Keramet

Keramet, yolda bulunan salikten zuhur eden fevkalâde ve olağan- üstü hâller diye tanımlanır. Ehl-i sünnet itikadınca Evliyaullahın kerame-ti “hak” kabul edilmiştir. 

 

Sofiler kerameti 2’ye ayırmışlardır.

(Sofi : Ashabı suffaya mensub olanlara benzeyen kimse demektir.)

 

a)Kerameti Kevniyye

b)Kerameti İlmiyye

 

Kerameti Kevniyye : Belli bir zaman içinde olup biten, geçip giden kerametlerdir.  Maddi olan oluşumları içerdiği için tasavvufta pek itibar olunmaz.

 

Kerameti ilmiyye : İlâhi Ledünni bilgi yönünden oluşan keramettir. Söylenen sözler, sohbetler, yazılan yazılar, kitaplar bu bölümün içeri-sine girer.  Daimi olarak kalan asıl önemli olan keramet de budur. 

(Ledün ilmi : Allahü Teâlâ ile ilgili bilgi ve sırlara ait gayb ve mâri-fet ilmidir.)

 

Tarîkâti Halvetiyye-i Uşşâkinin “Terzi Baba” dönemi öncesinde ve kendisinin  yetiştirilip olgunlaşma dönemlerinde zuhur edip yaşanılan ve yine kendilerinin (Terzi Baba’nın) beyanlarıyla kaleme aldığımız keramet hükmündeki bazı tecellilerine değinmek istiyoruz.

Ancak bu görülen kerametlere geçmeden önce Terzi Baba yolundan ve döneminden keramete nasıl bakılmaktadır? Açıklamaya çalışalım.

 

Esasen Terzi Baba yolunda maddi olan ve Kerameti kevniye olarak bilinen hâller kişilerde zuhur etse bile buna pek ehemmiyet verilmez. 

Hazretimiz, “bu hâllere  hiç önem vermeyin ve zuhur ettiğinde de üzerinde durmayın, bunlar salikin ayak bağlarıdır, oysa bizim yolumuz Mi’rac’dır, görülen kevni nitelikteki kerametleri de an-cak o kişinin ölümünden sonra anlatmak en doğrusudur,” beyan-larında bulundular.

 

Terzi Baba yolunda ve yolculuğunda kerametin en büyüğü “Kişiye nefsini ve Rabbını tanıtmaktır.” 

Bu yüzden Hazreti Pirimizin bütün sohbet, konuşma ve eserlerinde nefislere tesir edip, onları olgunlaştırıp nizam, kurtuluş, teslimiyet ve necata doğru götürmesi bu nitelikte olup yani “Kerameti İlmiyye”dir. Çünkü onun gönlü ve vücûdu hakkın mekânıdır.

 

Kerametin lûgat mânâsı da İkram’dır.  Bir sâlikin onunla olan yol-culuğunda zât-i olan ikramları ve varidatları müşahâde etmesini kera-meti ilmiye olarak değerlendirebiliriz. 

Sözü uzatmadan söylemek gerekirse “Terzi Baba ile görüşüp dost olabilmek kerametin en büyüğüdür.”

Tarîkât-ı Âliyyenin Terzi Baba koluna ulaşana kadar bu mübarek halkanın içerisinde yer alan, bugün için ise pek çoğu merhum (ölü) bu-lunan kimselerin yaşadığı ve aynı zamanda Hazreti Pirimizi de bizlere müjdeleyen ve bazı kerametler dediğimiz tecellileri kendi notlarından açıklıyoruz.

 

Rahmiye Annemizden rivâyet olunmuştur ki;

Efendi Babam (Nûsret Tûra Uşşâkî), anneannesi tarafindan 17 ya-şında “Uşşâki gülü” diye, yaşının ileri olduğu zamanda Mustafa Sâfî Hazretlerine, takdimi... Hazretin de Hazmi Tûra’yı kasdederek “daha seninki gelmedi,” demesi... fakat buna rağmen yine de kendisinin genç Nûsret’e dersini vermesi.

 

Bir gece yarısı dergâhta Mustafa Sâfî Dedenin seccadeye oturup tes-bih elinde şiddetli ve coşkun zikir yaptığını, bakıcı hanım fark ediyor. Bu hâlin normalin dışında olduğunu anlayıp, neticeyi beklemeye başlıyor.

Bir müddet sonra efendi hazretleri “elhamdülillâh” deyip, zikrini sona erdirip sükûnete eriyor ve yanına gelenlere de “çok şükür Nûsret’i kurtardık," diyor.

 

Nûsret o tarihlerde 18 yaşındadır ve savaşın zorlukları onun da aile-sini etkilemiştir. Babası deniz zabiti olduğu hâlde, Anadolu’ya kol ku-mandanı olarak gönderilmiş, elde avuçta ne varsa satılmış, güçlükle ev halkı hayatlarını devam ettirmeyi çalışıyor.

