir de, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in kitabı ile, Hak üzere nasî-hatlar yapıldığı halde İslâm'a ve İslâmiyetin istediği şekilde yaşamaları için kendilerine nasîhat yapılınca, İslâm'ı yaşamaktan yüz çevirenlerden daha zâlim kim vardır?" (5/34)

4-  "Bir de Allâh-ü teâlâ'ya ibâdet için yapılmış mescidlere, ibâdet ve zikrullah için girmekten men edip, o mescidlerin ha-râbiyetine sebep olanlardan daha zâlim kim olabilir?" (5/35)

Mescidlerden men etmenin bir çok nevi'leri olabilir. Mutlaka kapısını kapamak veya kapıya polis, jandarma, bekçi koymak şart değildir. İslâmiyeti öğretmemek, İslâm'ın aleyhinde propaganda yapmak, cami ehli olan imâmı, müezzini, nasîhat edici vaizi, lâyıkıyla yetiştirmemek veya olanların da ehil olmamaları, Islâmî usûllere uymamaları, en sonra da müslümanların camilere gelmelerini önlemek ve men etmek değil midir? Caminin ve mescidlerin harâbiyeti de öyle onları topla, tüfekle yıkmak demek değildir. Zîrâ mescidlerin i'mân; ma'mûr olmaları, Allâh-ü teâlâ'ya îmân eden ve âhirete inananların devâmıyladır. imansızların ellerinue kahrsa, o zaman altundan da yapsalar yine harap sayılırlar. Çr nkü mescidler ancak ibâdet için yapılmışlardır. İçlerinde ibâciet edilmekten mahrum bırakılınca tabiatiyle harap sayılacaklardır. Onların harâbiyetine çalışanlar, işte dinsiz ve îmânsız olan zâlimlerdir ki bunlardan daha fena ve çirkin zâlim bulunmaz. Bunlara çok dikkat etmelidir. Allâh-ü teâlâ Hazretleri zâlimleri hiç bir suretle sevmez olduğunu, kitabında pek açıkça oeyân buyurmaktadır. Sevmeyince de, yardım etmeyeceği tabiîdir. O zaman helak, hüsran, azâb ve felâketle karşı karşıya kalınacağı da şüphesizdir. Şu halde küfür, şirk, münafıklık; Hâlık ile mahlûku arasında olan zulümdür.

5/34 Kehf, 57. 5/35 Bakara, 114.

BAĞY VE ZULÜM

197

Bir de, insanlar arasında, birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıklar vardır ki bu da zulümdür. Bu zulmün affı, kulların bi-ribirleriyle helâllaşmasına, haklarım affedip, bağışlamasına bağlıdır. Bu haklar üzerinde durdukça, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in kulunu affetmesi nâdirattandır. Pek sevdiği bir kul olur da, hakkı olan alacaklıya hazîne-i ilâhîsinden lütfedeceği ihsanlar mukabilinde, alacaklı kul hakkından vaz geçer ve bu suretle, o da borcundan kurtulmuş olur. Arkadan yapılan dedikodular ve gıybetler de bu muameleye tâbîdir.

Bir de, insanın kendi nefsine karşı zulmü vardır ki, bu da çok acıklıdır. Meselâ, müslümanlığa riâyet etmemesi, müsîüman olduğu halde, müsl limanlığın istemediği şekilde yaşaması, günahları irtikâb etmesine Peygamberimizin gösterdiği yoldan ayrılması hep zulümdür. Yalan, gıybet, nemîme (lâf taşımak), iftira, fakirleri hor ve hakîr görüp, haklarına riâyet etmemek hattâ, hayvanâtın da hakkına riâyet etmeyip haddinden fazla yük vurmak veya fazla çalıştırmak, yemini ve tımarını hakkıyla vermemek ve hattâ kedisine ve köpeğinin bile haklarına riayetsizlik etmek zulümdür. Böyle olunca, kendi hakkının ne kadar mühim olduğunu anlamak mümkündür. Mîzân; Allâh-ü teâlâ'nın emrine itaat, mahlûkuna şefkattir. Hangisi eksik olursa, adaletsizlik olur. Zulüm meydana gelir. Binâenaleyh, kul evvelâ Hâ-lık'ının emirlerini tutmakla ve onu bilmekle mükelleftir. İkinci olarak, bu vazifeleri yapabilmek için sağlık ve sıhhate muhtaçtır. Sağlık ve sıhhatin muhafazası için lâzım olan herşeyi yerli-yerinde yapmakla mükelleftir. Bu hususta Selmân-i Farîsî (r.a.) Hazretlerinin hikâyesi meşhurdur:

Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, Mekke'li mü-hâcir müslümanlarla yerli Medîne halkı arasında, ikişer ikişer kardeşlik kurmuştur. Selmân (r.a.) Hazretleri de, Ebü'd-Derdâ (r.a.) Hazretleriyle kardeş olmuşlar ve bu sebeple Selmân-i Fârisî Hazretleri, birgün kardeşliği olan Ebü'd-Derdâ (r.a.) Hazretlerini ziyaret için evine gitmiş; bakmış ki anasının üstü başı pe-rîşanca. Ebü'd-Derdâ Hazretleri de evde olmadığı için biraz beklemiş ve Ebü'd-Derdâ (r.a.) de o sırada gelmişler, misafirini görünce tabiatiyle pek sevinmiş ve hemen kendisine yemek ikram etmiş. Selmân-i Fârisî Hazretleri "Sen de otur beraber yiyelim"

198

TASAVVUF! AHLÂK V

(ft

deyince "Ben oruçluyum" demesi üzerine, Selmân Hazretleri ısrar etmiş, vakit te erken olduğu için, yemeği beraberce yemişler. Gece yatmak zamanı gelmiş, misafirine yatağını hazırlamış ve "Buyurun yatın" demiş. Bunun üzerine, Selmân-i Fârisî (r.a.) Hazretleri sormuş, sen ne yapacaksın? deyince yatmayacağım ve gece ibâdetleri yapacağım söylemiş ise de, Selmân (r.a.): "Hayır olmaz, sen de yat bakalım" diyerek onu da yatırmış. Fakat Ebü'd-Derdâ (r.a.) gece uyumayıp, ibâdet etmeye alışkın olduğundan, hatır için biraz yatıp kalkmak istemişse de her defasında, Selmân (r.a) Hazretleri onu yatırmıştır. Gece yarısı geçtikten sonra, Selmân (r.a.) kalkmış ve onun da kalkmasına izin vermiş, fakat Ebü'd-Derdâ Hazretleri bu hâdiseden çok üzgün olarak hemen sabahı bekliyormuş. Sabah olmuş, beraberce Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin huzurlarına gitmişler. Sabah namazından sonra, Ebü'd-Derdâ Hazretleri hemen vak'ayı; geceki hâdiseyi, şikâyet tarzında Efendimize nakledince, Resulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri, "Selmân haklıdır" demesin mi? Çünkü, vü-cûd bizim bineğimizdir. Ona bakarsak bizi taşır, bakmadığımız takdirde bizi yolda bırakır. Değil kendi vücûdumuza, evimizde beslediğimiz hayvanlara da iyi bakmak zorundayız. O hayvanın bile bizde hakkı vardır. Her ne kadar söyleyecek bir dili yoksa da Hazreti Allah bunları bilmektedir.

Hattâ bir Arabî devesini uzun müddet kullanmış, sonra da, deve işe yaramaz hâle gelmiş; ihtiyarlamış. Bu sefer de kesmeye kalkmış. Her nasılsa Efendimiz (s.a.s.) oradan geçerken veya deve kaçıp Efendimize gelmiş, lisân-ı hal ile sahibinin kendisini kesmeye karar verdiğini şikâyet etmiş. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, deveyi satın alıp serbest bırakmıştır.

Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak gecelerini vücûtlarımızın istirâ-hati ve dinlenmesi için yaratmış, onu uykusundan alakoymak haksızlıktır ve vücûda zulümdür. Bundan nâşî, Selmân Hazretleri, bizlere güzel bir ders vermiştir. Böylece de hakikatlerin duyulmasına sebep olmuştur. Vücûdumuzun hakkı olduğu gibi, çocuklarımızın da, ailemizin fertlerinin de, ebeveynimizin de, komşularımızın da üzerimizde geniş hakları olduğunu unutmamak lâzımdır. Hattâ komşu hakkımn pek mühim olduğunu daha önce belirtmiştik. Komşu velevki Hıristiyan dahî olsa, komşuluk ba-

BAĞY VE ZULÜM

199

kımından bir hakka sahiptir. Muhtaç olduğu takdirde ona bakmak, gözetmek, müslüman komşunun vazifesidir. Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'da: "Kur'ân Rabbinizden gelen bir haktır. Artık dileyen îmân etsin, dileyen kâfir olsun. Çünkü biz zâlimler için öyle bir ateş hazırladık ki onun kalın duvarları, kendilerini kuşatmaktadır. Onlar susuzlukdan imdat istedikçe, erimiş ma'den tortusu gibi kaynar su ile imdat edilir ki o yüzleri kavurur. O ne fena içkidir ve o ateş de. ne kadar kötü konuklama yeridir." (5/36) diye buyrulur.

Mâide Sûresi'nde ise 44, 45, 47 nci âyetlerin mâbâdinde, "Kim Allâh-ü teâlâ'nın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte bunlar kâfirlerdir, zâlimlerdir, fâsıklardır" diye beyan edilmekte ve Insân Sûresi'nih son âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Dilediği inşam, rahmeti içine koyar, zâlimlere ise acıklı bir azâb hazırlanmıştır". Hattâ Cenâb-ı Hak zâlimlere meyil ve muhabbet etmemek yolunda bir âyeti kerîmede:

•^ CA& J\ ^)

"Bir de zâlimlere (sevgi beslemek, yağcılık yapmak veya yaptıkları işlere rızâ göstermek suretiyle) meyletmeyin? (5/37) buyurmuş ve katT suretle zâlimlere meyil ve muhabbeti yasaklamıştır. Bunların îzâhları evvelki derslerde de yapıldığı için tekrarına lüzum görülmemektedir. Cenâb-ı Hak cümlemizi zulümden ve zulme yardımcı olmaktan muhafaza buyursun, âmîn.

, ı

 

5/36 Kehf, 29. 5/37 HM, 113.

200

TASAVVUF! AHLÂK V

DÜNYAYI SEVMEK

201

Dünya'yı Sevmek

Dünya, şu içinde bulunduğumuz ve yaşadığımız âlemin adıdır. Bu âlem, bundan sonraki âhiret âleminin yoludur. Burası, ancak âhirete gidecek yolun başıdır ki, buraya gelmeden âhirete gitmek mümkün değildir. Âhirette ise, bu dünyâdaki kazançlara göre, ya Cennet veya Cehennem vardır. Cennet ve Cehennem burada kazanılır. Cennet, Cenâb-ı Hak'kın rızâ evidir. Orada her istenilen ve akl-ü hayâle gelmeyen her nîmet, zevk ve safâlar vardır. Keder, gam, rahatsızlık denilen hiç bir şey de yoktur. Aynı zamanda hiç zahmet çekmeksizin Hakkın Celâl ve Cemâlini de müşâhade vardır. Herkes olduğu yerden pek güzel ve rahatça görecektir. Her görüşte, güzellik üstüne güzellik vardır. Yaşlanmak, ihtiyarlamak ta yoktur. Dâima genç ve gayet güzel bir surette kalmak vardır. Kimsenin kimseyle ne kavgası ve ne de gürültüsü vardır. Bulunmaz bir saadet evidir ki, işte bunun adına Cennet diyorlar. Güzelliğini ve nimetlerini saymaya hiç kimsenin gücü yetmez.

Şimdi bu Cennet evini hak kazanmak ve oraya girebilmek için, bu dünya evine uğramak mecburiyetindeyiz. Burasının uğrak bir yer olduğunu bilip, Hak celle alâ'nın emirlerini dinleyip, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin de gösterdiği yoldan ayrılmamak şartıyla, rahmet-i ilâhiye ve lütf-u ilâhiye ile bu Cennet'e girilecektir. Onun için buraya geldik; adına dünya dediler.

Eğer burada bizi o Cennet'ten ve rıdvân-ı ilâhî den alıkoyacak nefsin, şehvetin, şeytanın ve şeytan kılığındaki insanların yanlış hareketlerine kapılır da, mülkün hakî kî sahibi olan Allâh-ü celle ve alâ'dan ve onun kitabı olan Kur'ân-ı Azîmüş-şân'ın yolundan ve peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin de izinden ayrılır-sak, o zaman da Cennet'in tam zıddı, nimetlerin yerini envâ-ı çeşit azaplar, korkunç hayvanlar, iğrenç hadiselerle; buz gibi sular yerine, insanın içini kavuran kızgın kaynar sular; o nefis yemeklerin yerine, gayet acı zehir gibi yiyecekler verilecek, rahatlık ye-

rine zahmetler, meşakkatler; uyku yerine korkularla dolu iğrenç vak'alarla birlikte, ya dondurucu soğuk veya kavurucu sıcakla karşılaşacağız. İnsan yaptıklarına yüzbinlerce pişman haldedir. Evet pişmandır amma, ne buradan çıkmak ve ne de kurtulmak vardır. Ölüm de yok ki, insanın imdadına yetişsin de ölsün ve kurtulsun. Yalnız îmân ehli, kabahat ve günahlarından dolayı Cehennem'e girmişlerse, onlar ceza müddetlerini bitirince çıkarılıp, yine Cennet'e konacaklardır. Bunun aksine imansızlar ise, orada ebediyen kalacaklardır.

Bu, Cenâb-ı Hak'km bir hükmü ve bir hikmetidir. Onun" işine karışmak kimsenin haddi değildir.

Binâenaleyh, bu dünyâya gelip te, burada temelli kalmak, şimdiye kadar kimsenin elinden gelmemiş ve gelmeyecektir. Herkes buradaki imtihan müddetim bitirince, ölüm yoluyla yine geldiği yere dönecektir. Gelirken ana vasıtasıyla gelmiştir. Giderken de kabir vasıtasıyla gidecektir. Kabir, çürüme ve mahvolup, yok olma yeri değildir. Belki orada melekiyyet sıfatına bürünüp, ruhlar âleminde, âlemlerin seyircisi ve Hak sübhânehû ve teâlâ-nın zikriyle, tesbîhâtıyla meşgul olacaktır.

Kâfirlerle münafıklar da, mahbûs olarak kıyameti bekleyeceklerdir. Kıyamet gününde herkes ameline göre, âhiretteki yerini bulacaktır. Buna göre dünya, ya saadet ve selâmete veya helak ve felâketlere müncer olacak bir yerdir. Akılsız o adamdır ki, bu dünyada, o saadet ve selâmet evini gaybedip, helak ve hüsrana müstehâk olur. Şöyle ki, bu dünyanın cîfe makamında olan, aldatıcı, sihirbaz ve sonu felâket olan, zehirlerle dolu cazibelerine aldanıp ta dinden, îmândan ve îmânın, İslâm'ın îcâbı olan güzel amellerden, ibâdet ve tâatten mahrum olmakla beraber bir de, isyan ve günahlarla ve mezmûm ahlâklarla mülevves bir şekilde azîz canını Cehennem'e sürüklemek, işte bu dünyaya neye geldiğini bilmeden ve buradaki misafirlik müddetince yapılacak vazifelerini yapmadan, dinsiz, îmânsız göçüp gitmenin cezasıdır. Şu halde dünya iyiler için çok iyi, bulunmaz bir yerdir. Kötüler ve imansızlar için de çok kötü bir uğrak olduğu anlaşılmaktadır. Fakat hakikatte dünyanın hiç kabahati yoktur. Asıl kabahat, dünyaya gelen bizlerindir. Biz iyi olursak, dünya iyidir. Eğer biz kötü olursak, dünyanın ne kabahati var? Hak sübhânehû ve teâlâ bizleri göz, kulak, akıl, zekâ ve bir de gönül ni-

il

ı

202

TASAVVUF! AHLÂK V

metleriyle tezyîn etmiştir ki; eğer göz, gökleri, yerleri ve bu arada mahlûkât ve mevcudatı görüp de sahibini göremezse, o göze göz demek mümkün müdür? Çünkü Eşref-i Rûmî (K.S.) Hazretleri der ki:

"Bir göz ki ibret olmaya nazarında,

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde"

Gözün göz olması, ondaki ibretli bakışlara bağlıdır. Malum ya, bütün ufak büyük her hayvanın, görecek bir gözü vardır. Hele arının ki, şâyân-ı hayrettir. Fakat bizlere ne güzel ballar veriyor. Bizim gözler eğer, Cehenneme girmemize vesiyle olurlarsa, ne kadar acıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bizleri yaratmış, fakat bizi de öyle kendi başımıza bırakmamıştır. Hem Peygamberlerle ve hem de kitaplarla bizleri irşâd etmekte ve doğru yolu, Hak yolunu göstermektedir. Bizim de sözde gözümüz, kulağımız, bir de aklımız var. Hiç gözü, kulağı, aklı olan insan bu fânî dünyâya aldanır mı? Çünkü hergün bir çok dostlarımızı ölmüş görüyor; onların cenazelerini taşıyor ve onları derin toprakların altına tamamen kapıyoruz da, bir müddet sonra da bunların nasıl cîfe haline gelip çürüyüp, koktuklarını, kemiklerinin bile dağılıp, daha sonra toz toprağa karıştığını, adlarının bile unutulduğunu görüp durmaktayız.

tster inan, ister inanma, iş ve hakîkat meydandadır. Bu kadar uçsuz, bucaksız âlemi yaratan, hiç boşuna mı yaratmıştır? Sakın şaşırıp da kâfirlerin dediği gibi, bu da tabiatın bir eseridir deyip işin içinden çıkma. Allâh-ü teâlâyı tanımaktan ve ona kulluk etmekten alıkoyan herşey dünyadır. Binâenaleyh, bizi inançtan ve kulluk vazifelerini yapmaktan alıkoyanları sevmeye de (hubb'üd-dünya-dünya sevgisi) diyorlar.

Bu sebeptendir ki, Allah rızâsı için yapılan her bir amel, dünyadan değil, belki dünyada iken yapılan âhiret amelleridir. Bunlarla Hak'kın rızâsı ve Cennet kazanılır. Aynı zamanda Cemâl-ullah müşahede olunur. Bil'akis dünyanın süs ve ziynetlerine aldanıp da, para toplayarak, bu paralarla nefsânî ve şehvanî arzularını yerine getirerek ve istediği gibi, günahlardan korkmaz olduğu halde şeytanî emellerine âlet edip de, azîz ömrünü bu suretle zâyî ederek, birgün ansızın Hazret-i Azrail aleyhisse-lâmın eline düşünce, yaptıklarına kimbilir nasıl pişman ve nadim olacaktır. Numuneleri de pek çoktur.

DÜNYAYI SEVMEK

203

Onun için, insan denilen bizlerin önünde iki yol vardır: Birisi, fir'avunların yolu, nemfudların, şeddâtların tuttukları yoldur ki tam Cehennem yoludur. Birisi de, Peygamberlerin tuttuğu yoldur ki tam Cennet yoludur. Şimdi sen iyi düşün. Cenâb-ı Hak'kın en sevgili ve bahtiyar kulları olan Peygamberlerin, evliyaların, velîlerin yolunu tut. Bak onların yolları ne güzel; dünyâya hiç bir veçhile iltifat etmemişler; kanâat onların en büyük sermâyeleri, ibâdet ve tâat de şiarları olmuştur.

