Terzi Baba'yı Tanıyanlar Hakkında Ne Dedi?

Terzi Baba’daki yolculuğumuza devam ediyoruz. Onu tanıyan, onun muhibbi ve müntesibi olmakla şereflenen bazı kişiler acaba onun hak-kında ne dediler, neler söylediler...

 

Terzi Baba’mı çeşitli vesilelerle tanıma şerefine erişen bu gönül ha-nesinin bazı sakinlerine O’nu nasıl tanıdıklarını, O’nun hakkında kendile-rinde oluşan düşüncelerin neler olduğunun sorusunu yönelttik. 

Allah (c.c.) hepsinden razı olsun, onlar da bu davetimize icabet ey-leyip birer mektup nüshalarıyla kendi düşüncelerini bize bildirip kitabı-mızın bu bölümünde yer almasına imkân sağladılar.

 

İsimlerinin ve yaşadığı yerlerin bizde mahfuz kaldığı bu kardeşleri-mizin beyanlarını okuduğumuzda, içtenliği, samimiyeti, muhabbeti, bağlılığı, ahde vefayı ve ona yakın olmak isteklerini göreceksiniz. 

 

Esasen bu saygıdeğer kardeşlerimin gönüllerinden kalemlerine akan ve oradan da satırlara dökülen bu mânâ ve ifadeler başlı başına bir ki-tap olabilme özelliğine  de sahipti.  Ancak bizim baştaki düşünce ve ni-yetimizde bu beyanların bir bölüm hâlinde burada yer almasına yönelik olduğundan bu niyetimize bağlı kalıp burada bir bölüm hâlinde “Ne dediler” başlığı altında sizlere sunmaya karar verdik.

 

İşte farklı yönlerden, gözlerden Terzi Baba’ya doğru giden yol ve yolcular... 

“Nefes-i Rahmân”dan harflere hecelere kelimelere bürünerek ge-len ifade ve yazılar.

 

* * *

 

Tekirdağın yakınındaki büyük bir ilçesinde ikâmet eden İ.. H.. Y.. ismindeki bir arkadaşımız bir gün işi dolayısıyla geldiği Tekirdağ’da işini bitirince eskiden beri hasbihal olduğu yakın bir arkadaşının yanına uğ-rar. O da kendisine, “Gel bugün seni bir Allah dostu ile tanıştıra-yım,” der ve birlikte bir binanın zemin katından içeriye doğru girerler. 

 

Bundan sonrasını ise, şöyle anlatıyor: 

[Zemin kattaki terzihaneye girdiğimizde elindeki işiyle meşgul olan bir zât bizi karşıladı ve buyur etti.  Çok oturmayacak 5-10 dakika içinde ayrılacaktık.  Ben de çalıştığım işyerine dönecektim.  Bu yüzden hemen kalkarız düşüncesiyle ikram dahi almamıştık. Ancak bana yönelen ba-kışlar ve sözler, sorularıma verilen cevaplar adeta beni esir etti. O güne kadar hissetmediğim duygu ve düşünceler beynimi ve gönlümü sarsma-ya ve çalkalamaya başlamıştı. Zamanı mekânı, hatta kendimi unut-muştum.

O konuştukça tesirli sözleri bir ok gibi beynime ve yüreğime sapla-nıyor, saplandıkları herbir hücreyi ihya ediyor, özgürlüğüne kavuştu-ruyordu. 

Saatler ilerliyor ancak bende ne oturacak, ne de kalkacak takat kal-mamıştı. Sarsılmıştım. Korku sevinç karışımı bir ürperti ile iç dünyam-daki oluşumları anlamaya çalışıyordum.  Aslında aradığım iklimi, muh-taç olduğum mürşidi bulduğumu anlamıştım.

Ancak tam olarak mutmain olmalıydım.  Onu ne tam olarak anlaya-mayan arkadaşıma, ne de güvendiğim tanıdıklarıma soramazdım.  Çün-kü bu bir gönül işiydi. O hâlde “gönlüme sorayım,” dedim. Acaba bu güne kadar delik deşik, darmadağın, yırtık dökük olan gönlümün ter-zisini bulabilmiş miydim?

Bu düşüncelerle onun yanından ayrıldım. Ancak bu ayrılma sadece fiziksel idi. Zira o benimleydi, bendeydi. Hayır hayır bu ifadeyi şöyle dü-zelteyim, ben O’nunlaydım, O’ndaydım.

Birkaç gün sonra bir rû’ya gördüm.  Hayatımda bu kadar net, bu ka-dar anlamlı bir rû’ya görmemiştim.  Hatta ona rû’ya demeye dahi dilim varmıyor. Bu bir rûh âleminde oluşan gerçek hayattan bir kesitti adeta.  

 

“Ormanda O (Terzi Baba) ve dostlarla bir kamp yapıyoruz; veda za-manında ağaçlarla gönülden iletişim kurup vedalaşıyoruz.  En önde O, yol-da yürürken bütün tabiat susuyor, rüzgar, ağaçlar, kuşlar hepsi susmuş, tam bir sessizlik...  O emin adımlarla bize yol gösteriyor.  Tekirdağa varıyoruz. Eski bir ahşap konak önünde duruyoruz. O bu evde oturduğunu ve kendi-sine veli bir akrabasından miras kaldığını söylüyor.  Daha sonra yürümeye devam ediyoruz. Büyük bir meydana ulaştığımızda meydanda büyük bir kalabalık var. Kalabalık O’nu görünce yarılıp yol veriyor. Biz de arkasın-dan takip ediyoruz. Arayı biraz açınca kalabalık içinde kaybolmak korku-suyla telaşlanıp hızlanıyoruz.  Büyük taştan taraça veya sahne gibi bir yere varınca, O yukarı çıkıp kalabalığa bir lider edasıyla bakıyor ve bütün hay-kırışlar sesler kesiliyor. Kalabalık O’nun konuşmasını bekliyor, biz de O’nun kafilesinden imtiyazlı kişiler olarak sahnenin en önünde O’nu dik-katle izliyoruz. Kalabalıkta oluşan fikrin onun kurtarıcı veya beklenen bir lider  olduğunu hissediyoruz.”

 

Bu rû’yayı O’na anlattığımda, “yoruma gerek yok herşey apa-çık,” dedi. 

 

O; benim efendim, önderim, mürşidim, gönül sultanım, alın yazım, babam, Terzi Babamdı. Hayatımdaki eksiklik O’nunla tamamlandı. O ge-lince gönlümde fırtınalar dindi, bahar meltemleri esmeye başladı. O elimden tutunca yerlerde başıboş gezinen rûhum helezonik seferine  ka-natlandı.  O konuşunca beynim dimağım hazinelerle doldu. 

O geldi herşey tamam oldu.

O gelince Kûr’ân bana nüzûl oldu.  Mi’râc yolu açıldı. 

Peygamberin eli elime dokundu, “gayn”, “ayn” oldu.”

 

                “Buldum seni efendim yıkıldı benlik bendim

            Buldum seni efendim sende olmaktır emelim”

            Nun’dan Kün emrini alan aciz garip Aşık 

                                                                               İ..  H..  Y..

 

diyerek Terzi Babamızı nasıl tanıdığını, nasıl bulduğunu  ve kendisinde meydana gelen değişim ve inkilapları bu satırlarda bizlerle paylaşarak dile getirmektedir.]

 

* * *

 

Mektubunu arzettiğimiz İ.. H.. Y.. adlı arkadaşımızın aynı ilçe mer-kezinde ikâmet eden A.. D.. adındaki yakın bir dostuna belirli bir müd-det sonra “Terzi Baba”dan bahsedince A.. D.. isimli arkadaşımızın  içinde Terzi Babalı günler bakın nasıl başlamış.

 

Mektubuna “Bismillahirrahmânirrahiym” diyerek başlayan bu kardeşimiz duygu ve düşüncelerini şöyle sıralıyor:

 

[Bir gün İ.. (İ.. H.. Y..), “gel seni Tekirdağa götüreyim, bir Allah dostuyla tanıştırayım,” dediğinde, ben de, “hay hay elbette,” diyerek, şu anda tarihini hatırlayamadığım bir çarşamba akşamı ziya-rete gittiğimizde, sohbet vardı.

“Serbest konuşma yapabileceğimizi, sorularımız varsa sora-bileceğimizi,” söylediler. 

19 mucizesi, helezonik bir şekilde Mi’rac ve yükseliş dikkatimi çek-mişti. Sorularımın bir kısmını ileri tarihlere bırakmıştım. “Yükselişin seyr’de helezonik olduğunu,” söylediler. 

Her hafta olabildiğince sohbetlere gidiyordum. Bende birşeyler de-ğiştiğini anladım. Askıda kalan imân ve inançla ilgili hayatımızda kar-şılaştığımız çok şeylerin anlayıştan ve Allah’ın kendisini daha iyi  bilme-mizin ilâhi sistemi iyi bilmemizden geçtiğini, her şeyin bir bütün parça-lanamaz ayrı ayrı oluşumlar değil tecelliler olduğunu anladıkça zamanla her şey yerli yerine oturdu.

Bu arada 19 mucizesinin, şeytan âyetlerinin kitabının  yazarının matematiksel bir ifadesinden tamamen farklı, Allah’ın âyetlerinin 19 mucizesi olduğunu idrak etmiş oldum.  

 

Terzi Babamı nasıl  vasfedeyim, O’nu nasıl anlatayım. Eğer hakkıyla anlatmak istersek zannederim O’nu ne kelimelerle, ne de ifadelerle mümkün olmaz kanaatindeyim. Allah ahlâkıyla ahlâklanmış, Kûr’ân ah-lâkıyla ahlâklanmış olan, bizlere de bunlardan vermeye çalışan, sonsuz hoşgörü sahibi, sabır sahibi, Ârif bir zât. Allah beni tanıştıranlardan, karşılaştıranlardan, Terzi Babamdan ve O’nun sevdiklerinden razı olsun.  Terzi Babamın himmetiyle Allahım bizim ilmimizi ve anlayışlarımızı art-tır.”

 

                                “Bize bizden daha yakın

                         Ona biraz da hoşça bakın

                         İnsân olarak yalnız düşünme sakın

                         O’na verdiği Can’dır Hakkın

                         Aynasıdır o da Hakkın”

 

diyerek duygu ve düşüncelerini bu şiiriyle de noktalıyor.]

 

* * *

 

Yaşadığım beldede ikâmet eden yıllardır birlikte kader birliği içeri-sinde olduğum C..B.. adlı fırıncı bir arkadaşım ise, “Terzi Baba”yı şöy-le tasvir ediyor:

 

[Hayatım boyunca ne sorusunu sorabildiğim, ne de cevabını bula-bildiğim İslâm ahlâkını hiçbir sözcüğe yer verilmeden Terzi Baba’da gör-düğümü  kalbimin tüm samimiyeti ile ifade etmek isterim.  O’nun İslâm ahlâkı sözde değil yaşantısı ile ispatı... Gördüğüm bu öz sözde değil ya-şantısı ile ispatlı...  Gördüğüm bu öz diğer insânlarda sadece sözden ibaret kalmaktadır.”

Ahlâk Terzi Babamda öylesine gerçeğe uygun bir modeldir, ki  O’nun ahlâkına baktığımda 1400 sene öncesini, bir zaman tüneline girmişçe-sine Yüce Peygamberimizin ve onun ashabı ile olan münasebetlerinin tamamını tıpatıp aynen görmekteyim. Bu muhteşem uyum sadece dini hayat ile ilgili değil, sosyal bütün ilişkilerde aynen Terzi Babam tarafın-dan uygulanmaktadır.

Böylesine hassas bir ayrım yapılabilmesi acziyetin dışında Cenâb-ı Hakk’ın sözlere sığmaz yüceliğinin eşliğinde olsa gerek... Günümüzde yaşanan sosyal kaosun sebebi bu ahlâktan nasibsizlik olduğunu düşü-nüyorum.”

Bir de şunu belirtmek isterim, ki Terzi Baba’yı tanıdığım günden beri ona “Terzi Baba” diye hitab etmekteyim.  Son zamanlarda içimden şiddetli bir istek ile “Efendim” diye hitab etmek istiyorum. Çünkü “Efendim” sözü benim içimdeki samimiyyeti ve bağlılığı daha iyi ak-tardığını düşünüyorum. 

Ona “Efendim” demeyi hayal ederken bile ben de oluşan o muhte-şem hafifliği, varlığımın eriyip kayboluşunu sizlere aktarmam mümkün değil...

“Efendim” sözü birkaç harfin oluşturduğu bir kelime değil, yaşamın gayesi, hayatın özü, hayali varlığın paramparça oluşunun bir ifadesi-dir... Ya Rabbi bu ne güzel bir isimdir ve Terzi Babama da ne güzel yakışıyor.

O zaten hep “Efendi” (Batın-i SEYYİD) imiş, O hep “Sultan” imiş... Ben ise, bunu yeni anlamışım, vay halime...

Son söz olarak yemin ederim ki, güneş onun için doğuyor. Onu üzen canların vay hâline!… diyerek uyarıcı bir ifadeyle sözlerini noktalıyor arkadaşımız. ]

 

* * *

Efendi Babama gönül veren kardeşlerimizin bir kısmı da Ege bölge-sindedir. Bu bölgede kendilerinin çok sevilmesinin çeşitli hikmetleri var-dır. Bunlardan birisi de Uşşâki şeyhlerinden Seyyid Mûsâ Kazım efen-dinin de yıllar önce vefat etmeden bir ziyaretlerinde Hazretimize, “Bi-zim kolumuzu da devam ettir,” diyerek yol vermesidir. 

