İnsân

İnsânlar ve şuurlu varlıklar ALLAH ve âlemin varlığı hakkında ne dü-şünürlerse, ne tür yargıya varırlarsa varsınlar, bu düşünceleri onda hiç bir değişiklik meydana getirmez. O düşünceler mahallin idra­kidir onları bağlar ve sınırlandırır.

 

Biz burada konumuz “İnsân” olduğu için onu ele alalım.

İnsâna dendi ki,

- sen sadece şu bedenden ibaret değilsin, aslını ara...

- şöyle şöyle yolları vardır...

- âlem halk edilmiştir, varlıklar hayâlden ibarettir...

- evvelâ madde âlemini terk,

            sonra melekûtu,

            sonra sıfat,

            sonra Zâtı da geç; 

nihâyet “A’mâ” hâline gel.

 

O da bütün bunları teferruatıyla öğrenir ve gerçek hâli bulmaya ça-lışır.

Uzun ve yorucu çalışmalardan sonra gözünden “ef’âl âlemi” kalkar,

daha sonra, “esmâ âlemi” de kalkar,

daha sonra, “sıfat âlemi” de kalkar,

daha sonra, kendini “tek zât” olarak müşahâde eder,

oradan, “A’mâ” yaşantısına geçer.

Bu ise, Zâtının gizliliğidir amma kendine gizli değildir.

 

Şimdi bu müşahâdeye geçen kimsenin gözünde ne âlem kalır, ne benlik, ama o, müşahâde edenin gözünde ve yaşantısındadır.

 

Acaba gerçekten de âlem ve gerçek benlik ortadan kalkmış mıdır?

- Hayır. 

 

Âlem ve gerçek benlik olduğu gibi her şeyi ile durmaktadır ve kalk-ması da zaten mümkün değildir.

 

Peki şimdi ne olacak?... bu müşahâdenin kemâli için kendinde yok olan âlemlerin tekrar yerli yerine gelmesi lâzımdır.

 

O mahale gelmeye bilir de... “A’mâ” ve “Ahadiyet” hâlinde yaşar; amma ekmel olan gelmesidir.

 

Fakat bu geliş nasıl olacak?... Şimdi oraya gelelim.

Zât’ın “A’mâ”da durması mümkün değil, kendi varlığını ortaya koy-ması şanının icabıdır.

 

 

İşte bu yüzden “A’mâ”da bir tecelli olur,

ismi “Tecelli-i Vahid”dir yani tek tecelli...

 

İşte bu tecelli, evvelâ “zâtî tecelli” ismini alır ve “ahadiyete” geçer. Ancak “A’mâ”da beraberdir, fakat orada “Zât” öndedir.

 

Aynı tecelli “Zât”tan yani “Ahad”dan ® “Vâhid”e geçer.

Geçerken de,

hem “Ahad”ı, hem de “A’mâ”yı  ® “Vâhid”e taşır.

Ancak burada “Vâhid” zuhurda, onlar (Ahad ve A’mâ) bâtında­dır.

 

Aynı tecelli “Vâhid” den ® “Rahmân”a geçer.

Geçerken de

Vâhid”i “Ahad”ı,  “A’mâ”yı da yüklenir, hep birliktedir.

Burada “Rahmân” zuhurdadır.

 

Aynı tecelli yani “Tecelli-i Vahid”

“Rahmân”dan ® “Rabb”a yani “esmâ”ya geçer;

Geçerken de

“Rahmân”ı, “Vâhid”i “Ehad”ı ve “A’mâ”yı, oraya da taşır.

Fakat burada da “Rab” zahirdir.

 

Yine aynı tecelli, “Rab” dan ® “Melik”e geçer;

Geçerken de

“Rabb”ı,  “Rahmân”i, “Vâhidi Ehad”ı ve “A’mâ”yı, “Melik”e taşır

yani “Ef’âl âlemine” taşır.

 

İşte “Ef’âl âlemin”deki yaşantı böyle kemâlli bir yaşantıdır.

Yani “A’mâ”sıyle “Ehad”ıyle, “Vâhid”iyle, “Rahmân”ıyle, “Rabb-ı” ve “Melik”iyle ve bunların kapsamında olan bütün özellikleriyle mev-cuttur.