Efendimiz (s.a.s.) Hazretleri, o kadar yokluk içinde, bâzan karınları üç-beş gün aç kalırlardı da, mübarek midelerinin üstüne taş bağlarlardı. Bununla beraber geceleri sabahlara kadar ibâdet ederlerdi. Hattâ mübarek ayakları da, fazla ayakta durmaktan mütevellit şişerlerdi. Buna (Tâ-hâ) sûresi şâhiddir. Ashâb-ı kiramın halleri de böyle idi. Hazret-i Ebû-Bekir (r.a.) kendisine bir bal şerbeti ikram olunduğu zaman ne kadar ağlamıştı. Hele Hazret-i Ömer (r.a.)ın, Acemistan'dan geleri ganimetlerden kendisine gönderilmiş olmasına pek çok kızmış ve onlara iltifat etmeyip, fukaralara dağıtılmasını emretmişler ve kendisi her zamanki mu'tâdı olan ekmeğini yemiştir. Halbuki o gün, üzerindeki giydiği elbisesinin on küsur yerinde yırtık ve yaması olduğunu rivayet ederler ki, bu zât o günün Halîfesi bugünkü tabiriyle cumhurbaşkanıydı.

Hele o Selmân-ı Fârisî (r.a.)ki acem beylerinden bir beyin oğlu olduğu halde, babasının bütün mal, mülkünü ve herşeyini bırakıp, uzun bir takım hâdiselerden sonra Medîne-i Münevve-re'ye gelerek, Hazret-i Peygamber'e îmân edip, İslâm'la müşerref olmuştur. Nihayet İslâm'ın büyüyüp genişlemesiyle, Bağdat şehri de müslümanların eline geçince, Selmân Hazretleri Bağdat'a vali olmuş amma, ne saray istemiş ne de mükellef bir köşk. Ancak bir ihtiyar kadının ufak bir evini kiralamış; devlet işlerini oradan idare eder, kendisi de sırtındaki abasıyla çarşı pazarı gezerdi. Uykusu galebe edince, abasının yarısını altına yarısını da üstüne çekip uyurdu. Kendilerinin ne muhafızları ne de hizmetçileri vardı. Yedikleri de, ancak açlıklarını giderecek kadar birşey, onlara kâfî idi.

Süs, saltanat, ziynet gibi fuzûlî hiç birşeye ne iltifat eder ve ne de akıllarına gelirdi. Bütün gayeleri, Hak'kın rızâsını tah-sîl ile İslâmiyeti dünyâya yaymak ve duyurmaktı. Onun için fü-

204

TASAVVUF! AHLÂK V

DÜNYAYI

tûhatları, pek az bir za.T»;jıda şark ile garp arasına yayılmıştır. O zamanın en kuvvetli ve muhteşem ordularına sahip olan Acem ve Rum orduları bile, bu fakîr, herşeyden yoksul Arap ordularının önünde dayanamamışlardır. Halbuki bugün, en mükemmel ve mücehhez kuvvetlere sahip olan ve sayı itibariyle Yahudilerden üstün, hem de çok üstün olan Araplar, neticede pek kısa zamanda Yahûdüere mağlûp olmuşlardır. Kaç senedenberi de bir türlü toplanıp düşmanlarına karşı bir varlık gösterememişlerdir. Göstereceğe de benzemiyorlar.

Cenâb-ı Hak cümlemize tevfîk ihsan buyursun. Bunun en birinci ve başlıca sebebi de müslümaniığa karşı olan zafiyetimiz ve gevşek tutumumuzdur. Çünkü müslümanlıkta, cihâd ve şe-hâdet hakkında çok geniş talimat ve tavsiyeler vardır.

Topun, tüfeğin çokluğu ve güzelliği fayda vermiyor; onları kullanabilecek cesur, metîn, arslan yürekli ve îmânlı kimselere ihtiyâç vardır. Bu îmânlı cesur kimseler olmadıkça hiçbir şey fayda vermez. Sonu mağlûbiyettir ve esarettir.

Binâenaleyh, dünyayı sevmek, dünyada âhireti kazanmak için çalışmamak demek değildir. Zîrâ hürriyet, insanların zarurî ihtiyaçlarından mâdût olan ekmek, su ve hava gibi, zarurî bir ihtiyaçtır. Ekmek ve elbise zaruretlerini temîn için çalışmak nasıl şartsa, memleketin, vatanın müdâfaası için daha fazla çalışarak ve niyyetini hâlis kılıp, bütün yaptıklarını fî-sebîlillâh yaparsa, kazandığı sevabın takdîri elimizden gelmez. Bunların hiç biri dünyadan, dünya sevgisinden değil, bil'akis âhiretten ve âhiret amellerinden olan namaz ve oruç gibidirler. Zîrâ bunlarsız müs-lümanlık payidar olamaz.

Müslümanlığın bekası cihâda münhasırdır. Binâenaleyh, her zamanın cihâdı da gününe göredir. Zaman neyi îcâb ettiriyorsa, onları hazırlamak mecburiyetindeyiz. Hazreti Hâlık-ı zü'1-Celâl, Kur'ân-ı kerîm'inde:

 - .'i

üîi

 

 

 

 i ^U! J^  Jt

"Ey mii'minler! Siz düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz verilir." (5/38)

Şimdi şu âyetteki emre bak; bir de bizim hâlimize bak. Topu, tüfeği ve herşeyi vaktiyle ecdadımız yaparken, bugün biz bak ne haldeyiz? Bütün cihâd vâsıtalarını kendi elimizle, kimseye muhtaç olmadan yapıp, hem de onları korkutacak bir seviyede olmamız lâzım gelirken, hâlimiz ne ağlanacak bir durumdadır. İsraflar, fuzûlî masraflar, zevk ü safâlar ve çeşitli günahlar, içkiler, ibâdet ve tâatden uzaklaşma, elbette bizi zayıflatacak, düşmanların ellerine bakmaya mecbur kılacaktır. Şimdi sorarım size; buna hürriyet der misiniz? Heyhat...

Dünyâyı sevmek, işte bu günahlara müptelâ olarak, zevk u safa âlemlerine dalmak demektir. Yine aldanıp da kâfirlere bakıp özenme. Peygamberlere bak ta, Hak'tan ve Hak yolundan ayrılma. Çalış amma yalnız Hak için çalış. Nefsin için değil, Allah için çalış. Düşmanların elinde hor ve hakîr olup da âleme rüs-vây olma. Dîninin şerefini, ecdadının şerefini muhafaza et. Dînini ve İslâmiyeti hiçbir şeye değişme ve feda etme. ölürsen şe-hîd, kalırsan şanlı bir gâzî olursun. Dünyâda mes'ûd, âhirette mes'ûd olursun. Yolun, örneğin, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ve onun bize bıraktığı ashabının yoludur. Sakın bu yoldan ayrılma.

Dünyanın çok çeşit misâlleri vardır. Fakat en kısası bizim uyku hâlimizdir. Ne zaman uykudan ayrılırsak, o zaman gör-

5/38 Enfâl, 60.

 

 

206

TASAVVUF! AHLÂK V

düklerimizin rü'yâ olduğunu anlarız. İşte tıpkı bunun gibi "în-san ancak öldüğü vakit uyanacaktır." Bir de bizim yediklerimizin, o güzel ve nefis yemeklerin neticede ne olduğu ma'lûmdur. Ma'lûm amma, o gıdaların bir kısmı canımızın sağlığına ve hayatımızın idâmesine yarar, bir kısmı da hiçbir şeye yaramadan posa olarak dışarı atılır. İşte dünya, tıpkı dışarı atılan fazlalıklar gibidir. Faydalı olan kısım, âhiretten, faydasız olanlar da dünyadan ma'dûddur. Binâenaleyh, Allâh-ü teâlâ'nın rızâsı için yapılan her hareket, âhiretten, bundan gerisi de dünyadan sayılabilir. Şimdi şunu iyi dinle ve dikkat et:

Bir adam Hasan Basrî (k.s.) Hazretlerine sormuş. Zengin bir kişi sadakasını verir, sıla-yı rahim yapar ve birçok hayırlarda bulunur da, bu adam servetinden ne kadar istifâde eder ve ne kadar harcayabilir? Cevaben:

"Ancak yemesi, giymesi ve şâir ihtiyaçları, zaruret ve kâfi miktarı geçmemelidir" buyurmuştur. (5/39)

Şimdi şu ölçüye uyan kaç kişi bulabilirsiniz? Evet bizim başımıza gelen bütün felâketler bu ölçüsüz hareketlerimizden ileri gelmektedir. Belki plânsız hareketlerden diyeceksin; ne dersen de. Evlerimizdeki eşyaya, bahusus zengin ailelerin evlerine bakın; bir de fakir ailelerin evine bakın; dolayısıyla zenginlerin hâlini görüp özenenlerin hâli meydandadır. Bu kadar fuzûlî masraflara mazeret olarak, hep ihtiyaç efendim, zaruret efendim, diye kendi kendimizi aldatmaktayız. Bundan dolayı nihayet kâfirlerin ellerine bakmaktan ve onlardan yardım beklemekten de, bir utanç duymamaktayız. İşte (Hub'büd-dünya) dünya sevgisi, ne-tîcede bizi bu hâle düşürmüştür. Saadet ve selâmet, zengin olmakta değil, asıl olan Allâh-ü celle ve âlâya lâyık bir kul olmaktır. Ona lâyık kul olunca, dünyâda ve âhirette mes'ûd ve bahtiyar olursun. Fakat Allah'a değil de, şayet dünyaya kul olursan, her ne kadar zengin olursan ol, ne kadar şâhâne konakların hizmetkârların olursa olsun, yine bedbahtsın. Dışarıdan görünüşünün adı saadet, aslı felâket; bu zenginliğin adı selâmet, fakat kendi tam öldürücü bir zehirdir.

5/39 Bkz- daha fazla bilgi için İmâm-ı Gazâlî İhyâ-ul Ulûm, c.3, sh. 181.

 v

207

Bakınız Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'ında dünya hayatını bize şöyle tasvîr etmektedir:

>^i **jj # j C-J Cii kfis lJî i Jj^

£ ^ h$\; jı/vı j j&i p*

"Biliniz ki, Allâh-ü teâlfi'ya tfiat ve fihiret kazancına sarfe-dilmeyen dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir ziynet, aranızda öğünme vesilesi, mal ve evlâtta bir çoğalıştır ki, nihayet hepsi yok olur gider. Bu ise bir yağmurun hâline benzer ki onun bitirdiği nebat, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra yeşil rengi değişir. Bir de onu sararmış görürsün. Sonra da çör-çöp olmuştur. (İşte dünya da böyledir. Kuruyup yok olan bu nebat gibi bekası yoktur). İşte hayâtı bu şekilde olan kimse için, âhirette şiddetli azâb vardır. Mü'minler için ise, AUahdan mağfiret ve bir nzâ vardır. Âhireti istemeyenler için dünyâ hayâtı ancak bir aldanış metfi'ıdır." (5/40)

Meta' diye, dünyada faydalı olan ve menfaat ma'nâsına gelen ve satılık kumaşa derler. Ayrıca kullanılan âlât ve edevata da denilir. (Bey' ve şirâ) yâni alım, satım ve ticâret eşyası ma'nâ-sınadır. Kazanç metâ'ı değil, zarar metâ'ıdır. Yâni dünya hayatı, insanları aldatıp, fânî olan dünyâya bağlayan ve saâdet-i ebediye olan, âhiretten alıkoyan bir şeydir. Onun için sizler bu rüya misâli olan, çok çabuk geçici dünyaya aldanıp da, ebedî olan âhiret saadetini zâyî etmeyin. Bunun kadar acı birşey olmadığını herkes pek iyi bilir zannındayım.

5/40 Hadîd, 20.

ZU8

Dünya hayatı tasvîr edilirken diğer bir âyette de şöyle denilmektedir:

p*

vlu

"İnsanlara kadınlar, oğullar, altın ve gümüşden istiflenmiş yığınlar, yaylıma salınmış atlar, davarlar, ekinlerden yana nefsin isteklerine muhabbet, süslenip bezendi. Fakat bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Halbuki güzel akıbet, Allah katın-dadır". Âyet-i kerîmenin devamı olan diğer bir âyet-ı kerîmede de:

 

"Resulüm de ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber ve reyim mi? O nefisleri imrendiren süslerden korunanlar için Rab lan katında, ağaçları, alündan ırmaklar akan Cennetler vardırj Onlar, orada daimî kalacaklardır. Ve yine orada pâk, tertemid zevcelerle en büyük nîmet olan Allâh-ü teâlâ'nın rızâsı vardıri AUâh-ü celle ve alfl, kullanmn hal ve işlerini hakkıyla görücü-j dür." (S/41) Evet, Habîr, Basîr, Alîm sıfatlarını çok iyi bilmek

5/41 Âl-i İmrân, 14, 15.

UU1V I/il I   JC V IV1C1\

ve düşünmek gerekir. "Görücüdür, Bilicidir" deyip geçmek, hep gafletin iktizâsıdır.

Eğer biz müslümanlar, Hâlık-ı zü'1-Celâl'in bizimle olan yakınlığını, bizim her hal ve harekâtımızı görüp bildiğini lâyıkıyla idrâk edebilsek, elbette melekleri de geçen bir ümmet olacağımıza şüphe yoktur. Zîrâ o zaman, hiç birgünahı işlemeye cesaretimiz olmıyacağı gibi, verdiği sayısız ni'metlere karşı da, içimizden ona karşı öyle bir sevgi, öyle bir aşk, öyle bir zevk ve şevk hâsıl olur ki ta'rîfineimkân olmaz. O zaman dünyadan son derece soğur, bütün gücümüzle Hâlık-ı zü'1-Celâl'e sarılır, içimiz, dışımız ve bütün a'zâlarımızla zikri-i ilâhîyi kendimize şiar ediniriz. Artık O'nun rızâsı dışına çıkmamıza da imkân bulunmaz. Şu halde, bizim ve bütün varlıkların sahibi olan ve her muhtaç olduğumuz şeyi bize lütfeden, Allâh-ü teâlâ Hazretlerine ibâdet ve kulluktan alıkoyan herşey dünyâdan ma'dûd olup, bil'akis âhiret için, Hak sübhânehû ve teâlâ'nın rızâsı için yapılan herşey de, dünyadan değil, âhiretten sayılagelmiştir. Bu hususta İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri, çok geniş tafsîlât vermiştir. Hülâsa; dünya için yapılan herşey fânî ve dünyadandır; âhiret için yapılan ilim, amel, cihâdlar ve cihâdlar için yapılan bütün hazırlıklar ise, âhiretten ma'dûd olup sahibi, dünyâ ve âhirette me'cûr olur; mükâfatlara nail olur. Nasıl bütün günahların başı da, dünya sevgisine bağlı ise, bütün ibâdetlerin başı da, dünya sevgisinin terkine bağlıdır. Dünya sevgisiyle yapılan ameller, nasıl dünyadan ma'dûd ise, dünyada iken Allah sübhânehû ve teâlânın rızâsı için yapılan ameller, ilimler ve düşünceler, tahsiller, okuma ve okutmalar, cihâdlar, nefisle mücâdeleler, hülâsa; Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin ve ashabının tuttuğu yol, hep dünyada kazanılan âhiret yoludur, Cennet yoludur; rızâ-yı ilâhî yoludur.

Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd (r.a.)den rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde görüyoruz ki, üç kişinin yaptıkları ameller niyetlerine aittir. Biri, dünya evinde Kur'ân okumasını öğrenip Hak rızâsı için dâima okuyandır. İşte bu okuma dünyadan değil, âhirettendir. Zîrâ sırf Allah-ü teâlâ'nın rızâsını kazanmak için okumuştur. Biri de aynı Kur'ân-ı öğrenmiş, fakat dünyâ menfaatlerini temin için okumaktadır. O zaman ne kadar sesi güzel, edası güzel, kıraati güzel olsa, gayet yanık ve hazîn bir sesle (ki yürekleri yakar ve herkesi ağlatabilir) okusa da, âhiret için hiç birşey yoktur. Hep-

210

TASAVVUFI AHLAK V

si fânî dünyada olup biter. İmâm efendi de tıpkı böyle; müezzin efendi de, köle de hep aynı. Maksat, gaye, niyyet âhirettir; ikisi birden olsun dersek, buna iki yüzlülük derler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) Hazretlerinin rivayet ettiği Tir-mizî Hazretlerinin de naklettikleri daha da açıktır. Bu üç kişi, kıyamet gününde büyük devlete mazhar olacaklarından dolayı, öncekiler ve sonrakiler, onlara gıbta edeceklerdir. Fakat bu ilimden murâd; kendisini halka tanıtmak ve onlardan menfaat sağlamak ise, bu tamâmiyle dünyâya âlet etmiştir. Bak (Üveys-i Kar-nî) Veyse'l-Karânî Hazretlerinden bir hadîs naklini rica ettikleri zaman; "Ben şöhret sahibi olmak istemem. Kadılık ve müftülükte de gözüm yok" buyurmuştur. Yine Veyse'l-Karânî Hazretlerinin:

"Âdem aleyhisselâm, Havva validemiz, bütün Peygamberler ve bugüne kadar dünyâya gelen herkes ölmüştür; sen de, ben de öleceğiz. Bunu böyle bil de, Hak'kın rızâsı yollarından kat'-iyyen ayrılma ve cemâati de terketme" diye de uzun bir nasihati vardır. Kendisi dünyâya kat'iyyen iltifat etmemiş, süse ve ziynete özenmemiş, karnım da; ancak topladığı hurma çekirdeklerini satarak te'min ettiği iaşe ile doyurur ve kimseye minnet etmezdi. Bunun için Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz kendilerini medh ve sena buyurmuşlardır. Halbuki, Resûl-ü Ekrem Efendimizin devrinde olduğu halde, sahâbîden sayılamamıştır. Ama efdal-i ümmettir. Bu efdaliyyeti, onun dünyaya rağbeti olmadığı içindir. Şunu da yazayım da burada bu bahsi bitirelim:

îbn-i Abbâs (r.a.) dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîf ise, pek açık bir şekilde, Allâh-ü celle ve alâ'nın rızâsı için çalışan şu üç kişiyi bizlere nümûne ve ibret olmak üzere, gözlerimizin önüne sermektedir. Yer ve gök, yerde ve gökte olan herşey, gece ile gündüz ve bir de sayısını ancak kendisinden başkasının bilmesine imkân olmayan melekler ki, her türlü günah ve kusurdan ârî;bun-lar hep şu üç sınıf insan için istiğfar etmektedirler: Dînini iyi öğrenmiş âlim ile yine dînini iyi öğrenmeye çalışan öğrenci, biri de helâldan kazandığı parayı Allah rızâsı için cihâd ve şâir hayırlara harcayan cömert kişi; tabiîdir ki bunlar da, dünyada tahsîl olunur; fakat âhiret için tahsîl etmiştir. Onun içindir ki, meleklerin bile istiğfar etmesine sebep olmaktadır. Aynı ilim ve servet, dünyâ gayeleri için tahsil olunsa, faydası ancak, dünyâya göz-

DÜNYAYI SEVMEK

211

lerini yumuncaya kadardır. Sonra âhirette Hak'kın verdiği bu kuvvet ve kudretVHat yolunda harcamadığından dolayı ağır mesuliyeti olup elîm bir azâb içinde kıvranacaktır. Çünkü inşam Allâh-ü teâlâ'ya götüren en güzel, kısa ve emîn yol; ilim yoludur. Servet de bunun yardımcısıdır. Onun için Sevgili Peygamberimiz "Fayda vermeyen ilimden, yânı kişiyi Hak'ka götürmeyen ilimden" Allah'a sığınmışlardır.

Bu ne büyük devlet ve saadettir ki insan yer, içer, yatar, uyur da yine meleklerin dualarına mazhar olur. Fakat ne acı birşey-dir ki bugün, yüzbinlerce genç müsbet ilim diye adetâ tapılan ve bütün faydası ancak ve ancak dünyaya münhasır olan ilme rağbet etmektedirler. Bunun için de büyük masraflara katlanabiliyorlar. Hattâ Avrupa'lara, Amerika'lara gidip, tahsillerim oralarda tamamlamağa çalışıyorlar. Sonra alt tarafı, dînlerinden bile haberleri olmayarak, bil'akis bir dej dindarların başına musallat oluşları var ki, doğrusu affolunmaz bir hatâdır. Halbuki âhiret ilmi, dünya ilminin tahsîline hiç de manî değildir. Dindarlar, dünya ilmini daha iyi öğrenebilmişlerdir.