 

Bu bölgedeki kardeşlerimizin ona çok muhabbet duymalarının tabii ki başka hikmetleri de vardır. Ancak yeri olmadığı için burada değinmi-yoruz. İşte bu bölgemizden T.. Ç.. adlı kardeşimiz, “Elhamdülillâh” diye başladığı mektubunu şöyle sürdürüyor:

 

[Dünyaya müslüman olarak geldim şu dünyaya. Uşşâki yoluna An-nem, Babam ailece bağlı olmamıza rağmen çok fazla meclis ve sohbet-lerde bulunamadım.  Eşimin belirli bir süre bu toplantılarda bulunması beni çok etkiledi.  Ailemin çok yakın arkadaşının evinde NECDET ARDIÇ hocamı tanıdım.  İlk sohbetinde beni o kadar etkiledi, ki fikre ve gönüle hitaben ve herşeyi bütün hakikatleri açık açık anlattığı için içimde var olan ALLAH aşkı ve potansiyeli  birden uyandı  ve neşvü neva buldu.  Bugüne kadar dinlediğim sohbetlerinde NECDET HOCAM’DAN zuhur eden Allah aşkı ile kendimi seyri sülûk denilen doğru yolun başlangıcın-da buldum.  Sebatla yürümeye devam ediyorum, Allah (c.c.) muvaffak etsin, duasıyla da bitiriyor.     İz..  T..  Ç..   ]

 

* * *

 

İz...den M.. Ö.. de mektubunda şunları söylüyor:

[Necdet Hocamla tanışmam mânevi annem S.. K.. vasıtasıyla ol-muştu. Mânevi annem kitaplarını okumuş tanışmış ve bize de tavsiye etmişti. Kendilerinin şehrimize geldikleri birgün birkaç arkadaş guru-buyla F.. Ablamın evinde ilk tanışmamız oldu.  O esnada şartlanmalar içinde de olduğumdan dinlemeden ve anlamadan yargısız infaz kararını verip idam ettim.  Bir müddet bu konu hiç konuşulmadı.  Ama bendeki boşluk da hiç bitmiyordu. Necdet Hocamın kitaplarını okumaya baş-ladım.  Yine onun tavsiyesi ile “Fusûs” ve “İnsân-ı Kâmil”i  okumaya başladım. Fakat çok şeyi anlamıyordum. Kendilerine telefon açıyor so-rular soruyordum. Karşımda sabırlı, olgun ve beni anlayışla karşılayan bir insân sesi  geliyordu.  Bendeki açılımlar artmaya başladıkça insâna, eşyaya, olaylara, kaza ve kadere bakışım sürekli değişti. Tabiidir ki, Tarîkât-ı Âliyyeyi Uşşâkiyeye de bakışım değişti.  Ne denli bir hâl içinde olduğumu anlamaya başladım. İçimden acı şekilde “EYVAH” sesleri yükselmeye başladı.  Necdet Hocamı ne denli yanlış tanıdığımı  daha iyi anladım.  Hiç yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, gerek maddi gerekse mânevi olarak insânlara ufuk açmak isteyen bir mübarek zât...  Bana mürşit kılan Cenâb-ı Hakka hamd ederim. S. Anneciğim teşekkür ede-rim. Teşekkür ederim Necdet Babacığım.          M.. Ö..  İz.. ]

 

 

* * *

 

Yine İz.. den S.. E.. adlı hanım kardeşimiz Terzi Babamı tanıdığı gü-nü kurtuluş günü ilan edip  “Uyandığım gün” diyerek şunları anlatı-yor:

 

[Ben 1972 yılında doğdum.  O doğduğum gün ama bir gün var, ki bir zâtla, mürşitle tanıştım. İşte o gün mânen benim uyandığım gün ol-du.  O kadar çok etkilenmiştim, ki o güne kadar hiçbir toplumda mânevi boşluğumun o zâtın yüksek ilmi ve derin sohbeti sayesinde bir anda dolduğunu hissettim.  Beşer aklımla anladım, ki aradığım sultan o, ara-dığım cemaat de orası... Akşam sohbetine eşimi de götürdüm.  O da benim gibi çok etkilenmişti.  Diğer günkü sohbetine saatler geçmek bil-miyordu.  Hiçbir şeyi bu kadar çok beklememiştim.  Aynı zamanda içimi büyük bir korku sarmıştı. Buldum ancak kaybetmek istemiyordum. Gerçi o mânen devamlı bizlerleydi. Çünkü hiçbir şey beni bu kadar de-rinden etkilememişti. Bundan sonra o benim en büyük mânevi desteğim “Babam” hocamdı.  Tabii o büyük zât da beni evlâtlığa kabul ederse o zaman şu nefsinin elinde bugüne kadar oyuncak olmuş gönlümün  ço-cuklar gibi sevinmiş  olduğunu bilmesini isterim.  Çünkü ben onunla hiç olan kimliğimi, boşa geçmiş günlerimi, yazık olan gençliğimi tanıdım. O gün ben mânen kapalı olan gözlerimi açtım, uyandım. Allah ondan razı olsun. O’nun ilminden bizleri mahrum etmesin.  Seni seviyoruz Necdet Baba diyerek sözlerini bitiriyor, ardından da yaşadığı bu güzel hâlet-i rûhiyesini  şu şiiriyle noktalıyordu.

 

 

            S E N İ   B E K L İ Y O R U Z   N E C D E T   B A B A

                                      

                        Velilerin Allahı

                        Gecenin gündüzü

                        Ayın güneşi

                        Baharın yazı

                        Beklediği gibi bekliyoruz Necdet Baba

 

                        İlmin sonsuz

                        Şevkatin büyük

                                Sohbetin derin

                                Aç gönlümüzü doyurman için

                       

                        Bekliyoruz seni Necdet Baba

                                Bizi senden mahrum etmesin Allah

                        Sohbetinle Cem etsin bizleri Allah

                        Sonra dağılırız darmadağan

                        Eğer bizlerin gönlüne gelmezsen Necdet Baba

 

                        Gönlümdeki boşluk seninle doldu

                        Mânevi huzursuzluk seninle son buldu

                        Bakar kör oldu gözüm seninle gördü

                        Ne olur bizleri bırakma Necdet Baba

 

                        Azgın Nefsimi sohbetinde gördüm

                        Hiç olan kimliğimi yanında bildim

                        Bilgisizliğimi ilminde öğrendim

                        Ne olur ilminden bizleri mahrum etme Necdet Baba

                        Seni bekliyoruz Necdet Baba                

                                                                                          S.. E.. İz..  ]

 

* * *

 

Aynı bölgede ikâmet eden bir başka E.. K.. isimli hanım kardeşimiz ise, “Esselâmü Aleyküm ve rahmetullah” diyerek başladığı ve duy-gularını kaleme dökmekten aciz kaldığını ifade ederek yazısını şöyle sürdürüyor:

 

[Acizane 8 yıllık ilim öğrenimimde, ki bu azdır hep okumaya öğren-meye çalıştım, inşâllah son nefesime kadar Allahın hidâyetiyle sizin himmetinizle devam ederim. İlk defa yazmayı sizin sayenizde öğrendim.  Çünkü hayâl dünyası çok geniş evham değil de ilhami ve ilâhi düşün-celer insânın ufkunu açıyor. Bunu da sizin vesilenizle öğrendim.  Kûr’ân-ı Keriym’de Allah (c.c.) “vesileyi talep edin,” buyuruyor. 

Bu emirle vesileyi talep ettik. Allah sizden razı olsun. Murad ettiğiniz yere ulaştırsın.”

Benim sizinle ilk tanışmam 1998 yılında “Mübarek Geceler” isimli kitabınızla oldu. O güne kadar aklıma gelmeyen şeyler sanki canlı ola-rak karşımdaydı.  Gözümün önüne serilmişti.  Gönül âlemimde kitabın yazarına karşı  bir ilgi ve muhabbet başladı.  Sonra aradan 2 yıl gibi bir zaman geçtiğinde siz İz.. e gelmiştiniz.  S.. Annemle sohbetinize geldik.  Çok heyecanlandım.  Kalbim sanki yerinden fırlayacaktı.  O gün Yûsuf sûresi işleniyordu. Sizin o rahat ve geniş hâliniz bana çok ibret vericiydi.  Şimdiye kadar çok olmasa da şeyh ve hoca görmüştüm. Ama siz başkaydınız. Şu kelimeleri yazarken bile o heyecanı yaşıyorum.

Sohbetten sonra o muhabbet ağacı tekrar yeşermeye başladı.  O gün anladım, ki “bir saat İnsân-ı Kâmil’in sohbetinde bulunmak 60 yıllık nafile ibadete bedel.” 

Bu sözü hep duyardım ama o gün yaşadım.  Her dökülen söz ok gibi hedefe ulaşıyordu.  O gün olsa olsa bu mübarek kişi şeyhim olur dedim.  Ama nasıl acaba kabul eder miydi.  Cenâb-ı Hak bana benden yakın bu dileğimi kabul etti. Mânevi evlâdınız (müridiniz) oldum elhamdülillâh.  Allah mürid isminin tecellisine mazhar kılsın.  Allah sizden razı olsun uf-kumu o kadar açtınız, ki  şu dünyanın debdebeli ve karışık hâli sizden aldığımız bilgiler olmasa nasıl çekilir bilemem. Her yerde bir ismin te-cellisi var ama bunu görene körene!”

 

E..K.. yazısının son bölümünde ise;

Nüket Annemize yaptığı fedakârlıktan dolayı teşekkür ediyorum.  Bi-zim için evdeki rahatını bozuyor buralara kadar geliyor. Ne yapsak hak-kını ödeyemeyiz. Telefon açışlarımda, “efendim kızım” deyişiniz gönlü-mü ısıtıyor. Sizler buralara gelince şehrimizin havası bile değişiyor.  Sizi sık sık görmek istiyoruz.

                                       B A Y R A M

                                                   

                                            Necdet’ten bir nefes

                                 Eymene davet etti

                                 Cem ettim azalarımı

                                 Davete icabet ettim

                                 Etturu sinada buluştuk

                                 Terki dünya etmiştik

                                 Aşk-ı Allah olmadan

                                 Rah-ı aşk olmazmış

                                 Dilekler  hep tamammış

                                 Iyd (bayram) şimdi bize bayrammış

                                 Çarkı dünya döndükçe

                                                      E.. K..   05/03/2002

adlı şiiriyle yazısını noktalıyor. ]    

 

* * * 

 

Daha küçük yaşlardan (14) itibaren değişik isimlerdeki cemeat ve gurupların içlerine giren, değişik şeyh ve hocalarla görüşüp de herhangi birisine gönül vermeyen, dahil olmayan İz.. li S.. M.. adlı kardeşimiz ise “Terzi Babam”la olan tanışmasını şöyle dile getiriyor:

 

[2000 yılında Tekirdağdan şehrimize bir akrabamızın evine bir hoca efendinin geldiğini ve terzilikle uğraştığını duydum ve sohbetine gittim.  Öyle şeyler söylüyordu, ki affınıza sığınarak koyunun kaval dinlediği gibi dinliyordum. Şimdiye kadar hiçbir kimseden, hiçbir hoca ve hacıdan duymadığım şeylerden bahsediyordu. O gece eve döndüğümüzde hanı-mımla sohbeti tartıştık. Hanımım daha önce Zekiye annesinden öğren-diklerinin ışığında beni aydınlattı. Hoca efendinin daha sonraki sohbet-lerine devam etmeye başladım. Her geçen gün beynimde ve gönlüm-deki değişiklikleri  hayretle izledim. Bir sohbet sonrası kendilerini Tekir-dağa uğurlarken kendi yazmış olduğu kitaplarından bize bıraktı.  Kendisi gittikten sonra kitaplarını okumaya ve kasetlerini dinlemeye başladım.  Her geçen gün yeni birşeyler öğreniyor ve hayretler içerisinde kalıyor-dum.

“Salât” kitabını belki 20 sefer okudum.  Her okuyuşumda yeni birşeyler öğreniyordum.  Böyle birşey olamazdı.  Bir kitap bir veya iki sefer okunursa anlaşılır... ama hocamın kitapları öyle değil... okudukça açılıyor yeni yeni bilgiler geliyordu.  Dikkat ettiyseniz son cümlemde “HOCAM” dedim. Çünkü o muhterem zât artık benim de Hocamdı.  Şeh-rimize 2. gelişinde kendisine tabi olup Allahın ipine sıkıca sarıldım.  Ho-camın sayesinde kendimi tanımaya ve bu dünyaya geliş nedenlerimi da-ha iyi anlamaya başladım.  2 senedir tanımakla şereflendiğim Hocam da benim gözümde değişmeye başladı.  Şöyleki tarîkat şeyhi olarak bana anlatılan muhterem Hocamın tarîkat şeyhi olmadığını keşfettim.  Daha çok yükseklerde yücelerde olduğu kesin.  Yalnız bunu ben ham hâlimle tam tesbitten acizim.  Allahu âlem Ârif bir Muhterem.

Cenâb-ı Haktan Hocama sağlık ve sıhhat diliyorum.  Daha uzun yıl-lar kendisinden feyizlenmeye ihtiyacımız var.

                                                          18/02/2002  S.. M..  ]

 

* * *

 

Yukarıdaki ifadeleri beyan eden S..M.. in muhterem eşi Ü..M.. ise duygu ve düşüncelerini şöyle sıralıyor:

 

[Muhterem Hocam,

Size ve Nüket hanıma saygılarımı ve sevgilerimi sunarım.  Bu sene Umre ziyaretine giderken F. Hanım kardeşimle size bir zuhuratımı göndermiştim. Siz de lûtfedip o mübarek beldelerden zuhuratımın yo-rumunu sizden bir hafta önce dönen F. Hanımla göndermiştiniz.  Gön-lünüzden kalbinize dökülen o sözler beni o kadar duygulandırmıştı, ki  içimden gelen o duygularımı ben de kağıda döküp sizlere şükranlarımı arzetmek istemiştim. Çünkü bir dervişin alabileceği en güzel müjdeler-dendi. O mektupta ilk defa Hacı Annemle (*) olan birlikteliğim  ve yüce Allah’ın bir lûtfu olan siz muhterem gönül dostlarıyla olan karşılaş-mamdan kesitler sunmuş, duygu düşünce  idrak akıl ve gönlümdeki değişmelerin bir özetini yazmış.

Sonra da, Hocam bunları niçin yazdığımı bilmiyorum, içimden şid-detli bir yazma isteği geldi diye de sorulmadan yazdığım beyanlar için mazeret beyan etmiştim. Şimdi anlıyorum niçin onların yazdırıldığını, meğer siz değerli Hocamızın isteği imiş.

Muhterem Hocam ve sevgili Nüket Hanım, inanın o yazdıklarım çok doğal ve içtendi. Engin hoşgörünüze sığınarak zuhuratlarımın ve beyan-larımın sadece sizlerde kalmasını ve kitaba geçmemesini rica edebilir miyim?  (**)

Allahı bilme tanıma yolunda bizlere verdiğiniz emekleriniz karşısında hissettiklerimizi tam olarak aktarmak mümkün değil efendim. Çünkü içimizdekiler yazdıklarımızdan çok daha engin, çok daha büyük... Saygılarımla.

                                                      Ü... M...    24/02/2002

 

* * *

İz.. den H.. Ö.. adlı bir başka hanım kardeşimiz ise, “Kıymetli Mürşidim Terzi Baba” diye başladığı beyanını şöyle sürdürüyor:

 

[17 sene evvel bir efendiden ders aldım. Zikirlerimi hiç bırakmadım.  Fakat şimdiki mürşidimin ismini duydum, ona karşı içimde bir sevgi ve güven oluştu. Aradım ama bulamadım.

 

(*) Hacı Anne olarak anılan kişi Ü... M.. hanımın daha önceki mürşidesi şu anda ise, rahmetli

(**) Ü... M.. Hanımın kitaba geçmemesi istediği yazılı beyanları kitaba yazılmadı, sadece Terzi Babamda mahfuzdur.

 

Oğlum İsveçten geliyordu. Gel B... da görüşelim dedi. Ben de B...ya kardeşimin evine geldim. Orada üstadımla karşılaştım. Tanıyınca Onu ve hanımını çok sevdim. Yakınlık duydum, onlar da bana yakınlık gös-terdiler.

Şimdi üstadımın verdiği dersleri aldım.  Hamdolsun Allah’ıma Necdet Beyi ve Hanımını tanıdığım için çok mutlu oldum.  Ölene kadar ibadet-lerimi devam ettirmeyi istiyorum.. Allahım sayesinde inşallah. H.. Ö.. ]

 

******

 

Bir üniversitede fizik doçenti olarak görev yapan O.. S.. Ş.. ise, “Sevgili Hocam” diye başladığı yazısında şunları söylüyor:

 

[Kendi adıma sizinle tanışmaktan çok mutluyum. İlk gördüğüm an-lardan itibaren tanımlayamayacağım büyük bir muhabbet ve yakınlık hissettim. Sohbetlerinizi şimdiden özledim. Size daha önceden bahset-tiğim gibi, “Evrenin tesbit edilen haritasının yer aldığı dergiyi gönderiyo-rum. Dergi bu aydan itibaren Türkçe olarak da yayımlanmaya başla-yacak. Çok değerli çalışmalar ve insânı derinden etkileyen fotograflar yayınlıyorlar. Evrenin haritasına baktığımda hissettiğim yalnızlık ve kü-çüklüğü kelimelerle anlatmak mümkün değil... 