 

İşte ef’âl âleminde, “ALLAH”ın aldığı isim, “Melik”tir.

Fakat bütün özellikler bünyesindedir.

 

Ancak şöyle diyebiliriz burada;

“Melik” ismi, bilfiil  ® diğerleri, bilkuvve vardır.

Aslında hepsi, hem bilfiil, hem de bilkuvvedir, o da ayrı mesele....

 

“ALLAH”ın

Ef’al âleminde      aldığı isim,   “Melik”tir.

Esmâ âleminde    aldığı isim,   “Rabb”dır. 

Sıfat âleminde     aldığı isim,   “Rahmân”dır.

Lâhud âleminde   aldığı isim,   “Vâhid”dir.

Zât âleminde       aldığı isim    “Ahad”dır.

kendi gizliğinde    aldığı isim    “AM”dır.

 

Bütün bu sayılanlar ise, birbirlerinden kopuk ayrı ayrı yer­lerde başka başka mahallerde değildir. Hepsi birden tek bir şey, tek bir hakikat, tek bir varlık, tek bir isimdir. O’na verilen bütün târif babında söylenenler bir tarafa bırakırsan geriye bir söz kalır oda “A’mâ”dır.

 

“A’mâ” dendiği zaman bütün âlem ve varlıklar, “yok” mânâsına değildir. Kendinde kendi olarak, kendini bilmesi hükmü­dür.

Bütün varlıklar tümüyle vardır, ancak “Tecelli-i Vahid” hükmü ile hepsi, “A’mâ” özelliğindedir. Artık burada tabii “hepsi” sözü de ge-çersiz; anlamaya çalış.

 

Aslında buraları anlamak gerçekten çok zor bir uğraştır. ALLAH’ın rahmeti o dur ki, âlemi kendi özünden ve özün­de, kendinde meydana getirdi, hatta meydana getirdi dahi diyemeyiz, söylenecek tek şey kendidir.

 

Sen bunu kendini idrak ettiğin genişlikte “kendimde” dersin çünkü sen de o bütünden ayrı değilsin, ancak her zuhur mahalli, zâtının nasibi kadarını alır, idrak edebilir.

 

İşte “Ef’âl âlemi” diye isimlendirilen aynı zamanda “Zât âlemi” de olan “Mevcud” ismiyle anılan özellik yaşantı tek bir yaşantıdır.

Fakat burada bulunan her bir zuhur mahalli de, kendine has zâtıy­la sıfatıyla esmâ ve ef’âliyle bilfiil mevcuddur, tektir ve hepsi de ger-çekten birbirinden mutlak olarak özellikleri bakımından ayrıdır, ancak bu ayrılık genel tekliğe zarar vermez, çünkü özü ve mayası, “Tecelli-i Vahid” ki, bu “Tecelli-i vahid” bir defa olmuş ve bitmiş de değildir, sürekli ve devamlıdır.

 

“Vâhidiyet” ve “Rahmâniyet” âleminde aldığı isim,

“Tecelli-i İlâhi”

 

“Esmâ” ve “Ef’âl” âleminde aldığı isim ise,

 7§æ¤b ( ó©Ï  ì¢ç §â¤ì í   £3¢×

“külle yevmin hüve fiy şe’nin”

 

“hüve” külle yevm olarak şe’n’dedir.”  

(şe’n: iş, hadise, ahval, hâli tavır oluşumda)

 

“Beşer” ismi ile meydana gelen varlık, beşeriyet şartlanmala­rı ve idrakiyle hayatını sürdürmeye başlar. Kendi gerçek asliyyetini bulması gerektiğini anlar ve çalış­malarına başlar.

 

Bu arada evvelâ “Ef’âl âlemini terk et,” derler; onu terkeder. Terkeder amma o kadar kolay değil tabii, sonra “Esmâ” sonra “Sıfat” diye devam edilir.

 

Acaba terkettiği âlemler gerçekten terk oldu mu... geniş mânâsı ile, yoksa kendi idrakinde mi terk etti?...

 

Aslında âlemlerin geniş mânâda terki mümkün değildir, kişi onları kendinde terk ettiğini sanır; böyle de olması lâzımdır, başka türlü bir üste çıkamaz ancak onda âlemlerin gerçek yönde terki değil kendindeki beşeriyetinin getirdiği kendine has âlemler hakkın­daki hayâli zannının terkidir.

