Halvet'ten Notlar

Bir müddettir halvet’e girmeyi düşünüyordum gerekli mânevi izni gönlümden aldıktan sonra 22.06.1985 Cumartesi gecesinden başla-mak üzere 30.06.1985 Pazar’a kadar olan süreyi bu işe tahsis ettim ve sene tatili süresini ona göre ayarladım.

 

O gün gelmeden kendimi bu duruma  alıştırmak için hazırlan­maya başladım.

 

“Murakâbe”

Bir ses ALLAH, “her şey necdetle konuşur artık dedi,” diyor.

İnsân ve cinlerin yapıları, yüz hatları ayrı hemen farkediliyor.

 

Gavsül A’zama niyaz ediyorum daha belirgin.

Hiçlikte bir hâl, bir ses “kim o,” diye soruyor;

başka bir ses, “Necdet” diye cevap veriyor.

 

* * * * *

22/06/985 cumartesi gecesi;

Ayhan ile birlikte hücreye girdik gece ikiye kadar sohbet ettik sonra yattık sabah sekizde Ayhan gitti artık yanlızdım ve bu süreyi en iyi şe-kilde değerlendirmem gereki­yordu.

 

23/06/985 Pazar - birinci gün;

Hafifçe titriyorum biraz üşüme geliyor ve tefekküre baş­lıyorum. 

Bu arada  ¢é è¤u ë  ü£¡a ¥Ù¡Ûb ç §õ¤ó ( ¢ £3¢×

“küllü şey’in hâlikün illâ vechehü” âyetini düşünüyorum;

“şey’iyyet ve ef’âl âlemi” uzun uzun düşündürüyor.

 

Ayrıca; 

“küllü men aleyha fanin

ve yebka vechü rabbike zul­ celâli vel ikrami” âyetini düşünüyorum;

“men iyyet ve esmâ âlemi” uzun uzun düşündürüyor.

 

Âyeti Keriymenin biri, ef’âl âleminin kalkışı

diğeri esmâ  âleminin ...

 

“Murakâbe”

“Kırk yedinci hücre, kırkların yedinci hücresi,” deniyor.

 

24/06/985 Pazartesi - ikinci gün;

Bant dinliyorum, bir yerinde,

Hz. Peygamberin varlığı, ALLAH zâtından meydana geldi.

Âdemin varlığı, Rububiyet zâtından meydana geldi.

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 136 da,

“Ahadiyet bahsi hakkındaki incelikler,”

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 136 da,

“Yukarıda anlatılanları dikkate alarak şimdi sen kendinde anla-tılan tecelliden bir şey görürsen onu ALLAH’ından Rabbından bil, ona bağla; yaratılmış şekline olduğunu iddia etme.”

 

Yukarıda geçen Rab hakkında anlayış hatası olmalı.

 

Yukarıdaki mevzuları düşünüyorum yavaş yavaş ateş basmaya başlıyor; bu arada diyorum, ki

“ne kadar aşikarım,” ® ne dedim “aşikar mıyım?”   “Hayır.” 

“ne kadar gizliyim,”  ®  ne dedim  “gizli miyim?”      “Hayır.”

 

“Hem gizliyim hem aşikar.”

“O kadar şiddetli gizli o kadar şiddetli aşikar.”

 

“Murakâbe”

ALLAH’ın zâtının zuhuru yanınızda, maddesi maddenize, varlığı varlı-ğınıza uygun en iyi şekilde ondan yararlanmaya bakın.

Hz. Peygambere yöneliş, “Oğlum ortaya koyduğum şeyleri iyi anlamaya çalış ve amel et, en iyi şekilde yararlan.”

 

* * * * *  

 

Bir çok gayb erenlerinin rûhani mevcudiyetleri meclis hâlinde Efen-dimizin rûhaniyeti dahil. Yerimden kalkıp buyur etmek istiyorum, “ora-sı senin yerin bizim için mahal söz konusu değil.”

 

* * * * *

 

ALLAH’ın varlığında tekliğinde Rasûlüllaha yönelmek mümkün ­mü?

ALLAH’ı ve kendini tanıma yolunda Rasûlüllaha yönelmemek müm-kün ­mü?

 

* * * * *

 

Rasûlüllahın ümmetinin

bedeni maddesi, Melikiyyetin zâtından;

Rûhu mânâsı, Rububiyetin zâtından;

gerçek varlığı ve sıfatları, vahi­diyetin zâtından;

Zâtı ise, ALLAH’ın zâtından meydana getirilmiştir, dolayısıyle her mertebeye şamildir ve câmidir.