Sanki devekuşu gibi başım kumun içinde bu kadarcık bilgi ile  bir-şeyleri açıklamaya çalışıyorum, ne kadar acı olduğunu insân görebiliyor. Bir kere daha bilerek, isteyerek ve inanarak tüm kalbimle ve elimden geldiğince Allahın ahlâkı ile ahlâklanmak ilmiyle ve nûruyla  aydınlan-mak istiyorum. Burada da bahsettiğiniz gibi ölmeden önce ölmeye hazır olduğumu belirtmek istiyorum. Üstelik tüm cahilliğimle tüm bilgisizli-ğimle yalnızca içimden gelen kuvvetli bir istekle en derin sevgi saygı-larımla sizi selâmlıyorum. Ellerinizden öpüyorum. 02/Mayıs/2001 ]

 

* * *

 

B... dan E.. E.. adlı hanım kardeşimiz ise, “Terzi Babam” ile düşüncelerini  yazdığı şu şiiriyle dile getiriyor:

 

H A C I   B A B A M A

 

                            Sen senden geçmişen

                     Sen kendini bulmuşan

                     Kevser şarabını içmişen

 

                                 Yürü sultanım yürü

                                 Bu dünya yoktur sana

                                 Gökyüzündeki âlem gıpta ediyor sana

 

                     Ver bu dünyada bizlere himmetini

                     Sensin bu âlemin gülü

                     Güllerin de bülbülü

                     Kimse bilmez seni

 

                                            Yaşayan anlar seni

                                 Hakla hak olmuşsun

                                 Kırklarla beraber olmuşsun

                                 Bırak gizleme kendini

 

                     Ver elini uçur bizleri

                     Yarın âlemde topla bizleri

 

                                 Gönüllerde taht kuran

                                 Ölü kalpleri dirilten

                                 Rûha şifa veren

                                 Dünyayı kuşatan hazinesin sen

 

                     Açıldı kapılar

                     Saçıldı inciler

                     Nasibini alanlar

                     Seninle beraber olacaklar

 

Sizi candan seven mânevi dostunuz E.. E.. ]

 

* * *

 

B.. dan bir başka hanım kardeşimiz G..E.. ise, “Saygıdeğer Terzi Baba” diyerek şöyle devam ediyor:

 

[Yıllardır ibadetlerimi yapmaya çalışıyorum. Allah kabul etsin.”

Tanımış olduğum her üstadlardan Allah razı olsun. Senelerdir zikirle-rimizi çektik. Eski üstadın bizleri bırakıp gitmesi bizleri bir çıkmaza sok-tu. Arayış içerisine girdim...

 

Bir gece rû’yamda tevhid oluyordu. Benim başıma eflâtun yemeni örttüler, “senin rengin eflâtun,” dediler. Yanımda kızkardeşim vardı. “Abla sen aşıklar yoluna devam edeceksin,” dedi. 

Ertesi gün kardeşime gittim, rû’yamı anlattım. O da bana Necdet Beyin, “Mübarek Geceler ve Günler” adlı kitabı gelmiş onu verdi.

 

Kitabı okuduktan sonra tekrar bir rû’ya gördüm.

“Bir su kanalında yıkanıyordum. Oradan çıktım büyük bir havuza gir-dim. Orada da yıkandım. Dinlenirken rû’yada, rû’ya gördüm.  Bana “Nec-det Beye bağlanmamı,” söylediler. Öyle dururken çok sevdiğim bir kişi geldi ona sarıldım. “Bana Allah bu kapıları açtı,” dedim. O bana kızdı, “araya kimi soktun,” dedi, iterek gitti.  Kızkardeşim içeri girdi, koluma girip dışarı çıkarttı. Kapıda Nüket Hanım karşıladı.  Bir minibüs bekliyor-du. Beni alıp eve götürdü.”

 

Rû’yamı kardeşime anlatınca o da beni telefonda sizinle görüştürdü. Zikirlerimi değiştirdi.

 

Daha sonra sizinle ve eşinizle görüştüm. Her ikisini de tanımaktan mutluluk duydum. Hayatlarınızda bütün amaçlarınıza ulaşmanızı sağlıklı mutlu bir ömür geçirmenizi Yüce Allah’tan dilerim. Bütün güzellikler si-zinle olsun, Allah başımızdan sizleri eksik etmesin.       G.. E.. ]

 

* * *

 

Terzi Babamın muhip ve müntesipleri arasında değişik yaştan deği-şik meslek gurubuna mensup olanların yanında hanım kardeşlerimizin de varlığı ve çok oluşu  önemli bir yer tutar.

 

İşte bu hanım kardeşlerimizden bir başkası ise B.. dan Z.. Hanımdır.

“Sevgili Terzi Baba” diye başladığı beyanlarına bakın nasıl devam ediyor:

 

[Çocukluktan beri yukarılarda bildiğim Allah’ı hep merak etmişimdir.  O’nu tanımak ve tanıdığım Allah’a ibadet etmek istemişimdir. Pekçok efendiyle tanıştım, her birerlerinden birşeyler öğrenmeye çalıştım.  Kul-luk vazifelerimi yapmaya çalıştım. Ama hep birşeyler eksikti.  Yaşan-tımla gönlüm bir olmalıydı. Kendimi bir çıkmazın içerisinde hissediyor, içlerinde bulunduğum cemeatlardaki hâl ve davranışlar beni umutsuz-luğa itiyordu. Allahıma hep yalvardım bana yardım edecek bir gönül dostu istedim.  Üzerimdeki bütün olumsuzlukları bana bildirmeliydi ki, o hâllerden kurtulmalıydım.

 

Bir gece mânâ âleminde, “eski bulunduğum dergâhta, o zamana kadar ismini duymadığım pir ve talebelerini sohbet hâlinde gördüm.  Bana ismi-nin Hasan Hüsameddin Uşşâki hazretleri olduğunu söylediler. Ve ondan bana yardım etmesini istedim. Hiç konuşmadan aşağıya ibadethaneye gitti. Ben de yanındakilerden bana yardım etmelerini istedim. Başında beyaz tak-kesi, yeşil yeleği, sakallı gençten birisi bana döndü. İbadethaneye indiğim-de Hasan Hüsameddin Uşşâki Hazretlerinin benim için Allaha çok ibadet ettiğini gördüm.” 

 

Bu şekilde uyandım. Bir zaman sonra rû’yamda genci başında beyaz takkesi, yeşil yeleği ile tanıdım. Ondan Uşşâki dersleri aldım. Aynı in-sân bana sizin kitaplarınızı verdi. “Mübarek Günler ve Geceler” ile “Namaz” adlı kitabınızdı.  Artık sizi tanımam şart olmuştu.  Telefonla ulaştım.  Daha sonra da cemâlinizi görüp size bağlanmak kısmet oldu.  Tüm sorularım cevap buldu. Kendimi sağlam bir kaleye dayanmış huzur ve sükûnete kavuşmuş buldum. Bana hakikatimi bildirdiniz.  Rabbimi tanıttınız.  Göklerde aradığım Allahım bana ne kadar yakınmış meğer.  Onu görmemek mümkün değilmiş.  Allah sizlerden razı olsun.  İçi dışı bir gönlü güzel eli cömert Nüket Ablam ile sizin ellerinizden öpüyorum.  Allah sizleri dünyada da ahirette de bizlerden ayırmasın. Amin.

 

B.. dan kızınız Z.. Hanım kardeşimiz son olarak da mânâ âleminde yaşadıklarını şiirimsi olarak şöyle anlatıyor.

 

                Bir kadın sapanla taş attı karşıya

            Böylece başladı kıyamet mânâda

            Herkesi aldı büyük bir panik

 

                  Kimi gurupla başlarına kadar gömülmüşler buzlara

                  Kimi guruplar diri diri toprağa

 

            Ben gezinirken sonum ne olcak diye

            Pirim çıktı bembeyaz bir taksiyle

 

                  Beraber uzun bir yol aştık

                  Şimdi dedi sıkı tutun yol bitti uçacağız havaya

 

            Sonra derin bir nefes al dalacağız okyanusa

            İyi kullan nefesini yerden dönüş var buraya geri

 

                        Çıkardık üzerimdem lekeliği

                  Pirim verdi siyah ipekten gömleği

 

            Leke tutmaz bu dedi artık asla

            Nuhun gemisine binip çıktık buradan yola

 

                  Hem temizlik yaptık hem rehberlik

                  Peşindeler dediler aman iyi dayan ha

 

            Anka kuşuyla uçurdu Allah (c.c.) Tur dağına

            Çıkmaz dediler artık burdan asla

 

                  Bize birşey olmadı

                  Döndük oradan da elhamdülillâh

 

                Oturttular masaya önümde bir sürü dosya

            Eşim dedi gel peşindeler buradada

 

                  Korku yoktur dedim hepsi gelsin

                  İşte herşey meydanda

 

            Her bir dosyaya attım

            Hem mühür hem imza

 

                   Gencecik yaşımda Pirim verdi

                   Alsana diploma  ]

 

 

Kıymetli gönül dostlarım,

Mektupların, yazıların mahiyetinden de çok açık olarak anlaşıldığı gi-bi Terzi Babam ile tanışan ve kendilerinde derin izler bırakan bu görüş-me, tanışma, muhabbet ve bağlılığın görülen zuhuratlar yoluyla da bâ-tın âleminden tasdik edildiğini de açık olarak görüyoruz.

 

Terzi Babama bu güne kadar ulaşanlar çeşitli vesilelerle onu tanıma imkânına erişmişlerdir. Genelde bir dost tavsiyesi, arkadaş vasıtasıyla ya da sohbet meclislerinde bulunma ile kitaplarını okuyup da ona ulaş-ma gibi imkânların lûtfundan istifade edilmiştir.

Ancak onun hayatının büyük bir bölümü de kumaşlar arasında iğne, iplik, makas ile geçmiştir.  Belki de binlerce kişi bu yolla O’na müracaat edip elbiseler diktirmiştir.  Ancak kendini öyle perdelemiştir, ki  bu yolla vechini açmayı dilememiştir, bazı müstesnalar hariç...

 

İşte o müstesna durumlardan birinde kendisine elindeki kumaş ile ulaşmayı başarıp beşer elbiselerini diktirmenin yanında, Hakk elbiseleri-ni de taleb edip onları da giyebilme gayretlerini gösterebilen bir yakın dostumuz ve eşinin beyanları:

 

İ.. dan T.. Ü.. beyin elindeki kumaştan Terzi Babaya olan yolculuğu:

[1996 senesinde Türkiyede, tarîkatlar ve şeyhlerle ilgili gerek görsel basında gerekse yazılı basında çıkan haberler dini İslâm olan bir fert için cidden üzüntü ve ızdırap kaynağı idi. İslâm bir anne babadan dün-yaya gelmiş İslâmın güzelliklerini, huzurunu yetiştiğim aile ortamında yaşamış bir insân olarak sonunda İslâmiyet bu olamaz diye düşünüyor ve bu durum beni bu konuda araştırmaya yöneltiyordu.

Her sabah namazından sonraki dualarımda, “Allahım! Beni ilmini doğru bilen kişiyle karşılaştır,” diyerek tam altı ay süren niyazlarda bulundum.

O sıralar elbiselerimin kumaşını temin ettiğim firmaya gidip kendime kumaş almıştım. Satıcı arkadaş beğendiğim bu kumaştan artan ikibuçuk metre kumaşı da eşime almam konusunda ısrar ediyordu. Eşimin kumaşı beğenmeyeceği (endişesi) ni ifade ederek reddettimse de, satıcı bir metresi için para almayacağını söyleyerek ısrarına devam ediyordu. Sonunda eşimin beğenmemesi hâlinde iade etmek koşuluyla kumaşı satın alıp eve geldim.

Eve gelen kumaş hem beğenildi, hem de bu hareket benim tarafım-dan yapıldığı sanılarak eşimin bana güzel sözlerine vesile oldu.

İş şimdi kumaşı dikecek terziyi aramaya kalmıştı. Komşuların ve akrabamız hanımların tavsiyeleri neticesi İstanbul’daki terziler birer birer eşim tarafından teklif olarak akşamları bana sunuluyor, ben de her teklife bahane bularak terzileri ret ediyordum.

Hafta sonları Tekirdağ’da baba ve annemizi ziyarete geldiğimiz bir Cumartesi günü  İstanbuldan hareket etmeden evvel eşime, “Kumaşını yanına al, Tekirdağ’da senin dikiş sorununu çözeriz. Terzi Cevdet’e so-rar, tavsiye edeceği bir kadın terzisine götürürüz,” dedim.

Cevdet bey, “Çok iyi bir kadın terzisi var fakat artık dikmiyor herhâl-de, isterseniz ben sizi çırakla yollayayım,” dedi.

Yakın olan dükkâna geldiğimiz zaman altmış yaşlarında gözlükleri burnunun ucuna düşmüş elindeki bir elbise üzerinde çalışırken, işlerken bulduğumuz zâta dikilecek bir elbisemiz olduğunu söyleyip dikip dikme-yeceğini sorduk.

 

“Dikerim ama beş ay sonraya verebilirim, yanımda yardım-cım yok, bu zamanda da iyi zanaatkar bulmak zor,” dedi.

 

Biz şartları kabul ettik.  Model seçimi için ismi Necdet olan beyle eşim, moda dergilerine bakarken, ben duvarda duran kütüphanedeki tasavvufla ilgili kitaplara yönelip raftan aldığım herhangi bir kitabın her hangi bir sayfasını okumaya başladım.

 

Nefis kademeleri ile ilgili sayfayı okuduğumda bu nefis kademeleri-nin kitaplarda zor bulunacağını ve herkes tarafından da bilinemeyece-ğini yüksek sesle düşünürken;

- “Peki siz biliyor musunuz?” diye bir sesle irkildim. Soru soranın Necdet Bey olduğunu fark edince;

- “Biraz araştırmıştım ama, kitaplarda da detaylı bulamamış-tım,” diye cevaplandırdım.

Bu arada okuduğum kitabın kapağını çevirip kitabın yazarının dük-kânında bulunduğumuz Terzi Necdet Bey olduğunu hatta kütüphanedeki seri hâlindeki kitapların hepsinin yazarının kendisi olduğunu görünce, yaptığım ukâlâlığın anlamsızlığına kapılıp saçımın dibinden ter çıktığını hissettim ve hemen özür dileyerek affına sığındım. 

Kendisi rafları dolduran tasavvuf kitaplarının yazarı idi. O anlık cahil-liğimiz ve boşboğazlığımız bize İslâmiyet konusunda yaptığım duaların neticesi olan Allah’ın ilmini bilen zatı karşımıza çıkarıyordu.

Bundan sonra İslâmiyet ile ilgili soruları hoşgörüsüne sığınarak eşim ve ben sormaya başladık. Aldığımız yanıtlar hem yerine oturuyor, hem de bizim çoktandır aradığımız mutmain olma duygusunu yaşatıyordu.  Ben ve eşim her hafta sonu İslâmiyetle ve Kûr’ân-ı Keriym tefsirleri ile ilgili sorularımızı tesbit ediyor, küçük teybimizi de yanımıza alarak dikiş bahanesi ile her hafta kendisini ziyaret ediyorduk. Büyük bir sabır ve iç-tenlikle bizleri dinliyor, her sorunun üzerinde çok geniş açıklamalar ya-pıyordu. Dualarım kabul olmuştu. Ben ve eşim şimdi doğru bilgilerle yüklüyüz.  Allah Necdet Ardıç Beyden razı olsun, başka ne diyebiliriz ki!  