Bu sıralarda okula devam eden Nûsret daha yüksek okula gitmek için babası ile o zamanki denizcilik okulu imtihanlarına girmek için okula gidiyorlar. Giderken denize düşüp ıslanıyor O vaziyette imtihana girile-meyeceği için eve dönüyorlar. Dönüşte Nûsret’in babası oğluna, “oğ-lum her işte bir hikmet vardır, demek ki sana bu işte kısmet yok,” diyor.

 

Daha sonra eve geldiklerinde annesi, “hayırlısı ne ise öyle olma-sını,” ve kendisinin de bir rû’ya gördüğünü şöyle diyerek anlatmaya başlıyor:

 

“Nûsretim daha dünyaya gelmemişti. Bir gece gökyüzüne doğru bak-tım, iki minare yükseliyor ve arasında mahye gibi ışıklarla yazılmış Nûs-ret ismi okunuyor ve altında bir denizci neferi elinde tüfeği ile durmakta,” diye anlatıyor.

 

Ev halkı işlerini Mevlâ’ya teslim edip, günlük sıkıntılı yaşamlarını de-vam ettirmeye çalışıyorlar. Geçim için çalışmak lâzım...

 

Sonra Deniz Yollarına yolcu gemilerine kamarot olarak ilk hayata atılmış ve orada çalışmalarına devam ederken, bir gece “Karadeniz” isimli gemi ile Karadeniz’de Samsun seferi yaparken Ereğli önlerinde yakalandıkları bir azgın fırtınada gemi kocaman dalgalarda kabuk gibi sallanırken, bir ara denizin dibini görüp o anda bir elin kendilerini yu-karıya çekip, su üstüne çıkardığını görmüşler.

 

O zaman kaptan ile kamarot Nûsret, dergâha bir kurban adak adamışlar ve bir müddet sonra deniz sükûnet bulup sağ salim İstanbul’a limana gelip durmuş.

 

Fakat geminin ne çapası ne kaptan köşkü, hiçbir şeyi kalmamış. Dışarıya çıkınca dergâha kurban götürülmüştür. Yukarıda geçen “çok şükür Nûsret’i kurtardık,” ifadesi bu hadise içinmiş.

 

Rivâyet anneden:

Bir gün Mustafa Sâfî Baba eşi ve yakınları ile birlikte boğazdan ka-yıkla geçip bir davete gitmesi icap ediyormuş. Tam boğazdan geçerken şiddetli bir fırtına kopup denizi coşturmuş. Denizden çok korkan valide hanım “aman efendi sen koru,” demiş. O zaman Mustafa Sâfî Hazret-leri denize hitaben, “dur ya derya, senden büyükler var,” dediği an-da, o dalgalarla coşmuş olan derya derhal sükûnet bulmuştur.

 

Mustafa Sâfî Hazretlerinin yardımcısı Nuriye hanımdan dinle-dim:

Bir gün dergâh kalabalıkmış. Epey gelen giden olmuş. Yemekler ya-pılmış, tam sofralar kurulacağı sırada meydancı kadının mutfaktan çığlı-ğı duyulmuş. Oraya gidenler dolapların birinin üstünde kırkayak gibi da-ha büyük bir mahlûkun durduğunu görüp korkmuşlar. Hemen efendiye haber verip oraya çağırmışlar. Oraya gelen Mustafa Sâfî Hazretleri o hayvana bir nazar ettiğinde, hayvanın su gibi eriyip, akıp gittiğini gör-müşler.

 

Nûsret Efendimiz Hz. den rivâyet:

Bir gün Mustafa Sâfî Hz. Kasımpaşa’da câmiye giderken önüne bir sarhoş çıkıp mübarek sakalından tutup tartaklamaya ve sen şöyle kötü, böyle kötü bir insânsın dedikçe o da, “öyledir oğlum öyledir” diyerek cevap verirmiş.

 

Nihâyet sarhoş yoluna devam etmiş, fakat aklı az önce yaptığı işe takılmış. Eve geldiğinde sarhoşluğu da biraz geçer gibi olmuş. Bu hâli hanımına anlatmış. Hanımı da tartakladığı kimsenin târifini yapmasını söylemiş. O da hatırında kaldığı kadar târif etmiş.

Hanımı; “aman efendi, sen ne yaptın. O mübarek zât, Uşşâki Dergâhının şeyhidir, sen yarın hemen git özür dile” demiş.

Sabahı zor yapan adam hemen gidip efendi hazretlerini bulmuş, özür dilemiş ve hemen orada kendisine derviş olmuştur.

 

Rivâyet olmuştur ki;

Uşak’taki dergâhta bir müddet ihvan ders geçememiştir. Hep birden Hazretin hanımı olan Halva-i Bacı’ya (kendileri helvayı çok sevdiği için bu lakap takılmıştır) gidip, huzura girip kendilerinden dua etmesini rica etmişlerdir. O da tülbentinden birer parça kesip, hepsinin takkesinin üzerine dikmişler ve o gece hepsi validenin duası bereketiyle birer ders geçmişlerdir.