Kur'ân-ı azîmü'ş-şân'da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Arşı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler, Rablannı hamd ile tesbîh ederler ve ona îmân ederler. îmân eden kimseler için de, şöyle mağfiret dilerler: Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve senin yoluna koyulanları bağışla, mağfiret et ye onları Cehennem azabından koru." (5/42)

5/42 Mü'min, 7.

212

TASAVVUF! AHLÂK V

Bu dualar ne kadar dikkate ve hayrete şayandır. Ne mutlu mü'min ve müslüman olan kişilere ki Cenâb-ı Hak bizleri yaratmış, yerleri ve gökleri de bizlere müsahhar kılmış, yânî emrimize âmâde etmiş, bir de üstelik kâinatla beraber meleklerini de bizlere duacı, istiğfara, bizim için af ve mağfiret dileyici kılmıştır. Bundan anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak bizleri çok seviyor ve bizler için de dünya nimetlerini başımızdan aşağı yağdırıyor. Âhi-rette ise nâmütenâhî, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akıl ve havsalamızın bile almıyacağı sayısız ni'metleriyle per-verde edeceğini bildiriyor. Her ni'metin fevkinde bir de Cemâ-lullah'ı müşahede yok mu? Bunun zevkine doymak imkânı da yoktur. Binâenaleyh, şu hem f ânî, hem muvakkat, hem gam, keder, gussa, elem, ızdırâp ve çeşitli hastalıklarla dolu olan dünyanın, bilmem ki insan nesine aldanmaktadır? İşte buna gaflet diyorlar ki, insan, ebediyyet âlemini bu fânî dünyaya değişmektedir.

Cenâb-ı Vâcib'ül-vücûd cümlemizin muîni olsun da, gaflete düşüp âhireti unutmaktan bizleri muhafaza buyursun. Ve bütün amellerimizi rızây-ı ilâhîsine muvaffak kılsın, âmîn, bihürmeti seyyid'il-mürselîn.

İSRAF

213

İsraf

"Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmtz" (5/43)

İsraf; gerek ferdlerin ve gerekse cemiyetlerin mahvına ve inkırazına, hattâ esaretine müncer olan bir felâket kaynağıdır. Müsrifleri, Allah-ü celle ve alâ sevmediğini bu âyet-i kerîmesinde pek açık bir şekilde belirtmektedir. Hepimizce ma'lûmdur ki Hak celle, ve alâ'nın sevmediği hiçbirşey, gerek kullarından ve gerek ef âl ve harekâtımızdan ve gerekse şâir mevcudattan dahî sevilmeyen şey, hiç bir zaman felah bulmaz. Bundan nâşîdir ki bütün Peygamberlerin ve hattâ velîlerin hepsi muktesid, kanaatkar ve israftan son derece sakınır, kaçınır olduklarından, bu suretle zamanlarındaki ümmetlere nümûne olmağa çalışmışlardır. Peygamberlerin izlerinde gidenler, dünyâ ve âhiret saadetini elde etmişlerdir.

Hazret-i Ömer (r.a.) Şam-ı şerife geldiği zaman, ordu kumandanı onu evine misafir götürmüş. Hazret-i Ömer, kumandanın evini şöyle bir gözden geçirmiş, bir kılınç, bir ok, bir de atından başka birşey görememiştir. Salâhaddin-i Eyyûbî de öyle değil miydi? Acemistan'ın fethi üzerine gelen ganimetlerden Hazret-i Ömer, sofrasına getirilip konulan yiyeceklere tenezzül bile etmeyip, geri göndermiş ve fukaralara dağıttırmıştı. Kendisi zamanında fütuhatın çokluğu üzerine, gelecek elçiler için bir misafirhane yapılmasını rica edenlere: "Ben Peygamberimin bıraktığı yoldan ayrılmam" diye, onları da israftan sayarak hâline razı olmuş ve kanâati elden bırakmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun son devirlerindeki israflar haddi tecâvüz eylediğinden dolayıdır ki, 600 senelik saltanat ta inkırâ-

5/43 A'rcıj: 31.

214

 vurı s\n.L/\fi.  v

za uğramıştır. Bu da tabiî olarak evvelki harblerde kazamlan muvaffakiyetler onları şımartmış ve bu yüzden israfa kaçmışlar, sonra da Avrupa'yı örnek alalım derken, koca saltanat ellerinden çıkıp gitmiştir. Çünkü o saraylara harcanan paralar ve şahsî men-faatlar için yapılan israflara karşı, ordu, donanma, hava, teçhizat ve şâir ihtiyâçlar ihmâl edilmemiş olsaydı, elbette mağlûp olmazdık. Saltanat da, memleketin bir çok parçalan da elimizden gitmezdi. Bunlar dâima görülegelen hâdiselerden olduğu için ileride gelecek insan, hiç olmazsa geçenlerden ibret alabilseler de, hallerini ona göre düzeltseler ne iyi olur amma gaflet, insanları hep dünyaya bağlayıp, Avrupalılarla aşık atmaya zorluyor. Halbuki, Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, acıkmadıkça yemek yemeyi ve hattâ fazla yemek yemeyi ve çeşitli yemek ve şerbetleri hoş görmemişler, ümmetine de bu yolda çok nasîhatlar-da bulunmuşlardır. Ebû Bekir (r.a.) Hazretleri, kendisine ikram olunan bal şerbetini görünce, çok ağlamışlardır. Hazret-i Ömer (r.a.) da çok ağlarlardı. İnsanın canının istediği herşeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır. însan ne kadar zengin olursa olsun iktisâddan ayrılmaması ve hattâ zaruret ve kifayet miktarıyla idare edip, fazlasını Hak yoluna ve Hak'km müdâfaası için harcamasının lüzumunu beyân buyurmuşlardır.

Şu halde israf, lüzumsuz yere parasını ve malını sarf etmektir. (Şeref) kelimesinin lügat ma'nâsı şöyledir: Bir nesnede, hadd-i i'tidâli tecâvüze denir. Masrafta had, lüzumundan fazla nesne sarfetmek israftır. Buna göre bütün içkiler, sigaralar, köşkler, konaklar, yazlık adı verilen sayfiyeler, ev içindeki şeref, süs, ziynet ve saltanata taalluk eden herşey israf değil de ya nedir? Peyga-berimizin ve onun bize bıraktığı ashabının hayâtına hangimizin hayatı benzemektedir?

O yemeklerdeki israflarımız; belki bizim gibi bir milleti daha besler. Çöp tenekesine atılan ekmekler, bayatlatılıp dökülen yemekler, arabalar dolusu ekmeklerin hayvanların önüne dökülmesi, biz müslümanlar için ne kadar teessüf edilecek şeylerdendir. Zenginliğin en kötü tarafı, hem şımarık olmaları, hem de israftan kaçınmamalarıdır. İnsanlar zannederler ki, saadet zenginliktedir. Hayır, hayır!.. Saadet ancak Allâh-ü celle ve âlânın rızâsını kazanmakla elde edilir. Yoksa paraları kazanmakla ve onları keyfî ve günah yerlere harcamakla değildir. Binâenaleyh,

İSRAF

215

günah yoluna bir para dahî harcanmış olsa, bu da israftır. Hak yoluna yüzbinler harcansa, bu da israftan sayılmaz.

Bir de zaman israfı ve nefes israfı vardır ki bunlar, mal ve para israfından daha mühim ve daha korkunçtur. İsraf olunan mal, zayiattandır; fakat telâfisi mümkündür. Zâyî olan mal, bakarsınız ki, az zamanda, belki daha fazlasıyla elde edilmiştir; fakat giden zamanın ve çıkan nefesin yerini tutmak mümkün değildir. Akan su dâima akar amma giden su, o akan su değildir. Giden gitti, gelen yenisidir. Hiç olmazsa kalan günlerimizin ve nefeslerimizin kıymetini bilebilsek! İnsan yaşlandıkça kemâle erişmesi lâzım gelirken, gençliğinde nasıl alıştıysa öyle gitmektedir. Belki de daha fena oluyorlar. Bu da bizim âhiretteki mevkîmi-zin ne olacağım açık bir şekilde göstermektedir. Allah rızâsı için kullanılmayan zamanlar ve nefesler hep israftandır. Allah-ü te-âlâ da müsrifleri sevmez, sonra hâlimiz nice olur? Bu israf ise, Allah korkusunun içimize tam ma'nâsıyla işlemediğinin alâmetidir. Zîrâ Allah'tan korkan insan, israftan ve günahlardan korkar ve kaçar. Sigarayı içmek değil, dumanından bile kaçar. Kahvehanelere, gazinolara uğrayıp ta, ne parasını, ne ömrünü ve ne de sıhhatini zâyî edemez. Cenâb-ı Hak cümlemize hidâyet ve tev-fik ihsan buyursun da, istikâmetten ayırmasın, âmîn. Bi-hürmeti Seyyid'il-mürselîn.

216

TASAVVUF! AHLÂK V

Ferah, Mizah ve Tezyîn

 jr

"Her şey yazıldı ve tesbit edildi ki (dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyiniz ve (Allah'ın) size verdiğine güvenip sevinmiyesiniz. Allah çok öğünüp gurûrlananlann hiç birisini sevmez." (5/44)

Mizah; latîfeli, bir de şaka dediğimiz sözlerdir ki, nadiren bir hakîkat olmak üzere mübâh sayılırsa da, çokça olursa ve alı-şılırsa, o zaman makbul olmaz. Buna alışmak neticede insanın ahlâksız olmasına sebep olur. Şaka ve latifeler, karşısındaki insanı hafif görmekten neş'et eder. Çünkü insan, kendisinden büyüğü ile latîfe veya şaka yapmağa cesaret edemez. Ederse de ağzının payını çabucak verirler. Kendi kıymetini ve heybetini, şeref ve vakarını kaybeder. Kimsenin yanında kıymeti kalmaz. Onun için ağırbaşlılık her zaman iyidir.

Ferah ta makbul bir şey değildir. Çünkü Allâh-ü teâlâ Hazretleri çok sevinenleri sevmez. Sevinmek, dünyanın fâniliğini unutmak demektir. Sağlık, afiyet, servet, rahatlık, bol'uk ne varsa hepsi fânidir. Bir varmış bir yokmuş gibi...                 '

Lokman aleyhisselâm da Lokman Sûresi'nde oğluna böylece nasihat etmiştir. Ferahlık ancak Cennet'e girdikten sonra olabilir. Çünkü oradaki nimetler hep daimîdir. Zâten orada gam ve gussa denilen şey yoktur. İnsanın ödünç ve ariyet olan bir-şeyle övünmesi kadar tuhaf birşey olmaz. Takva ve verâ sahiplerine hiç te yakışmaz. îbâdetleriyle de övünmek doğru değildir.

5/44 Haclîcl, 23.

FERAH MİZAH VE TEZYİN

217

Bu da tevâzû'a muhaliftir, övünmek gurur alâmetidir. Bunların hiç birisini Hâlık-ı zül-Celâl Hazretleri sevmez. Onun için bunlardan sakınmak gerektir.

Ziynet, yânî süslenmek de böyledir. Müslümanın ziyneti takva ve verâ'dır. Yoksa, elbiselerin çeşitlisi ve güzelleri değildir. Takva ve verâ'dan ârî olan, hâlî olan insan, saraylarda da otursa yine kıymeti yoktur. Zîrâ kazanılan şeylerin en hayırlısı takvadır. Takva sahipleri ise, süse, ziynete ve saltanata kat'iyyen iltifat etmezler.

îşte bunlardan birisi, îbrâhîm Edhem (k.s.) Hazretleridir ki, Belh şehri sultanlığı elinde iken, bu dünya saltanatım terkedip dervişliğe razı olarak, Hak'kın rızâsını kazanmağa çalışmıştı. Çünkü dünya ziynetleriyle birlikte âhiret sultanlığını elde etmek mümkün değildir.

Baksanıza, bütün Peygamberler, dünya ziynetlerini terke-degelmişlerdir. Süleyman aleyhisselâm bile o kadar saltanatı ile, kendisi yemeğini fakîr bir şekilde yer, başkalarına ikramda ise mübalağa ederdi. Mûsâ aleyhisselâmın, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin halleri ise ma'lûmdur. Bizlere düşen en mühim vazîfe, Peygamber Efendimizin yolunu tutmaktır.

Cenâb-ı feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi razı ve hoş-nud olduğu kullarından kılsın, âmîn.

218

TASAVVUF! AHLÂK V

 vt, tu HUŞ SEVGİSİ

219

Rüşvet Almak ve Vermek, Müdârâ ve Müdâhene

Rüşvet almak ne kadar fena bir şey, bir haksızlık, bir günah ise, rüşvet vermek te böylece günahtır. Bahusus başkasının hakkını gasbetmek için verilen rüşvette iki günah vardır. Birisi rüşveti verdiği için, birisi de haksızlığa, başkasına boyun büküp, mütezellilâne hareketlerde bulunmak, yalandan dost gibi görünüp, yaltaklık yapmak, münafıkça bir harekettir. Bu hal müslü-man değil, dinsizlere bile yakışmayan bir harekettir. Rüşvet bahsinde lâzım gelen tafsilât verildiği için tekrarına lüzum görülmemektedir.

Müdârâda ise, dalkavukluk dediğimiz bir ma'nâ dahî mevcut olduğundan, oldukça mühim bir mevkîi vardır. Bizlerin, ekseriyetle etrafımızdaki insanlara iyi görünebilmek için yapagel-diğimiz adîliklerdir. Dalkavukluk, hemen münafıklığa benzer. İki yüzlülüktür. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri bu gibi adîliklerden cümlemizi muhafaza buyursun* âmîn.

Fitne ve Fuhuş Sevgisi

Fitne, hiç de sevilir ve istenir birşey değildir. Ferdlerin de, cemâatlerin de, milletlerin de rahatlarını selbeden, uykularım kaçıran, insanları birbirine düşüren, fesadlıklar çıkaran azgınlıklar, tabiatıyla ne istenir, ne de hoş görülür. Fitnenin başı, Hazre-ti Osman (r.a.)ın şehâdeti ile başlamış, Hazret-i Ali (r.a.) Efendimiz ve Hazret-i Muâviye'nin devirlerinden zamanımıza kadar sayısız fitneler zuhur etmiştir. En nihayet Deccal fitnesi olacaktır. Fakat ondan önce bir çok deccalların fitneleri ortalığı alt üst edecektir.

Bu fitnelerden korunmak için en güzel ve kısa yol, Hâlık-ı zül'Celâl'ın emirlerine imtisal edip, mümkün olduğu kadar halkın işine karışmadan, zikriyle, fikriyle, tesbîhiyle meşgul olmaktır. Yoksa bu fitnelerin ne sonu ve ne de biteceği vardır. "Fitne uykudadır, onu uyandıran kimseye Allah la'net etsin" buyurulmuş-tur. Bu da bize büyük bir dersdir.

Fevâhiş ise, her yaramaz ve kabîh olan fiil ve kavi vasıtasıyla haddi mütecaviz olan nesnelerdir. Hertürlü kebâir günahlarla beraber, yaramaz, çirkin, herkesin kabîh gördüğü söz ve hareketler, işler hep fuhuş kelimesinin hududuna girer. Günahlar, günah kitaplarında ayrı ayrı yazılmış ve beyân edilmiştir. Bizim bu dersimizin haricindedir. Günahlar iç günahlar ve dış günahlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bizim bu kitabımızdakiler iç günahlardır. Biz içki, kumar, gibi günahları yazmıyoruz. Zîrâ onlar görünen, bilinen günahlardır. Fakat iç günahlarının dışarıda bir alâmeti yoktur. Meselâ kibir, ucüb ve riya gibi ameller dışarıdan bilinmezler. Ruhî hastalıklardır. Bu kitab da bunlardan bahsetmektedir.

Fitnenin nev'i çoktur. Kadın fitnesi, evlâd fitnesi, mal fitnesi, para, at, araba ve sâire-câh (Mevkî)fitnesi gibi. İnsan oğlu, göze gireyim, mevkî alayım diye neler neler yapmıyor? İftiralar, yalanlar hep bu fitnelerin mahsûlüdür vesselam...

220

TASAVVUF! AHLÂK V

Tesviye

Müsavat dediğimiz, insanları bir vasata getirmek demektir. Bu iş, insanı aldatan çok yanlış bir yoldur. Adetâ hür olan insanı Fir'avunlar gibi, köle gibi kullanmak için serveti tek elde tutmak ve başa geçenlerin istedikleri gibi yaşayarak, diğer zavallıları köle gibi bir lokma ekmeğe esîrler gibi çalıştırmaktır ki bugün buna komünizm diyorlar. Bunun için, bugün, bu düzeni kurmak için can verenler bile olduğu görülegelmektedir. Daha doğrusu zengini kıskanarak, herkes bir olsun, niçin zengin daha iyi yaşasın da, fakir darlık ve zorluk içinde kıvransın, bu hiç olur mu? Onların mallarını ellerinden alalım; onlar da bizim gibi hizmetkâr olsunlar, arazîler müsavat üzere dağıtılsın, evler herkesin malı olsun, evsiz kimse kalmasın, paralar beraberce dağıtılsın. Yiyecekler de kezâlik, herkese müsâvî verilsin, derler.

Eski büyüklerimiz ne kadar derin görüşlü imişler. Bu gibi düşünce ve hareketlere müsâade etmemişlerdir. Bunu, ruhî ve ma1 nevî günahlardan saymışlardır. Bu fikir, Hak sübhânehû ve teâ-lânın kanununa muhaliftir. Bu kadar yaratılmış eşya var, hepsi ayrı ayrı ve çeşit çeşit huy ve tabiatta, renk, güzellik, çirkinlik, uzun, kısa, siyah, beyaz, zayıf, şişman herbiri bir âlemde, rengârenk güzellikler hep Cenâb-ı Hak'km hikmetinin iktizâsıdırlar Vaktiyle Fir'avunlar da insanlar üzerinde hüküm sürmüşler, zavallı insanlara yapmadıkları kalmamış, fakat nihayet kendileri de, kavimleri de tarihe karışmış, yok olup gitmişlerdir. Cenâb-ı Hak insanı hür yaratmıştır. însan da bu hürriyetin âşıkıdır. Köle olarak yaşamak istemez. Elbette bir gün bu kölelikten kurtulmak şerefine nail olacaktır.

Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri cümlemize hürriyet nimetlerinden müstefîd olarak yaşamak nasîb eylesin âmîn.

TEMENNİ

221

Temenni

Günah yollarında olduğu halde, Hak'dan saadet ve selâmet temennî etmek ve yalandan düzme lakırdı çıkarmak demektir. Ayrıca temennî; ümid ve rica ma'nâlarını da hâvî olduğundan, makbul gibi ise de, buradaki mâ'nâ, günah yollarında, haksızlık peşinde, zulüm ile ortalığı kavuran ve zâlimlerin yardımcısı olduğu halde Cenâb-ı Hak'tan, evliyalar, enbiyâlar makamını rica etmek, tabiatıyle bir ahmaklıktan başka birşey değildir. Bu yalvarış boşuna bir yalvarmadır; boşuna bir ümid beslemektir. İnsan evvelâ Hak'kın yoluna gider, sonra da Hak'dan haddine, hâline göre af ve mağfiret; tevfik, hidâyet; saadet ve selâmet beklemeye ve istemeye hak kazanır. Böyle olmadan kuru temenniler hiç fayda vermez. Hem de ma'nevî bir hastalığın alâmetidir.

Bugün bu gibi insanlara çokça rastlanmaktadır. Cenâb-ı Hak cümlemizi gafletden muhafaza buyursun, âmîn. insanın en güzel temennisi, kişiyi Cenâb-ı Hak'kın rızâsına götürecek yolu bulmasıdır. Diğer yollar, boşuna emek çekmekten başka bir işe yaramaz.