 

Âlemlerde terk edilecek bir zerre yoktur; terk edilecek tek şey, ha-yâle dayanan kanaatlerdir.

İşte böylece âlem her mahalde ve tek bir mahalde her özelli­ği ile tektir.

 

Bu hususta ne tür düşünce ve kanaat olursa olsun o düşünce ve ka-naat mahalline aittir, genel mânâda olamaz.

O mahal denilen de ayrı bir şey olmadığından oradaki düşüncede kendine göre haklıdır, ancak genel adeti değiştirmez, bulunduğu mahalli ilgilendirir ve bağlar.

 

Birimlilik ve mahallilik düşüncesinden çıkıp genel bir ihata ile her şe-yin yerli yerinde hakkını vermek, yaşamak ve yaşatmak en güzel şey-dir.

 

Allah cümlemize en geniş idrakleri nasib etsin, bir şeyin gerçeği önümüzde açılınca şaşırıp kalmayalım, daha evvelden o gerçek­leri idrak etmiş olalım.

 

* * * * *

 

Daha sonra öğlen oldu, namaz kılıp tekrar günlük işleri yapmağa başladım.  Öğlenden sonra daha çok düşünceye kayıyorum sakinlik var. 

 

Akşam oldu yemek yeyip kalktım, “biraz zikr yapayım” dedim. Başladım, bir müddet sonra göğsümden bir şeyler yayılmağa başladı yavaş yavaş genişledi, kollarıma, başıma doğru istila ederek ilerledi ni-hâyet her tarafımı sardı ve her uç noktadan dışarıya doğru çıkmaya başladı.

Bu hâl epey devam etti sanki içimde bir şeyler yanıp yok olup gidi-yor eriyor gibiydi, yavaş yavaş o hâl sakinleşmeye başladı; yayılma sür-düğü gibi toplanmaya başladı.

Nihâyet elle­rimden parmaklarımdan sanki akıyor gibiydi. O akış parmaklarımda epey devam etti, sonra onlar da kesildi; ben de zaten yorulmuştum.

 

Biraz dinlenmek için durdum, bant dinlemeye başladım. Epey dinledikten sonra kafam ağırlaşmaya başladı, dinlemeyi bırakıp azıcık uzandım. Bir müddet sonra kalktım saat yarım olmuş, abdest aldım yatsıyı kıldım.

 

Oturduğum yerde tekrar zikre başladım. “Allah” zikrini çeki­yordum epey devam etti. 

Bilincime bağzı şeyler gelmeye başladı, aynı anda bir çok şeyler be-lirir gibi oluyordu. Türlü hayvanlar, değişik yerler görüş sahası açılıyor; çok şeyler o sahaya sığıyor gibi...

 

Bu arada bir de insân silüetinde, çok kıvırcık saçlı saçlarının dipleri siyah yukarılara doğru beyaz kırçıllı küçük yüz, esmer omuzuna bir örtü atmış doğulu kıyafetinde yüzü ve saçları parlıyor gözleri aşağı doğ­ru, böylece yan tarafta duruyor.

 

Bir de birbirlerine saldıran iki topluluk kılıçlarla... Bunların üstünde durmuyorum, uzaklaştırmaya çalışıyorum. Üstünde dursam herhâlde artacak fakat bu hâl benim kendimi daha iyi tanımama yardımcı oluyor.

 

Az sonra zikri “Ahad”a çevirdim, ona devam ettim, bir müddet sonra da kestim.

Şimdi düşünüyorum acaba bu gördüklerim hayâli mi?... Evet hayâl, fakat ben gerçek; gerçek olan benim.

 

Bunu daha iyi anlıyorum, o hayâller de bende olduklarından, onlar da gerçek, ama onlar benimle var, benimle gerçek, kendi kendilerine değil... Çözümü çok zor bir bilmece, hem varlar, hem yoklar; hem yoklar, hem varlar.