                                                                           T..Ü..   15/01/2003 ]

 

* * *

 

T.. Ü.. beyin muhterem eşleri N.. Hanım ise, şu ifadelerle hâlet-i rûhiyesini açıklıyor:

 

[Yıllarca sıradan bir Müslüman olarak İslâmiyeti bilinçsiz ve gelenek-sel anlamda yaşadım. Yaş olarak olgun bir döneme geldiğimde ise, içimdeki tanımlanması güç boşluğun bir tanımı, varoluş sebebim, bu gibi soruların cevaplarını aramaya başladım. Bu arayış beni zaman za-man yanlış kaynaklara götürdü. En son ise, bana göre daha mantıklı ve gerçekçi düşünebilen eşimin sürekli uyarıları ile yanlış bir kapıdan dön-düğümde tanıdım Terzi Baba’yı...  Kısa bir sohbetin sonunda İslâmiyeti yeterince bilmediğimi sadece duygularımla yaşadığımı söyledim.  İleriki günlerde tanık olacağımız o muhteşem nezaketleri ve hoşgörüleri ile bana kendilerine ait 4-5 kitap uzatarak fırsat buldukça okuyabileceğimi söylediler.

Yanlarından ayrılıp arabaya biner binmez elimdeki kitaplardan rast-gele bir sayfa açtığımda gözüme çarpan ilk cümleyi yüksek sesle oku-dum. “İslâmiyet tembellik dini değildir. Sadece duygularla yaşa-nılmaz, araştırılmalı, öğrenilmeli, diyorlardı.  Evet  o an yıllarca aradığım irfan yolunun doğru adresini bulduğumu büyük bir huzur ile farkettim. Yüce Mevlâm beni de bu kervanla yola devam etmeği hak edenlerden eylesin. Yazabilecek anlatabilecek çok fazla güzellikler ya-şadık. Ancak daha fazla satır işgal etmemem gerektiğini biliyorum.  Sa-tırlarıma tanıdığımız ilk günden bu yana vakitli vakitsiz, gerekli gereksiz her müracaatımızda bize evlerinin ve yüreğinin kapılarını açan gönül dostumuz büyüğümüz Nüket Hanıma minnet duygularımı ifade ederek son vermek istiyorum.  Hürmetlerimle...                               

                                                                                        N..Ü.. 15/01/2003 ]

 

* * *

Terzi Babamın mühiplerinden olan ve belirli bir dönemde Tekirdağ-daki yazlık evinde komşuluk ettiği E.. lu F.. A.. bey de muhabbetlerini şu şiirle dile getiriyor.

 

Bu kişi “Bazı Hatıralar” bölümünde belirttiğimiz Erzurumlu Fikri Efendidir ve o günlerde Terzi Babam’dan “EDEB” hakkında bir şiir iste-miştir.

Terzi Babam da onun bu arzusunu “EDEB YA HÛ” ismindeki şiiri ile yerine getirmiştir. Biz de o şiiri sizlerin de okuyabilmesi için buraya alı-yoruz.

 

 

YÜCE NÛSRET BABANIN VARİSİ

 

UŞŞÂKİ VARİSİ

 

NECDET USTADAN İLHAM

 

 

                    Nedendir niçin bilemedim, bu sırrı bu âlemi

               Lâ faili illâllah’tan bihaber işledim fiilleri

               Gönülde bulamadım, zikirde sezemedim esmâları

               Boğuldum maddede, perdem kör etti sıfatları.

 

               Bırakmadı aynalar göremedim, hep ötede kaldı zât

               Üstün oldu hayvanlar özümden, ne yazık ki kat kat

               Âdemden bihaber, çekilmiş hep sırlardan kalınca hat

               Bir ömür geçti, olamadım varisi veli ibrahimle şad.

 

               Şiir türkü imiş sanki, dinledim turu sinada Mûsâyı

               Hıristiyanların haçı, sembolü gibi gördüm İsâyı

               Ne yazık ki bulmuştum yitirdim, aşkı Muhammedi

               Gerçeği görmeyi bu fakire de nasip et yarab.

 

               Âdemden gelip pınarı kevserden içtik ise

               İbrahim aleyhisselâm yolunda veli olduk ise

               Mûsâdan kelimullah lâfzını aldık ise

               İsâdan rûhullah ve de ehlullah bulduk ise

 

                    Ben sandığım ben, ben değil isem

               Aşkı Muhammediden çok uzak isem

               Evvel, ahir, zahir, bâtından bihaber isem

               Bildir sırrını bize ya ehli Necdeti veli.

                                                                                             

                                                                                    16.07.1993

                                                                                       Tekirdağ

                                                                                          F.. A..

 

* * *

(03.06.1987)

                                 E D E B   Y A   H Û 

 

                 İnsan’a yakışan edeb’dir, edeb,

                 Yolları aştıran sebeb'dir, sebeb,

                 Kendini bilmek gerektir, gerek,

                             Bilenler yanında edeb ya Hû.

 

                                    Küçüktün bir dem büyüdün güzel,

                           Halini biliyormuydunki ezel,

                           Yükseklere çıkıpta atma gazel,

                                    Büyütenler yanında edeb ya Hû.

                                

                 İlmin yok idi, fakat öğrettiler,

                 Seni nice zaman bakıp güttüler,

                 Bir yere getirip adam ettiler, 

                             Öğretenler yanında edeb ya Hû.

 

                                    Cahillik ettin kaç kere, af gördün.

                           Belki gönlünün muradına erdin,

                      Etrafını zaman zaman yerdin,

                             Affedenler yanında edeb ya Hû.

 

                 Gel büyüklenme eyle secdei ahh,

                 Demiyesin gün geçtikçe vah vahh,

                 Ediver gönlünü acilen ıslahh,

                             Salihler yanında edeb ya Hû.

 

                           Ermeğe çalış kendi özüne,

                      Kanma sakın cahillerin sözüne,

                      Aşk sürmesini çekiver gözüne,

                                    Görenler yanında edeb ya Hû.

 

                 Dalmağa çalış bahri zatına,

                 Çıkıver her dem erenler katına,

                 Erersin elbet manayı batına.

                             Erenler yanında edeb ya Hû.

 

                      Geçiver artık ak ile karadan,

                      Mutlak sevmiş senide yaradan,
                      Çabuk çıkar kendini aradan, 

                                    Çıkaranlar yanında edeb ya Hû.

 

                 Ölmeden evvel ölmeğe çalış,
                 Sende olanı görmeğe alış,
                 Hiç iyi olmaz gaflette kalış

                             Ölenler yanında edeb ya Hû.

 

                           Kendine dön, kendine dön, kendine,

                      Takılma gayrı varlık bendine,

                      Ermek için gerçek ALLAH dinine,

                                    Erenler yanında edeb ya Hû.

 

* * *

 

İ.. den S.. K.. isimli bir başka hanım kardeşimiz ise, güzel bir ilk-bahar gününde  “BAHAR SEVİNCİ” diyerek kaleme aldığı yazısına “Esselâmü Aleyküm” dedikten sonra;

 

[İlkbahar yine bütün haşmetiyle, güzelliğiyle ovaları, tarlaları sar-maya başladı öylesine güzel, ki Cemâli İlâhiye her yerde zuhur etmiş.

Değerli Hocam ve Kıymetli kardeşimiz Nüket hanım ve bu yolda cihat eden Uşşâki gülüne hak ve hakikat adına gönül verenler diyorum, ki gezmediğim, dolaşmadığım, uğramadığım hiçbir mânevi topluluk kalmadı, ki hep bu sofralardan doyamadım kanamadım, ama ne zaman ki, bu maide sofrasına oturdum hiçbir şeye ihtiyacım kalmadı.  Geçmiş ve gelecek hâli değerli hocamızın sohbetlerinde hem aile olarak, hem de cemaat olarak öylesine doyduk, ki kimsenin sofrasında gözümüz gönlü-müz kalmadı. Aradığımız her şey var, sormak istediklerimizin cevabı, rû’yalarımızın tabiri, herbirimizin hâli lâtifleşerek önümüze serildi. Bek-lediğimiz, umduğumuz bütün güzellikleri hem kendi bünyemizde hem de çevremizde bulunca hayret ve hayranlık hepimizi sardı. Hem ailemiz hem katmer takımı ve cemaati olarak dünya durdukça dünyada, ahi-rette ebedi olarak ismimiz hayırlarla güzelliklerle anılsın. Her şeyin en iyisini bilen Yüce Mevlâ kendi katından mükafatlandırsın, Liva’ül Hamd sancağının altında cemeylesin, inşallah diyerek selâm ve saygılarımı sunarım.

                                                                  S.. K..   02/03/2002    

 

* * *

Ege bölgesindeki Uşşâki canları için İ.. deki evini hizmet amacıyla açan ve belli aralıklarla “Terzi Babam”ın gidip, canlarla görüşüp soh-bet yaptığı evin sahibesi F.. Hanımdır. 

F.. Hanım, birisi 1999 da, diğeri 2001 yılında “Terzi Babam”ların Umre ziyaretlerindeki küçük gurubun içerisinde de yer almıştır.

 

[2001 yılının Umre ziyaretlerinde F.. Hanım Mescid-i Haremin içe-risinde yatsı namazı vaktinde şu tecelliyi yaşar:

 

¡áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤Ž¡2

“Kâ’be’nin etrafında elips çizerek Hızır aleyhisselâmla tavaf ediyor-sunuz. Hızır (a.s.) “Allah”, siz de “Vâhid” isimlerini zikrediyorsunuz.  Tavafınız, “yerden yukarıya” yüz görülmüyor, sadece sakalınızdan ta-nıyoruz ve ihramlısınız.

Hem Kâ’be’yi hem de kendinizi tavaf ediyorsunuz.  Bize seslendiniz, “beni tutun daha gitmek istemiyorum,” diye…  Biz de Nüket hanım, Neclâ Hanım ve ben, sizin ihramınıza yapıştık, ihram elimizde kaldı. Yu-karıda sadece sakaldan anlaşılabilecek simanız var.”

 

                                                                           F.. D.. 17/09/2001

                                                                           Pazartesi Yatsı namazı

                                                            Mekke-i Mükerreme

 

F.. hanımın 26/04/2001 de kaleme aldığı yazısı ise şöyle:

           

      Bir filim başladı.                 O âlemde derse.

      Sahnesiz renksiz.           Devam ediyorsunuz.

      İtimat edilir şüphesiz.     Derken kırkımız oldu.

      Bizler boş çuvallar.          Bir tek el ayak ağız.

      İçimizden dışımızı.         Vücûd, Varlıkta yokuz.

      Dışımızdan içimizi.           Çuvalın içinden çıktı.

      Arayıp gezdik bir an.       Bir peygamber sekiz veli.

      Gördük sizi yatakta.        Hepsine verildi Selâm.

      Dudaklar kıpırdıyor.        Denildi beliğ.

      Alimin uykusu.                  Hz. Peygamber (s.a.v.) havzındanız.

      İbadettir diyorsunuz.      Ali Kerremallahu veche suyundanız.

 

                        Hasan Hüsamettin Uşşâki yolundanız.

                        Şeyh Saminin kolundanız.

                        Bekir Sıtkı Visali kulundanız.

                        Zekiyye hatun soyundanız.

                                Osman Şinasi boyundanız.

                        Ali Baba oğlundanız.

                        Kumruların toyundanız.

                        İşte bunlar bizim ceddimiz.

                        Söyle Necat’a duada bulunsun. (*)

                                Hepimize fatiha okusun.

 

(*) “Söyle Necat’a” diye belirtilen isim, Necdet Ardıç Bey’dir.

       Necdet Kûr’ânda Necat olarak belirtilmiştir.

 

F.. Hanım yakaza hâlindeyken yaşadığı varidatı “Terzi Babam”a göndermiş. O da bu varidatı kelime kelime bölüm bölüm şerh etmiş kendisine göndermiştir. 

 

Önce F.. Hanımın yakazasını yazalım, sonra da “Terzi Baba” tarafından şerh edilmiş hâlini belirtelim.

“Yıldızım kızım Ülker, hızlı akan sulara baraj yaparlar. Taşları döksen de zemine taban olur.  Seni baraj içinde görmek iste-mem. Zekiyye ana ağzından çıkardığı kâ’be’leri dilimizin altına koydu. Allahın nizamını değişteremezsin. Nefisten Aklı küle gi-den yol ne güzeldir. Elindeki tahta ince ise, ona göre çivi çak tahta çatlamasın, kırılmasın işiniz zor. Dua dua dua selâmetle necatınıza koşun.”

 

12/01/2002 tarihinde Terzi Babamın F.. Hanımın yakazasına yaptığı izahat:

 

[(Yıldızım kızım Ülker) 

“Yıldız (necm) hakkında Cenâb-ı Hak başlı başına bir sûre indirmiş-tir. 53 no.lu sûredir. Bu da bizim şifre sayımızdır. Hayâl ve nefs yıldızı-mızı söndürüp, gerçek ilâhi yıldızımızı ortaya çıkarmamız gerekmekte-dir. Efendimiz, “benim sahabim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz,” demiştir.  Mâlum arkadaşlar (yani, yıldızcılar) farkında olmadan gerçek diye, nefis yıldızlarına yönelmiş-lerdir. 

Gerçek yıldızlık, tarîkât hali.., ay (kamer) lık hakikat, güneşlik ise, mârifettir

Yıldızın perdesi, nefistir (beden); ayın perdesi, yıldız; güneşin perdesi ise, aydır. 

 

Bir başka ifadeyle,

ilâhiyat güneşinin tecelli mahalli (perdesi) “Bedri münir” (nûrlu ay),

“Bedri münir” (nûrlu ay)’ın tecelli mahalli  (perdesi), yıldızdır.

Ülker yıldızı, gökte ay’ın seyrine en yakın olan yıldızdır. Yıldızın te-celli mahalli (perdesi) ise, nefs (beden) dir.

Kim gaflet içerisinde yaşıyorsa, nefs yıldızından aldığı hayâl ve ben-lik ateşiyle yanar, hayâl içerisinde bir ömür geçirir, bir yere ulaşamaz sonu hüsran olur. Kimde gerçek ilâhiyat yıldızına ulaşırsa saadet ehli olur.

Genel yaşamda görülen bedenler umumi olarak nefs yıldızlarıyla, özel olarak da aralarında bazıları ilâhiyat yıldızları ile dolaşmaktadır. Fa-kat gaflet ehline bedenleri perde olmakta bu da hakkın onlara bir lûtfu olmaktadır. Eğer ilâhiyat yıldızları herkes tarafından hemen görülüp bi-linse huzursuz edilirdi. Bu yüzden perdelidirler.

“Şu yazıları yazarken radyoda hafif bir sesle şiir okunuyordu. “kayan bir yıldız gibi,” içinde bir cümle geçiyordu.”

 

(Hızlı akan sulara baraj yaparlar)

“Evet yaparlar çünkü kontrolsüz herşeyi kontrollü  kullanmak ve faz-lasını lüzûmunda kullanmak için yedek bulundurmak akıllı tedbirli insân-ların işidir.”

 

(Taşları döksen de zemine taban olur.)

“Yani aklında fikrinde taşlanmış eski değer yargılarını döksen de on-lardan yine faydalanırsın. Üzerine basar yürürsün. Sen onları değil onlar seni taşımış olur.”