 

Hz. Nûsret’ten rivâyet:

Kasımpaşa’da bir gün dergâh yıkanmış, temizlenmiş, ihvan gelmeye başlamış.

 

Derken üstü başı perişan, ayakları çamurlu bir derviş içeriye girmek istemiş, Mustafa Sâfî Efendinin meydancısı, içerisi yeni temizlendi, kir-lenmesin diye onu içeriye almak istememiş. O esnada Mustafa Sâfî Efendi oraya gelip vaziyeti görünce, her ikisini de memnun etmek için gelen misafiri “haydi biz bahçeye gidelim,” deyip, alıp oraya götür-müştür.

 

Rivâyet anneden:

Annemin arkadaşı olan Hayriye Hanım kocası kahveci çavuştan çok şikâyetçi imiş. Zavallı kadına çok eziyet eder, ayakkabılannın altını so-kağa çıkmasın diye yarar, o da terlikle dolaşırmış. Artık bunu çekeme-yeceğini anlayarak, Mustafa Sâfî Babaya ricaya gitmiş, fakat odada başka biri ile konuşan Mustafa Sâfî Hazretlerinin konuşmasını bitirme-sini beklemiş.

Konuşma epey sürdükten sonra Hayriye hanıma dönüp “kızım, sa-bır sabır sabır,” demiş, başka bir şey dememiş. Sonra evine giden Hayriye hanım kocasını güler yüzlü bulmuş ve ondan sonra bir daha hiç huysuzluk etmemiştir.

 

Rivâyet anneden: (kendi başından geçmiştir.)

Gençliğinde bir zamanlar hasta (guatr) olmuş, hastalık çok şiddet-lenmiş. Muhakkak ameliyat olmak lâzım geliyormuş. Bunun için doktor-lar sayfiye ve temiz hava tavsiye etmişler. Onun için Emirgân’da bir ev tutmuşlar ve orada oturmağa başlamışlar.

Hastalığın iyice şiddetlendiği bir gün bahçede kuyu başında oturup, denize doğru bakıp “aman Ya Rabbi, canımı al da kurtulayım,” de-miş.

 

O esnada Hazmi Hazretleri ihvan ile birlikte hünkara yemeğe gi-derlerken gemide içine bir his gelip, Emirgân’da karaya çıkarlar ve ih-vanına, “hadi gelin bir yere gidiyoruz,” der ve bize gelirler, “kızım, seni bir nefes etmeğe geldim, hadi bakalım kalk,” der ve yemekler orada açılıp yenir ve ondan sonra hastalık yavaş yavaş iyileşir, ameliyat olmadan sıhhate erer.

 

Rivâyet anneden:

Dergâhta Mustafa Sâfî Hazretleri bir rehber hanım varmış, ismi İffet imiş. Bütün dergâhın işlerini görür, hanımların zuhuratlarına ba-kar, işleri idare eder, efendisinin de hizmetinde bulunurmuş.

 

Geceleri 2-3 arasında kalkınca İffet hanım saatin kaç olduğunu bile-mezmiş. Bunu hisseden Mustafa Sâfî Hazretleri, cebinden zincirli saatini çıkanp, zincirinden tutup, ona döndürüp, “bak” dermiş, iffet hanım da saate bakar ona göre işlerini tanzim edermiş.

 

Rivâyet anneden:

Bir gün Hazmi Baba ile ihvanı Bursa’ya gitmişler. Orada tanıdıkları ile Nilüfer çayına gitmişler. Orada tanıdıklarının birinin oğlu, ikram et-mek için balık tutmağa gitmiş. Balık tutarken dinamit atmış. Bunu gö-ren jandarmalar, çocuğu tutmak için gelmişler.

Bunları gören çocuğun annesi “aman efendi baba,” deyip niyaz etmiş ve Hazmi Hazretleri hemen jandarmanın yanına gidip, vakarını takınıp jandarmaya bir nazar etmiş, celâllenmiş... Jandarma yavaş ya-vaş boynunu eğmiş ve “peki efendim,” deyip oradan ayrılmış.

 

Rivâyet anneden:

Dergâhta her zaman yemek pişirilip ihvana ve fakirlere yedirilirmiş. Yine böyle bir ramazan günü akşam olmak üzere, dergâhta hiç yemek-lik yok... Onun için yemek yapılamamış. Meydancılar Mustafa Sâfî Ba-baya gidip “efendim, ne yapacağız?” diyerek üzülmeye başlamışlar.

Hazret “yemeğimiz Hak’ta, onu melâikeler pişirir” dermiş.

“Nerede ise top patlayacak, hiç olmazsa bir çorba yapalım,” demişler ve onu yapmışlar.