 

* * * * *

Gönül diyor ki,  vaktinin azlığından bir hafta, kırk güne bedel ol-malı; ona göre çalış ve bastır; Rasûlüllah’a niyazda bulun cemâlini açık göstersin.

 

* * * * *

Piran hazaratlarına niyazda bulunuyorum, hepsi için ayrı ayrı on’ar bin tesbih çekip ayrı ayrı hepsine yönelerek yardım taleb ediyorum.

 

* * * * *

 

Tefekkür ve düşünceler.

Sırf Rahmân tecellisinde azap olmaz. Çünkü orası tam ve kâmil rahmettir.

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 143 da;

“Allah’ın ilk rahmeti odur, ki onunla bütün âlemi rahmet te-cellisiyle onları kendi özünden yarattı.”

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 144 de;

“Âlemin parçalarından her birinde her ferdinde kemâl zuhuru gösterdi.

Hiç bir zamanda sayılı parçalara bürünmedi, kendi özünde zâtı nasıl iktiza ediyorsa öyle “tek”tir, bütün zuhur yerlerinde “bir”dir.

Rahmeti, âlemi kendi özünden yaratmış olmasıdır.”

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 146 de;

“Varlıkların her birinde ALLAH’ın Zâtı vardır. Çünkü onlar varlıklarını ALLAH’ın zâtından almaktadırlar, mevcudun özü, aynen kendisidir.”

“ALLAH’ın “Rahmân” ismi ile istilâsı, kudret, ilim ve ihata ile varlıklarını sarmasıdır.”

Bu durumda Rahmân’ın tecellisinin azabı nasıl ve nerede ola­bilir, çünkü tam ve kâmil rahmettir.

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 148 de;

“Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile karışık-tır,” cümlesi, yukarıda anlatılanlara ters düşmektedir, ancak bu anlayış çevirenin düşüncesi olabilir.

Bizce Rahmân tecellisinden sonra meydana gelen ve zahire dönük, kısmen Rububiyet tecellisi istilasıyle gelen rahmet, ancak azab ile karı-şık olabilir, sırf Rahmân tecellisinde azab söz konusu olamaz, der, özür dileriz.

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 132 de;

“Vâhidiyet nimet içinde kendisi olur, nikmette onun aynı olur.”

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 132 de;

“Rahmân, İlâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir merte-beye isimdir.”

Sayfayı oku incele Rahmân sadece yüce isimlerimi mi, yoksa diğer-lerini de kapsamına alıyor mu?

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 160 da;

“Tecelli’i VAHİD’i iyi okuyup anlamağa çalış.”

        

* * * * *

25/06/985 Salı - üçüncü gün

Sabah kalktım abdest alıp uyku mahmurluğunu giderdim, bir ta­raf-tan bant dinleyip bir taraftan da devamlı zikr hâli öğleye kadar sürdü, bu arada bulunduğum mahalde kabrin iki hâlini de yaşadım yani azap ve lütûf.

 

Eğer kişi, kabre kişiliği ile girerse gerçekten en büyük felaket, alıştığı ve onlara bağlı yaşadığı bağlantıları varsa sonsuz perişanlık...

Fakat bunun tam aksi hiç bir şeye bağlantısı kalmamış hür olmuş kişinin, kişiliksiz olarak oraya girmesi, rahatlığın en güzeli târif edi-lemiyecek kadar.

 

Bu hâller ile öğle oldu abdest alıp namaz kıldım, namazdan sonra zikre başladım.

Bu arada bazı değişik hâller olmaya başladı. İçeriye birtakım rûhani varlıklar gelmekte olduğu anlaşılıyordu dünkü gibi...,

Ortada diz üstü zikr hâlinde oturuyorum sanki bana selâm verip geçmek istiyorlar gibi...

 

Bu arada benimde rûhaniyetim artmaya başladı.  Odaya doldular, yalnız karışık oldu bir merasim sırası değil, ancak sonra iş sıraya kondu, o sırada da ben tesbihi bırakmış devamlı tekbir getiriyordum.

 

Sol tarafta ayakta beyaz sakal ve saçlı bir zât duruyordu Âdem (a.s.) olduğu bilinci var, o seyirci olarak ayakta bakıyor.

Ben arttırarak tekbirlere devam ediyorum.