222

TASAVVUF! AHLÂK V

Tûl-i Emel

Tûl-i emel; uzun ümidler beslemektir. İnsan yaratılış itibariyle işe yarar 30-40 senelik bir ömre sahiptir. Bu müddet içinde yapacağı şeyler ve düşündükleri işler, belki de binlerce seneye sığmaz. Halbuki bu kısa hayatın müddeti de belli değildir, ölümün saati ve dakîkası yoktur. Ölmek için mutlaka hasta olmak veya aç kalmak ta şart değildir. Çünkü hastalar dururken* nice sağlamların, açlar dururken nice tokların öldükleri görülegelen şeylerdendir. Bununla beraber insan, yaşamak için çalışmak mecburiyetindedir. Yoksa hayvanlar gibi dağlarda hüdâ-yı nâbit otları yiyib yaşamak zorunda kalır ki, bunun da insanlık sıfatıyla bağdaşması mümkün değildir.

Şu halde, dünyâ da hep bir düzen üzere değildir. Bazı yerler çok soğuk, bazı yerler çok sıcaktır. İnsanın mevsimlere göre hazırlıklı ve tedarikli olmak mecburiyeti vardır. Fakat bu da kâ-fî değildir. Çünkü dünyada, muhtelif milletler, yine muhtelif akî-de, fikir ve dinler vardır, bunların hepsi, "Biz doğruyuz, siz yanlış yoldasınız" da'vâsında olduklarından ekseriya biribirlerini rahatsız edip, taarruz ve tecâvüz ederler. Gerek maddî ve gerek manevî bakımdan büyük büyük muharebelere sebep olurlar. Tabiî buna karşı vaktiyle hazırlanmamış toplumlar, bakarsınız ki, mahv ve perîşân olurlar.

Bu insanoğlunun merhameti de o kadar azdır ki, karşısındaki hasmını yok etmek için elinden gelen herşeyi yapmaktan kendini bir türlü alamaz. Binâenaleyh bu canilerin ellerinden kurtulmak için Hâlık-ı züTCelâl'in buyurduğu gibi, düşmanları korkutacak kadar kuvvetli olmanın muhakkak lâzım olduğunu anlamak devri çoktan gelmiş ve geçmiştir. Uyumak ve oynamak, zevk-ü sefa peşinde koşmak, netice itibariyle kölelik, ve esaretin kucağına atılmaktan başka nedir! Bu çalışma tam ma'nâsıyla Kur'an-ı Kerîm'in emrine uymak demektir. Fî-sebîlillâh onu oku-

1 UL-l hMhL

223

yup, cemâatine imâm olan kimse, âhiretde nasıl mümtaz bir makama nail olmuş, korkudan emîn olmuş, hesabı yok, bahtiyarlar zümresine nasıl katılmış ise, Allah rızâsı için ve müslüman milletin teâlîsi uğrunda çalışan her kişinin aynı mükâfata maz-har olması, ümîd edilir bir mazhariyyetdir.

Tûl-i emel, tasavvufta mühim bir mevkî'yi işgal etmektedir. Çünkü tûl-i emel sahibi, uzun düşünceli, uzun ömürlere muhtaç bir kimse demektir. Fakat insan kendisi itibariyle muvakkat bir mahlûktur. Ölümünü gözünün önünden kaçırmaması çok doğrudur. Çünkü ölümünü gözü önünde hazır bilen, âhiretine çok daha güzel ve dikkatli hazırlanır. Haramlardan korkar ve ibâdetlerine son derece harîs olur. Bu sayede âhiret saadetine nail olur, buna kimse birşey diyemez. Fakat millet nâmına düşünürsek, tûl-i emelin bir günah değil belki bir ni'met hattâ bir farîza olduğu meydana çıkar. Evet dünyanın îmânna uğraşmak bir gaflet alâmeti ise de, esaret ve kölelik daha büyük bir gaflettir. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, taş üstüne taş koymamış ve bazen de, mübarek karınlarına, karnının açlığından dolayı taş bağladıkları da olmuştur amma, bugünün şartları karşısında milletler uzun ve plânlı, hesaplı emeller beslemeye ve kendilerini savunma ve , milletçe hayatlarını sürdürme bakımından uzun emelli plânlar ve tedbirler düşünmeye mecburdurlar.

Ma'lûm ya, bir vakitler insanlar yurtlarını ve dolayısıyla kendilerini korumak için memleketlerin etraflarına ne büyük kal'a-lar yapmışlardır. İstanbul, Diyarbakır, Bursa kal'aları meşhurdur. Sonra toplar icâdolmuş, bugün bunların da büyük bir kıymeti kalmamıştır. Şimdi ise, hava kal'aları olan uçaklar çıkmıştır ki, istersen uyu, istersen çalış. Biz düşmanlara para verip te uçak alıp, sonra bu uçaklarla harb edeceğiz; harb uzadı; uçaklar da işgöremez hale geldiler; azaldılar. O zaman hâlimiz ne olacak?

Binâenaleyh, tûl-i emel hususî işlerde mezmûm ise de, umûmî işler için bir plân dâhilinde lâzımdır ve mecburîdir. Umûmî işlerde tûl-i emel şartdır. Bu günkü dünyânın çalışmasına bak da ibret al. Komünist devletlerin hayâtını gör veya dinle de, hürriyetin kıymetini bil. Cihanda yalnız başına da olsan Allah'ı unutma ve ondan ayrılma. Dünya hayatım gözünün önünden bir güzelce geçir. Bak bakalım, ne kadar dostların, komşuların, akra- \

 

224

TASAVVUF! AHLAK  V

ba ve teallukâtın hep âhirete göçüp gitmişler. O canım servetleri, malları, mülkleri nasıl dağılmış yokolmuş, o güzel cesedler, gözler, kulaklar, yüzler, ne hâle gelmiş, kurtlara, kuşlara yem olmuş, o kemikler çürümüş, toz hâline gelmiş; parça parça olmuş. Görüyorsun ya,şu insanın hâli ne kadar acâib! Dünyada iken kabına sığmaz fakat, en nihayet o toprakların içinde aslı olan toprağa inkılâb etmekte olduğu görülmektedir.

Onun için azîz kardeş, kişi şahsî hayâtında gayet mütevâzi-âne ve oldukça kanaatkar bir hayât ile her türlü cefâlara, açlıklara karşı sabırlı, metin olmalı ve ölümünü gözünün önünden ayırmamahdır. İbâdetlerine son derece düşkün ol. Gece vakti yumuşak yatağını ve hanımını bırakıp da Allâh-ü teâlâ'ya kulluk yapmak, zikir ve Kur'ân ile meşgul olmak en büyük bir zevk-i ma'nevîdir. Düşman ile çarpışmaktan hiç korkma, Allâh-ü teâ-lâ seninledir. ölürsen şehîdsin. Âhiretin bütün ni'metleri sana müştak. Kalırsan gâzîsin. Hak Sübhânehû ve teâlâ Hazretleri meleklerine, seninle övünür. Bakın şu kuluma der ve seni sever, Sen de ni'metlerini ve rızâsını kazanırsın. Ev, mal, mülk, mobilya ve eşya hesabsızdır; yânî pek çoktur. Bunların hiç birisi tam müs-lüman olan kimseye yakışmaz. Japonlardan ibret al. Peygamberini ve ashâb-ı kiramı gözünün önünden ayırma. Târihi iyi oku. Dünyaya dalma, âhireti de unutma. Her yaptığını Allah rızâsı için yap. Niyetini ve hulûsunu pâk eyle. Gönlünü Allah-ü celle ve âlâdan hiç ayırma. Dâima günahlardan kaçıp rızâsına uygun ameller işlemeğe çalış. Böylece dünyâdan âhirete selâmetle geçer, kabrini de bir Cennet bahçesi olarak bulursun. Âhirette de inşâallah o mükâfat evi olan Cennet'le tebşîr olunur, orada Peygamberlerin başı Muhammed (s.a.s.) Efendimizle beraber Cemâl-ullahı müşahede devletine nail olursun.

Cenâb-ı Hak cümlemizi bu ni'metlere mazhar olan kullarından eylesin, âmîn...

ItDBIR

225

Tedbîr

Tedbîri bizler iyi birşey zannederiz. Halbuki tedbîrin önünde bir takdîr vardır. Takdirin ise tedbîri bozar olduğunda şüphemiz yoktur. Tedbîr ise hiç bir takdîri bozamaz. Onun için "Kadere îmân edenler her kederden emîn olurlar" buyurulmuştur.

Binâenaleyh, sen yine tedbîri elden bırakmamakla beraber, takdire de bühtan etme. Tedbîr tevekküle de manî değildir. Devesini kaybeden kişiye "Evvelâ deveni bağla, sonra Hak'ka tevekkül eyle" denilmiştir. Burada tedbîrin mezmûm ahlâklar arasında yer almasında bazı incelikler vardır ki, buna herkesin aklı eremez. Böyle olunca hemen îtirâza kalkanlar da pek çoktur. Meselâ, o mütevekkiller ki, çöllere çıktıkları vakit yanlarına ekmek, katık, su ve şâir zarurî ihtiyaçlardan hiç birisini almazlar. Bâ-zan da üç beş gün hiç bir nafakaya rastlamadan yollarına devam edegelmişler ve kimseye de hallerini arzetmemişlerdir. Bütün bu tedbirleri terk ederek Hak'ka tam teslim olmuş bahtiyarlardır. Bunlara göre tedbir, abes ve boş birşeydir.

226

TASAVVUF!AHLÂK V

Haya Azlığı

Haya azlığı ise, hayâsızlıktan kinayedir. Haya ne kadar kıymetli ise, hayâsızlık da o kadar fenadır. "Haya îmândandır". Hayâsızlık da imansızlıktan gelir. Haya ile îmân kardeşdirler. Hayanın olduğu yerde îmân var demektir. Haya yoksa îmân da yok demektir. Veya çok zayıf bir îmândır ki insanı utanmaktan ve günahlardan korkup kaçmaktan koruyamıyor. Onun için "Utanç ve hayadan mahrum olan kimse isen, ne istersen işle" denilmiştir ki büyük, hem de çok büyük bir tehdiddir. Biz de birisine kızdığımız zaman, "Haydi defol karşımdan, nasıl istersen öyle yap" deriz ya, işte tıpkı bunun gibi. Haya perdelerini kaldıran kişi öylece gözden düşer. Haydi ne istersen öyle yap denir. Cenâb-ı Hak cümlemizi utanan, sıkılan, haya eden, hakkıyla haya eden kullarından eylesin âmîn.

Haya denince hemen kızların utandığı bir utanma hatıra gelir. Utanmak, bizleri yaratan Allâh-ü celle ve alâ Hazretlerine verdiği her ni'metin şükrünü, hiç eksiksiz ve pek yerinde güzelce olarak yapmaktır. Bazen sakat, gözsüz, kulaksız, sağır, topal, çolak, hastalıklı Allah esirgesin bir de deliler vardır ki, bunların hiç birisi boşuna değildir.

Bunlara bakıp hâline hamd ü sena ederek, verilen ni'metle-rin kadir ve kıymetini bilsinler diye, her birisi bir ibret levhası-dır. Maazallah, başımıza böyle bir hal gelse hâlimiz nice olur? Bizler de onlar gibi âleme gülünç olurduk.

Şimdi çok şükürler olsun ki sıhhatimiz tam, her şeyimiz yerli yerinde, hiç bir noksanımız yok, ni'metler de bol mu bol. Artık bunların şükrünü îfâ etmesek bize ne demek lâzım bilmem? Cenâb-ı Hak cümlemize temiz akıl, temiz bir düşünce ihsan buyursun da, Kur'ân-ı kerîm'in yolundan ve Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizin sünnetinden ayırmasın.

Bu ni'metlerin şükrü de, bu kitabda yazılan kötü huyları

HAYA AZLIĞI

227

terk edip, onların yerlerine iyi huy ve ahlâkları kazanmak suretiyle mümkün olabilir. Hayâsız bir insanda hiç bir zaman bu güzel huylar beliremez. Haya, başımızdaki bütün a'zâlarımızla göz, kulak, ağız, burun, mide teferruatı, el, ayak, hepsi, yani vücûdumuzun bütün a'zâlarını haram ve günah şeylerden tamamıyla korumak ve muhafaza etmekle mümkün olabilir. Gözler haramlara bakdıkça, kulaklarla haram şeyler dinlendikçe, mideye haram şeyler girdikçe, ellerle haram şeyler alıp kullandıkça, ayaklarla Hak sübhânehû ve teâlâ'nın razı olmadığı yerlere gittikçe, o kimseye haya sahibi demek doğru olmaz. Bunun için Cenâb-ı Hak'kın lütfuna da çok ihtiyacımız vardır. Zîrâ onun yardımı olmadan bizim hiç birşeyde muvaffak olmamıza imkân yoktur. Bu yardımı bize sağlayacak en birinci âmil, ibâdet ve tâatten sonra zikrullaha devam ile, ölümü de göz önünde tutarak/evvelce, ölenlerle mezarlıklarda yatanları düşünerek, akıbetin, âhirete selâmetle göçüş olduğunu idrâk eyleyerek murakabe âyetlerini tefekkürle, Hâlık-ı zü'1-Celâl benim Rab'bimdir, beni heryerde ve her-zaman görür ve işitir, iç ve dış, geçmiş ve gelecek, bilcümle hallerimize vâkıf ve âlim, bizi her bakımdan muhît, herşeye kadir ve Rezzâk-ı âlem olduğuna tam ma'nâsıyla inanarak, kulluk vazifesine ölünceye kadar devam ile mümkün olur.

Cenâb-ı Feyyâz-ı mutlak Hazretleri cümlemizi hayâsızlıktan korusun ve hakîkî hayalarla tahalluk eylemeyi nasîp buyursun âmîn.

228

 VUri AHLAK  V

Korkaklık

Korkaklık; hadd-i zâtında, başlı başına mezmûm bir ahlâktır. Korkaklıktan hemen hemen her fenalık doğar. Veya birçok fenalıkların baş ve başlıca sebebi korkaklıktır. Korkaklık da haya gibi îmân zayıflığından ileri gelen bir dertdir. Düşmandan korkmak, işsizlikten korkmak, açlıktan korkmak, fakirlikten, hastalıktan korkmak, buna benzer şâir şeylerden korkmak.hep cahillik alâmetidir.

Hâlık-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin takdirine razı olmamaktır. Fakirlik korkulacak birşey değildir. Bil'akis fakirlik insanin Allah-ü teâlâ Hazretlerine daha yakın olmasına en büyük vesîyledir. Aynı zamanda zenginlerin düştüğü kibir ve gururdan, israflardan faizlerden, haramdan kazanıp, haram yerlerde harcamalardan da korunmuş olması ayrıca bir devlettir.

İkincisi; Cenâb-ı Hak'kın aç olarak, yâni açlıktan ölen kulu yoktur. Fakat tokluktan ölen pek çoktur. Sonra issizlik diye birşey yoktur, tnsan sıhhati yerinde, aklı da başında olduktan sonra, her yerde ekmek parasını çıkarmağa muktedir olabilir. Hastalıktan korkmak da boşdur. Çünkü hastalık bir taraftan tehlikeli birşey ise de, bir taraftan da o kişiyi intibaha da'vet eder. Hem günahların affına ve hem de yeni bir kan, yeni bir vücûd meydana gelmesine sebep olur. Daha mühimi gafletten uyandırır. Allâh-ü celle ve âlâya dönmesine vesiyle olur.

Düşmandan korkmak ise, adetâ bir budalalıktır desem hatâ etmiş olmam sanırım. Yalmz düşmanın karınca da olsa, yânî karınca gibi âciz ve zayıf dahî olsa, onu mühimsemezlik yapmamalıdır. Düşmana karşı dâima uyanık ve hazırlıklı bulunmamn şart olduğunu hepimiz de biliriz.

ölüm korkusuna gelince; ölüm, korkulacak birşey değildir ki: ölüm, kulu Hâlık'ına, yaradanına kavuşturan bir vâsıtadır ve muhakkak olacaktır. Çok yaşayıp da bir sürü günahlarla ya-radanın huzuruna çıkmaktansa, günahsız veya az günahla gitmenin arasında çok fark vardır. Sonra burası bizim ebedî karargâhımız değildir ki; gidiyoruz diye üzülelim. Meselâ, hac"ca giden bir insan hac vazifesini yaptıktan soma memleketine dön meye nasıl müştâksa, bizim de aynı şekilde bu dünyadan asıl va-

KORKAKLIK

229

tanımız olan âhirete dönmemiz de böyledir. Hac*dan gelirken nasıl birçok hediyeler getiriyorsak, âhiret için hediyelerimiz de, ibâdet ve tâatlerimizle beraber gideceğiz ki, bunların en mühimi takvadır. İbâdeti yapmak aslında bir takva alâmetidir. Bununla beraber günahlardan korunup kaçınmak da takvadan ileri gelir. Günahları işleyenlerde ise takva noksan ve zayıfdır. Onu kuvvetlendirmek gerekir. Bir işçi veya me'mur, "Müslümanlığın İcâplarını yaparsam beni işimden çıkarırlar veya rne'muriyetimden atarlar" diye korkarsa, bu da îmânın zayıflığındandır. Çünkü, rızıkları verenin ancak Allâh-ü celle ve alâ Hazretleri olduğunu bilmemektir veya oha inancı zayıftır. Müslümanlığından nâşî çıkarılırsa,, hiç şüphesi olmasın ki, daha güzel ve daha a'lâ bir işi Hak celle ve alâ Hazretleri ona hazırlamıştır. Veya sana bir darlık erişirse bu da Allah'tandır. Buna da sabredip, mükâfatına maz-har olmak gerekir. Bu korkaklık sebebiyle, insan bir sürü zulümlere âlet olabilir. Çünkü zulme yardımcı olmanın ne kadar büyük günah olduğunu birazcık idrâk edebilse, yüzbinlerce lira verseler, yine onlara hizmet etmekten kaçar. Kuru bir ekmeğe razı olup hür olmasını daha evlâ bulur.

Binâenaleyh, korkaklık insanın hem dünyada hem de âhi-rette zelîl ve hakîr olmasına sebep olan mezmûm bir ahlâktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi korkaklıktan korusun, âmîn.

İnsanın asıl korkacağı, varlıkların hakîkî sahibi, Allâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretleridir. O'nun emirlerini tutup yasaklarından korunmak için O'ndan korkmak, gazabından korkmak, Cehennem'inden korkmak, Cemâlini müşahede şerefinden mahrum olmaktan korkmak, O'nun gözünden düşmekten korkmak gerekirken, bunları bırakıp, fânî hayâtın, muvakkat bir yaşayışın bazı mahrumiyetlerinden korkmak ve bu suretle de itaatsizlik etmek, ne kadar mezmûm derseniz o kadar mezmûmdur. Bunun yerini ancak şecaat doldurur. İslâmın terakkî ve teâlîsi de, işte bu şecaatin sayesinde olmuştur. Cömertlik nasıl memdûh ise, şecaat de öylece memdûhtur. Cahillik ne kadar mezmûm ise, korkaklık da öylece mezmûmdur. Şecaat, sehâvetle kardeştirler. Şecaatin yanında sehâvet, cömertlik olursa, o kuvvet herşeyi ye-ner. Bahfllikle korkaklık, onlar da ferdlerin ve cemâatlerin yıkılmasına başlıca âmildirler. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni, yardımcısı olsun, âmîn ve selâmün ale'l-mürselîn...

230

1ASAVVUhi AHLAK V

 IXC

Gayretsizlik

Gayretsizlik; gayret-i dîniyyenin bulunmaması, kızılması lâzım gelen yerde kızmamak ve düşmanlara karşı gayretsizlik göstermek, efrâd-ı ailesinin iffet ve namuslanyla alâkadar olmamak, onların îslâm dışı yaşamalarına göz yummak, okuyacağım diye namaz, niyaz ve din bilgilerinden mahrum olarak yaşamak, başka kadınlarla gâyr-ı meşru olarak yaşamak, hep gayret-i dîniyyenin olmamasından ileri gelir.