Herkes sofraya oturmuş, o esnada kapı çalınmış, kocaman bir tepsi pirzola gelmiş, “bunu falan zât yolladı,” deyip tepsiyi bırakıp gitmiş. Hepsi karınlarını doyurup dua etmişler.

 

Efendimizin kardeşinden rivâyet:

Nafize halam evlendikten sonra vazifeli beyi ile birlikte Malatya’ya tayin olurlar. Orada ikâmet ederlerken beyi ile aralarında biraz anlaş-mazlık olur. Bunun üzerine dayanamayıp, “aman efendi baba beni kurtar,” diye niyaz eder.

Ertesi gün Hazmi Baba Hazretleri çıkar gelir, “kızım nasılsın? darda olduğunu anladım” deyip, 1-2 gün misafir olup sonra beyin-den halamı tebdil hava için İstanbul’a götürmek üzere izin ister ve gi-derler. Bir müddet sonra beyi gelip alır ve iyi bir hayat yaşamağa baş-larlar.

 

Mustafa Sâfî Babanın halifeleri;

Osman Nurullah, İsmail Cemâli Efendi, Tevfik Refik Efendi, Gürcü Muhammed Efendi, Ahmed Rüştü, Osman Efendi, Cemâl Efendi, Şeyh Ali Dede, Molla Ahmed Efendi, Muhammed İzzeddin Safiyullah, Muhammed Hazmi... 

 

Rivâyet Nafize halamdan:

Bir gün Ankara’da memuriyet yaparlarken izinli İstanbul’a gelirler ve Fatih nüfus dairesindeki işlerini görmek için oraya giderler, işleri bitince, efendi babayı ziyaret etmek isterler ve dergâha giderler. Daha sokağa gelince bakarlar, ki Hazmi Hazretleri bahçe kapısında onları bekliyor, “Hadi kızım nerede kaldınız? Sabahtan beri sizi bekliyorum,” der.

 

Hazmi Tûra’nın halifeleri;

Nûsret Tûra, Mehmet Efendi, Hayri Efendi...

Bizzât Şahit olmuşumdur:

Vakti gelince efendi babama gittim. Beni Hazmi Efendi babaya gön-derdi. Fakir, Fatih’e gittim, dergâhı buldum ve ilk sülûkum öyle oldu. Mübareğin bir müddet sohbetinde bulunabildim. Hacca gitti ve orada hastalandı. Geldikten sonra 15 gün kadar yaşadı ve teslim-i rûh etti.

 

Bu arada bir gün Peygamber Efendimizi rû’yada görürler ve “ey sevgili Hazmim, ben senden uzakta mı idim, bu ihtiyar hâlinle niçin kendini bu kadar yordun?” demişler.

 

Sülûkumdan bir müddet sonra bir gün dükkânda çalışırken (makine basında dikiş dikerken) bir ara daldım ve o anda Hz. Hazmi’yi karşım-da rûhaniyetini görüp, fakire gayret verir gibi “hadi oğlum, hadi oğlum, lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah,” diye fakiri uyardı. Az sonra bu hâl geçince makineden kalktım ve ütüye geçtim. O anda gözüm yere takıldı. Yerde (Êayın) - (ô ye) - (… dal) dan ibaret, yan yana üç harf gördüm ve onu tespit ettim.

 

Bir müddet sonra dergâha ziyarete gidince, Hazmi Babamın rahmete kavuştuğunu öğrendim.

 

Dergâhta valide hanım “oğlum, Nûsret Efendiye gideceksiniz, efendi babanın vasiyeti bu,” dedi ve fakir hemen Nûsret Efendi Ba-bama gittim ve orada sülûkuma devam ettim. Ve o hâli anlattım.

 

“Oğlum,” dedi; “o gördüğün harflerin mânâsı, (‘ıyd) bayram demektir, o anda onun bayramı imiş, sana o malûm olmuş,” dedi. Fakir de o zaman meseleyi anladım.

 

Hazmi Efendi Baba Fatih Câmiinde vaaz ederdi. Fakir bir gün dinle-meye gitmiştim. Orada Hz. Nuh’tan bahsettiler ve Mesneviden okudu-lar. Orada Hz. Nuh’un sırrını öğrendim.

 

Kûr’ân-ı Keriymde “vester şevsiyab” denir. Yani Nuh’un irşatlanna kulak asmayan ümmeti elbiselerini başlarına çekip, duymamazlığa gel-diler, diye konuştu. Mübarek kelâmlarını dinledikçe hakikatlerini anla-maya başladım.

 

Bir gün Üner ile birlikte efendi babamı ziyarete gittik. Akşam oluyor-du, efendi babam evde yalnızmış. Ev halkı başka bir yere gece yatısına gitmişler. Fakat geldiğimizde, efendi babamın üç kişilik balık pişirdi-ğini ve bize yemek hazırladığını gördük, sonra hep birlikte lokma ettik.