 

İkinci olarak selâm vererek önüme yine beyaz uzunca saçlı ve sakallı buğday tenli az uzun yüzlü bir zât, İbrahim (a.s.) bilin­cindeyim geliyor oturuyor selâmını alıyorum.

Tekbirler ile birlikte “lebbeyk allahümme lebbeyk”in tamamını devamlı tekrarlıyorum, fakat o hâlin tesiri ile artık ben, bende değilim o zamana kadar hiç böyle bir hâle girmemiştim; “allahu ekber, allahu ekber, allah, allah” zikr ve fikri çok dehşet bir hâl idi, bir müddet son-ra biraz sakinleşince selâm vererek ayrıldı.

 

Arkasından Gavs’ül A’zam selâm vererek geldi selâmını aldım önümde duruyordu, bu arada yine çok şiddetli bir zikr’e başladım, ömrüm­de hiç bu acayip hâllerle hâllenmemiştim, adeta canımı severek veriyor­dum sanki can bayramı.

 

Oturduğum yerde elimi kolumu sallıyorum, son derece sert ve seri hareketler yapıyorum böylece içimden ve dışımdan sanki bir çok şeyi atıp boşaltıyorum, bir müddet sonra yine sakinleşmeye başladım Gavs’ül A’zam da selâm verip ayrıldı.

 

Arkadan Abdülkerim Ciyli geldi, selâm verdi aldım, bu arada “allah, allah” zikrine de devam ediyordum.

Ancak Abdülkerim Ciyli durgundu bende de evvelki hâller pek olmadı. Akşam okuduğum “İnsân-ı Kâmil” kitabı­nın bazı bölümlerinde dikkatimi çeken yerler oldu, herhâlde onun için durgundur diye düşünü-yordum; selâm verdi ayrıldı.

 

Sırada Hz. Ali vardı fakat onun rûhaniyetini bir müddet tutama­dım; sonra o da selâm verdi; ben yine bu arada tekbirlere devam ediyorum ve hepsinin selâmlarını alırken lâkaplarıyla “sizlere ve bizlere” diye medih yollu alıyorum ve özelliklerinden ricada bulunuyorum.

 

Sonra Hz. Ebubekir aynı şekilde selâm verdi aldım. Bir müddet durdu; selâm verdi, ben de aldım ayrıldı.

 

Arkadan Muhyiddin’i Arabi geldi selâm verdi, aldım; “medet ya şeyh’ül ekber medet ya imam-ı ilâhi” gibi sözler söyledim.

O geldiğinde yine bende değişik hâller olmaya başladı. Son derece şiddetli bir zikre başladım, belki evvelkilerinden daha da şiddetli idi ve göğsümün sağ tarafında yavaş yavaş yayılan bir akım hissetmeye baş-ladım.

 

Bu arada dışarıdan birisi geliyormuş gibi diyor ki, “burada bizde varız, merasime biz de iştirak edeceğiz” gibilerde geldiğini hissedi-yorum bu zâtın Yahya Efendi olduğu bilincindeyim, varlığını tanımak istiyoruz, ancak sakallarının ağzından çenesine doğru iki yanının açık olduğunu o kadarını anlayabiliyorum.

Biraz sonra sakinleşince Muhyiddin’i Arabi selâm verip ayrıldı. Çok terlemiştim, üstümdekileri çıkardım sadece gömlek kaldı.

 

Daha sonra Hz. Hüseyin gelip selâm verdi; “aleyküm selâm ya şehidler sultanı, şehid-i kerbelâ, seyyidlerin efendisi,” dedim; tekbirlere devam, o da selâm verip ayrıldı.

 

Arkasından Hz. Hasan selâm verdi; onun da selâmını, “aleyküm selâm ya Şerifler sultanı” diye aldım.

 

Ondan sonra da Hasan Hüsamettin Uşşâki geldi ve selâm verdi. Ona “aleyküm selâm size ve bize ya pirim,” dedim; tekbirlere devam; bütün selâmlardan sonra ve “alâ ibadillâhissalihin” dedim.

 

Yahya Efen­di de selâm verip aldı. 

 

En sonda Nûsret Babam da orada idi fakat selâma girmedi orada kaldı.

 

Selâmın birinci faslı bitince, iyice terden ıslanan gömleğimi de çıkar-dım fakat terli olduğum için yanda duran beyaz çarşafı üstüme aldım bir ara bir baktım çarşafa sarınmışım, her tarafım beyazla örtül­müş; “acaba efendimiz niçin sonraya kaldı.”