İnsanın kendi karısı ve kızları ve şâir taallukâtının başka erkeklerle gayr-ı meşru münâsebetlerine tahammül etmesi ve muhtaç olmadığı halde onları okumak veya çalışmak için fabrikalara yollaması ve kazançlarına göz dikmesi, yine dînî gayretsizliktendir. Fabrikalara kız ve kadınlarını yollamak suretiyle onların kazancından istifâdeye kalkmak, hem gayretsizlik, hem de akılsızlık alâmetidir. Bir kadın ancak bir erkek içindir. Birçok erkeklerle görüşüp konuşmak mecburiyetinde kalan kadının kocasına karşı sadâkati ne kadar olabilir? Saçı uzun aklı kısa ta-bîrini unutmamak lâzımdır. Güneşin ve lodosun önünde eriyen kar gibi, kadının da erkeğin karşısında dayanamaz olduğunu bilmek lâzımdır. Şehvet bir ateştir. O ancak kocasıyla baş başa kalırsa, o zaman hanım olur. Yoksa fabrikalara vesâir iş yerlerine gitsin gelsin de iffetini de muhafaza etsin; çok acâyib!.. O zaman tesettürün de bir kıymeti kalmaz. Tesettür ise iffet alâmetidir ve iffetin muhafazasında en büyük âmildir.

Bugünkü bizim aile anlayışımız da çok hatalıdır. Bir kere başımızda ince bir örtü ile herkesin yanına pervasızca çıkmak, yabancı erkeklerle lâübâli olarak görüşmek, gülüşmek, akrabây-ı taallukâtla karı koca gibi kaç-göç olmadan toplanmak, kocaların bunları günah saymaması ve daha sonra, kocanın karısını veya kızlarını işyerlerine göndermesi, hattâ damad beylerin hanımlarını kıskanmaması, ağabeylere ve eniştelere karşı titiz davranmaması, hep gayret-i dîniyyenin za'fiyetinin alâmetidir. Bu

hal ise, bektâşîliğin bir nev'idir diyeceği geliyor insamn. Tabiî, hanımlarımız bunlardan çok sıkılır ve ıztırâp duyarlar. Bir vakitler, kafesler arkasında saklandığımız yetmezmiş gibi, o çarşaflar, yüzlerimizdeki peçeler, şimdi ise; "Hürriyet tam ma'nâ-sıyla elimizde, elbette istediğimizle görüşmek ve konuşmak hakkımızdır" diyeceklerdir. Fakat bu cihet bizim mevzuumuzun dışındadır. Biz müslümanlıktaki inceliklerden bahsediyoruz. Yoksa herkesin giyinip kuşanması, gezip tozması ile bizim alâkamız yoktur.

Yer yüzündeki milletlerin sayısı kimbilir ne kadardır? Bunların hepsi ayrı ayrı görgü ve akidelere sahiptir. Hattâ bir kısım insanlar daha vardır ki, Allah, Peygamber nedir bilmezler. Kitaptan falan da haberleri yoktur. Onlarda, kaç-göç de bulunmaz. İstedikleri gibi yaşarlar. Fakat müslümanlık denince, öyle hemen "Kadının hürriyetini engelliyor" diye feryada başlama. Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, dünya içinde en rahat, en emîn, en mes'üd kadın yalnız müslüman kadınıdır. Bunu iyi düşün ve incele. Muhakkak sen de buna hak vereceksin. Yalnız şu var ki, dîni bilmeyen, ahlâk seviyesi düşük müslümanı düşünme. Bir de müslüman erkekler birkaç kadın alıyorlar diye de üzülme. Bir memlekette birkaç karısı olan erkek, ancak ve ancak üç-beş kişiden ibarettir. Fakat şimdi karısından başka, kaç kadınla hayat süren erkeklerin sayısını bilmek bile mümkün değildir. Sen söyle; meşru ve nikâhlı birkaç karısı olmak mı iyi, yoksa nikâhsız kadınla mı yaşaması daha iyi? Papazlar, hıristiyan kadınlarının müslüman olmalarını istemediklerinden, onların en çok korktukları iki üç evlilikten bahsederler. Fakat gayr-i meşru' hayatlarını hiç hesaba katan yoktur. İnsan hiç bir zaman melek değildir. Hele bugünün insanı, her tarafı şehvetle sarılmış bir haldedir. Artık o, fırsat bulunca ne yapmaz? Onun içindir ki müslümanlık tesettürü emreder. Bu zülüm değil; belki o hanımefendileri başka çapkınların şerlerinden muhafaza içindir. İnsan parasını kasada, kesede, bankada saklar da, kimse ayıplamaz, ama acaba hanımlarımızın kıymeti, iffetleri o paralar kadar da mı kıymetsiz? İnsanın şerefini, izzetini, namusunu, haysiyetini parayla ölçmek, kıyaslamak mümkün müdür? Halbuki, iffetli hanımlarımız başlarımızın tacıdır. Altınlar da, gümüşler de onlara feda olsun. Parasının kıymetini bilip de saklayan, fakat hanımının kıymetini

151

İAHAVVUFİAHLAK V

HIYANET

233

ve onu saklamasını bilmeyen erkeğe "deyyus" denir. Ana ve babalara âsî olanlarla birlikte deyyusların Cennete girmeyecekleri de hadîslerde bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak kadınları, erkekler için gayet nâdîde ve çok güzel kokan emsalsiz bir çiçek gibj, göğüslerde taşınan ve başkalarının ellerinin değmesine gönüllerin razı olmadığı bir ay parçası demeğe lâyık, aynı zamanda neslimizin bekasına hizmet eden, her çocuk doğurdukça anadan doğmuş gibi hiç günahı kalmayıp tertemiz olan, lohusa olarak ölürlerse, şehîd mertebesini kazanan ve Cennet'in bile onların ayaklarının altında olduğu müjdelenen, çocuklarımızın anaları, evlerimizin nûrlan, erkeklerin sürûru, çocukların göz bebekleri olan kadını, sen bir işçi olarak fabrikaya, bir köle gibi çarşı pazara veya bir memur olarak dâireye gönder, ne yazık; hem de ne çok yazık...!

Bunu Avrupalı yapıyorsa, sen müslüman olduğunu ne çabuk unuttun? Senin vicdanın buna nasıl razı olur?

Azîz kardeş, sen müslümansın, müslümanlığını hiç birşeye değişme. Bak Cenâb-ı Hak, müslüman kuluna verdiği ni'metle-ri kimseye vermemiştir. Dünyadan başka yerde, âhirette güzel bir Cennet yaratmış, içindeki ni'metleri ta'rîfe kimsenin gücü yetmez. Müşahede de ayrı bir devlet. Oradaki Cennet hûrîleri de senin için amma, onların bile yerleri evleri, ayrı ayrıdır. Onları da başkalarının görmesi mümkün değildir. Bunlar hep senin için, şimdi sen ne diye o kâfirlerin yaptıklarına aldanıyor ve onlar gibi olmaya çalışıyorsun? Eski devirlerde çapkın, kendini bilmeyen sarhoşlar, kaçak, gizlice kadın oynatırlarmış. Şimdi ise danslar alenî, herkesin gözü önünde, kocasının, babasının, kardeşinin gözü önünde kadın, yabancı erkeklerle sarmaş dolaş oynuyorlar da, kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Vay müslüman vay!

Cenâb-ı Hak bizlere böyle bulunmaz bir pırlanta lütfetmiş de biz onu bak ne hale getirdik? Allâh-ü teâlâ Hazretleri hepimize hayırlı akıllar ve razı olacağı hayırlı ameller lütfetsin, âmîn.

Hıyanet

Hıyanet (Gıl-lu ğış): Bu kelime, gaynın fethıyle (gal) diye okunursa, hıyanet veya ganîmet malından hırsızlık murâd olunur ki, Cenâb-ı Hak'kın da hâinleri sevmez olduğu cümlece ma1 lûmdur. Hırsızlık zâten en çirkin ve yaramaz bir huydur. Maazallah, bir de devlet malından, millet malından çalmak, ne kadar adîlik dersek de, o çok şuursuz insanı ta'rif etmiş olmayız. Bütün bir milletin hakkını üzerine geçirmek ne demektir? Bir adamın, sattığı malın, mahsûlün, hayvanın aybını saklaması da hainliktir. Hâinler dâima korkaktırlar. Satacağı ineği sütlü göstermek için birkaç gün sağmaması veya onun sütünü çok gösterecek herhangi bir harekette bulunmak, hainlik ve hıyanetliktir. Mahsûlün iyisini üstüne koyup, alt tarafını ıslak veya yaramaz derecede ufak veya çürükleriyle doldurmak, ağır çekmesi için arasına kum karıştırmak, çürük evi boyayarak, yaldızlayarak göz boyamak, hep hainlik ve hıyanetten ileri gelir. Mahsûlün veya malın bahaya çıkmasını beklemek ve bunun için malı bekletmek de hıyanet ve aynı zamanda ihtikârdır.

Gayın harfinin kesresiyle (gıl) diye okuduğumuz takdirde mâ'nâ son derece değişmektedir. Burada matlûb olan ma'nâ budur; kalbde kin tutmak ve buğz bağlamak. Bu da hasedin eşi olan (hıkd)dır. Hıkd, hased, gıl ve gış, kalbin efkâr-ı muhtelife üzere olarak kararsızlığı, hıyanet ve adavet ma'nâlarmı da taşır ki, bunların hiç birisi hiç bir zaman bir müslümana ve hattâ hiç bir insana bile yakışır şey değildir.

Şâyân-ı eseftir ki, insanım deyib gezen, boyu poşu, gözü kaşı, endamı pek düzgün olan adam, gerek bilgili ve gerek câhil, neler yapmıyorlar... Yol kesip insanları soyan eşkiyâ ile yine insanları kendi emellerine uygun bir şekilde yaşamaya zorlayanlar ve onların kazançlarını çeşitli hiyleli yollarla ellerinden almağa ça-

Y'-

234

TASAVVUFIAhLAK V

bganlar'da yine bu insanlar değil mıdır? O zaman anlıyoruz £ insanın iyisi çok iyi, fenası da çok fena, hem ne kadar fena bir bilsen, ne kurt, ne ayı, ne fil, ne arslan, ne de kaplan bunların hiç birisini yapamaz. Şu halde, insanın kötüsü hayvandan da aşağı

oluyor demektir.                                             .                    ,

Allâh-ü teâlâ cümlemizi hayırlı insan eyleyip, hayırlı amellerle meşgul eylesin, âmîn...

 MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM

235

Çok muhterem ve azîz^kardeşim:

Gücümüzün yettiği kadar iyi ve fena ahlâkları açıklamaya çalıştık. Fakat yine de tam bir açıklama değildir. Eksiğimiz yine çoktur. Bunları okumakla ve bellemekle de dervişlik ve tasavvuf elde edilmiş olmaz. Bilmek bir meziyyet ise, yapabilmek daha büyük bir meziyyet ve bir devlettir. Bunun tatbiki de sanıldığı kadar kolay değildir. Herhalde daha genç yaşlarında, mutlak ke-mâlâta ulaşmış ve yüksek ahlâk seviyelerine erişmiş bahtiyar kimselerin himayesine ve hizmetine girip, onların göstereceği şekilde hem dînî tahsîline, hem de tasavvuf derslerine hizmet ederek, Yûnus gibi günün birinde sen de bir Yûnus ve benzeri olursun. Bu ahlâk-ı mezmûmelerin hepsine necâset-i ma'neviyye derler ki, bunlarla hiç bir zaman takarrüb-ü İlâhîye mümkün olmaz. Riyâzâtlar vasıtasıyla bazı mükâşefeler olsa dahî, papazların haline benzer. Hazret-i Azrail'in görünmesiyle birlikte hepsi mahvolur. Tıpkı çürük bir binanın üzerine vurulan yaldıza benzer. Bu necâset-i mâ'neviyeler de tıpkı maddî necasetler gibi ve onlardan daha mühimdir. Necâset-i maddiye ile namaza durmak nasıl caiz değilse, necâset-i ma'neviye ile Hak sübhânehû ve teâ-lâ'ya takarrüb mümkün değildir. Bunların başı, yenilen lokmanın helâl olmasına bağlıdır. Lokmalar helâl olmadıkça ne olursan ol, emekler hep boşa gider. Bir de lokmalar helâl olunca vücût, hem hafif ve hem de çok metîn olur.

Büyüklerimizden Saîd ibn'il-Müseyyeb Hazretleri tabiînin imâmı olup, fakîh, muhaddis olarak son derece verâ' sahibi idi. Kendileri zeytin yağı ticareti yaparlardı. Bununla beraber elli sene sabah namazını yatsı namazının edası için aldığı abdestle kılmıştır. Bu elli sene zarfında hiç bir namazında ikinci safa kalmamış, dâima erkenden camiye girer ve ilk safta yerini alırdı. Bu müddet zarfında hiç bir namazının ilk tekbirini imâm efendi ile beraber almaktan geri kalmamıştır ki, bunların ne kadar sevâb olduğunu bilmek ve bildiğini de yapmakla mümkün olacağı ma'lûmdur.

236

TASAVVUF!AHLÂK V

Senin de öğreneceğin ilmin başında, fıkıh, hadîs ve tefsîr olmalıdır. Bunlar bilinmedikçe diğer bilgiler fayda vermez. Faydasız iL^den de dâ'irâ za.-ar olacağından, Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz bile bizlere ta'lîm sadedinde, faydasız ilimden Allah'a sığınmışlardır. Şimdi ise bizler, ruhların yükselmesinden daha fazla, yarın ölüme mahkûm cesetlerimizi beslemekle vakitlerimizi zâyî ediyoruz.

Bak, İmâm-ı Hanbel Hazretlerinin bütün gıdası ot ve sebzelerdi. Fakat milyonlarca hadîs-i şerîf, zihinlerinde mahfuz bulunuyordu. Bu arada altıyüzbin de sakat hadîs biliyorlardı. Bugün bizim gıdamız çok müreffeh ve zengin, hergün etsiz yapamıyoruz. Onun için amellerimiz bozuk oluyor. Bu sebepten midir nedir? "Hocanın dediğini tut da, yaptığını yapma" diye bir söz vardır ya, bu da bizim aynamızdır. Demek ki, sözümüz amellerimize uygun değildir. Bugün en basit olarak bahusus yeni yetişen din adamlarından, gerek vaiz, müftü, imâm, murâkıblar-dan kaçta kaçını sakallı bulabilirsiniz? Sonra sigara içmeyen acaba kaçta kaçıdır. Hattâ sakalsızlardan birinin yazdığı (ilm-i hâl) kitabında, sakalın vücûb ve sünnetini de kitabının 180'inci sayfasında yazmış, sonra da aslı yoktur diye inkâra da cesaret gösterebilmiştir. Amma sofuluğu ve müslümanlığı kimseye vermezler. Camilerimize girip namaz kılmazlar. Zîrâ imamları beğenmezler. Kiminin altın dişi vardır, kiminin kravatı var veya dar elbisesi var diye bahaneler ederler. Evet imâmın iyisini bulmak lâzımdır, fakat cemâate devam ondan daha mühim ve terki de caiz değildir. Bu fitneler tâ Âdem aleyhisselâmdan beri ardı arası kesilmeden devam eder. Elli senedir cemâatin ilk safında yer alıp, yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılan zâtların zamanlarındaki imamlar da melek değillerdi yâ. Beğenmezsen bir defa da evinde kılarsın. Bunu ikinci defa neye kıldın diye günaha da girmezsin. Binlerce rek'at namaz kılanları hiç duymadın mı?

İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (rh.a.) Hazretleri de, tam kırk sene yatsı namazının abdestiyle sabah namazını edâ buyurmuşlardır. Bununla beraber bütün ömrü tedrîsle, yânî talebe okutmakla geçmiştir. İmâm-ı Yûsuf, İmâm-ı Züfer vesaire onun yetiştirdiği talebelerden değil midir? Ne diyeceksin? Onların amelleri, o mübarek zâtları Allah-ü teâlâ'ya tekarrübe hizmet etmiş ve işe yaramıştır. Bizim ilimlerimiz ise, şan ve şöhret peşinde, lâf

%.UK MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM                        237

ebeliğiyle dünyalık teminine yaramaktadır. Bakalım âhirette halimiz nasıl olacaktır? Çünkü dışımız müslümana benzer; içimiz ise kurda. Bu sayılan ahlâk-ı mezmûmelerin herbirisi bir hayvan sıfatıdır. Bazı kişilere arslan gibi derler yâ. Arslanda, hem şecaat hem de mürüvvet vardır. Boynunu büküp önünde duranlara kat'iyyen dokunmazmış, gerek insan ve gerekse hayvan olsun. Saîd ibn-i Müseyyeb (r.a.) Hazretlerinin bu menkıbesini, Aliyy'ül-Kârî (rh.a.) Hazretleri (Şifâ-i Şerîf) şerhinde beyân buyurmaktadır. Bunlar gibi sâdât-ı kiramın seyyidi olan Hazret-i Alî (k.v.) Efendimizin torunları olan Zeyn'el-Âbidîn (r.a.) Hazretlerinin hergün bin rek'at namaz kıldıkları ve ibn-i Abbâs (na.)'ın torunları Alî (r.a.) Hazretlerinin de, günde bin rek'at namaz kıldıkları bilinmektedir. Hanımların sultanı olan ve dünyaya zerre kadar kıymet vermeyen Râbiat'ül Adeviye (rh.a.)Hazretleri -ki Hasan Basrî (rh.a.)'in talebelerindendir. O- da günde bin rek'at namaz kılanlar arasındadır. İmâm-ı Yûsuf ise, o günün devlet adamı, yânî kadı bulunuyordu. Bu kadar işin arasında günde iki yüz rek'at namaz kılarlardı. Ayrıca tedrîs ve te'liflerle de uğraştığı meşhurdur. îmâm-ı Muhammed (rh.a.) Hazretleri de -ki, İmâm-ı Şafiî (rh.a.) Hazretleri, onun hazırlamış olduğu eserlerden istifâde ederek İmâm-ı Şafiî olmuştur. Bu zât-ı muhterem de- günde iki yüz rek'at namaz kılarlardı. Sakın haydi bunlar hoca idiler de, o sebepten kılıyorlardı deme. Bak, Hârûn'ür-Reşîd ile Ömer İbn-i Abdü'1-Azîz de hükümdar idiler, öyleyken her biri günde ikişer yüz rek'at namaz kılarlardı. Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri ise, hergün dörtyüz rek'at namaz kılmadan dükkânının perdesini açmazlarmış.

Bunların sayışım bilmek mümkün değildir. Bir kısmı da çok gizli kaldığından, onların hallerini ancak Cenâb-ı Hak bilmektedir. Bunlara bakıp" da ibret almak lâzım. Bugün okuyup öğrendiği kısa bir ilimle, bunlarla boy ölçüştürmeğe kalkanlara, ne demek lâzım geldiğini sen daha iyi bilirsin. Birşeyi tenkîd etmek çok kolaydır. Zîrâ kendilerini çok yüksekten uçar görüyorlar. Zâten tenkîd kendini bilen kimse için çok ayıptır. Çünkü Hak yolu yalnız bilgi ile olmaz. Bilginin yanında amel de şarttır. Amel denince, hemen farzlara takılıp kalmamalıdır. Yüzlerce, binlerce rek'at namaz kılan zâtın, âlimin haliyle, sabah namazlarına bile kalkmayan kalpazanların hâii bir oiur mu? Kendi kusuru-

238

TASAVVUFÎ AHLÂK V

nu görmeden müctehidlik da'vâsına kalkan zavallılara, Allâh-ü teâlâ Hazretleri hidâyet buyursun, âmîn.

İmâm-ı Menâvî Hazretleri, Hasan Basrî Hazretlerinden naklen buyuruyorlar ki, "Biz bir kavme eriştik ki bunlar sahâbî idiler. Yânî Resülullah (s.a.s.) Efendimizin ashabından idiler. Hepsi ibâdette müstağrak, îmânlarının zevalinden son derece korkan ve Hâlık-ı zü'l Celâl Hazretlerinin emirlerine son derece mutî, Resülullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet-i seniyyelerine tam manâsıyla temessük etmiş bahtiyarlardı. Biz ise, bugün onların yanında, hırsıza benzer bir haldeyiz. îrfân onlarla gitti, şimdi de münkirât meydanda kaldı diye, o günden şikâyet edenler, şimdi gelsinler de bizim hâlimizi bir görsünler, acaba ne derler? Bunun cevâbını şâir şöylece açıklamıştır:

Öldükten sonra rahata kavuşan kimseye meyyit denilmez.