 

(Seni baraj içinde görmek istemem)

“Yani şu anda akan bir ırmak ol, barajdan aşağıya doğru yola çık. Tribünlerden geçerek başkalarını aydınlatmak için ışık ol, sonra tekrar yola dönüşüp yoluna devam et. Daha sonra deryaya ulaşır, barajın sı-nırlılığından deryanın sonsuzluğuna dahil olursun.”

 

(Zekiye anne ağzından çıkardığı  kâ’be’leri dilimizin altına koydu)

“Onun ağzından çıkan kâ’be’ler hakikat-ı ilâhiyeyi anlatan zâtî keli-melerdir. Hapların dillerinizin altına yerleştirilmesi nasıl ki kalp ve tan-siyon hastaları dillerinin altına şifalarını koyarlarsa o da öyle nefs hasta-lığına şifa olacak kâ’be kapsüllerini  o miktarda sizlere sunmasıdır.”

 

(Allahın nizamını değiştiremezsin)

“Elbetteki bu mümkün değildir. Aklımızda bireysel olarak yapmayı düşündüğümüz birşeyler varsa ve de bunlar Allah’ın nizamına ters dü-şüyorsa hiç teşebbüs etmeyin demektir.”

 

(Nefisten aklı külle giden nizam ne güzeldir)

“Bilindiği gibi bu ifade seyr-i sülûktur.  Bu yolun gerçeği evvelâ nef-sini tanımaktır. Bir şeyi tanımadan o şeyin üstüne çalışma yapmak mümkün değildir. (tahta, demir, taş, toprak gibi)  Nefsimizin özü akl-ı kül olduğunu anladığımızda ona ulaşmak için nefsimizden geçmemiz ge-rekecektir.  Böylece kendine ulaşma yolunun nizamı ne güzeldir. 

 

(Elindeki tahta ince ise, ona göre çivi çak tahta çatlamasın kırıl-masın)

Bir âyet-i kerimede “biz onu levhalarla çivilerle yapılmışa yük-ledik,” Yani “Mânâyı Nuh’iyyet”i (derilerle ve kemiklerle) yapılmış beden gemisine yükledik buyrulmaktadır.

 

Karşımıza çıkan “Mânâyı Nuh-u” taşıma arzusunda bulunan küçük küçük kayıklara limanda kalmaları nefis enginliklerine açılıp da batma-maları için onlara uzatacağın halatı bağlamak için büyük çiviler çakma kalınlıklarına yani kabiliyetlerine göre ilâhi hakikatleri mıhlamaya bak, aksi hâlde kayıkta sandalda yara açılır.  Limanda bile batma tehlikesi olur.”

 

(İşiniz zor)

“Tabii ki zor. Ancak Hak ile birlikte ve Onu vekil edinenin işi kolay-dır. Çünkü vekil onun en büyük desteği ve yardımcısıdır. (ni’mel Mevlâ ve ni’mel vekiyl) dir zorluk kişinin nefsiyle başbaşa kalmasıdır.”

 

Not: F.. Hanımın “Zekiyye Anne” dediği rahmetli eski mürşidesi Terzi babamın adını Necat koymuştur. Kûr’ân-ı Keriym’de Necat, “Necdet” in karşılığıdır.

 

(Dua dua dua)

Şeriat, tarîkat, hakikat mertebelerinin dualarıdır. Mârifet mer-tebesinin duası ise, “kün” (ol) dur.”

 

(Selâmetle necatınıza koşun) 

“Genellikle “necat” Kûr’ân ve Kâdir yolu seyr-i sülûk yoludur.  Özel anlamda da siz düşünün..” ]

                                         

F.. hanımın Terzi Babam’ı ilk tanıdığı günlerde gördüğü bazı zuhu-ratlar ise, şöyledir:

 

[30 Kasım 1998

Bismillâhirrahmânirrahim,

-  Sâfî Babanın cüppesini giymek istedim

   (mübarekten feyz almak için)

 

-  Cüppe ile beraber bir fırına girip diğer bir taraftan çıktık

 

- Mekândan münezzeh yerde boşlukta kefenlenmiş ölüler yatıyor.  Hacı Ağabeyim ve Said Nûrsi Hz. leri bu cenazelerin biri baş ucunda biri ayak ucunda

 

- Bakıp ellerindeki yerlerine işaret koyuyorlar. Bütün cenazelerin adı Abdullah (hanım erkek hepsi buna dahil)

 

- Hacı Ağabeyim diyelimki kuzey doğrultusunda, Said Nûrsi Hz. leri güney doğrultusunda. Batıdan doğuya bir ışık huzmesi “fijuv” diye ge-çerken bunun Hacı Annem olduğunu görüyoruz.

 

- Ellerinden diyelim ki, kâğıtları alıp doğu doğrultusuna doğru yoluna devam ediyor.

 

- Ben Hacı Ağabeyim olmuşum aynı kisvedeyiz.  Olamaz, o mürşit ben mürid bile değilim diye içimden konuşurken bütün iç dış organları-mızın benzerliği gösteriliyor.

 

- Beyin plaklarımız da aynı yönde dönüyor, tabii ki H. ağabeyimin plağının çizgileri daha çok.  İş merkezde yani kalpte imiş, en uç köşeleri merkezleri aynı imiş.

 

- Bu arada “fijuv” diye Hacı annem olan ışık huzmesi doğudan ba-tıya dönerken yahut benim anlatabilmem için öyle gösterilirken Hacı ağabeyim ve Said Nûrsi Hz. lerine aynı kağıtlar, diyelim mühürlü, tas-dikli olarak geri veriliyor.  Bu mevtaların hepsi şu veya bu yoldan şehit mertebesi kazanmışlar ve tasdiklenmiş.

 

- Hacı ağabeyimin ve Saidi Nûrsi Hz. lerinin  vücûdları birbirine sarı-lıyor

 

-  Evliyaları temsilen Eyyüp Sultan Hz. Piranı temsilen Abdülkâdir Geylâni (k.a.s), şehitleri ve nas temsilcileri Hz. Hasan (r.a.) Hz. Hüseyin (r.a.) Valideleri temsilen Hz. Fatımatül Zehra, Asker ve ordu - şeceat temsilcisi Hz. Ali (r.a.), ibadethaneleri temsilcisi Kâ’be-i Muazzama, Peygamberleri temsilen Hz. Muhammed (s.a.v.), kitapları temsilen Kûr’ân-ı Keriym, suları temsilen Nil, dağları temsilen Uhud, ve melekleri temsilen Cibril (a.s.) ların rûhaniyetleri veya rûhları (hangi kullanış da-ha doğru ise) birbiri üzerine bir canlı top teşkil ediyor.  Bu top öyle bir kaynaşıyor, ki içten dışa dıştan içe döne döne bütün yaratılmışları da bi-zim bilip bilemediğimiz içine alıp, dışına çıkara çıkara, diyelim ki bir nûr-dan perdeden geçip bir nûrdan boru’ya giriyor burada aksi istikâmetten gelen bir nûr süzgeçten geçiyor.

 

-  Süzgeçten hiç geçmeyen kalmıyor

 

- Hepsi birer ışık huzmesi, yıldızı olarak asli vatanlarına veya vazife yerlerine dönüyor.

 

- Bu arada biz bir şehre gelmişiz. Hiçbir şey yok, görüntü yol herşey varmış.  Bize Allah (c.c.) diye zumlanıyor.

 

- Bir hamur teknesindeyiz diyelim, o hamur öyle kabarıyor ki ekmek yapmağa yetişemiyorlar.

 

-  Ekmekler pişmiş olarak hamurdan sıçrıyor.

 

- Bütün bilip bilmediğimiz ihtiyaç olan yerlere veya talep edenlere dağıtılıyor.

 

- Karşımda Hacı Annemi görüyorum. Bunu (NECAT)’a bana anlat-tığın gibi anlat dedi.

 

- Başımdan sıvazladı, sanki saçlarım yeniden çıkıyormuş gibi dipleri kaşınıyor.

 

- Gece yattığımda baş ucumda Hacı Ağabeyimin beni  elinde kitabı ile bekliyordu.  Ben yattıkça o okudu.

 

- Şimdi kısmet olur Sabah namazını eda edersek tekrar derse de-vam edecek gibi orada duruyor.  Sabah 6:30

 

-  Gaybı Allah (c.c.) bilir. Yanlış anlatışımızı Allah af buyursun Amin.

 

Not : Zuhuratta görülen manevi ekmekler dağıtılmaya devam edili-yor. F.. hanımın “Hacı Ağabeyim” dediği kişi, “Terzi Babam”dır. ]

 

* * *

 

Tahsil hayatını Avusturyada bitirip mesleğini Türkiyede sürdüren M..B.. adlı bir doktor arkadaşımız ise, gerçek İslâma ve Terzi Babama ulaşana kadar değişik evrelerden geçip, O’na şu şekilde vasıl olmuştur:

 

[Kendimi bildim bileli herşeyi kabulleniyor görünsem de, herşeyi içimden sorgulayan ve perde arkasını araştıran bir insânım. Bu ortaokul çağımda başladı hâlen de öyle...  Herşeyin arkasındaki gizemi, sırrı ve özü araştırıyor, sorguluyorum. Felsefe ve din!… daha bunların ne oldu-ğunu bilmeden, ilgi alanları ve konularına çoktan dalmıştım bile... Ailem müslüman olmasına rağmen birçok sorularıma cevap veremiyordu.  On-ların bu konudaki yetersiz bilgi eğitimini göremiyor, eksikliğin İslâm dininde olduğunu düşünüyordum. 

Böylece mânevi arayış yolculuğum ortaokul yaşlarımdan, birkaç yıl öncesine kadar sürdü. Bu yolculuktaki merhalelerim Hıristiyan dini, Mû-sevilik, Budizm ve nihâyet ateizm oldu. Mutlak varlığı bulmak için mut-lak yokluğu buldum ve yaşadım. 

Fakat yavaş yavaş mutlak varlık kendini tanıtmaya başladı. Birşey-leri anlıyordum, keşfediyordum, ama adını bilmiyordum. Ancak bir-şeyden emindim.  Bunlar mutlak gerçeklerdi. 

Varoluş ve yok oluş ve bunların arasındaki bütün oluşumlar ve bun-ların da mânâları... Yeni bir din, mutlak gerçeğin açıklandığı din!…  Not ediyorum.  Bana verilen dini, mutlak gerçeğin inceliklerini yazıyordum.

 

Yıllar böylece geçiyordu taa ki İmam-ı Gazzali’nin “Kimya-ı Saa-det” isimli eserini tevafuki bir şekilde okuyuncaya kadar!…  Çünkü yazdığım satırların, gelen bilgilerin aynısını bu eserde okuyordum.  Mut-lak gerçeği bulmuş ve büyük uğraşlar ile yazıyor iken o eser sayesinde bunun İslâm olduğunu anladım.  Anladım ve tabiri caiz ise, “Amerika’yı yeniden keşfetmeyi” bırakıp araştırmalarımı İslâmı araştırarak, okuya-rak sürdürdüm. 

Bu konuda her türlü yardımı ve desteği de araştırıyordum.  İlmihal ve bedeni ibadet bilgilerin, dünyevi yaşam düzeni ile ilgili bilgilerin öte-sine geldiğimde artık yalnız yol almak çok zor olduğunu gördüm. 

İmamlar ve ilâhiyatçılar ile yaptığım sohbetlerde sorularıma cevap bulamıyordum. İmam olan kayınpederimin bağlı olduğu çok muhterem Nakşibendi ve Kâdiri olan bir zâta bağlandım. 

 

Buradaki usul ise, çok kısa bir süre içinde yetersiz kaldı.  Sorularıma cevap almayı bir yana bırakın, soru sormak bile pek hoş karşılan-mıyordu. 

Birkaç ay sonra İzmirde, özellikle hanımlara rehberlik görevi yapan muhterem bir hanımefendi mürşide ile tanıştım. 

Evet burada  soru sormak hem serbest, hem de cevaplar geliyordu. Şeriat bilgilerinin ötesinde tarîkat bilgisi, terbiyesi ve eğitimini burada gördüm.

Ancak bitmez tükenmez sorularıma aldığım cevaplar beni birkaç ay sonra tatmin etmemeye başladı. Cevapsız sorular ve yine bunları ce-vaplayacak birini bulma sorunu ile yine başbaşa kaldım. 

 

Bir yaz tatili, kayınpederim ile sohbet ederken bana Uşşâki olan bir zâttan bahsetti ve beni onunla tanıştırabileceğini söyledi. Bir ümit ışığı… zaten bağlı olduğum muhterem hanımefendi, Zekkiye annem de Uşşâki idi. Memnuniyetle kabul ettim ve bir yaz günü öğleden sonra dış görü-nümüyle gerçek bir Tekirdağ beyedendisi görünümünde olan ve kadın terziliği yapan atölyesinin (hesapta bir beş on dakikalık ziyaret amacıy-la) kapısını çaldık. Kayınpederim ile yapmış oldukları bir Hac farizasın-dan dolayı tanışan iki ahbap dostça selâmlaşıp ben tanıtıldım. Hoşbeş-ten sonra kayınpederim benim sorularım olduğunu dile getirdi. 

Servet Beyin (o zaman daha ismini bilmiyordum, kapısındaki tabela-sından dolayı “Servet Bey” diye hitap ediyordum, o da bozuntuya ver-miyordu,) ilk dedikleri  “hiç birşey göründüğü gibi değildir!”.

 

“Allah, Allah yahu zaten benim derdim bu ya!” dedim içimden ve beş on dakikalık ziyaret kayınpederimin müsaade isteyip yanımızdan ayrıldıktan sonra birkaç saat daha sürdü.  

İsminin Necdet olduğunu da öğrendim. Yine ziyaret edebilme ümi-diyle vedalaştık.  İyi de ama ne zaman?…  Derken ertesi gün daha öğ-len olmadan ben Necdet Beyin yanında kendimi soru sorarken, Onu da cevap verirken buldum. Buldum!… Evet aradığımı bulmuştum!… Kendisinden eğitim alabilmek, faydalanmak için izin istedim.

 

Bu iznin mânevi onayı için istihare önerdi.  Hemen o gece yaptım ve ertesi gün zuhuratımı anlatmak üzere huzuruna vardım.”

 

“Bir bitpazarındayım ve çok güzel değerli kandillerin satıldığı bir ser-ginin önüne geliyorum. Bütün kandiller farklı, hepsi çok güzel ama bir ta-nesi var, ki hepsinden daha büyük daha güzel… “Alayım mı?” diye sorar-ken, kendi kendime bir ses bana,  “evde zaten bir kandilin var ki,” diyor.  “Evet ama bu kandil daha büyük, daha fazla ışık verir,” deyip almaya karar veriyorum. Neş’eli ve yeni büyük kandilimle sergiden ayrılıyorum...”

 

“Yorumunuz nedir,” sorusuna, Necdet Bey tebessüm ederek, “sen ne dersin?” diyor. Eh, daha açık bir zuhurat olamazdı herhâlde.

 

Tasavvuftaki Şeriat, Tarîkât, Hakikat ve Mârifet yolculuğunda ce-hâlet karanlığın ifadesi ve ama aynı zamanda meyvesi alîmlik ve âriflik olan cevaplara tohum olan soruların aydınlatılması için ışığa “kandille-re” ihtiyaç vardır. 