Bu arada odanın boşaldığını hissettim yine hisettim ki, efendimiz ile birlikte gelecekler o zaman çarşafa sarınmış olarak ayağa kalktım ve ayakta kıbleye karşı durup beklemeye başladım.

 

Bu arada, ¤á¢Ø¡Ž¢1¤ã a ¤å¡ß ¥4좍 ‰ ¤á¢× õ¬b u ¤† Ô Û

                        “lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm,” âyetini okuyorum.

 

Epey bir müddet bekledim kapıdan gelecek gibi, hayır şartlanma ile bekleme...

Bir müddet sonra, nadide taşlarla işlemeli tepe taraf konik gibi hafif sivrilen, alın tarafında 3 tane ileriye çıkmış 10 cm kadar uzunluğunda altın çubuklar ve uçlarında küçük yuvarlak değerli taş­lardan bilyeler takılmış burnun üstüne doğru ve yanlardan da kulaklara ve yanaklara doğru uzamış bir taç, miğfer gibi belirmeye başlıyor.

 

3 tane uç alındaki bunlar, “ilmel, aynel, hakkal yakıyn” işaretleri-dir, diyorum. Bu görüntü kıble tarafında oluşuyordu.

 

Yavaş yavaş tacın bulunduğu mahal aşağı doğru belirmeye başlıyor; ben ayaktayım tekbirlere devam ediyorum.

Beden her tarafı çok nadide inciler yakutlar her türlü değerli taşlarla işlenmiş elbise ve üstünde oturulan taht belirginleşiyor.

Ben hem seyrediyorum, hem de tereddütteyim acaba hayâli veya şeytani olabilir mi diye...,

Bir müddet durdum; tereddüdümü anlayınca “ENE MUHAMMED” dedi, dolgun vakur bir sesle...

Bu sefer ben düşündüm “acaba ses bir yönden mi geliyor,” di-ye... yine aynı ses “ENE MUHAMMED” dedi.

Ben yine emin olmak istedim. 

Biraz bekledi. ayakta ve ellerim bağlı olarak duruyorum tekrar üçün-cü defa “ENE MUHAMMED” dedi

 

 

Ve tahtın arkasından “livaül hamd” sancağı yüksel­meye başladı yeşil üzerinde

¢é¨Ü¨£Û a ¤4좍 ‰ §†  £à z¢ß  ¢é¨Ü¨£Û a  £ü¡a   é¨Û¡a  ü

“lâ ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” yazılı olarak, o anda secdeye kapandım “medet ya Rasûlüllah” diye hepimiz için niyazda bulundum. Hatırıma gelen şeyler hakkında ricada ve hepimiz için şefaat dileğinde bulundum.

 

Bir müddet sonra merasim bitti, her şey yerli yerinde idi. Zannettim ki bu arada epey uzun süre geçti, halbuki yarım saat kadar bir şey olmuş, eğer o anda biri gelip aniden beni çarşafa bürünmüş ayakta durur hâlde görseydi her hâlde kalp sektesinden giderdi.

 

* * * * *

Düşünceler.

İbadet ettiğin düzeyi idrak edince oraya yönelerek yap­tığın ibadet biter, o türlü ibadet edemez hâle gelirsin.

 

Sonra ibadetin bir üst düzeye yönelik olarak yapılmaya başlar, nihâ-yet orasını da idrak edersin, o zaman da artık oraya yöne­lik ibadet etmen mümkün olmaz.

 

Bir müddet sonra daha yukarıya yönelik ibadetin başlar; böylece de-vam edersin; ta ki, gerçek kimliğinle kendine, kendin kendinle olarak.

 

* * * * *

 

26/06/985 Çarşamba - dördüncü gün

Düşünceler - Tefekkür

İç ve dış tek şey olduğuna göre, kişinin içerde veya dışarda olması diye bir şey söz konusu olamaz. Eğer oluyorsa onun için daha henüz iç ve dış farkı vardır, içerde iken dışa ait neye meylediyor ise, daha ondan kopamamış demektir, onun tabiat kayıtların­da olduğunun açık ifadesi-dir.

 

* * * * *

Ef’âl âlemi isimlerin neticesi olarak meydana geldiği var sayımın-dan hareketle yok hükmündedir. Şartlanmalarımıza göre olan ef’âl âle-mi, “yok” hükmündedir.