 

Annemden rivâyet:

Bir ramazanda, dergâhta akşam olmak üzere imiş, fakat iftarlık yok-muş. Ev halkı Hazmi Baba’ya “ne yapacağız,” diye sorduklarında; “yemeğimiz Hak’tadır, üzülmeyelim,” dermiş. Ve az sonra da Nûs-ret Bey elinde etler, içeriye girmiş. Bunun üzerine Hz. Efendi Baba “bu gün Nûsret Allahlık (Rezzaklık) yaptı,” demişler. Hane halkı hemen yemeği hazırlayıp iftar etmişlerdir,

 

Bizzât şahit olduklarım:

Bir gün Tahir Üner ile birlikte Efendi babayı ziyarete gittik. Epey konuştuktan sonra dedi ki; “roman, şu bu gibi şeyleri okuyup zih-ninizi dağıtmayın, ‘La dame au camelia’ ve daha başkaları gibi,” diye nasihat etti.

Tekirdağ’a geldiğimizde gördük ki; “La dame au camelia” filmi oynuyor. Bu gibi şeylerden uzak durmaya baktık.

 

Bizzât şahit olduklarımdan:

Bir gün Efendi babamı ziyarete gitmiştik. Sonra izin isteyip, başka bir yere gidip orada ders yapacağız dedik. O dedi ki kapıdan çıkarken:

“Deryada yıkanıp temizlendiniz; hadi gölde gidip kirlenin.” Bunun mânâsını çok seneler sonra anladık.

 

Bizzât şahit olduklarımdan:

Efendi babam gişede çalıştığı günlerde ziyaretine giderdim. Eğer ge-mi yok da gişe kapalı ise, az sonra kapıyı açar, fakirin geldiğini görme-den anlardılar. Ve kapıyı açıp buyur ederdi, ilâhi sohbet yapardı.

 

Bizzât şahit olduklarımdan:

Yine efendi baba gişede çalışırken ziyaretine gittim. Epey konuştuk-tan sonra fakire bir elma ikram etti, dönüşte onu yedim ve bir ders geçtim.

 

Bizzât şahit olduklarımdan:

Efendi babam gişede çalışırken o muhitin umumi tuvaletine bakan yokmuş. Her gün iş dönüşü oraya uğrar, temizler ve sonra eve gider-miş, fakat kimseye belli etmeden.

Fakir onu çok sonra fark ettim. Akşam üstü iş dönüşü bazen eve gi-derken, “hadi oğlum sen şu taraftan git,” diye başka yol gösterir, “ben de şimdi geliyorum,” deyip tuvaletin olduğu tarafa giderdi.

Sonradan anladım ki; orasını temizler, böylece nefsini alçaltır ve di-ğer mü’minlere de faydalı olurmuş.

 

Bir Pazar günü Efendi babamı ziyarete gitmek için yola çıktım. O gün mübarek, ev halkına “bu gün nûrlu biri geliyor,” demişler. Fakir o gün hakikaten rûh âlemim çok yerinde idi, eve vardığımda bu müjde ile karşılaştım.

 

Fakirin şahit olduklarımdan:

Bir gün Tahir Üner ile birlikte Hazmi Tûra Hazretlerinin kabrini zi-yarete gitmiştik. Az sonra yanımıza bir yaşlı zât geldi.

“Akşam bir emir aldığını ve Hazmi Babamın ziyaretine gitme-sini,” söylemişler, o da gelmiş.

Fakirleri orada görünce, “sebebi buymuş,” dedi, çok sevindi ve ağladı.

Sonra kendisini tanıttı ve Hazmi Babanın halifelerinden Mehmet Efendi olduğunu ve şeyhinin mümkün olsa ayağının suyunu içeceğini söyledi.

Dua ettikten sonra bir müddet daha konuştuk, sonra ayrıldı gitti. Epey bir müddet sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu öğrendim.

 

Yukarıda ismi geçen Tahir Üner bey, baştaki ikinci resimde Nûsret Efendi’nin sol yanında görülen Necdet Bey’in Tekirdağındaki, ilk yol ar-kadaşlarından birisidir.

 

1994 senesinde genç denebilecek yaşta vaki olan vefatına çok üzü-len Terzi Babam, bu üzüntüsünü arkasından şu şiiri ile dile getirmiştir.

 

O dönemde bir acı kayıpları daha olmuştur, ki o da “5 tabut” zuhu-ratında belirtilen 1989 yılında elektrik çarpması sonunda vefat eden Erdinç Çakım isimli kardeşleri imiş.

 

 

BİR DOSTA

10.01.1994

 

Bu gün mahzunuz hem de üzgün,

Kalbimiz yanık bağrımız süzgün,

Hak yolunda yürüyen düzgün,

                              Dostlar aramızdan bir can gitti

 

Kardeşti kardeşlere her dem,

Olmuştu vaktiyle Adem,

Yordu onu biraz bu alem,

                     Dostlar aramızdan bir ihvan gitti.