 

Cenâb-ı Hakk Güneş misâli, Rasûlüllah Kamer misâli ve sahabeler Yıldızlar misâli ise, şeyhler, ârifler ve ârif-i billâhlar da elbette yeryü-zünde kandiller misâlidir.

Önemli olan kendi ihtiyacanı karşılayacak yeterli ışık veren kandili bulmak, ki gidilen yolda karanlık kalan bir köşe kenar kalmasın...

 

Necdet Bey’in (artık Terzi Babamın) elini öptüm, mânevi biadımızı yaptık ve bol sorulu cevaplı yolculuğumuza başladık. Bu sorular her za-man sözel olmasa da hâl lisânı ile soruyor ve cevabını alıyorum.”

 

“Terzi Baba” ismi de nereden çıktı diye siz sormadan önce ben an-latayım.  Yine bir zuhurat ile ilgili.

Şöyle ki:

Bir ses bana, “tüm sorularımın cevabını ve mutlak gerçekleri Dikili Baba’dan öğrenebileceğimi,” söyledi.

 

Yine ilk fırsatta ben Necdet Bey’in atölyesinde bu zuhuratımı anlatıp, “Dikili’de bir zâtın olup olmadığını,” sordum.  Çünkü kendim Ayva-lıklıyım ve buraya yakın Dikili isminde bir kasaba var (Egeliler bilir).  Efsaneleri olan bir yer. Belki orada bir zât vardır, yaşamıştır diye düşünerek sordum. O esnada Necdet Bey kesmiş olduğu kalıplarını dikiyor.

Önce “hayır tanımıyorum” dedi ama kısa bir süre sessizlikten sonra yine tebessüm ederek, diktiği kumaşlara işaret etti. Cevabımı almıştım: “Dikili Baba” tam karşımdaydı. Dikiyordu. O artık “Terzi Babam” dı...”

 

                                                                            Şişli İstanbul

                                                                                       04/12/2002

                                                                                    03:00 ]

 

* * *

 

Nûsret Tûra efendimizin döneminden N.. Ç.. adlı bir başka hanım kardeşimiz ise, Terzi Babaya nasıl ulaştığını şöyle açıklıyor:

 

[Yurt dışında yaşadığım için o günün şartlarına göre haberleşmek ve görüşmeler epeyi zordu. Bir gün Bebek’te Nûsret Baba’mın evine gitti-ğimde vefat ettiği haberini aldım. İmkânlarım kısıtlı olduğu için her geli-şimde, “acaba yerine kimi bıraktı,” diye düşünüyordum.

 

Bir gece rû’yamda, “telefon çalıyor, açıyorum Valide Annemin sesi… Bana kendisinin bir başkası ile konuşmasını dinletiyor, ben de dinliyorum. Valide Annem beni O’na anlatıyor. “Konuştuğu zât niye kendini tanıt-mıyor,” diyorum.” 

 

Bir başka rû’yamda da, “telefonla konuştuğum o zât bir masada kağıt ve kalem elinde kayıt yapıyor, önce de benim kaydımı yapıyor.  Başka ka-yıt olmak için sırada olanlar da var.”

 

Bu rû’yadan 3 sene sonra (Necdet Efendinin) “Gönülden Esintiler” kitabının ilki elime geçti. 

Bu kitapta Nûsret Babamdan bahsediyordu ve O’nun halifesi oldu-ğunu bildiriyordu. Daha sonra Türkiyeye geldiğimde kendisini ziyarete gittim. Ve telefonda (rû’yada) konuştuğum kişinin o olduğunu hatırla-dım. Aynı kişiydi ve aynı şekilde konuşuyordu. Sonra da “aradığımı buldum,” dedim.

 

                                                                                           06/11/2002

                                                                          N..Ç.. Alm.. ]

* * *

 

 ¡áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤Ž¡2

[04.05.2005

Son günlerde çokça üzerinde durduğum hususlardan birisi de Mev-lâna Celâleddiyn Rûmi ve Muhyiddiyn Arâbi hazretleri ve meşhur eser-lerinin Terzi Baba yolundaki hikmetlerini tefekkür etmeye çalışmamdır.

 

Hz. Muhyiddiyn Arâbi                ® İlm-i İlâhi

Hz. Mevlâna Celâleddiyn Rûmi    ® Aşk-ı İlâhi

 

Seyr-i sülûkumuzdaki Terzi Baba yolunun temel taşları olarak biz-lere bu nefha-i ilâhileri ikram ediyorlar.  Gerçekten bu iki şahsiyet ve eserlerinin Terzi Baba ismi ile zuhura çıkmasının acaba başka ne gibi hikmetleri olabilirdi.

 

03.05.2005 Pazar günü saat 11.00 civarında yaslandığım kanepe-nin üzerinde uyuklama (yakaza) anında gördüğüm açık ve mücerred bir rûya şöyle idi.

“Terzi Babam’ın işyerindeki sohbet yapılan odanın içindeyiz. Terzi Babam cam tarafına biraz yakın yerden, önüne konan bir kürsü’den sohbet konuşması yapıyor. Konuşma esnasında bütün vücudunu kapla-yan bir sevinç ve mutluluk vardı.

Tam karşı istikametinde oturuyordum; bana doğru bakarak ve sağ eliyle işaret ederek ¤åí¡£†¡î¤z¢ß “Muhyiddiyn” nedir biliyor musun? diyordu.

 

“Muhyiddiyn” derken harfleri tek tek, tane tane sıralıyor ve son-daki å (nun) harfine atıf yaparak söylüyordu.

 

Tam ismi söylediğinde yani “Muhyiddiyn” dediğinde ise, ikimiz de aynı heyecan içinde keskin bir cevap ile sonundaki å (nun) dur diyo-ruz.

“Muhyiddiyn”, sondaki å (nun) da, yani “bende gizlidir” diye, bu defa da kelâmsız olarak ifade ediyordu.

 

Ben de “evet doğru söylüyorsunuz,” diyorum ve her ikimiz de birbirimizi teyit ediyoruz.”

 

Uyandığımda bu rûya daha önce gördüklerimden daha farklı idi.  O yaşantı ilmî olarak üzerimde o gün hep devam etmişti.

 

YORUM:

Gerek “Muhyiddiyn” derken, gerek “Celâleddiyn” derken; her iki  kelime de å (nun) ile bitiyor; å (nun) harfi ise, bilindiği gibi “Terzi Babam”ın ve “Necdet”in harf-i rumuzu idi.

 

 

Buradaki çaılşmamıza sayılar şöyle şahid oldular.

å (nun)  harfinin açılımı,  æìã (nun)  diye yazılır.

O da ebced hesabı ile, (50 + 6 + 50) = 106 etmektedir.

 

106 da iki adet 53’ün varlığına delil olmaktadır.

 

Yani

hem İlm-i İlâhi”

hem de  “Aşk-ı İlâhi” zatından zuhura çıkmış.

 

Böylelikle de

hem “Muhyiddiyn”

hem de Celâleddiyn” hazretlerine delil olmuştur.

 

Kısaca bu yorumu yaptıktan sonra bu mücerred zuhuratın yorumu için farklı bir tevil daha oluşmuştu. 

Tabii ki hata ve eksiklikler nefsimize aittir, muhakkak ki Allah c.c. herşeyin en iyisini bilir.

 

“Muhyiddiyn”  ¤åí¡£†¡î¤z¢ß ® “Dinin ihyası,”

İhya edilmesi, hayat ve ruh bulması anlamlarına gelen “Muhyi” esmâsından gelmektedir.

 

Peygamber efendimiz (s.a.v.) sahih bir hadislerinde, “Her asrın başında bir müceddid geleceğini,” haber vermişleridir.

 

Müceddid’in vasıfları sayılırken de; dini hakikatleri, devrin ihtiyaç-larına göre yorumlayan ve Peygamberimizin varisi olan zât anlatılmış olmaktadır.

 

Terzi Babamız için, niçin müceddid ifadesini kullandık?… Mü-ceddid’in vasıflarını idrak edip, irfaniyet gözü ile onu tanıdığımızda, bunun cevabını zaten onda müşahade etmiş oluyoruz.

 

O’nu müceddid kılan yönü, berrak bir zihne, nâfiz bir görüşe, dos-doğru bir düşünüşe sahip olması…. ifrat ve tefrid arasında orta yolu bu-lan… yerleşmiş olan bid’at ve taassubtan kolayca sıyrılabilen bir müte-fekkir olmasıdır.

Dini hakiki yerine oturtmak için gerekli cesareti kendinde bulan ve mizacı bakımından (s.a.v.) Efendimize en yakın insân olmasıdır.

 

Burada bid’at ve taasubun kaldırılmasının ancak müceddid ile ola-bileceğini vurgulamak isteriz.

Bid’atların ortadan kaldırılmasından maksat ise, şeriat ve tarikat mertebesi yaşamların ve hükümlerinin hakikat ve marifetullah’a inkı-lap etmesi ve böylece zat-i mertebe yaşantısı hakim kılınıp, yaşanmaya başlamasıdır. Bu mertebeler yok olmamış asl-i hakiki benliklerine ulaş-tırılmıştır. 

 

Maalesef günümüzdeki İslâm yaşamının gerek zahiri ve gerekse ta-rikat yaşamlarına bakıldığında Akl-ı Kül’e ulaşılmadığı için bid’at ve taasubun çok geliştiğini görüyoruz.

 

İşte bu gerçekler ancak Rûh’ul Kûdüs yani Allah’ın zatının rûhu Cebrâil (a.s.) gelip ölü kalbleri diriltmesi ile anlaşılabilmektedir.

 

 Rûh’ul Kûdüs ya da Rûh’ul Emin lügattaki yazılışlarını aynen aldığımızda 13 hakikati ile karşılaşıyoruz.

 

¤å¡îß ü¤a¢ €ë ¢‰  ® Rûh’ul Emin

 

Ebcedde;

  rı   + vav + ha + elif + lam + elif + mim + ye/(i) + nun 

(200 +  6   +  8   +  1   + 30  +    1    +  40   +   10    + 50) = 346

(3 + 4 + 6) = 13

 

¢¢†¢Ô ¤Ûa¢ €ë ¢‰ ® Rûh’ul Kûdüs

 

Ebcedde;

  rı   + vav + ha + elif + lam + kaf  + dal + sin

(200 +  6    + 8  +  1   + 30  + 100  +  4  +  60) = 409 ( 4 + 9 ) 13

 

13 hakikatinden sonra ise, bir başka hakikat ile

¡¢†¢Ô¤Ûa ¡€ë¢Š¡2 ¢êb ã¤†  £í a ë

ve eyyednâhü bîrûhıl kûdusi  (Bakara Sûresi 2/253 ayetinde)

53 hakikati ile buluşuyor ve açık olarak Rûh’ul Kûdüs” ile des-teklendiğini görmüş oluyoruz. ]

 

Kıymetli Gönül Dostlarım!

Aslında bu bölüme ilâve edilebilecek çok daha fazla bilgilerin mevcut olduğu kanaatindeyim. Gönül dostlarımın Terzi Baba hakkında söyleme-diklerinin, söylediklerinden daha fazla olduğunu da biliyorum  Allah (c.c.) cümlemizden razı olsun. 

 

Bu bölümümüzü de acizane fakirin mânâmda yaşadığım hatıramla bitirmek istiyorum.

 

07/01/2002

 ¡áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤Ž¡2

 

[Uyku ile uyanıklık arasındayım. Hacer’ül Esvedde tavafa başlamak üzereyim. Bir el uzanıyor kalabalığın içinden onu yüzüme sürüyorum.  Terzi Babamın eli ve içi yüzüme sürdüm. “Mikatta söz verdim vec-him senindir,” diyorum. Uyanıyorum. Terzi Babamın rûhaniyeti bir güneş gibi üzerime aksediyor, benimle konuş diyordu. Tekrar uyumaya çalıştım. 53. kapının huzurunda namazdayım (aynı yerde 10 gün sonra namaz kıldım). Uyandım.  Kağıt ile kalemimi elime aldım.

 

S. Kapın nedir? diye sordum.

C. Varlığın ve yokluğun kapısıyım, Mekkenin ve Medinenin kimliğiyim, dedi.

 

S. Senin kelâmın konuşman nasıldır? diye sordum.

C. Benim kelâmım gözlerimle olur. Benim bu gizli lisânımı se-damı duyanlar hep Cemâlimle yaşarlar.

 

S. Senin yemen, içmen, uyuman, görmen nasıldır? diye sor-dum.

C. Tutan elim, gören gözüm, işiten kulağım olanlar bunu id-rak ederler, dedi.

 

S. Senin şefaatın var mıdır? diye sordum.

C. Şefaatımı diktiğim elbiselerde gizledim, bunu da ehli bilir ancak, dedi.

 

S. Sen hangi ameli işlersin? diye sordum.

C. Ben Ulûhiyyet elbiseleri diker giydiririm, dedi.

 

S. Sana en sevimli gelen amel nedir? diye sordum.

C. Bilinmek ve sevilmektir, dedi.  Bu da ikr’a hitabı ile başlar.  Ümmetimin en hayırlıları Kûr’ân’ı öğreten ve onu başkalarına öğreteninizdir, buyurdu efendimiz.

 

S. Sana en sevimsiz gelen amel nedir? diye sordum.

C. Beni okuyup da unutmasıdır, çünkü ümmeti Muhammedin en şerlileri Kûr’ân’ı öğrenip de unutanlardır.

 

S. Senin en güç amelin nedir? diye sordum.

C. Beni tanımak ve taşımak çok güçtür, dedi.

 

S. Senin rahmetin var mıdır? diye sordum.

C. Benim rahmetim beni zikredip hatırlayanlara, beni ziyaret edip güzelliğimi seyredenlerdir, dedi.

 

S.  æ (nun) ile â (mim) in sevdası nedir? diye sordum.

C. æ (nun) ile  â (mim) birbirine delil oldu. 

    æ  (nun)  ®  â (mim) ile kaim oldu.

 

S. O da nasıldır? diye sordum.

C. æ (nun) velâyetimi,  â (mim)  risâletimi anlatır, dedi.

 

S. æ (nun) ile   â (mim)  birbirinden ayrı mı ki? diye sordum.

C. æ (nun) ile   â (mim)  birbirinden ayrı değillerdir. Sakin æ (nun) dan sonra sükûne ermiş æ (nun) l (be) gelirse,  

(nun)   ®  (mim) e dönüşüyor bu da iklâb olur.

 

S. æ (nun) un sakinliği nedir? diye sordum.

C. Üzerindeki harekenin (hareketin) gitmesi, sükûne ermesi-dir yani “ben”de fani olmasıdır.  Abd’ın hakikati de budur.

æ (nun),  ávã (necm) de başta gelir. 

Çünkü Risâlet’ten önce Velâyet vardır.

 

Alfabede sonra gelir.

Çünkü Risâlet, Velâyetle devam eder.

 

Ayrıca Šìã (nûr) olmasa idi, hiçbir şey bilinemez karanlıkta kalırdı.

 

S. Bu güzelliğin sırrı nedir? diye sordum.

C. O benim şanımdandır, dedi. ]

 

* * *

 

B. G. İ. 

[ 28/02/2003 Cuma

¤áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤Ž¡2

Necdet Beyefendi Sultan Hakkında:

 

¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â  5   £Ûa

¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â  5   £Ûa

¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â  5   £Ûa

 

¢é¢m b × Š 2  ë ¢é¨Ü£Ûa ¢ò à¤y ‰  ë ¢ â 5   £ ¢á¢Ø¤î Ü Ç  ë

Allahümme salli ve sellim ala seyyidina muhammed

 

Onu en son tanıyanlardan biri olarak yeniliğime rağmen ezel tanış-lığı içinde olduğuma Allah bildirmesi ile de emin olduğum (ki salât se-lâm üzerine olsun) bu Muhammed-i zât hakkında bana bu kitabında lût-federek söz vermesi bile onun ne kadar âlicenap ve teşvikkâr olduğuna delil değil midir?....