 

İsimler de sıfatlardan meydana geldiğinden onlar da “yok” hük-mündedirler.

 

Sıfatlar ise, senin varlığını teşkil eden, benliğindir. Böylece ortada ef’âl ve esmâ diye isimlenen mertebeler de kalmaz, ancak bunlar yok olmuş demek değildir, yine vardırlar fakat sen olarak, zâtın olarak, ger-çek olarak sende ve seninle vardırlar; zâtın olarak vardırlar.

 

Eğer bu müşahâde tam kemâlli olmazsa, farkında olmayarak yine kendini, kendin olarak fakat ef’âl âlemi kayıtları içinde bulur, yaşar far-kında olmazsın, bu da şirktir.

 

* * * * *

 

A’M Â

 

Genel kanaat  “A’mâ”da her şeyin bittiğidir.

 

“İnsân-ı Kâmil”in a’mâ bahsinde, “a’mâ, kendi zâtında gizlidir, kendine gizli değildir,” kaydı var ve de böyle olması lâzım, herhâlde bilinmez bir şeyden, bilinen bir şey ortaya çıkamaz.

Kendine gizli olmayana, son veya bilinmezlik hükmü takdir edile-mez.

 

Yani “A’mâ” da yokluk vardır, bitiş vardır, belirsizlik vardır diye-meyiz.

Ancak bu âlemdeki vechi ve ilmi varlığı ile, “a’mâ ötesi anlaşıla-maz ben böyle diledim,” demektir.

 

Bence “A’mâ”, idraki bu yapı ile mümkün olamayan bir berzahtır, mutlak öte tarafı vardır.

Aksi hâlde denge sağlanmaz, bu denge anladı­ğımız mânâda bir den-ge değildir. Zâtın bu yönde kullandığı yöntem akıl ve ilim sadece bu yö-nünü idrak edecek biçimde zuhura çıkmıştır.

 

“Zât” yani “A’mâ” hakkında düşünmeyiniz denmesi, düşünülecek bir şeylerin olduğuna delâlet eder. Ancak bu yönünde ortaya çıkan im-kânlar ona yetmez.

O taraf nasıl bu tarafa göre...

“A’mâ” ise, bu tarafta o tarafa göre “A’mâ”dır

 

* * * * *

İkindiden sonra azıcık uzandım fakat uyuyamadım kalktım düşün-düm, “vahid” zikrini yapmaya karar verdim hiç olmazsa bir 10 bin ol-sun dedim. 

 

Dikkatlice ve tefekkür ederek zikre başladım yavaş yavaş zikr hız-lanmaya başladı ve cehriye dönüştü, türlü hareketler ol­maya başladı.  Bir müddet başım kuvvetle sallanıyor, sonra ellerim kal­kıp iniyor, daha sonra ayaklarım oynuyor, ben bağdaş kurmuş oturmaktayım, bu hâlde her türlü hareket çıkıyor akrobasi hiç kalır.

 

Bir ara dikkat ettim, dalmışım “vahid, vahid....” derken, “vahid vay ne vahid” “vahid vay ne vahid” olmuş, daha sonra “gayret va-hid” “vahid vahid” “gayret vahid” olmuş.

 

Yine ateş bastı terledim üstümdekileri çıkardım, gene çarşafı üstüme aldım. Bu hâlde bir gören olmuş olsa, bu kalıbın mutlak delirdiği­ne ka-naat getirip yanından kaçar.

 

Zikr’e devam ediyorum aynı zamanda o yaşantıyı gerçek hâli ile id-rake çalışıyorum ve hayli genişleme oluyor yine zorluyorum, işi gevşek tutmuyorum.

En belirgin hâli ise, vahidiyet yaşantısında olan bir kimsenin muha-tabına, muhatab görmeksizin sadece ismiyle hitab etmesi ancak müm-kün olabilir, bütün izafetler düşerek, yani “abi, kardeş bey” gibi....

 

Aslında bu hal esmâ yaşantısı müşahâdesidir fakat geçiş bu ka-naldandır.

Daha sonra sadece kendini, kendinle bilir, tanır ve kendi kendine muhatab olur, hâli genişleyerek açılıyor.

 

* * * * *

 

Not : “İnsân-ı Kâmil”in “EBED” bahsinde;

“cennet ve cehennem ehlinin ebedlerinin tükenmesi elbette zaruridir,” deniyor.

Diğer taraftan “terkib kaybolmaz,” deniyor.