 

Aşıktı o cemâlullaha,

Ulaştı bir gün ehlûllaha,

Dua ederdi hep Allah'a,

                     Dostlar aramızdan bir aşık gitti.

 

Kemal yolunda eyledi sefer,

Kazandı nefsine hep zafer,

Alırdı manadan çok haber,

                     Dostlar aramızdan bir kemal gitti.

 

Nurla doldurdu benliğini,

Aradan çekip senliğini,

Giymişti derviş gömleğini,

                     Dostlar aramızdan bir derviş gitti.

 

Parlaktı hep yıldız gibi,

Olmuştu ilim sahibi,

Genişti gönlünün sahili,

                     Dostlar aramızdan bir yıldız gitti.

 

Gönül alemine dalmıştı,

Masivadan boşalmıştı,

Şeyhinden çok feyz almıştı,

                     Dostlar aramızdan bir gönül gitti.

 

Bir ses oldu ömrü boyunca,

Coşardı bir Hak söz duyunca,

Zikr etti hep ömrü boyunca,

                     Dostlar aramızdan bir ses gitti.

 

Ruh gibi hafifti varlığı,

Bilirdi yokluğu darlığı,

Açıktı duyardı kulağı,

                     Dostlar aramızdan bir ruh gitti.

 

Selâm derdi gelen geçene,

Demezdi kimseye banane,

Etmedi kimseye bahane,

                     Dostlarına selâm verdide gitti.

 

Üç ayların nurlu başında,

Elli sekiz olan yaşında,

Bereketli mana aşında,

                     Dünyadan müddeti doldu da gitti.

 

Güner Tahir Hû ile zahir,

Kendini bildi, buldu ahir,

Unvan oldu "fahri fakir"

                     Dünyadan Hû ile Hû deyip gitti.

 

Bayramdan evvel göçtü buradan,

Çıktı aradan kaldı yaradan,

Seyredip deryadan karadan,

                     Dostlarına bayram etmeğe gitti.

 

Oku ruhuna sen de Fatiha,

Hoş gör eğer buldunsa bazen hata,

Helal et hakkını son defa,

                     O herkesi gönülden sevdi de gitti.

 

Hz. Nûsret’ten rivâyet;

Hazmi Efendi Baba gençliğinde Erzurum’da imiş, tahsil için İstan-bul’a gelmiş. Gelmeden evvel orada bir mübarek şeyhi de varmış, İs-tanbul’da tahsil yaptığı sıralarda, arkadaşları onu ders bittikten sonra hep kahveye götürmek isterlermiş. Fakat o gitmez, hemen handaki odasına gider, derslerine çalışırmış. Bir gün yine arkadaşları çok ısrar etmişler, zorla kahveye götürmüşler. O da oturup arkadaşlannın oyununu seyretmeye başlamış.

Oturduğu yer kapıya karşı imiş. Arada sırada kapıdan giren çıkana bakarmış. Bir ara gözü yine kapıya takılmış, aman efendim o ne; Erzurum’daki şeyhi kapıda durup onu seyretmiyor mu!.. Hemen yerin-den fırlayıp ayaklarına kapanmış, fakat o anda da hazret ortadan kay-bolmuş.

Bunun üzerine orayı terk edip hemen odasına gitmiş, tövbe etmiş ve bir daha kahveye gitmemiştir.

Hazmi Efendi Erzurum’daki şeyhi vefat edince, İstanbuldaki Uşşâki Dergâhına gidip Mustafa Sâfî Babaya derviş olur ve orada Hakk’ın sev-gisine erer ve Sâfî Babanın kızıyla da evlenip damat olur.

 

Fakirin şahsında olanlar:

Bir gün dükkânda çalışıyorum, müşterilerden biri çocuğunun bir rû’- ya gördüğünü ve merak ettiğini bir ara söyledi. Fakir de şöyle izah et-tim: “Yakınlarda Kıbrıs’ta bir çatışma olacak, fakat kısa süre-cek,” dedim. Nitekim bir müddet sonra Kıbrıs’a hava hücumu oldu ve kısa sürdü.

1971 Senesinin sonuna doğru bir gece mânâ âleminde fakire taç ve hırka giydirildi ve mânevi vazife verildi.

 

Rivâyet Nafize halamdan:

Bir gün Hazmi Efendi Baba dergâhın bahçesinde ağaca çıkıp yemiş topluyormuş. Bir ara “Ya Allah” deyip kendisini yere atmış ve sonra kalkıp kendini üstünü basını temizleyip, yanına gelenlere “Hatice’yi kurtardık” demiş.

Aradan birkaç gün geçip Hatice Hanım Ankara’dan gelip, “Efendi Baba, büyük bir kaza atlattım, az daha ahireti boylayacaktım,” demiş.