Asıl meyyit ve ölü o kimsedir ki, hayatta iken ölü misâlidir.

Yânî cam var amma Allâh-ü teâlâ'ya yarar hiç bir ameli yoktur. Belki bütün gün etrafındaki insanları incitip, eziyyet etmekten adetâ lezzet alan ve zebânîler gibi, yaptıkları azâb ve işkenceden zerre miktarı müteessir olmayan kimselere, ölü demek daha yakışır. Bunun arkasında şöyle diyor:

Ey âlimler ve ey müderrisler, meşâyıh ve müftîler, kadılar, hâkimler ve ümerâlar, ferâiz, vâcibât ve sünnetleri terk edenler; bakınız, dikkat ediniz de bunlardan ibret alınız ve Allâh-ü teâ-lâ'nın emirlerine sim sıkı yapışınız.

Resülullah (s.a.s.) Efendimiz ve onun ashabının, müctehid-lerin ve meşâyıh-ı îzâm (k.s.) Hazretlerinin hallerine bakıp utanmamız lâzım gelirken, yine kendi bildiğimizden vazgeçemiyoruz. Bakıyoruz ki, onlar da bizim gibi insan oldukları halde, ibâdetteki sa'y ve gayretleri, içtihâdları adetâ fevk'al-beşerdir. Bununla beraber o gün onlar, bizim bugün nail olduğumuz nîmetlerin yüzde birine bile zor mâlik olabilirlerdi. O halleri ile bir taraftan, aşkla sonsuz bir ibâdet, diğer taraftan da dehşetli bir korku, acaba ibâdetlerimiz kabul olacak mı, yoksa bir mekir ve hiy-leye uğrayıp îmâmmıza bir zarar gelir mi? korkusundan, gözlerine uyku bile girmez, ibâdetle ve göz yaşlarıyla sabahı bulurlardı. O yatsı namazının abdestiyle sabah namazım kılıp, kimi ders okutmaya oturur, kimisi de bin rek'at namaz kılmak için uğraşırdı.

ÇOK MUHTEREM VE AZİZ KARDEŞİM                        239

Bak hem de dikkatle bak. Onlar ibâdet ve tâatte nefislerine nasıl şiddet gösterdiler, gece gündüz demeyip çalıştılar. Ey mis-kîn, senin ise hâlin meydanda, nasıl ibâdeti terk edebiliyorsun? Yoksa sen onlardan daha mı âlîsin. Yoksa başka bir tanrı mı buldun? Veya Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimizden daha güzel bir Peygamber mi buldun? Yoksa Cennet'e girmek için enbiyâ ve mür-selîn Hazretlerinin yolundan daha kolay bir yol mu buldun? Ey miskîn, muhakkak sen dalâlette kalmışsın. Yâ azâb-ı Cehennem'i tattırdıkları zaman ne diyebileceksin? Binâenaleyh, kendine acı ve bu gafletten uyan. Allâh-ü teâlâ'nın zikriyle meşgul ol ki, o mü'minlere menfaat vericidir. O zikrullah senin enîsin, yoldaşın, dostun olsun ki, öldükten sonra ancak seninle o kalacaktır vesselam...

Esmâ-ü Hüsnâ'mn şerhinde ve bâzı kitablarda, şu kadar Allah denirse ve şu kadar yâ Latîf veya, yâ Hâdî, yâ Vehhâb, yâ Ganî ve bunlara benzer esmalarla, birçok mühim ni'metlere maz-har olunacağı hakkında yazılar okumakta ve imrenmekteyiz. Fakat ne yazık ki bu gibi esmâ-ü ilâhiyeyi, âyât ve süver-ü Kur'âni-yeyi, kendi menfaatlerimize vesiyle edip, kolay tarafından, mü-câhedesiz ve ahlâklarımızı düzeltmeden büyük devletlere nail olmak için uğraşmak ne kadar doğru olabilir? Bunları Türkçeye çevirip âmmenin istifâdesine sunmak ne kadar caiz olur? Bazı havaslar ile hastalara şifâ mümkün ise de, bunu okuyan herkes hemen muskacılığa kalkıp, geçim âleti ettikleri de görülegelen şeylerdendir.

Âyât-ı Kur'âniyenin hepsi şifâ, hepsi nâfî hepsi faydadır. Ifeter ki sen ona lâyık olasın. Bu da mutlaka Cenâb-ı Hak'kın lütfu-na mazhariyetle beraber, kötü, mezmûm olan, yukarıda yazılı bu huyları terk ile beraber, iyi ve güzel huylara nail olabilmek için lâzım gelen sa'y ve gayreti elden bırakmamak ve bu güzel huyları elde etmek için de, âlim, âbid, mücâhid, ahlaken yüksek seviyeye erişmiş, Cüneyd-i Bağdadî, Bâyezîd-i Bestâmî, İb-râhîm Edhem, Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed Rüfâî, Mehmed Bahâüddîn Nakşibendî, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn ve emsali zâtları, merdleri, âşıkları bulup, dizleri dibinde onlara bir köle gibi hizmet et ki, onlar sayesinde insanlık sana da nasîb olsun.

 /1/1L/1A    V

Bir demiri görürsün ki, soğuktur, serttir ve siyahtır. İşte o demir kırmızı ve kuvvetli bir ateşin içine konduğu vakit, körüğü çekince, biraz sonra bakarsın ki o siyah demir kıpkırmızı olmuş ve o sert demir yumuşamış, tokmağı yeyince de, istenilen şekle sokmak mümkün olduğu gibi, o soğuk demirdeki bu kabiliyet, ona hep ateşle olan birliğinden gelmiştir. Tipkı bunun gibi insanda, ateşten daha kuvvetli bir ma'neviyât vardır ki, etrafına toplananları kemâle ulaştırırlar. îşte Mevlânâ ve diğer tarikat pîr-leri; etraflarındaki onlara uyanlar, demirin ateşte kızardığı gibi, onlara benzerler, hallerine ve ihlâslannın derecesine göre, nasîbleri kadar kemâle erişirler. Demirin kızarması için ateşe atılması nasıl şartsa, insanın kemâle erişmesi için de mutlaka bir kâmil kimse ile hemhal olması ve ona tam ma'nâsıyla teslim olmak şarttır. Aksi takdirde bütün meziyyetleri, tamamıyla mestur olarak Hak1 ka gider. İşte o zaman mes'ûliyetin ne demek olduğu anlaşılır.

Bir insandaki maddî ve manevî meziyyetlerin, cevahirlerin sayısı bilinmeyecek kadar çoktur. Yer altındaki hazîneler, insandaki hazînelerin yanında hiç denecek kadar azdır. Öyle iken o hazîneleri, altunları, gümüşleri, platinleri, elmasları, inci ve yakutları çıkarmak için nasıl çalışıyoruz? Çıkan gaz ve petroller sayesinde, bugünkü medeniyet âleminde, insanlığa ne büyük hizmetler edilmiş, her taraf elektriğe kavuşmuş, pırıl pırıl gündüz gibi. İnsan da ma'nevî kemâlâta erişince, içi dışı pırıl pırıl olur. O zaman rûhâniyetin galebesiyle bütün kerametler, keşifler ve daha Peygamberlere verilen mu'cizelere benzer hâlât, kendisinden zuhur etmeye başlar. Herkesin evindekini, cebindekini, hattâ içinde sakladığı gizli hâtıralarım da bilmek, artık işten bile değildir.

Süleyman aleyhisselâmın, hayvanların dillerinden anlaması ve göklerde kuşlar gibi uçuşları, îsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesi, Mûsâ aleyhisselâmın asası gibi, hatır ve hayâle gelmedik neler olmaz? Su üzerinde yürümek, uzak mesafelere pek çabuk gitmek, gelmek; çeşitli memleketlerde, evlerde bir anda bulunmak ve bunlara benzer sayısız ni'metlere nail olurlar. Yerden başka, gökteki melekler de onları tanırlar ve onlara duâ ederler.

Hele İbrâhîm aleyhisselâmı ateşin yakmayışı gibi, bugün bizim Rufai'lerimizin de buna benzer şeyler yaptıklarını pek a'lâ gözlerimizle görmekteyiz. Her ne kadar bunlar matlûb olan şeyler

 munızKEM VE AZIZ KARDEŞİM

 241

değillerse de, Cenâb-ı Hak'kın sevgili kullarına ufak birer ihsan ve lûtfudur. Binâenaleyh, kişinin Peygamberine karşı olan bağlılığı nisbetinde, ümmette de aynı kerametlerin zuhura gelmesi, hiç te baîd görülemez. Fakat bu kerametler matlûb değildir. Bu kerametleri istemek ve bunun için çalışmak, doğrusu pek büyük kabahattir. İnsanın hadd-i zâtında baştan aşağı herşeyi keramettir. Bunları görmeyip, bir de ayrıca keramet talebinde bulunmak cehalet eseridir. Maksûd ve matlûb olan, Allâh-ü teâlâ Hazretlerine lâyık bir kul olabilmektir. Bunun da sırrı, evvelâ Allâh-ü teâlâ'nın emirlerine ve Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet-i seniyyesine tam ma'nâsıyla ittibâ' edip, Cenâb-ı zü'1-Celâl Hazretlerinin ve Resûl-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimizin yasak buyurdukları şeylerin kâffesinden son derece ictinâbla sakındıktan sonra ki, bunların içinde bütün mezmûm olan ahlâklar mevcuttur; bundan sonra da ahlâk-ı hamîdeleri kesbetmek için elinden gelen sa'y ve gayretle mücâhedeleri sarfetmesi gerektir. Zîrâ gerek mezmûm olan ahlâkların terki ve gerekse memdûh olan ahlâkların kesbi, lâfla ve hayâlât ile olacak şeylerden değildir. Belki insan, bir zaman için yaptığı bâzı mücâhedelerden nâşî kendini dev ay-nasında görebilir. Fakat kuyumcunun hakîkî altını anlamak için kullandığı mihenk taşı vardır yâ, altının ayarını bildirir. Bunun gibi insanın da mihengi, Allah'ın kitabına ve sünnet-i seniyyeye uygunluğudur. Ne zamanki bu tahakkuk ederse, o kimsenin gönül gözleri açılır, kalbi, ruhu, sırrı, hafisi, ahfâsı Hak'kın zikrine başlar. Bu zikir, yanında olanlar tarafından bile rahatça işitilir. Zâkir ancak bu hal kendisinde tahakkuk ettikten sonra zâ-kir olur. Bu hâli kazanabilmek, şu sayılan mezmûm ahlâklardan kurtulup, iyi ve memdûh olan ahlâkları kazanmakla mümkündür. Bu hal tahakkuk edince, insan ancak o zaman insan olur. Binâenaleyh, maddî hayâtın idâmesi çekilen zahmetler karşısında, acaba bu maneviyâtımız için ne kadar çalışmamız ve gayretimiz vardır? Halbuki maddî hayâtımız çok muvakkattir; çabuk geçicidir, arkası ma'lûm olan ölümdür.

Ma'nevî hayâtımızda ise, ölüm denilen şey yoktur. Yalnız dünyâdan âhirete göçüş ve bir geçiş vardır. Yapılacak şey ise, bu ebedî hayat için lâzım gelen gayreti sarf etmek ve buna engel Olan nefsi, şeytanı ve şehveti mutlaka yenmek şarttır. Zîrâ öl-

242

TASAVVUFI AHLAK V

AHLÂK-I HAMÎDELERİN KISACA TEKRARLARI         243

meyen nefisler, her zaman insanı kendi arzularına sürükleyebilirler. Bu nefisler ölmedikçe de, o kötü huylar insandan ayrılmazlar ve yerlerine de iyileri gelmezler. Bunu bilmek ve ona göre hareket etmek lâzımdır.

, [

Ahlâk-ı Hamîdelerin Kısaca Tekrarlan

İmdi, güzel ahlâkların başında hılim ve tevâzû' zikredilmiştir. Zîrâ bu iki ahlâk, bütün ahlâk-ı hamîdelejf in menşei ve ehl-i ta-rîkat ahlâklarının eşrefidir. Esasen tarîkatin sekizinci şartı da, âhlâk-ı hamîde ile tahalluktur. O ahlâk-ı hamîde ki, bütün insanların makbulü ve Allâh-ü teâlâ'nın râzi olduğu, meleklerin de hoşlandığı bir bir ahlâktır ki o ahlâklar, hazîne-i ilâhîde mahfuz olup, hayır murâd ettiği kullarına lütuf ve ihsan etmektedir. Binâenaleyh, her bir sâlike, bu güzel ahlâkların cümlesi ile ta-halluk edip, muhalefetlerden ictinâb, felaha erişmek için şart kılınmıştır. O iyi ahlâkları kısaca bir daha tekrarlayalım:

Hılim, tevazu', re'fet, liynet, beşâşet, güzel ve tatlı sohbet, zâlimlere ve şâir zulümlere af ve ihsan ile mukabele etmek, mü1 min de olsa, kâfir de olsa dosta ve düşmana karşı affedici olmak, dost ve ahbâblarına ve akrabayı taallukâtına sıla-yı rahîm yapmak, bahusus sıla-yı rahîmi kesenlere karşı daha şefîk olmak -bu da sıla-yı rahmin efdalıdır- bütün nâsa ve bahusus zuafâya, fukara ve mesâkîne karşı çok rahmetli olmak, meşâyih-i kiram Hazerâtına, üstâdlara ve ulemâya son derece hürmetkar olmak, din kardeşlerine ve bütün kardeşlere hizmetde kusur etmemek (bahusus bu hizmet, sulehâ-yı ümmete karşı olursa daha efdal-dir. Zîrâ hizmetin faâleti, hizmet edilen kişilerin mevkilerine göredir.) Bunlara benzer diğer ahlâk-ı hamîdelerdir ki sahîh ve sağlam bir îtikâd şarttır. Zîrâ bu, temeldir. î'tikâd sağlam olmadıkça, diğer ahlâklar her ne kadar güzel olsalar dahî kıymetleri kalmaz. Tevbe-i sahîha ile bilcümle ma'siyetlerden uzak kalmak, ne-dâmetdir ki tevbenin şartıdır. Zîrâ nedâmetsiz tevbe sayılmaz. Allâh-ü teâlâ'dan haya ve Allâh-ü teâlâ'ya inâbe, tâate devam, sabır, gerek ibâdetlere karşı ve gerekse musibetlere karşı ve gerekse günahlara girmemek için sabır şartdır. Günahları işlememek için sabır en ziyâde fazîletlisidir. Verâ', zühd, kanâat, hâline razı olmak, hâline şükretmek, ni'metlerini sena eylemek, dâ-

244

TASAVVUFI AHLAK V

AHLÂKI HAMÎDELERİN KISACA TEKRARLARI          245

_*—s___._______---------------------------------------

imâ doğru söylemek, sözünde durmak, emânetleri sahibine vermek, hıyaneti terketmek, komşu kâfir dahî olsa, komşu haklarını muhafaza etmek, yemek yedirmek, her müslümana ((ayırmadan) selâm vermek, amellerini güzel etmek, âhiret sevgisinin güzel olması, dünyaya ve dünya metâına buğzetmesi.-hasenâtı eksik veya tam yapamadım diye ıztırâp duymak, a'zâlarını haramdan ve günahlardan muhafaza etmek, kimseye eziyyet etmemek, belâ ve musibetlere tahammül etmek, dâima Hak'kı gözetmek, Hak'tan gayrisinden îrâz etmek, kalbinde sükûnet hasıl olmak, nefsi arzularından menetmek, nefsi lezzet ve şehvetlerden uzak tutmak, Allah'dan korkmak, Allah'dan ümidini kesmemek, cömert olmak, affedici olmak, haklarından fedâkârlık yapmak, dostluğu güzel yapmak, gayretli olmak, yâni namus ve iffetini korumak, kardeşlerine yardımda, lütuf ve ihsanda bulunmak, kardeşini nefsine tercih etmek, öğüt ve nasîhatçi olmak, iffet sahibi olmak, ihsan sâhı ji olmak, vuslat ümidi, ayrılık korkusu içinde edepli olmak, teslimiyet, tevekkül, şecaat, himmet, fütüvvet yâni cömertlikte ileride olmak, muhabbet-ullah ve muhabbet-i Resûlullahı hiç aklından çıkarmamak, akıllı, düşünceli, ağırbaşlı, teenni sahibi (aceleci değil) olmak, dâima nefsini hesaba çekmek, insaf sahibi olup, adaletten ayrılmamak, hüsn-ü zan sahibi olmak, mücâhedeyi hiç bir zaman elden bırakmamak, münâkaşa ve mücâdeleyi terk etmek, ölümü gözünün önünden ayırmamak, emelini kısaltmak, îmânını dâima yemlemek, dînini güzel bilmek, dîninde fakîh olmak, Kur'ân-ı kerîm'in tefsiri bilgisinde anlayışlı olmak, havâtırı defetmek, istemeyi terk etmek, Allah'dan başka kimseden birşey istememek* fakirliğe giriftar olmak, tazarrû ve tevâzû eylemek, dâima Allâh^ü teâlâ'ya iltica etmek, her zaman ve her işde ihlâs sahibi olmak ki, güzel ahlâkların sonunu ihlâs getirdi.

Demek isteriz ki bu ihlâs olmadıkça birşey olmaz. Onun için ihlâs dersini çok okumalı, thlâs sahibi olabilmek için çok çalışmalıdır. Bununla beraber diğer bütün ahlâk-ı hamîdelerin sahibi olmağa gayret etmelidir ki, Allâh-ü teâlâ'ya ve Resulüne te-karrüb hâsıl olsun. O zaman hiç şüphen olmasın ki, dünya ve âhiret saadeti seninledir. Bu hususta "Sizin bana en sevgiliniz ve kıyamette meclis cihetinden en yakınınız, ahlaken en güzelinizdir" buyurulmuştur. Yine "Mîzâna yâni teraziye konulan

şeylerin en ağın, güzel ahlâktır" ve yine "Ahlâk-ı basene sahibi, derece itibariyle, çok fazla oruç tutup, çok fazla namaz kılanların derecesine erişir" buyurulmuştur.

öyle ise ey kardeş: Nefsini her fena hareketlerden tezkiye ile, ahlâk-ı mezmûmelerden uzak ol. Çünkü bütün hayır ve hasenat, ihlâs ile beraber hepsi bütünüyle ahlâk-ı hamidedir.

Bütün tarikatların gayesi; ibâdetlere devamdır. Bunu da şöyle îzâh etmektedirler: Ubûdiyyete öyle devam ederler ki, gece gündüz bir dakikalarım boş geçirmezler. Mutlaka o anda Mevlânın hizmetiyle meşguldürler. Bunun da imkânı, ancak tâatların en şereflisi olan namazdan, oruçdan, hacdan ve zekâttan hâlî kalmamakla beraber, mutlak zikrullaha devam ile mümkündür.

Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin de işaret buyurdukları gibi, İslâm'ın binası beşdir. Birincisi; kelime-i şehâdet'tir. Sonra sırayla, namaz, oruç, zekât ve hac zikredilmiştir. Amel'lerin efda-linden sorulduğu zaman buyurmuşlar ki, "Ölürken bile lisânın Allâh-u celle ve âlânın zikriyle meşgul olduğu halde Allah'ına kavuş."