 

Demek ki terkib  kaydından çıkabilen ancak ebedi olabilir, diğerleri-ne bir son vardır.

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 323 de;

“İlmi ilâhideki a’yan-ı sabite dahi muhdestir kadim değildir.”

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 344 de;

“Çünkü a’yân-ı sabite Haktır, halk değil.”

Başka yerde ise, “a’yan-ı sabite yaratılmış değildir,” deniyordu

 

Bunların aralarındaki incelik ve farkı düşünüyorum, “her iki durum da bulunduğu yerlerde geçerlidir,” diyorum.

 

* * * * *

 

“İnsân-ı Kâmil” Shf 350 de;

Kûr’ân bahsi  Rahmân 55. Sûre/1- 2  âyeti

 æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa  á  £Ü Ç = ¢å¨à¤y £ŠÛ a  

“er rahmânü allemel Kûr’âne”

 

 “Rahmân Kûr’ân öğretti”

 

Rahmân, zâttan Kûr’ân-ı öğrendi sonra öğretti.

 

* * * * *

 

27/06/985 Perşembe - beşinci gün

Sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım uyku mahmurluğu geçti, öğle-ye kadar bant dinledim. Öğle oldu namazı kıldım daha evvelden karar-laştırdığım gibi bu günkü zikrimi de vaktim olduğu kadar “vahid”e ayı-racağım ve o niyetle zikr’e başladım.

 

Bu arada tefekküre de aynı şekilde sıkıca devam ediyorum derken zaman aklımdan geçiyor, “zaman - vakt - an - dehr,” diye bunları ­da düşünüyorum, fakat daha ziyade “vahid”e ağırlık veriyorum yine ateş basmaya başlıyor ve yine üstümdekileri yavaş yavaş çıkarıyorum bu arada düşüncem şu, gerçek benliğini bulma kavgası bu, o şekilde zikr’e devam ediyorum, “gayret vahid”, “fettah”, “vahid” şekliyle sürüyor.

 

Bu arada mânen de yardım taleb ediyorum. Bir müddet sonra, bazı recalel gayb seyre geliyor gibi., Bir müddet sonra yavaş yavaş Gavsul A’zam’ın belirdiğini fark ediyorum. Daha kuvvetli niyazda bulunup “yardım, yardım” diye şiddetle ricada bulunuyorum, “vahid yaşamı” açılsın diye....

 

Bir müddet sonra “vahid sensin”, “gayret vahid sensin anla,” diyor, bu düşünce ile zikr’e devam ediyorum.

 

Öyle an oldu ki, içimde ve bir kısmı da dışarı çıkarak öyle bağırdım, ki her taraftan duyulmuştur.

 

Bu arada gerçekten yardım geldi, her yerde kendimi, kendim ola-rak benliğimle bulur gibiydim.

Her yerde ve tek yerde kendim vardım.

 

Âdem’den başlayarak bütün peygamberler bendim.

Böylece yaşım yedi bin oldu fakat gerçekte yaşım da yok...

 

Bunları yaşarken ayağa kalktım, ayakta türlü hareketlerle zikr’e ve tefekküre devam ettim, bu arada Hz. Mûsâ’nın çobanı aklıma geldi.

Hani Mûsâ bir çobana ibadet etmesini öğretir ve gider çoban az son-ra onu unutur, Mûsâ’nın arkasından koşar, farkında olmayarak suda yü-rür. Bunu gören Hz. Mûsâ “bildiğin gibi yap,” der. Çünkü çobanda meydana gelen hareketler ilâhi emir gereğidir, şekle bakmaz.

 

Bir müddet daha ayakta zikr devam etti başım dönmeğe, midem ağ-rımaya başladı yoruldum da... saat da epey ilerledi yere oturup bir müddet kendime geldim. Belki dinlenirim diye ikindiye kadar azıcık uzandım kırk beş dakika kadar uyumuşum... Kalktım ikindiyi kıldım ki-tap okumaya başladım, kısmet olursa yarın cuma “ehad” zikrine ağırlık vermeyi düşünmüştüm.

 

Zaman azlığından her gün bir isim üstünde mümkün olduğu kadar ağırlıklı durmak lüzumlu... Cumartesi de... ama kısmet olursa.