Bu hanımı ve beyini sonraları çok gördüm. Birlikte sohbetlerde bu-lunduk, ikisi de tevazu sahibi hoş kimselerdİ. Çok hizmetleri olmuştur.

 

Fakirde tecelli edenler:

Bir akşam mânâda akrabalardan birinin bir erkek çocuğu olduğunu gördüm, fakat çocuk beklediklerinden haberim yoktu. Ve onların iki kız çocuğu olup, üçüncüsünü de erkek istiyorlarmış.

Fakir eşime, “onların bir erkek çocukları olacak inşeallah,” de-dim. Aradan iki ay geçmeden hakikaten bir erkek çocukları dünyaya geldi.

 

Fakirin de iki erkek çocuğu olacağı, daha sülûkumun başında mânâ-da gösterildi, ilk çocuğumuz dünyaya gelmeden bir müddet evvel Efendi Babamdan, “ne isim koyayım?” diye sorduğumda, “‘İzzet’ veya ‘Cemâl’ koy” dedi. Fakir de ilk çocuğuma İzzet ismini koydum.

 

Aradan 8 sene sonra, mânâda hanım ve ben ikinci çocuğumuzun olduğunu gördük.

“Demek artık vakti geldi,” dedik, zuhura çıkmasını bekliyoruz, inşeallah ismini Cemâl koyacağım.

 

İhvandan, Bakırköylü Ahmet Efendi isimli bir zât var. Uşşâkiliğe ait bir küçük kitap vardı, Fakir anneme, “o kimde ve nerede acaba,” di-ye sordum. O da Ahmet Efendide dedi.

Bir bayram günü ziyarete gitmiştim. O zaman bizim hanım evde otururken, “gezmeye gidelim, Nafize Halaya bakalım,” dedi.

Fakir de evde oturup sohbetlerde bulunup, hem de yardım etmek is-tiyordum. Fakat hanım huzursuz olmaya başladı ve kalktık yola çıktık. Az sonra Ahmet Efendi ile karşılaştık. O da eve ziyarete geliyormuş. Sonra biz gideceğimiz yere gittik fakat evde bulamayıp hemen döndük ve Ahmet Efendi daha oradaydı. Kitabı getirmesini rica ettim ve bir müddet sonra getirdi.  (*)

 

Bir gece, Mustafa Sâfî Baba mânâda validemize yani kendi eşine “artık gel” deyip ahirete davet eder. Sabah merakla uyanan validemiz hemen halifesi ve damadı Hazmi Babaya gelir ve gördüklerini anlatır, fakat ölümden de korkar.

 

Sonra Hazmi Baba, valide ve canlar Sâfî Babanın kabrine gidip dua, niyaz, Kûr’ân, zikir yaparlar ve sonunda Hazmi Efendi “efendi babacı-ğım, annemi getirdim,” der ve arkasından da “müsaadelerinizle gene götürüyorum,” der ve ayrılırlar. Ondan sonra daha çok seneler yaşar.

 

Hazmi Babam vefat edince, bütün ihvan cenaze törenine gelmişler. Nûsret Efendi Babam da gitmiş, cenazeyi hazırlamışlar. Kûr’ânlar okunuyor, dualar ediliyor, zikirler yapılıyor, bütün muamele de tamam-lanınca Kasımpaşa’daki kabrine götürülmek üzere yola çıkarılıyor.

Epey bir müddet gittikten sonra, Nûsret Efendi Babam, hanımı Rah-miye anneme, “ben daha fazla gidemeyeceğim, dayanamıyorum,” deyip, yavaşça yanlarından ayrılmış.

Kafile kabristana gelmiş, mevta gömülmüş, gene Kûr’ânlar okun-maya başlamış; zikirler, dualar, ağlamalar, feryatların sonu gelmiyor.

Bir ara ihvandan biri Rahmiye annemin yanına gelip, “Nûsret Bey nerede?” diye sorunca, daha yanda bulunan bir zât hemen atılıp, “şu-radaki ağacın altında dua ediyordu, görmedin mi?” demiş ve onun da orada hazır olduğunu bildirmiştir.

 

Gene, Hazmi Babamın evlâtlarından “Allah’ın Mustafa”sı diye isimlendirilen bir zât vardı. Fakir, birkaç sefer görüştüm.

Bir sefer o anlatmıştı:

Bir ara memleketine gitmiş, aylardan Ramazan imiş, teravih kıldırı-lacakmış fakat hoca efendi hastalanmış. Namaz kıldırmaya imam yok-muş. Mustafa Efendinin orada bir eski şeyhi varmış. O, ona “namazı sen kıldır,” demiş. Mustafa Efendi, “ezberim yok,” dediyse de; “kıl-dıracaksın,” diye diretince şeyhi, hemen namaza başlamışlar.

 

(*)  Not : Bu kitap, kitaplarımız arasında 8 numarada çıkan Os-manlıca’dan çeviri “Tuhfet’ul Uşşakiye”dir

 

Fatihadan sonra hiç ezberinde olmayan şeyleri okuyup ramazanı tamamlamışlar.