Bunda tarikat büyüklerinin de ittifakı vardır. Tasavvuf ve hakikat ehli, "Zikrullah bütün ibâdetlerin eşrefi ve efdalidir" demişlerdir. Zîrâ gerek kalbin tasfiyesi ve gerek nefislerin temizlenip kemâle ulaşması, muhakkak ve mutlaka zikrullah ile kâimdir. Çünkü şâir ibâdetlerle meşgul olan ve gece gündüz kalbini tasfiyeye çalışan kimselerden pek az kimse, tasfiye-i kalbe ve nefsin tezkiyesine erişebilirler. Diğer çokluk, oldukları hal üzere âhirete giderler. Ne kalbleri tasfiye olunmuştur, ne de nefisleri temizlenmiştir. Lâkin zâkirler, zikrullah ile meşgul olanlar, muhakkak nasîbleri kadar kalblerini ve nefislerini temizlemeye muvaffak olurlar. Bu suretle de, Cenâb-ı Hak'ka tekarrüb ve vusul hâsıl olur ve keşf-ü kerâmâta erişirler. Zikrullah, ma'lûm olduğu veçhile, Cenâb-ı Hak'kın gayet muhkem, yıkılmaz bir kal'a-sıdır. Elbette ki bu kal'aya sığınanlar her taarruzdan emîn olurlar ve selâmette kalırlar. Hadîs-i kudsîde buna işaret vardır. Yine Cenâb-ı Hak ve zül'Celâl Hazretleri meleklerine şöyle buyurmuşlar: "Ey meleklerim (Lâ ilahe illallah) diyenleri benim rızâma ulaştırınız, çünkü ben onları severim." Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de "(Lâ ilahe illallah) diyenlere, Hak'km rızâ-

 

i

 

 

 

 v wn s\nı^s\Pt.   V

AHLAKI HAM/DELERİN KISACA TEKRARLARI          247

sına manî olacak hiç birşey yoktur!' buyurmuştur. Zîrâ Allâh-ü teâlâ'nın ism-i şerifinin zikr-i şerifi, Allâh-ü teâlânın şerefinden nâşîdir. İş böyle olunca, tâatların eşrefi, ibâdetlerin efdali olan zikrullahı yapabilmek için, yine Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinden istiâne etmek ve yardım istemek mecburiyetindeyiz. Çünkü zikrullah ile iştigâl, ancak Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin yardımlarıyla müyesser olur. Bununla beraber Allâh-ü teâlâ'nın zikrinden gafil olanlardan î'râzetmek, yânî yüz çevirmek gerekir. Ehl-i tarîkati münkir olan gafillerle içtimâ etmek ve onlarla toplanmak pek büyük zaraîlar doğurur.

Bunlar, Cenâb-î Hak'kın Kur'ân'ı mecîd'inde buyurduğu emirlere uygundur. Bundan dolayı Allâh-ü teâlâ Hazretlerine ta-karrüb murad eden kimseye, behemehal ehl-i gaflet ve münkirlerden uzak kalması şarttır demişlerdir. Çünkü nefisler dâima kötülüğe meyyaldirler. Münkirlerden uzak olduğu gibi, nefsin bütün arzularından da kaçıp uzak kalmalıdır.

Şehvet ve şâir lezzetlerden kaçmak ta böyledir. Zîrâ sâlikin nefsin ve şehvetlerin arzularına ittibâ, sebebiyle; şeytan insanı aldatmaya yol bulur. Hem zikrinden ve hem de sülûkünden alı-kor. Nefsin istedikleri şeylerin hepsi nefsânîdir. Şehvetler, hazlar, lezzetler, eğlenceler, hepsi nefsin dâ'vetine icabettir ki yasaktırlar, memn*udurlar. Bunları işleyenler hiç bir zaman Hak'ka yakın olamazlar, rızâsını kazanamazlar, sonra da hüsranda kalırlar. İyi bil ki, nefsin istediği şeyler, hep kalbde kasavet ve tabi-atda zulmet peyda ederler. Nefsin istediğini -velevki ibâdet cinsinden olsun- yapmak dahî caiz değildir. Çünkü bunun altında, yine nefsin çeşitli hiyleleri vardır

Şâir bu hususta demiş ki:

"Nefsin seni birgün bir şehvete çağırırsa, sakın aldanıp ta yapma. Bütün gücünü harekete getirip, nefsin bütün arzularına muhalefet eyle. Zîrâ nefsin arzularına muhalefette senin için büyük ni'metler vardır!'

Kaçılması, yânî uzak olunması lâzımgelen kimselerden biri de, dünyaya meyil ve muhabbet edip, ömürlerini dünya ziynetleri için zâyî eden, ehl-i dünya denilen kimselerdir. Bunlardan kaçmak ve uzak olmak, ehl-i tarîk için şarttır. Zîrâ mikroplar nasıl sârî ise, huylar da böylece sârîdir. Bunlardan kaçmazsak, birgün bakarsınız ki siz de onlar gibi, dünya ehli olmuşsunuz-

dur. Hastalıklardan nasıl kaçılırsa, bu gibi insanlardan daha ziyâde korkup kaçmak îcâbeder. Çünkü onların nail oldukları dünya ni'metlerine tama' eder ve onların ni'metlerinden ve paralarından birşey alırsa, onları sevmeye ve ikrama mecbur olur. İşte o zaman da Cenâb-ı Hak'km gözünden düşer. Buna dâir bir işaret te vardır ki, "Bir kimse zengin birisine, zenginliğinden nâşî ikramda bulunursa, dîninin üçde ikisi gider" buyurulmuştur. Bu ne demektir azîz kardeş! Zenginlik iyi birşey olsa, hiç böyle denir mi? Sonra sâlik, dervîş, sofu, bu dünya adamlarına meyledince, artık fakirliğe razı olmamağa başlar. Bu sefer de fukarâ-yı sâbirîn arasindan kovulur. Artık dünya ile meşgul olmağa başlar. O zaman da işler büsbütün tersine gider. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin bu hususta buyurdukları hadîs-i şerîfde geçen (ta-is) kelimesinin lügat ma'nâsı: helak olsun, yok olsun, nâm-ü nişanı gayb olsun, ayakları kayıp, yüz üstüne düşsün, hattâ ayaklarına batan dikenleri de çıkaramasın,-yâni azabını, cezasını çeksin demektir. Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle felâketlerden korusun, âmîn...

Binâenaleyh, ehl-i dünyânın meylettiği, sevip bayıldığı çok mal mülk, dünyaya meyil ve muhabbetin alâmetidir. Zîrâ bunlara muhabbet etmek, pek büyük bir âfettir. Allâh-ü teâlâ'dan uzak kalmağa alâmettir. Bunları isteyenleri Cenâb-ı Hak kendi başlarına bırakır, dalâlet vadilerinde, cehalet çukurlarında* ten-bellik ve miskinlik içinde perîşan olup giderler. Onun için insanların efdali, kifâf miktarı nasibini alan iffet sahihleridir buyurulmuştur. Çünkü dünya belâ ve mihnet mahallidir. Orada ancak dünyadan uzak olanlar selâmette kalırlar, buyurulmuştur.

Güzel ahlâkın en mühimlerinden biri de, ^llâh-ü teâlâ ve tekaddes Hazretlerine tevbesine sadâkatle vefakâr olmaktır. Çünkü herşeyin sonu Allâh-ü teâlâ'ya rücû'dur. Bundan nâşî dünyâya olan sa'y ve gayreti, mümkün mertebe azaltıp, muhabbeti Allâh-ü teâlâ Hazretlerine hasretmek ve Allâh-ü teâlâ Hazretlerinin zikrine devam üzere olmaktır. Mahlûkâtını hâli üzere ter-kedip, dünyâ ve âhireti gözünden silip, bütün emellerini unutmaktır. Dünya meşgalesine sebep olan bütün hâtıraları da, mümkün mertebe terk ederek, istikâmet üzere oluncaya kadar sebat etmek, ibâdet ve fikrinde kalmaktır. Kur'ân-ı mübîn'inde, Hak

 

 

 

 

 

 

TASAVVUFIAHLAK V

sübhânehû ve teâlâ Hazretleri buna işaret buyurarak, ölünceye kadar ibâdette devam ve sebatı emir buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz ve sahâbe-i güzîn Hazretleri de ibâdet ve tâatlerine, ölünceye kadar devam ve sebat etmişlerdir.

Birkaç sene ibâdete devam edip de sonra bırakmak, devam sayılmaz. Hattâ ibâdet ve derslerini terk edenler hakkında çok ağır cezalar vardır. Kendini dervîş zannetmek kolaydır; fakat aldığı derslere devam eden acaba kaç dervîş bulunur? Binâenaleyh, sofu kimse ve dervîş odur ki, zikrullah ile o kadar ünsiyet peyda eder ki zikrullah onun her zerresine sirayet etmiş olmakla, o artık gece gündüz dâima her a'zâsıyla zâkirdir. Buna muvaffak olunca, artık onun zikrine hiç birşey manî olamaz. Kur'ân-ı azîm'üş-şânda beyân buyurulduğu veçhile, ne ticâret, ne alış veriş ve ne de başka birşey onu, Allâh-ü teâlânın emirlerine uymaktan ve zikmUahdan alıkoyamaz. 7îrâ Allah korkusu da, sevgisi de, içine güzelce yerleşmiş olduğundan, âhiret mes'ûliyetini müdriktir. Onun için ömürlerini hiç boş yere geçirmeye razı olmazlar. Zikrullahın ma'lûm olduğu üzere cehrî ve hafî diye iki kısmı vardır ve teferruatları da çoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak'kın dok-sandokuz esmâ-ü hüsnâsı vardır; bilemediklerimiz de başka. Bunların herbiriyle zikrullah mümkündür. Fakat Allah lafz-ı şerifi, ism-i a'zam'dır. Doksandokuz ismin ma'nâları, Allah lafz-ı şerifinde mündemiçtir. Zîrâ Allah-ü teâlâ Hazretleri, hem Rahîm, hem Rahman, Mâlik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Gaffar Kahhâr, Afüv, Kerîm, Tevvâb, Cebbar, Settâr, Rab, Ganî, Nûr, Hâdî'dir. Velhâsıl Allah deyince Cenâb-ı Hak'km bütün sıfatlarıyla kendisini zikretmiş olursun. Herhangi bir isimle Cenâb-ı Hak yâd olunursa olunsun, kulun gönlü Allah ile olmadıkça hiç bir fayda hâsıl olmayacağı aşikâr bir şeydir. Gönül ise bir tanedir. O dünyânın bitmez tükenmez işleriyle meşgul olduğu müddetçe, o gönlü Allâh-ü teâlâ'ya çevirmek pek kolay birşey değildir. Hepimiz biliriz ki, şimdi (büyüteç) dediğimiz (pertavsız) vardır ya, güneş tutulduğu zaman elimizi yöneltsek, ışığının düştüğü yeri yakar. Kâğıt ve kav gibi şeyleri hemen ateşler. Daha büyük pertavsızların daha büyük şeyleri de yaktığı görülmüştür. Bunun hikmeti ma'lûm. Kendi sahasındaki güneş hararetini bir noktada teksîf etmesidir. Binâenaleyh, bizdeki Hak'kın ihsâm olan gönül, güneşten çok üstündür. Onu Hak'ka çevirip durduğumuz

AHLÂKI HAMİDELERIN KISACA TEKRARLARI          249

zaman neler olmaz? Fakat bir tencere, ateşin üstünde oldukça kaynamaması mümkün değildir. İşte ateş dünyâdır. Onun içinde bulunduğumuz müddetçe rahat olmaz, kaynar dururuz Ateşten ne kadar uzak olursak o kadar selâmette oluruz. Ateşsiz hayat olmaz, ihtiyâç, zaruret miktarı lâzımdır. Çünkü hayat onunla kâimdir, ihtiyâç ve zaruretten fazlasının ise zarardan başka birşey olmadığı apaçıktır.

 

:

i!

I \

ill

!ıı! :

¦

250

JASAVVUFİ AHLAK V

İlim ve Zikrullahın Kemâli Devamladır

Şimdi istersen dünyaya dal, istersen Allâh-ü celle ve âlâya dön. Biraz evvel arzettiğimiz gibi, gönül bir tanedir. Hem dünyaya, hem de âhirete dönmesi, ancak ilimde ve zikrullahda kemâle ulaştıktan sonra mümkün olur. Çünkü zikrullaha devamla beraber, şartlarına ve usûllerine riâyet edildiği takdirde büüin__ a'zâlarvezerrelerdaimîşyjgliie-Hak^kı_zikretmeyebaşlarlar. Ondan sonra bu zâkirin Hak'tan ayrılmasına imkân olmaz. Ticaret, alış-veriş ve şâir işler onun zikrine hiç de manî değildir. Zîrâ zikrullah ile beraber Hak korkusu, mes'ûliyet korkusu kendisini istîlâ etmiştir. Bu korkudur ki en kuvvetli ateşleri söndürür. Zâten dünya ateştir. Biz de onun üstündeki tencere gibi. Fakat havfullah olunca dünyanın ateşi onun yanında hiç kalır. O zaman o zâkir ki, içi Allah korkusuyla doludur, dünyanın her nevi' fitnesinden selâmette kalır, öyle ise yapılacak en güzel şey, Cenâb-ı Hak celle ve âlânın zikrine edep dâhilinde devam etmektir.

Cenâb-ı Allah cümlemizi hakîkî zâkirler zümresine ilhak buyursun, âmîn.

Zikrullaha öyle devam lâzımdır ki, bütün vakitlerini zikrullah ile geçirmelidir, öyle ki, kendini de, Hak'tan başka her-şeyi hattâ zikrini bile unutmalıdır. O zaman tam ma'nâsıyla Hak1 ka yönelmiş olur. Birgün Medîne-i Münevvere'de, Saatçi Osman Efendi denilmekle ma'rûf, aslen Buhârâ'lı bilâhare Konya'da mekân tutmuş, şimdi de Medîne-i Münevvere'de ikâmet etmekte olan zâtın ziyaretine gittiğim zaman, birçok kitabların içerisine adetâ gömülmüş gibi mütâlâa ile meşgul gördüm. Bana da bir ki-tab tavsiye etseniz de onunla meşgul olsam dedim. Cevaben, "Teb-tîl yeter" buyurdular. Ben de bunun ne demek olduğunu birden bire anlayamadım. O zaman Kur'ân-ı azîm'üş-şân'daki âyet-i kerîmeyi okudular. Ma'nâsı, "Herşeyden alâkayı kes, yalnız zikrullaha devam et!' demek istemişlerdi.

ILIM VE ZİKRULLAHIN KEMÂLl DEVAMLADIR           2^

Bizim de şimdi dersimiz bu noktaya gelmiş bulunuyor. Âyet-i kerîme mucibince, Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz Hazretlerine, Cenâb-ı Kibriya böyle emrediyor. Bu tebtîl emr-i celîli, hem zahir, hem bâtın olmak üzere iki kısımdır. Zahir olan kısmı zâkir, hem mahlûkâttan, hem de dünyadan tam ma'nâsıyla yüz çevirip Hak'ka yönelmektir. Bu da ancak, halvetlere devam edip, ibâdetle meşgul olmakla olur. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de ilk zamanlarında (Hirâ) denilen Nûr dağındaki mağaraya çekilip, sessiz sadâsız orada Hâlık sübhânehû ve teâlâya ibâdet ederlerdi. Medîne-i Münevvere'ye teşriflerine kadar bu hal devam edegelmişt|r. Medîne-i Münevvere'de irtihâllerine kadar, her Ramazân-ı Şerîfte î'tikâflarına devam buyurmuşlardır. Onun bu sünneti, biz ümmetlerine de sünnet-i müekkede olarak intikâl etmiş, fakat cenaze namazı gibi, bir beldede bazı kimselerin edâ etmeleriyle diğerlerinden sakıt olan bir sünnettir.

Zübdet'ül-Buhârî mütercimi bu hususta bizleri şöylece ten-vîr buyurmaktadırlar. "Eğer bir belde veya câmi-i şerîf cemâatinden bu î'tikâfı yapacak kimse bulunmazsa, cami veya mahalle halkı, bazı kimseleri para ile tutup bu vazifeyi yapmakla mükellef kılmalıdır ki, gelecek âfetler bununla önlenmiş olur" demektedir.

İkinci tebtîl ise bâtınîdir. Bu da büyük evliyaların işidir ki Hak'tan başka herşeyden kesilerek, tevbe, murakabe ve huzurdan ayrılmazlar. Zahirî olan kesilmek ki, seni Allâh-ü teâlâ'dan ayıran ve meşgul eden herşeyden kesilmek ve kurtulmaktır. Bâtınî olan tebtîlde, Allah-ü teâlâ Hazretlerinden seni ayiran herşeyden ayrılıp, teveçcüh-ü tam ile murakabe ve huzur ilç, huzûr-u İlâhîde kalmaktır. İç âleminde, Allâh-ü teâlâ'dan gayKi herşe-yi terk eden kimse, zahirî haliyle, halk arasında bulunup halkı Hak'ka davet etmek vazifesini uhdesine alır. Peygamberler de böyledir.

 

 

 

 

252

TASAVVUFI AHLAK V

İnsanlarla ünsiyet ve dervişlik

Cemâati en çok olan, Peygamberimiz (s a.s.) Efendimiz Hazretleridir. Bunun için halk ile ülfet ve ünsiyet etmek Peygamberler huyudur. Kendisiyle ülfet olunamayan kişilerde hayır olmadığı bildirilmiştir. Kendisiyle güzel geçinilen veya kendisi başkalarıyla güzelce geçinen insanlar hayırlı kimselerdir denilmektedir. Bu yol Cenâb-ı Hak'kin kullarına tavsiye buyurduğu pek temiz ve nezîh bir yoldur. Bütün tarikat sahihleri, dervişlerine hep bu güzel yolları tavsiye ederler. Yalnız şartları unutmamak lâzımdır.          •

Birincisi, sağlam bir îtikâd.

İkincisi, tevbe-i nasûh,

Üçüncüsü, Hak sahibleriyle helâllaşmak,

Dördüncüsü; şeriat amellerine ciddiyetle sa'y ve gayret gösterip, en güzellerini yapmak.

Beşincisi; münkirâttan ve bid'atlardan uzak kalmak,

Altıncısı; her amelde azimetle amel edip, mezmûm şeylerden ve nefsin arzularından uzak kalmak,

Yedincisi; nefsânî sıfatlardan, şeriatta mezmûm plan habis huylardan tamâmiyle uzak kalmak,

Sekizincisi; tarikatta memdûh ve makbul olan 70 kadar güzel ahlâklarla ahlâklanmak suretiyle tarikat sahibi olunur.

O derviş ki bunlardan uzaktır, ona dervîş adım vermek hatâdır. Zâten beşyüz senedenberi, hattâ daha evvelleri dervişlik kalmamış, herkes yalnız şeyhlik sevdasında olduklarından, bugünkü şeyhler de maal'esef kemâl bakımından noksan kişilerdir. Bunlara şeyh deyip beşlerine takılmak bile doğru değildir. Bizim gençlik zamanlarımızda küçük Hüseyin Efendi (k.s.) nâmında 100 yaşım geçmiş keramet ehlinden bir şeyh efendi vardı. Tekkesini ta'mîre çalışanlara, "Biz yıkılsın diye bakıyoruz, siz de yapmağa çalışıyorsunuz" diye, gününün dervişlerinden her-

g*ZT3

s* a g:

g s s

s a*

E

i

s.