 

Herkes “hayvan nedir?” bilmedikleri hâlde “hayvanları sevin,” der-ler ama hayvan dedikleri de onlara göre sadece köpek, kedi (v.s.) gibi heves ettiklerine göre mahdud olanlardır. Onlar iyi, kötü diye ayırma, seçme ve bu yolda (sanki kendilerine aitmiş gibi) hüküm verme gayre-tinde olup, adeta ari ırk, nesep iddiasında ve övünme telaşındadırlar.

 

Halbuki “halkiyetin hallâkı olan Allah sineğinden bile vaz geçmez,” hakikatini tam tatbik eden, “Herc ü merc ü lûtf u kahrı meczedip bir bilmişim” ve yine “Halkedilene halkedenden ötürü muhabbet ederiz,” diyen ve bu cem hakikatini vücûd kemâlâtında ik-mal eden, tatbikat ile yaşayan velâyet-i hakiki, velâyet-i asliyedir.

 

Bu fırsatlar hadis olup da Allah lûtfunu görebilen ve bunu rahmete dönüştüren ancak “er rahmân er rahim Allah”tır, ki Allah, isimleri ile tatbikatlarında bu isimler tammiyet hateminde, insânda ne kadar kemâl bulmuş ise, Allah O’nda o kadar kemâl bulmuş ve âyan olmuş demektir.

 

Ey okuyan ve dinleyen “billâhi” (allah ile) “lillâhi” (allah için) basi-retinize sığınarak kimden bahsettiğimi, ki “O”nu basir ettiğinize em-inim.  

 

Tanıştığım sırasıyle ilk intibalarım; nezakette, tevazuda, ilimde, araştırmada, toleransta, muhabbette, gayrette son derece derin ve lû-tufkâr; kendindekileri hiçbir menfaat gözetmeden, hiçbir ön şart koşma-dan tamamen Allah rızası için etrafındakilere hoşça ikram ve paylaş-mada arzukâr ve tatbikat zenginliği içinde olan ekmel, mükemmel bir zât-i kemâl’dir.

 

Kendi ifadesi ile yetiştirmede ilâhi liderlik tatbikatını yani önde olma-yı, mani olmak için değil, aksine kişiyi ileriye götürmede, yanında olma ile tatbik ettiğidir.

 

Nezaketinin açıkça bir ifadesi olan bu ifadeye aynen katılıyorum ve bendeki yansıması ile de O, insânın yetiştirilmesinde ne 6 yönde (sağ, sol/iki yan; üst, alt, ön ve arka olarak) hem de 6 yönde (yani hem var-lık, hem yokluk olarak) görünmekte ancak hangi makam zuhurda ise, o makamın mazhariyeti gereği o yerde ve her vechede yani kısaca onun hamili (taşıyanı) olarak görülmektedir.

 

Yanılgım nefsime aittir, nefsimi elinde tutan rabbim Allah, yanlışla-rımı makbuliyetine tebdil etsin. Amin.

 

Şahsi intibamın tesiratı tahtında Allah’ın “Mürşid” ismi ile tenezzü-lat kemâlâtı olarak düşünüyorum, ki bu zât-i tenezzülât, “el vesile” (Allah hakikatine uruc irfaniyet tammiyeti için tarîk-i ilâhi seyrinde gö-rünen sır olan hicap, perde, ki) hakikati, nizam-ı ilâhiyi vakt-i kemâl bulduğunda Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere “Ya cebrâil kar-deşim sen arkasından vâhyi aldığın o perdeyi aç,” demesinde gö-rünecek hakikat gibi “evvel, ahir, zahir, bâtın” olan “HU/O’ndan başka ilâh lâ; illâ allah” olan “kemâl-i, cemâl-i, vech-i Muham-med,” ayan olacak olandır.

 

Şahsi intibamı (!...) kısaca bu şekilde anlattıktan sonra; “Ben seni, seni bana anlattıkları veya benim senin hakkındaki duygularım ile bilmem ancak ki Allah seni bana nasıl bildirirse, ben seni ve yine Allah beni sana nasıl bildirirse sen beni öyle bilirsin,” ger-çeği içinde Rabbimın ilâhi beyan olarak fakirde lûtfettiğini bu vesile ile nacizane aşağıda aynıyle ifade etmeye çalıştım. Tevfik Allah’tandır.

 

 

21 Şubat Cum’a  (Cum’a Namazı Sonrası)

Cum’a namazının (dışarıda işim olduğundan) ön sünnetini ve farzı olan iki rek’at’ını kılarak, yola koyulup da yolda aşağı yukarı normal Cu-ma namazının dua vaktine tesadüf eden vakitte; fakirin gönlünde alışık olduğum o güzelin cera’yân-ı ile kendinden kendine sohbet ile öğretimi-ni tatbik etmeye başladı. Bir hayli devam eden bu sohbet gönülde, sır-da, hususide idi.

 

Bilâhere akşamı takip eden gece ibadete kalktığımda tenezzül ettiği ilham ile (kendinden kendine ifadesi ile) “Cum’a namaz sonrası gön-lü lûtfu, kulum Necdet’e bildir,” diyerek aşağıdakileri not ettirdi.

 

Biiznillâh aynen bildirme gayretindeyim eksiği ve fazlasıyle ind-i ba-ride en güzel şekilde kabul buyurmasını niyaz ederiz.

 

“ell fakirül mü’min, ene kabul”

 

 

“Şu anda Necdet kulumda (bu anda daha derinden gelen bir ilham ile “kendisi hep böyle kabul etmemi, dememi ister,” beyanı lûtfedildi,) dua ismimde âlemlere rahmet, hidâyete dönmüş olan-lara ve hidâyet bulmuşlara rahmet tenezzülündeyim. O gönle muhabbet verdiklerimde de aynen tasdikteyim, bunu böyle bil...”

 

(“Kul denmesini” istemesi konusunda adeta bir tamamlama, bir açıklama getirircesine devam ederek)

 

“Ona ne ita ettim ise, ne şekilde göründüm ise, o hep kullu-ğumu tercih ettiği için ona “kulum” hitabını ettim.  Bil ki, o “kul” ismimde nice bildirdiğim ve bildirmediğim ve ancak muhabbet duyanlarca zevk edilen isimlerim mündemiçtir.”

 

“selâmün aleyküm ya habibü muhib; muhibbül azizül cebbar’ ül mütekebbir; tevfikül selâmet.”

 

                                                                                                                        B. G. İ.

 

 

25.06.2OO4 Cuma

B. G. İ.

 

Rûya;

Hanımım ve çocuğum görüntüsünde 2 kişi, sanki önemli bir gün oldu-ğundan dolayı bana, heyecanla, "Vedat Bey'e gitmemiz gerekiyor,” diye söylüyorlar.

Kendi halime dönüyorum ve o anda Vedat beyi çocuk görünüşlü genç birkaç kişiyle şakalaşırken şuhud ediyorum.

Şuhuden tespit ettiğim şey, gönlümde aradığım zevki vermiyor. Böylece gönlüme iltica ediyorum, "senin yerin orası değil," deniyor.

 

Bunun üzerine ailem olarak görünen o 2 kişiye, "isterseniz siz gi-din, ben Necdet Bey'e gidiyorum," diyorum.

Bir anda ailem dediğim o 2 kişiyi de bana uymuş olarak, Necdet Beyefendi'nin yeri olan bir yerde, kendimi görüyorum.

Kendisinin o an için orada olmadığı bu yerde, mütevazi, saygılı, iddiaları, fevkaladelikleri olmayan, sıradan, etrafa huzur veren bir ta-kım insanlar görüyorum

Huzurla etrafda dolaşıyorum, fakat nedense kendimi yine de ga-rip hissediyorum.

 

Bir müddet sonra içerde bir telaş oldu; içeriye baktığımda Necdet Beyefendi sanki katıldığı bir toplantıdan verilen bir mola üzerine buraya gelmiş.

O anda ortalık yerde zuhur eden bir masada oturmuş; etrafında bulunan kardeşlerin bazılarına okuyacakları kitapları gösteriyordu.

Bazılarına kitaplar içindeki kendilerine has kaydı ile bir takım hu-susi yerleri işaret ediyordu.

Hatta bazılarına da yine onlara has olacak şekilde, bazı şeyleri bu se-fer yazarak veriyordu.

Böylece onların meşguliyetlerini tespit ederek, onların yetişmesi ile meşgul oluyordu.

 

Gönlüme bir sıcaklık kaplıyor ve kendi kendime Efendimizin (s.a.v.) "bu topluluğun seyyidi (efendisi), bu topluluğa hizmet ede-nidir," sözünü tasdik edercesine, "Efendi Baba'nın boş vakti yok, onun vakti yani vakt işte bu..." diyorum.

 

Bu arada Necdet Bey bana doğru bakıyor, sanki o an için beni o-rada beklemiyorcasına, "nereden çıktın..." diyerek, hayretini ifade ediyor ancak itidalini bozmadan fakat gösterdiği farklı sevinç hali ile karşılıklı gayet samimi bir şekilde kucaklaşıyoruz.

 

Bana hitaben, "ne sebeb ile geldiğimi..." soruyor.

Ben cevaben, "ziyaretimin sebebinin sadece elini öpmek ol-duğunu," ifade ediyorum.

Bu anda sanki bir kimse hal lisanı ile, "sen Vedat Bey'e gitmiyor-sun ama Necdet Bey, o toplantı denilen yerde, onunla beraberdi,” diyor.

 

Anında toplantı yeri olarak bir yeri ve içinde 5-6 kişilik bir guru-bu şuhuden tespit ediyorum.

Orada, sanki doğum yapmaya yaklaşmış bir bayanın halini andıran hal içinde bulunan Kadiri bir zat (ki sanki ileri bir terakki kemalatının sancıları içinde) ve Vedat Bey dahil muhtelif tarikatlardan gelmiş bazı şeyhler o Ka-diri zata yardımcı olarak orada bulunuyorlardı.

 

Açıkça tespit ettiğim, onların içinde esas faaliyette olanın Efendi Baba olduğu idi. Vedat Beyi ise ismen ve sadece seyirci olarak görüyorum, o-nun bir müessiriyetini tespit etmiyorum.

 

Masa başında çalışmakta olan Necdet Beyefendi bendeki bu hali aynen tespit etmiş olarak başını bana kaldırarak celâli bir halde, "unutulmasın biz (hissettiğime göre uşşakkilik yönü ile) daha önce kadiri bir şeyhin kemalatının tasdiğinde ona cemaat olduk, hatta kadiriliğin bir yıl-dızı vardır (bunu der demez bende o yıldızla ilgili şuhud açıldı ve yıldız olarak gayet net, kuvvetli ve canlı bir nur tespit ettim) onun hakikati olan parlamasına hizmetkar olduk,” diyor.

 

Ben de onu tasdiken, "Hakikat tektir, tek olan hakikate gelen ta-rik (teşkilatlanması ile tarikat) ler muhteliftir. Tek olan Hakikatin tek-liğini tasdik bakımından onların birbirlerini tasdik etmesinin tatbi-katı olan bu hadiseden daha normal ne olabilir ki!..." diyorum

 

Hürmetle ellerinizden öperim.

 

16.07.2OO4 Cuma

B. G. İ.

 

TECELLİ :

16.07.04 Cuma Gecesi uykudan gece kalktığımda, üzerimde çok büyük bir baskı hissettim. Bilâhare yattığımda, yeni uykulu halde iken, bu cereyan daha güçlü bir vaziyette sanki üzerimde beni koruyan bir örtü varmış da, o örtü kalkmışçasına adeta tam bir tımarhane koğuşu timsali bir ağızdan fakat her kafadan farklı çıkan vaveyla tipi seslerin in-sanı sıkması ve boğması gibi beni sıkmaya ve boğmaya başladı.

 

Bir yandan “ya dafi” çekip, bir yandan da “lebbeyk allahümme lebbeyk...” okumaya ve tekbir getirmeye başladım. 

 

O anda  muhterem, dirayetli bir zat zuhur ederek, “getirdiğim tek-birlerin bir işe yaramayacağı, beni koruyanın kim veya ne oldu-ğunu,”  ilham ediyor ve illa bir isim söylemem istendi.

 

Kendi kendime, “Allah ismini zikrediyorum, kafi değil mi?..,” diye düşündüm.

Baktım halen isim söylemem isteniyor ve hatta zorlanıyorum.

 

Bu arada şiddet daha da artıyordu, kendimi tam bir cenderede his-settim, nefesim kesilmeye başladı, rabbimden takat talep ettim.

 

O anda şuhuden Hz. Süreyya Beyefendiyi tespit ettim, bu vesile ile Vedat bey’in sohbetlerde çok sık tekrar ettiği Hz. Süreyya’nın divanın-dan,

“Geçit başında sormazlar sana kimsin sen,

  Verirsin ismimi görürsün ne şey’im ben,” sözü aklıma geldi.

 

Süreyya Bey’i şuhud ettiğim halde “Süreyya” ismi değil de, neden-se Vedat Bey aklıma geldi, ancak aynı anda da ona karşı içimde tam bir emniyetsizlik belirdi.

Öyle ki önce tereddüt geçirdimse de, o ismi versem bile nedense o ismin geçerliliğinin olmayacağı yolunda karşı koyulmaz bir his duy-dum.

 

O anda içimde zuhur eden “Efendi Baba” ismini verdim.

Ancak bu isme hiç bir tepki gelmedi. Herşey aynen devam ediyordu.

 

Mamafih bütün olanlardan sonra bilâhare bu isim için iltica ettiğim-de, “bu ismin hususide olup, hususi toplantılar için olduğu,” il-ham edildi.

 

“Efendi Baba”  isminden sonra, şiddetli bir şekilde gönlümde zuhur eden “Terzi Baba,” ismini verdim.

 

Anında “isim kayıttadır,” dendi ve o patırtılı havayı meydana geti-ren herşey kaybolarak, güneşin ortaya çıkması gibi tamamen süt liman bir hale dönüştü. 

 

Bilahare o zatın vechinde bariz bir tebessüm ile “senin de kaydın var,” dendi.

“Sultan (kısa bir sükut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” dendi.  

 

Bundan sonra Hz. Abdülkadir Geylani ve Hz. Süreyya zuhur ettiler, hal lisanı ile kafalarını sallayarak, hali tasdik ettiklerini ifade ediyorlardı.

 

Bu arada birşey nazarımı çekmişti.

Necdet Beyefendiyi birçok defa şuhuden gördüğüm halde şimdi gör-memiştim fakat manevi makamını temsil eden “Terzi Baba,” isminin söylenmesi ile selamet zuhur etmişti. 

 

Hz. Abdülkadir ve Hz. Süreyya ki, zamanlarının ekmel mükemmel İnsan-ı kamil görünmeleri olan zatları şuhuden gördüğüm halde, onların ismini söyleme yönünde de bir zuhurat olmamıştı.

 

Acaba şuhuden kendi görünmediği halde, isminin zuhuru ile tatbi-kat ve tasdik görmesi, aslında O’nun zamanın insanı (İnsan-ı Kamil) olarak görünmesi değil midir?...