 

Hangi mertebede bulunursan, o mertebenin örtüsü yani bedeni o merte­beye göre gerçektir, diğerine göre hayâl hükmündedir ama hayâli de olsa vardır, ama ben bunlarla kayıt altına girmem, fakat dışıma da atamam. Hayâl denilen şey de, hayâlliği yönünden de olsa, yine ger-çektir.

 

Bu hâl ve idrak-ı yaşantıyı sonuna kadar götürmeye çalışıp, kişi ken-dini mümkün olan en geniş mânâda tanımaya çalışmalı. Bu dünyadaki süremiz dolmadan müşterisi ve talepçisi olduğunuz “Lâtife-i ilâhi”den ne kadar alabilirsek o kadar gerçek benliğimizde genişlemiş oluruz.

 

Piran hazaratından niyazımız yolumuzda mümkün olduğu kadar lü-tûf ve ihsan etmeleridir.

Zaten sonsuz lütûfları eksik değil ki, aciz olarak şükrederiz.

 

Bu günde böyle geçti saat epey ilerledi isti­rahate çekiliyorum yarına ya kısmet.

 

30/06/985 Pazar 

Sabah kalktım mutat işler, elimi yüzümü yıkadım abdest aldım, iki rek’at namaz kıldım bir müddet zikr yaptım daha sonra yine duşün­meye başladım.

 

Buraya gireli bir hafta oldu “Ef’âl âlemi” şartları için­deki süremiz doluyor, her hâlde bu gün öğlen civarında buraya “elveda” der çıka-rım.

 

Zaman denen şey ne acaba?...

Zamanı her mertebede ayrı isimlendirmişler ve dört türlü belirtmiş-ler; “zaman”, “vakt”, “an”, “dehr”... Bunların her birerleri ayrı mer-tebede ve ayrı ifadede kullanılıyor.

 

Zaman sözü, dünyanın da içinde bulunduğu “Ef’âl âleminde” ge-çerli birbirini takib eden hadiselerin sıraya dizilişi ile meydana gelen hâl.

 

Vakt ise, “Esmâ (isimler) âleminde” geçerli, burada hadiseler yok isimlerin mânâları tek bir mânâ olarak mevcud bunun ifadesi de “vakt” oluyor.

 

An ise, “Ceberut âleminde” geçerli; burada da tek ve kül olarak kendi varlığını kendi olarak bilişi, bunun ifadesi de “an” oluyor.

 

Dehr ise, “Ulûhiyet âleminde” geçerli; “Ulûhiyet âlemi” ise, belirtilen bütün âlemleri kapsamında toplar böylece “dehr” ismini alır ve bu hususta çok kuvvetli tenbih vardır “dehr’e küfretmeyiniz dehr Allah’tır” haberi verilerek bu mânâ anlatılmak istenmiştir.

 

Yine gelen haberlerde,

     bir saat tefekkür bir yıllık

     bir saat tefekkür yetmiş yıllık

     bir saat tefekkür bin yıllık nafile ibadetten hayırlı olduğu

bildirilmiştir. 

Burada geçen süre tefekkür hâlinde olarak ortalama yüz saattir.

 

Yine yukarıda belirtilen haberin de ortalamasını alırsak, o da yetmiş (70) senedir,  (100 x 70 = 7000).

Şurada kalınan süre zahire göre her ne kadar bir haftalık zaman ise de mânâya göre yedi bin (7000) senedir.

 

Buraya kırk yedi yaşında girdim, yedi bin kırk yedi yaşında çıkıyo-rum sakın mubalağa yaptığımı sanmayın az bile dedim, yaş veya zaman sözü beni kaplayamaz, bunu Âdemliğim üzerinden söyledim.

Onun da bu âleme gelişi ortalama yedi bin sene civarındadır, bütün peygamberlerde seyrettim onlarda idim hepsiyle birlikte.

Âdem’e “ilmi rûh”tan nefy ettim, şimdi “Kûdsi rûh”tan nefy ediyorum.

 

Velhasıl buraya giren çıkmadı, çıkan da giren değil; zaten olan oldu, geçen geçti, hepsi burada kaldı, hayâl oldu ama ben yine benim ve gerçek BEN.

 

Hücre dostlarına selâm,

Bu oldu son kelâm,

Hoşça kalın vesselâm,

                             Huu, uuu,

 

Necdet Ardıç

Tekirdağ

30.06.1985