S S

 

g-s

sili

es J5 a es o. o-&*# 3 §:

-o .O

"• a  t»  K

e-as* e

s: 3 .5 s. ş.s ffi

SrfgJSKS

3" 3    "    K    ^    fî    *T<

a «s e g^-'&sf

D «ı 3 3 n a^ 3

¦g m* > E d^ 5" E Ei S- g I S E- s B- -^ 5" ST =!• w o » 5. c: a t= fes «"S • jf g> d- «¦ o. 3. e; • *- » s ^ ¦ a sr *• a «2 a A :    ja> w> _. f" cx *-

&   i ı»    (1    '        W

E. ff a S co ö

5!S

s I

fl)

„ a a <t> 2-oo ff

c«    l_03    <T>   0Q<   <T>   >İ    CL

sf s-s I

gfİ'g'âl'g § S-erB g.g S.-

„' ?r 3 3 § s a a- .    — tr er g- ^ -^

n

 

03

 

05    C

 

faş

er s

3

I

S*

I

Erbâb-ı Sülük Hakkında

Onuncu Damla

Bu makam, makâm-ı keşif ve şühûddur. Nail olmak isteyen bahtiyarlara evvel emirde lâzım olan şey, Allâh-ü celle ve âlâya karşı olan muhabbeti, diğer muhabbetlerin üstünde ve gayet hâlis •   kılmaktır. Hâlis olmak için ihlâs dersine bak. Hâlis, bütün kasd ve gayesini yalnız Allâh-ü teâlânın rızâsına münhasır kılıb, keşif ve kerâmetden ârî olmaktır. Bütün amellerini senate ve sünnet-i seniyyeye uygun bir şekilde tatbik etmeye çalışmaktır. İbâdetlerini, sırf Allâh-ü teâlâ'nın rızâsı için yapıp, sevap kazanmak veya Cehennem'den kurtulmak için olmamalıdır. Kalbini meşgul eden her türlü havâtırdan mücerred kılmaktır. Nefsini emellerden ve bütün kirli, paslı ve Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretlerinin rızâsına muhalif ve mugayir hareketlerden temizlemektir. Ruhunu cismânî kayıtlardan, bağlarından ve hayvânî hislerden ta-mâmiyle kurtarmak ve rahat bırakmaktır. Aklını, havâss-ı hamsenin hislerinden, bağlarından ve kayıdlarından hâlî kılmak, ahlâkını da, rezâilden ve mezmûm olan 70 kötü huydan temizleyip pâk etmek, zihnini de bedenin alâkalarından ve tabiatın âdetlerinden tecrîd edip ale'd-devâm, dâima âlem-i rûhâniyeye müteveccih olarak, muktaziyât-i beşeriyyeden uzak, melekî huy ve ahlâklara yaklaşıp, dünyâyı ve dünyânın içindekileri de terk etmektir. Ehl-i dünyâdan ayrı ve uzak olmalı ve mahlûkâta nazarını ve bakışlarını kesmeli, ancak ibret nazarıyla bakmalıdır. Dünyâ ve içindekiler yok olmaya mahkûm olduklarından, onlara mâ1 dûm gözüyle bakmalı ve bütün lezzetlerden, hoş görülen süs ve saltanatı mûcib herşeyden îrâz etmeli.

Allâh-ü teâlâ Hazretlerinden gaflete düşüren herşeyden, son derece sakına. Tevhîd, zikrullah ve şâir ibâdetlere ki -tevhidi mûcibdir- bunlara mülâzemet eyleyip devam eyleye. Merâsim-i mahsûsları ve dünya alâkalarını nefyedip, tam bir mahviyet sahibi olmağa gayret etmeli, amelleriyle, kat'iyyen âhiret ecirleri ve sevâblar taleb etmeyerek, ancak celle ve alâ Hazretlerinin rı-

ERBÂB-I SÜLÜK HAKKINDA

257

zâsını isteye ve tâatini yalnız farz, vâcib ve sünnetlere hasredip, sonra tevhîd ve tekarrübü mûcib amellerle meşgul ola. Zfrâ Allâh-ü

teâlâ'ya vusul, ancak bunlarla mümkündür. Rahatlıkları, nefis ve şeytana uymaları, ruhsatla amelleri, bid'atleri ve tenbelli-ği terk ederek, şehvet, gazap, adavet ve bütün fena huylan terk edip, iffet, hılim ve ihsan gibi, 70 kadar iyi ve güzel huylara mülâzemet ve devam ile, mücâhedelere, riyazetlere, sabırlı olup, ru-hâniyetine teveccüh ederek, salim bir fikir ile düşünmeye ve tefekküre, sabırla devam eyleye. Açlık ve susuzluğa, az uykuya, giyinip süslenmekten feragate devam ede ve herhalde fakr ve zarureti ihtiyar eyleye. Zühd, vera' ve takvaya herhalde mülâzemet eyleye. Hatırasını her nevî mahsûsât-ı nefsânîden ve şeytanî hâtıralardan pâk ede. Yarını gam, keder ve düşünceleriyle meşgul olan kalblere, hikmet denilen ni'metin dâhil olmayacağı yânî kalb-lere girmeyeceği bildirilmiş olduğundan, yarının derdiyle meşgul olmaya. Allâh-ü teâlâ'ya mülâkî olmak için muhabbet ve iştiyak üzere olup, sâlih ameller üzere Hak sübhânehû ve teâlâ'ya mülâkî olmayı arzu ve ümîd eyleye. Hak celle ve âlâya mülâkî olmayı isteyen herkese yakışan şey, amel-i sâlihtir.

Bu yazımız tamamlandığı sırada, Amasya'lı Hâcegândan Ahmed Emrî efendiden gelen aşağıdaki manzumeyi siz muhterem okuyucularımızı bundan mahrum etmemek için aynen dere ediyoruz:

258

TASAVVUF/AHLÂK V

Eyle levh-i kalbini çikr-i mesâvîden beri. Kendine yâr eyle herdem merd-i irfânperveri. Bil meârif ehlinin kadr-i şerifin her zemân. tim ü irfan dem âdem ol hakîkî müşteri Arifin mikdârını derk eylemez câhil olan. Kadr-i zer zerker şinâsed kadr-i gevher gevheri. Cûy-i gülden cihanda kimse ma'nâ anlamaz. Bülbül idrâk eyler ancak sırr-ı verd-i ahmeri. Muhlisi takdîr ve tahsîn eylemez ehl-i riya. Hazreti Haydar bilir kadr-i cenâb-ı kanberi. Yârine rabt eylemiştir muhlis ancak kalbini. Şübhe yok ki hatırında olmaz a'yârın yeri. Dâima Hak'kın rızâsı, matlab-i a'Iâsıdır. Bir zemân etmez teveccüh gayra kalb-i enveri. Sen niçin çâk etmiyorsun sîneni ey bî-baber. Gönlüne nakş eylemişsin peyker-i müstahkari. Etmiyorsun sabit ve seyyare ibretle nazar. Hiç tefekkür etmiyorsun hevl-i rûz-i mahşeri. Nakd-i vakti boş yere sarf eyliyorsun dem-bedem. Cân ü dilden tutmuyorsun kavl-i pâk-i rehberi. Eyle ihlâsa mukârin kavi ü fi'Ii dâima. Şehr-i feyzin çünkü ihlâs oldu miftâh-ı deri. Gayret eyle dildeki hâr-ü zân ihracına. Her halelden eyle hâlî dâima bu kişveri. Zulme hâheşker olursa pâdişâh-ı dil eğer. Şübhesiz a'zâ olur şer ve fesadın masdarı. Olmaz elbette bedende meyil, sâlihât için. Âmir-i iklîm-i ten olsa sefîh ve serseri. Dil hükümrân eğer âdil olursa her zemân. Cümle a'zâ cânib-i adle açar bâl-ü peri. Halika isyan olur nefse itaat bilesin. Nefse galip oldu dehrin pehlivân-ı safderi. İstirâhatle geçirmek istiyorsan ömrünü. Bir dakika olma nefsin bende-i fermânberi. Sen hakîkat nurunu elbet de görmezsin bugün. Eylemiş çünkü ihata gafletin mağz-ı seri. Emr-i nefse (emriyâ) etme itaat bir nefes. Düşman nefis oldu zîrâ, düşme ânın esîri.

* * *

Ömrün sona erdikte söner şem-i hayâtın. Yoktur ebedî mekse bu menzilde berâtın. Bakî olamazsın bu cihan merhalesinde. Herdem ecele doğru atarsın hatavâtın. Birgün girecek hâk-i siyaha ten-i nermîn. Elbet olacak lokması bazı haşerâtın. Nefsin sözüne aldanarak eyledin ısyân. Sed çekmede şehrâh-ı hâbe gafelâtın. Her işlediğin zenbe hemân eyle nedamet. Rühsâre akıt her iki gözden aberâtın. Merzât-ı Hüdâvendi ara her amelinde, ihlâsa karin eyle demâdem hasenatın. Sarf etme melâhîye sakın nakd-i hayâtı. Pür menfaat olsun harekâtın sekenâtın. Gafletle niçin geçmededir ömr-ü azizin. Görmez mi gözün rıhietini bâzı zevatın. Bir kimseyi kavlinle sakın etme elemnâk. İnsanlara pür fâide olsun kelimâtın. Pâk style gönül hanesini çirk-i günâhtan. Pâk olsa gönül, pâk olur elbette sıfatın. A'mâlini ıslâha eğer kadir olursan. Elbet yücelir dâr-ı bekada derecâtın. Bir kerre bile uyma sakın düşmân-ı nefse. Artık yetişir gitme peşinde şehevâtın. Hâlin ne kadar müşkül olur rûz-i cezada. Âhâdine gâlib olamazsa aşeratın. Terk etmelisin tûl-ü emel semtini artık. Bilmem ne için hâtıra gelmez sekerâtm. Cân tende iken etmelisin zâdını ihzar. Ukbâda sana fâide vermez haşerâtın. Elbette revanın uçacak ten kafesinden. Sâkî-i ecel sunduğu dem câm-i memâtin. Dergâh-ı Hûda'dan o zemân mağfiret iste. Çoktur kerem ü lütfü mücîbü'd-da'vâtın. Haliâkına rabt eyle dil-i pâkini her ân. Olsun bu güzel rabıtada hüsn-ü sebatın. Tahsîne çalış hâlini (Emri) bu cihanda. Bir lâhza bırakma yolunu ehl-i necatın.

* * *

(Melîk ve Vehhâb olan Allah'ın yardımıyla Tasavvufî Ahlâk kitabı tamamlanmıştır.)

Cenâb-ı Hak cümlemizi, razı olmadığı bütün kötü ahlâklardan emîn ve mahfuz eylesin ve razı olacağı bütün iyi ve güzel huyları, güzel ahlâkı nasîb ve müyesser eylesin, âmîn. Bi hürmeti Seyyidi'l-mürselîn, ve'l hamdülillâhi Rab'bi'l-âlemîn. Allâ-hiimme sallı ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

 1

 f

 

 '"'"

 '/

KAYNAKLAR                                               \

/- BUHARI, Câmiu's-Sahîh, 1-8 cilt, Men. Özdemir baskısı, 1979, İstanbul,

2- BUHAR!, TECRÎD-1SARÎH TERC. Ahmed Nairn, Kâmil Mîrâs, 1-12, 1976, Ankara,

3- BUHÂRtEDEBÜ'L MÜFRED TERC. A. Fikri Yavuz. 2 cilt, Sönmez neşr. 1974, İst.

4- MÜSLİM, Câmiu's-Sahîh, M.Fuâd Abdül Bakî neşri, 1-5, 1375-1956, Beyrut.

5- EBÛDÂVÛD, Sünen, 1-5 cilt, ta'lîk:izzet Ubeyd'üd-Deaas-Âdil Seyyid, 1388-1969, Humus-Suriye

6-  TİRMİZÎ, Sünen, 1-5, AhmedMvhammedŞâkir, 1978, Mısır

7- NESEÎ, Sünen, Süyûtî şerhi, Sündî haşiyesi ile, 1-8,1348-1930, Beyrut.

8- İBN-l MÂCE, Sünen, M.Fuâd Abdülbâkî neşri, 1-2 cilt, 1395-1975

9- MÂLİK b, ENES, Muvatta', M. Fuâd Abdülbâkî neşri, 1-2 cilt, Çağrı yay. 1st.

10- DÂRİMÎ, Sünen, Muhammed Ahmed Dehmân, 1-2 cilt, Beyrut, tarihsiz 1981-1401..

11- AHMED B. HANBEL, Müsned, 1-6 cilt, 1313, Beyrut, 12-Ve bihamişihî MÜNTEHÂB'I KENZÜ'L UMMÂL FÎ SÜ-NEN'İLAKVÂLİ VEL'EF'ÂL, ALÂUDDÎN ALÎ, 1-6, Müsned-i Ahmed'in kenarında.

13- HAKÎM-t TİRMİZÎ, Nevâdiru'l Usûl, 1 cilt 1293, Beyrut,

14- HATÎB-1 TEBRİZ!, MİŞKÂTÜ'L MESÂBÎH, M.Nâsırud-dîn el-Elbânî neşri, 1-3 cilt, 1961, Dımeşk.

15- CELÂLEDDİN es-SÜYÛTf, Câmiu's-Sağîr Ft Ehâdîs'il-Beşîr'in Nezîr, 1321 Mısır.

16- İMÂM ABDÜRRAÛF EL-MÜNÂV!, Künûzü'l-Hakâik Fî Hadîsi Hayru'l Halâik, 1-2 cilt, (Câmiu's-Sağîr'in kenarında) 1321, Mısır.

17- İMÂM ABDÜRRAÛFEL-MÜNÂVİ, Feyzü'l Kadîr, Şerhu'l Câmiu's-Sağîr, 1-6 cilt, 1356-1938, Mısır...

18- MÜNZİRf, ET'TERĞÎB VET'TERHÎB, 1-4 cilt, 13881968, Beyrut-Lübnan,

19- ACLÜNÎ, Keşfü'l Hafâ, 1-2 cilt, 1351, Beyrut.

20- ET'TÂCÜ'L CÂMlU LİL-USÛL, EŞ-ŞEYH Mansûr Alî Masif, 1-5 cilt, 1395-1975, Beyrut

21- RÂMÛZÜ'L-EHÂDÎS TERC. Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhâ-nevî, Abdül'azîz Bekkîne, 1982, İstanbul, 1-2 cilt.

22- EL-MU'CEMÜ'L MÜFEHRES Ll ELFÂZI'L HADÎSİ'N NEBEVİ, A.J. WENSINCK, 1-7 cilt, 1936-1969, Leiden baskısı.

23-  TEFSÎR'ÜL-KUR'ÂNİL AZÎM (İbni Kesîr Tefsîri), 1-4 cilt, 1388-1969, Beyrut.

24- M.MUHAMMED YÛSUF KANDEHLEVÎ, HAYÂTÜ'S SAHABE TERC. Ahmed Meylânî, 1-4 cilt, İslâm!Neşriyat, 1983, Konya.

25- M.ÂSIM KOKSAL, İSLÂM TARİHİ, 1-11 cilt, 1981, Istanbul, Şâmil Yayınevi.

26- HÂKİM-EL MÜSTEDREK'ÜALE'S SAHİHEYN, 1-5 cilt, 1335, Beyrut.

27-HEYSEM!,   MECMAU'Z  ZEVÂİD   VE MENBEU'L-FEVÂİD, 1-10 cilt, Mısır-Kahire.

28- İMÂMGAZÂLÎ, İHYÂU' ULÛMÜ'D-DÎN TERC. Ahmed Serdaroğlu 1-4 cilt, 1395-1975, Bedir Yayınevi, İstanbul.

29- İMÂM A'ZAM EBÛ HANİFE, MÜSNED TERC. Muham-med Selim Köse, Şâmil Yayınları, 1978, İstanbul.

SEHA NEŞRİYAT ve TİC. A.Ş.'nin ESERLERİNİN LİSTESİ

KİTABIN ADI A — İLMİ ESERLER SERİSİ

1  — Ehli Sünnet Akaidi

2  — Cennet Yollan

3  — A. Ziyaüddin Gümüşhanevi

4  — Takva

5  — Makâlât

6  — Ehli Sünnet 1. Esasları

7 — Davet Metodu

8 — Tasavvuf ve Hadis

9  — İslâm'da Sosyal Güvenlik

10  — Fıkıh Konuşmaları

11  — Harp mi Sulh mü?

12  — Allah'ın Varlığının Delilleri

13  — Tasavvuf ve Modern Bilim

B — TASAVVUFİ VE AHLÂK! ESERLER SERİSİ

1 — Tasavvuf! Ahlâk 1 Tasavvuf! Ahlâk 2 Tasavvufî Ahlâk 3 Tasavvuf! Ahlâk 4

YAZARI

M. Zahid Kotku

M. Zahid Kotku

İrfan Gündüz

Lütfullah Cebeci

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan

Arif Aytekin

Şevki Saka

Abdullah Aydınlı

Faruk Beşer

H. Ahmed Özdemir

Ali Rıza Temel

Dr. M. Kenan Çığman

Prof. M. Bayrakdar

M.  Zahid Kotku

M.  Zahid Kotku

M.  Zahid Kotku

M.  Zahid Kotku

2  — Ana Baba Haklan

3  — Nefsin Terbiyesi

4  — Hadislerle Nasihatlar 1

Hadislerle Nasihatlar 2

5  — Mü'minlere Vaazlar 1

Mü'minlere Vaazlar 2

6 "— Fetvalar (Tasavvufla ilgili)

C — TARİH SERİSİ

1  — Tarih şuuru

2 — Mühim Olaylar

3  — Abdülhamid Kızıl Sultan mı

D — DÜŞÜNCE SERİSİ

ıvl. zama Kotku M. Zahid Kotku M. Zahid Kotku M. Zahid Kotku M. Zahid Kotku M. Zahid Kotku M. Zahid Kotku ö. Ziyaüddin Dağıstani

İ. Süreyya Sırma Mustafa Müftüoğlu Mustafa Müftüoğlu

1 — GayemizProf. Dr. M. Es'ad Coşan

2 — İslâm Dünyasından Kesitler     Ahmet Varol

3 — Görünmeyen Üniversite    Ersin Gürdoğan

4 — Filistin'de İslâmî Direniş     Ahmet Varol

5 — Çağdaş Sömürge İmparatorluğu   Kemal Kahraman

E — İSLÂM BÜYÜKLERİ SERİSİ  

1 — İmam-ı Rabbani      Ekrem Sarıoğlu

F — CEP KİTAPLARI SERİSİ    

1 — lilim   M. Zahid Kotku

2 — Mü'minlerin Vasıflan     M. Zahid Kotku

3 — Cihad   M.  Zahid Kotku

4 — Namaz   M. Zahid Kotku

5 — Zikrullahm FaydalanM. Zahid Kotku

6 — Yemek Adabı   M. Zahid Kotku

7- — Sabır  M. Zahid Kotku

8 — Tevbe   M. Zahid Kotku

9 — İman    M. Zahid Kotku

10 — Cömertlik    M. Zahid Kotku

11 — Korku Ümit   M. Zahid Kotku

SEHA NEŞRİYAT YAYIN NO: 1

SErfA NEŞRİYAT A.Ş.

MERKEZ: FEYZULLAH EFENDİ SOKAK NO: 6

FATİH-İSTANBUL TEL: 524 16 00

ŞUBE: HACIBAYRAM CADDESİ NO: 12

ULUS-ANKARA TEL: 312 65 28

İZİM AHLAKIMIZ, FİLOZOFLARIN ÇEŞİTLİ AHLÂK SİSTEMLERİ İÇİN .İLERİ SÜRDÜKLERİ TENKİDLERDEN, AYIP VE ŞAİBELERDEN UZAK OLUP, YİNE •-ONLARCA TEMMENNİ EDİLEN YÜKSEK MEZİYETLERE TAMAMEN SAHİP BULUNMAKTADIR.

GERÇEKTEN DE AHLÂKIMIZ VİCDANA VE ^RFANA DAYANIR, KATI VE RUHSUZ DEĞİLDİR; HER İŞTE İYİ NİYETİ ESAS ALIR, MÜFTÜLER FETVA VERSELER DAHÎ GENE DE KALBE, VİCDANA DANIŞMAYI ÖĞÜTLER, VAZİFELERİ KORKUYLA VEYA MENFAAT HİSSİYLE DEĞİL, SADECE ALLAH RIZASI İÇİN YAPMAK GEREKTİĞİNİ SÖYLER, KİŞİYE SEÇME VE DÜŞÜNME HÜRRİYETİ TANIR, KİMSENİN OLMADIĞI VE GÖRMEDİĞİ YERDE BİLE AHLÂKLI         | DAVRANMAYI SAĞLAYACAK MANEVΠ     ." -KONTROL SİSTEMİNE SAHİPTİR.              İ



Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:


blog | about seo