 

Baktım nevale gelmiş, akşam da oldu zaten... yere gazeteden sof-rayı kurdum, ekmekle zeytini açtım. Maşallah Nüket ölmeyeyim diye di-limleri kalın kalın kesiyor, zeytinler de iri iri o kadar olacak…

 

Elbet ne var ki günler uzun, çalışma epey sıkı oldukça hararet yapı-yor, ağzım ve boğazım zeytinin tuzluluğu, acılığı ile bir hayli kuru ve acı oldu bu akşam... bir tane kesme şeker, küçük parçalara bölüp attım ağzıma... Tabiatıma dönük değil, bedeni zaruri ihtiyaç olarak atmasam da bir şey fark etmezdi. Daha sonra cuma günü için bir dua hazırladım onu temize çekiyorum saat on iki...

 

* * * * *

elhamdü lillâhi rabbil âlemin

vessalâtu vesselâmu alâ rasûlüna muhammedin 

ve alâ âlihi ve eshabihi ecmain

elhamdü lillâhillezi halâkal insâni minnûr

vessalâtu vesselâmu alâ rasûlüna mazharil envar

ve alâ âlihi ve ehli beytihi kıyaminnasi minnûr.

 

sallü alâ rasûlüna muhammed

sallü alâ seyyidina muhammed

sallü alâ tabibi kulûbena muhammed

sallü alâ şefii zünübena muhammed

allahümme salli alâ seyyidina muhammed.

 

Ya ilâhi seni sena etmekten aciziz, seni gereği gibi idrak edemiyoruz, edemeyiz de... ancak sen bize lûtfeyle ki, imkânlarımızın son sınırına kadar seni idrak etme yolunu aç ve en geniş şekil­de zâtî ilminden bize vermeni dilemiş ol, bu hâlin başka yolu yok ya ilâhi....

Seni yani kendimizi idrak yolunda yaptığımız çalışmalara yardımcı ol, emeklerimizi boşa çıkarma senden ricamız dünya hayatımızın sonuna kadar terakkiye devam ettirip benliklerimize sahib olarak bu hayatı so-na erdirmektir, ya ilâhi.

Ahmed, Semâ, Nüket, Cemile, Atasay, Hilmi, Ahmet, Muammer, Ay-han, Ziya ve aile fertleri... Ahmed, Güner, Erdinç, Erol, Cevdet, eşleri ve aile ferdleri diğer yaranlar hazır ve gaybda olanlar için de lütûf rah-met ihsan idrak bekleriz. Hasta zuhurlarına şifa, dertlilerine deva, borçlularına eda niyaz ederiz.

İlâhi duamızı Peygamberimizin kabrinde veya Kâ’be-i Şerif’te veya A-rafat’ta veya Cum’a saatine rastlayıp kabul edilen dualardan eyle. Amin.

 

Rabbena atina fiyddünya haseneten ve fiylahireti haseneten

ve kına azabennar bi rahmetike ya erhamerrrahimin.

      bi hakkı ve bi hörmeti      elif lâm mim

      bi hakkı ve bi hörmeti      elif lâm ra

      bi hakkı ve bi hörmeti      ta ha ve ya sin

      bi hakkı ve bi hörmeti      kef ha ya ayın sad

      bi hakkı ve bi hörmeti      ha mim ha mim ha mim ha mim

                                                   ha mim ha mim ha mim ayn kaf sin

      vel Kûr’ânil hakim ve selâmün alel mürselin

      velhamdülillâhi rabbil âleminel fatiha

 

* * * * *

 

28/06/985 Cuma - altıncı gün

Sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım biraz kendime geldim bir müd-det kitab okudum, sonra çarkı felekleri yaptım, daha sonra saat yarıma kadar bant dinledim.

Cuma vakti yaklaşıyordu kalktım abdest aldım, ezan okununcaya kadar tefekkür ettim, bu arada cuma gününde bulunan dua­ların kabul saati vaktini aramaya çalıştım ve o saatin, tam ezan oku­nup iki rek’at namaz kıldıktan sonraki, o andır olduğu kuvvetle muh­temeldir diye dü-şündüm.

Az sonrada ezan okundu, kalktım kısa bir selâ getirdim ve vakit eza-nı okuyup, iki rek’at namaz kıldım. Daha sonra dünden hazırladığım duayı okudum ve bu iş bitti.