 

Bu zâtın ağzından düşürmediği bir ilâhisi vardı ancak aklımda kalan cümleleri bu kadardır.

Oldum yine nefse esir

Ahvalime sensin habir

 

(Bu bölümü ilâhinin nakarat bölümüdür.)

Ey sakii kevser Ali             

Damadı peygamber Ali                     

 

Bir de Rahmiye annemden duyup ilâhi defterime kaydettiğim Uşşaki ilâhisi vardır onu da belirtelim.

 

                          ASİTANEN SENİN

 

               Asitanen senin darül emandır,

            Şerabı vahdetle kalbimiz kandır,

            Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,

            Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay

               Allah, Allah, hû, hû, Allah.

 

                          Tarikat Pirleri sana geldiler,

                          Kutbul vakt olduğun bildiler,

                      Hizmetin yoluna canlar verdiler,

                      Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,

                      Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay

                           Allah, Allah, hû, hû, Allah.

 

       Enbiya, evliya ervahı bile,

       Arifi aşıkan erenler ile,

            Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,

            Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay

               Allah, Allah, hû, hû, Allah.

 

                 Hazreti Ali’den almışın desti,

                 Hazreti Rasûlun sevgili dostu

                 Bir kuru tahtadır döşeği postu,

                      Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,

                      Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay

                           Allah, Allah, hû, hû, Allah.

     

       Ravzana yüz süren olur, ber murat,

       Tarikat rüknünde kıldık içtihat,

       Hüsâmi kulundur eyleme azat

            Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,

            Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay

               Allah, Allah, hû, hû, Allah.

 

Yeri gelmişken Nûsret Babamın da “Biz Uşşâkileriz” isimli ilâhisini ilâve edelim.

 

                           BİZ UŞŞÂKİLERİZ

 

Neş-e poşı Hazret-i Mustafayız,

Muhibbbanı Aliyyel Murtazayız,

Ehl-i Beyt-e bir mir’at-ı safayız,

Biz Uşşâkileriz berk-i Hüdayız.

Hû, Hû, Hû, Allah

Hay, Hay, Allah.

 

Hak güneşi tariklerin başıdır,

Gönlümüzde son yol aşkın yoludur,

Kervanımız aşıklarla doludur,

Biz Uşşâkileriz bahr-ı safayız.

Hû, Hû, Hû, Allah

Hay, Hay, Allah.

 

Levlâke Levlâk lema halektul eflâk,

Hayran bize ins ü melek ve eflâk,

Haktan gayrı yoktur asla inhimak,

Biz Uşşâkileriz Nûr-u Hüdayız.

Hû, Hû, Hû, Allah

Hay, Hay, Allah.

 

Hep dertliyiz fekat aynı devayız,

Alem bize gıbta etse sezayız,

Aşk denen cevhere mübtelâyız,

Biz Uşşâkileriz sırr-ı cihanız.

Hû, Hû, Hû, Allah

Hay, Hay, Allah.

 

Zaman olur başımız hep sücutta,

Ne ten kaldı ne can kaldı vücutta,

Huzurdayız arş üstünde huzurda,

Biz Uşşâkileriz Nûr-u Hüdayız.

Hû, Hû, Hû, Allah

Hay, Hay, Allah.

 

1976 Senesinin sonlarına doğru bir gece mânâda 5 tabut gördüm. Biri Erdinç’in, biri Rahmiye Annemin imiş. Tekirdağ’a gelmiş, burada rû-hunu teslim etmiş, defin hazırlıkları yapılıyor.

Üzüntüye sebep olmaması için kimseye söyleyemiyorum. “Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler.” Burada defin olunacakmış.

Daha sonra anlaşıldığı üzere geriye kalan üç tabuttan biri Nûsret Babamın, diğeri damadı Ali eniştemin ve diğeri kızı Nuriye ablamın imiş. 

Cenab-ı Hakk hepsine rahmet-i ilâhiyyesi ile muamele etsin. Amin.

Bütün geçmiş büyüklerimizin ve ihvanın ruhlarına (El Fatiha).

 

Bizzât şahit olduklarım:

Efendi babam ile Rahmiye annemi zaman zaman bizde kalmaları için gider alır, misafir ederdik. Böyle geldikleri zamanlarda onları Marmara’- yı dolaşıp gezdirerek yerlerine götürürdük.

Bu geliş gidişler arasında onları nereye gezmeye götürdü isek, son-radan o yörelerden dostlarımız olmuştur. Bu hâle ben de gerçekten hayret etmişimdir.

Şu açık olarak ortaya çıkmış olmaktadır, ki kendisinde bulunan “Nûr-u Muhammed-i” oralara tesir ettiğinde zaman içerisinde o yö-relerde zuhura çıkmaya başlamıştır.