 

Dua saati vakti hakkında şöyle düşündüm;

- ezan okunacağı zaman güneş tam kemâldedir,

 

- ezan-ı Muhammedi ise, Zâtın her yönlü kemâlini kendi kendine kendinde olarak ilânıdır,

 

- namaz ise, kemâlât ızharından sonra bu kemâlâtı yaşamasıdır. İki rek’at oluşu, aslında tekliğine delâlet sayılır, (fenabillah – bakabillah)

 

- İşte böyle bir anda, kendinin kendine kendi olarak yaptığı duanın kabul olmaması herhâlde mümkün değildir.

 

Günün kemâli, ezanın kemâli, namazın kemâli, duanın kemâli ve kâmilin kemâli bir araya gelirse, işte o saat, duaya icabet saatı olur ister istemez.

 

Daha sonra bu günkü zikre geçtim, bu ağırlıklı olarak progra­ma göre “Ahad” zikri olacak.

 

Güzelce kendimi vererek başladım devam ediyorum. Düşünceme hiç bir şey almak istemiyorum, gelmeğe çalışan zuhurları döndürüyorum, yalnız bu arada “ahmed” var, onu döndüremiyorum.

“Neye,” diye düşünüyorum, sonra “orası zaten onun,” deniyor ve ben de onu bırakıyorum, daha sonra o da gidiyor.

 

Yine ateş basmağa başlıyor, fakat bu gün daha az, çünkü “Ahad” zikri daha ziyade tefekküre dayanıyor.

 

Böylece yoruluncaya kadar devam ediyorum, daha sonra düşünceye dalıyorum.

Bu hâlin gerçekte Zât cenneti olduğunu düşünüyorum, cennet bah-çelerinden bir bahçe, bu küçük bir yer.

 

Cum’a gününde olan dua saatinin bir başka yönünü düşündüm.

 

“Cum’” cem demek, “gün” ise, ilâhi tecelli demektir.  Eğer sen kendinde ef’âl, esmâ, sıfat ve zât olarak gerçek kimliğinle kendini cem edebilmişsen işte sende, onun adı “Cum’a”dır.

Cum’a’nın “A” sı  Ahadiyettir; o da sırf zât tecellisidir.

İşte her ne zaman bu tecelli ile olursan, o an senin için Cum’a da olan duaların kabul saati vaktidir, değerlendir. Aslında onu da değerlen-direcek zaten sen değilsin, o da ayrı mesele.

 

Yine yoruldum biraz uzandım yarım saat kadar dalmışım. Kalktım abdest aldım, ikindiyi kıldım.

Tekrar ağırlıklı olarak “Ahad”a devam ettim.

 

Bir müddet kitab okudum, daha sonra bant dinledim zaten akşam oldu.

İftar ettim, akşam sahurda yaptığım gibi gene zeytin yemedim, ağ-zımın acılığı daha iyi... Yemekten sonra biraz oturdum, tekrar zikr, kitab, bant, tefekkür...

Bu gece kulaklıkları aldım, çok iyi oldu. Onlarla sesizce dinleniyor ve uyumamaya da yardımcı oluyor.

Saat üç, yine kalan ekmeği yedim, iki adette zeytin, bir bardak su sahur oldu.

Bir kaset daha dinledim, namaz kılıp yattım. Zaten saat dört olmuştu; bu günde böyle geçti.

 

* * * * *

 

29/06/985 Cumartesi - yedinci gün

Sabah kalktım belirli işleri yaptım; bir müddet zik’r, bir müddet bant, bir müddet de kitabla vakit geçirdikten sonra, aşağıdaki yazı zu-hur etti onu yazmaya başladım.

 

Not : Halvet’e girdiğim mahâl iş yerimin bir odası idi; dışarıdan far-kedilmemesi için cama halı kapatmıştım, ışık sızmasın diye de lâmbanın üzerine boru şeklinde kâğıt takıp, ışığı bir noktaya gelecek şekilde ayar-lamıştım ve okuyup yazarken de o ışığı kullanmıştım.

 

Her akşam üstü o günlerde 12 yaşlarında olan oğlum Cemal Cem bir dilim ekmek, 4-5 adet zeytinden ibaret olan günlük yemeğimi getirip, hole bırakarak beni görmeden giderdi, sonra ben de hole geçip onları alır, ikiye böler, yarısını iftarda, yarısını da sahurda yerdim.

 

Böylece gündüzlerim oruçlu, gecelerim sabah namazına kadar uy-kusuz geçerdi. Sabah namazını kıldıktan sonra yatar bir müddet uyuyor idim. 

İşte o bir haftalık yaşamtımdan bu hatıralar kaldı.