 

Diğerlerinin görünmesi ise, onların kendi zamanlarındaki kemalat edebi içinde bu zamana saygı ve tasdik edebi riayetidir diyebilir miyiz?.. 

 

Yine o önceki zat, “Hz. Abdülkadir ve Hz. Süreyya’yı tasdik ediyor musun,” dedi.

 

Ben hiç bekletmeden, “Hz. Abdülkadir’i ve Risaleti Gavsiyesini; Hz. Süreya’yı ve Divanını tasdik ediyorum,” dedim. 

 

Bu tasdik esnasında;

“Risaleti Gavsiye” dediğimde, onun incecik orijinal arapça nüshası

ve “Hz. Süreyya Divanı” dediğimde de yine aynen Hazretin kendi el yazısı ile orijinal arapça aslını şuhud ettim; böylece onları beyan-ı ilâ-hi olarak kabul ettim.

 

Bu tasdik ile sadece orijinallerini kabul ettiğimi, fakat onlar üzerinde yapılan tefsirlerin zaman ve mekan kaydında kalıp, orijinallerini bütün kemalleriyle anlatmaması bakımından gönlümden kabul etmediğimi de ifade ettiğimi hissettim.

 

Bu vesile ile bu tecelli tatbikatında Rabbımın lutfu ve izni ile dikka-timi çeken  önemli noktaları açıklamak isterim:

 

 

1. Rabbımın lutfu ve izni ile;

“Efendi Baba”ya 18.01.2003 tarihinde bazı mevzular ile ilgili olarak çektiğim faksıma karşılık olarak,

09.02.2003 tarihinde kendi el yazısı ile gönderdiği bir yazıda,

“Mânâ âleminden size verilen şifreniz B. G. İ. olduğunu söy-leyebilirim.” diye beyan etme lutuf ve nezaketinde bulunmuştur.

 

16.07.2004 tarihinde vukubulan bu tecellide de

“senin de kaydın var,” denerek,

“Sultan (kısa bir sükut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” denmiştir.

 

Sonradan bunu düşündüğümde;

“bigayb-i ikram” ın Efendi Baba’nın bildirdiği B. G. İ. (batından gelen ikram) olabileceğini,

“sultan” ın da Efendi Baba’nın “Vahy ve Cebrail” kitabında bah-settiği Sıfat Mertebesinde Adem’e üflenen ruh mertebesi olan Ruh’ul Sultan olabileceğini zevk ettim.

 

Böylece Efendi Baba tarafından bildirilenin, Rahmani nefha ile be-yan edilen ayet olup, lutfedilen ilham ile manayı hakikati tatbikat görüp, Allah indinde hakkani tasdiği vukubulmuş oluyor, denebilir.

Allahu â’lem.  

 

2. Yine geçmişte fakirde zuhur eden bir ilhama göre,

“Mürşidin gönlünde zuhur edip, tasdik gören beyan, ona bağlı evlatta da zuhur edip tasdik görmesi ile, tasdik kemal bulur,” denmişti.

 

Nitekim “bir”in, “bir” olma tasdiği, iki adet ayrı gibi görünen bir ile ancak ispat edilmede, ki böylece en küçük tek sayı olan (3),  as-lında “tek bir”i ifade etmektedir.

 

Böylece “Efendi Baba”nın

09.02.2003 tarihinde kendi el yazısı ile gönderdiği yazıda bildir-diği B. G. İ. beyan-ı ilahisi,

16.07.2004 tarihindeki tecellide “Sultan (kısa bir sükut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” diyerek ilham edilen beyan ile

bu sırr-ı hakikat tatbiken tasdik görmüştür denebilir.

Allahu â’lem.  

 

3. Yine Rabbımın lutfu ve izni ile, önemli bir noktayı daha açıkla-mak gerekiyor.

Bu tecellide Necdet Beyefendi ile ilgili 3 isim zuhur etti.

-  “Necdet Bey”

-  “Efendi Baba”

-  “Terzi Baba”

Bu üç isim, zatın değişik mertebeler olarak görünmesi tatbikatın-da kendinden kendine,kendini tasdik ve şehadet etmekte....

 

-  “Necdet Bey”

Sadece zahiren tanıyanlar onu “Necdet Bey” ismi ile tanıyor, ya-ni bu isim “Efendi Baba” ve “Terzi Baba” isimlerinin hakikatlerini (hatta “Şekerci Dede” ve “Servet Bey” isimlerini) sırlıyor ve örtü-yordu ancak ehli için ise, cami oluyordu.

 

Aslında bu tatbikat, ehli için ayan olan zatın, zahir görüntü içinde kendinden kendine tevhid zevkini mümkün kılıyor.

 

Demek ki, ehline “Necdet Bey” ismi ile anı daimde, zatın alem-lere rahmet hakikatini zevk etmesi mümkündür; yani bu hal ancak ona serbesttir ve o izinlidir. 

 

-  “Efendi Baba”

Tecellide “Efendi Baba” ismi için “bu ismin hususide olup hu-susi toplantılar için olduğu,” ilham edildi.

 

“Efendi” yani “Seyyid”; ilham edilene göre “sırda seyyid” oldu-ğuna işaret oluyor.

 

A’maiyyette zatından zatına, zati tecellisi olan Ehadiyyet ismi ola-rak görünmesini bu an için “Efendi Baba” ismi ile tatbik ettiğine işaret diyebiliriz.

Ancak bir isim ile Ahadiyete kayıt verme düşüncesinden alemlerin rabbı olan Allahımıza istiaze ederiz (sığınırız).

 

Böylece Efendi Baba’nın bizlere hep talim ettiği üzere, Allahın “ku-lum” dediği zati isminde, esfel-i safilin adı altında tevhid zevki ile id-raklarda ne kadar da ileri açılımlar yaptığını fiilen tatbik etmekte olduğunu görüyoruz.

“Elhamdülillahi rabbül alemiyn” 

 

-  “Terzi Baba”

Tecellide gönlümde zuhur eden “Terzi Baba,” ismini verdiğimde; anında “isim kayıttadır” denip de, “biismi Allah” sırrı gereği, vücud-da zuhur eden cenderevari sıkmanın ortadan kalkması yani celali gö-rünme o an için kemal bulup cemali görünmeye inkılap etmesi böylece “rahmeti gadabına sabık olması” ve bilahare “senin de kaydın var,” denerek “Sultan (kısa bir sukut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” denmiş olması, “Terzi Baba” isminin, zamanın insanı tatbikatında vücudunda gavs ve hatem sırları açılmış Allahın uluhiyetinden zuhur eden ilahi cereyanı (ilmi ilâhiyi) alemlerin görün-mesinde ve yürümesinde nefesi rahmani olarak nefh edip ve tekrar irci tatbikatı ile kendinde toplama tasdiği ve şehadetidir, diyebiliriz.    

Allahu â’lem.  

 

4. Gülçin hanımda zuhur eden ilham ile bana nakletmesi üzerine..

 

Efendi Baba’nın haber verdiği tarih        : 09.02.2003

Fakirde Tecelli olan tarih                     : 16.07.2004

 

Bildirilmiş olanın tecelliyatı ne enteresandır ki,

523 gün sonra vaki oldu.

 

Efendi Baba’dan öğrendiğimize göre,

523 = (53) “Terzi Baba” nın şifre sayısı

            (2)  sırrın zahiri ve batıni hakikati

 

523 = Sayı topamı (5 + 2 + 3) 10 eder ki,

  10 Kemal sayıdır ®    (1Ahadiyet mertebesini,

                                 (0)  onun aynasını

                               yani bu âlemleri ifade ediyor

 

Yani  bir (1)  alemlerde var olan sadece “mertebe-i Ahadiyyet”  

                                     Sıfır (0) lar  da onun tecellileridir

 

sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek

                                      (0), iki kavs yani kavseyni olur

 

Böylece a’maiyyetin zatından zatına, zati tecellisi

ehadiyyette zuhur eden “hüviyet”

yani “hüve” nin  ( ç )  “he” sine işarettir

 

 

10 = Tevhidi Sıfat - “Teşbih” - “Fenafillah” - İseviyyet Mertebesi

 

Zikri                :  “Ya Ahad” (Ahadiyyet mertebesi değil “Ahad” ismidir)

Alemi              : “Alemi  Ceberrut” (Hakikati Muhammedi)dir.

Peygamberi  :  “İsâ” (a.s.) dır.

Lakabı            : “Rûhullah” dır.

                      “Rûhül Kûdüs” ün batınen zuhur mahallidir.

Kelimesi         : “lâ mevsufe illâ Allah” 

                      (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır)

Seyri               : “Seyri fillah”  (Allah’da seyir)

İdrakı             : Kûr’ânı Keriym Ali İmran 3/185 ayetinde

                     “küllü nefsin zaikatül mevti”

                 (küllü nefs (ve/veya nefsin küllüsü), mevti zevk eder)

Hali                 :  Kûr’ânı Keriym Bakara 2/253 ayetinde,

                     “ve eyyednahu birûhil kûdüsi”

              (ve ruh-u kuddüs ile biz onu/kendini/hüviyeti destekledik)

 

Vahiy Meleği olan Cebrâil (a.s.), İsâ (a.s.)’a 10 (on) kere gelmiştir

 

Yine

Efendi Baba’nın haber verdiği tarih     : 09 02 2003

Fakirde Tecelli olan tarih                  : 16 07 2004

Bildirilmiş olanın tecelliyatı ne enteresandır ki,

Gün olarak 523 gün

ve ay ve gün olarak da 17 ay ve 14 gün sonra vaki oldu.

 

17 (1 + 7) =   8 (8 cennetteki müzahiriyet kesbiyeti)

14 (1 + 4) =   5 (hazârât-ı hamse müzahiriyet kesbiyeti) eder 

ve   8 + 5   = 13 eder ki Hz. Rasûlüllah’ın şifre sayısı olup

“Hakikati Ahmediyet” mertebesidir

 

Hz. Rasulüllah (sav.)’ın doğum tarihi 571

toplandığında  (5 + 7 + 1) = 13 tür.

 

Yine

Tarihleri (gün ve ay) olarak tetkik ettiğimizde,

09 02  ®  (  9 + 2) = 11 = 2

16 07  ®  (16 + 7)   = 23 = 5  olur

                                    (5 - 2) = 3 olur

 

yani tarih itibariyle (2) nin  ® (5) e ulaşması 3 ü meydana getiriyor,

ki bu da yukarıdaki izahı yapılan

kendisinden (1 den) kendisine (1 e),

kendisi (1) olan “tek bir” in ispatıdır.

Diğer yandan da,

(2 + 5) = 7 olur ki, 7 nefis mertebesindeki müzahiriyete işarettir.

 

 

Yine

Tarihleri (gün, ay ve yıl) olarak tetkik ettiğimizde,

09 02 2003  ® (  9 + 2 + 23) = 34 = 7  

16 07 2004  ® (16 + 7 + 24)   = 23 = 5  ® = 12 = (1 + 2) = 3

 

09 02 2003  ® (  9 + 2 + 2 + 3)   = 16 = (1 + 6) =  7 

16 07 2004  ® (16 + 7 + 2 + 4)   = 29 = (2 + 9) =11 (1 ve 1)

 

yani tarih itibariyle 

34 (3 + 4) =  7  nefis mertebesi müzahiriyeti olan “zat”tan,

lutfedilen beyan (dua, davet)

23 (2 + 3) =  5  “hazârât-ı hamse” tevhid meratibesi kemalini   

7 + 5 = 12  “Hakikati Muhammediyyet”

- “İnsân-ı Kâmil” vücudiyetinde

zevk edip seyr-i sülûk hitam buluyor.

Böylece “Mümin Müminin aynası” sırrı zahir oluyor.

 

Nitekim

16 07 2004  tarihinde  = 11 (1 ve 1) e ulaşılmakta

 

ve yine

09 02 2003 ® (9 + 2 + 2 + 3) = 16 (1 + 6) = 7

yani 7 nefis mertebesi müzahiriyeti olan “zat”tan

lutfedilen beyan (dua, davet)

 

16 07 2004  ® (16 + 7 + 2 + 4) = 29 (2 + 9) = 11 (1 ve 1)

“Mümin Müminin aynası” sırrıyeti mümkün kılanı, özüne çekenin

aslında ulaşılan tarih ile başlama tarihi arasındaki farkı itibariyle

Yani

16 07 2004  ®    29  

09 02 2003  ®  - 16      

Farkı                    13   ki Hz. Rasulullah’ın şifre sayısı olup

“Hakikati Ahmediyet” mertebesi olduğunu

huşu içinde müşahade edebiliriz.

 

Bu hadise tesadüftür denir ise !.... ne manidar değil mi?...

 

Ve (57) sayısı

5  ®  (hazârât-ı hamse)

7  ®  (nefsi makamları)

 

(5 + 7) = 12

“Hakikati Muhammediyyet” - “İnsân-ı Kâmil” mertebesi

 

12 (1 + 2) =  3 yine yukarıdaki izahı yapılan

kendisinden (1 den) kendisine (1 e),

kendisi (1) olan “tek bir” in ispatıdır.

 

Daha nice zuhuratlar kendini gösteriyor. 

Bir yandan “zevk” yaz diyor,

diğer taraftan da “itidal” ara ver ve dinle diyor.

Hayret etmemek elde değil........ Elhamdülillah

Allahu â’lem

Hürmetle ellerinizden öperim.  B. G. İ. –  E.. K.. ]

 

* * *

 

[Kendisini uzun yıllardan beri tanımakta olan aynı şehirde ikamet eden H.. T.. adlı arkadaşımız ise, Terzi Babamı nasıl bildikleri sorumuza şu satırlarla cevap verdiler.

 

“Bismillahirrahmanirrahim

 Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammed”

 

“Bazı şeyler vardır ki, söz ve kelimelerle anlatılamaz, ifadeler yeter-siz kalır. Lâkin kısaca bir şeyler söylemeye çalışmak istiyorum. Önce-likle bize dinimizi, Hz. Peygamberimizi, Kûr’ân’ı, onun emir ve yasakla-rını öğretmeye çalışan Terzi Babam’dan Allah razı olsun.

 

Onun güzel sözlerinden birisi de, “Şeriatı olmayan bir tarikat ba-tıldır. Hakikat ve Marifeti olmayan bir tarikat ise, atıl’dır,” ol-muştur.

 

Biz de yolumuza hep bu anlayışla devam etmişizdir. Kendisini tanı-dığım 24 senelik süre zarfında aile içi huzurdan tutun da anne baba ve çevremizle ilişkilerimizin nasıl olmasına kadar yani dengeli bir yaşam sürmeyi hep ondan öğrendik ve el’ân öğreniyoruz. Ona bağlılığımız sa-yesinde bir çok manevi hayır ve bereketlere nail olduk.

 

Genç yaşta bir rûya görmüştüm.

Rûyamda bana, “Allah’tan başka her şeyin boş olduğunu,” söy-ledi.

Ben de kendisine, “boş mudur, hoş mudur?” dedim. 

O da, “boştur boş,” dedi.

 

Bu zuhurat fakire ömrüm boyunca hep yaşam düsturu olmuştur.

 

Onunla ilgili gördüğüm bir zuhuratımı daha nakledip bitirmek istiyo-rum.

Bahçeli bir saray içinde bahçe kapısından tek sıra ile önce Hz. Peygamber Efendimiz sonra ardında Terzi Babam, onun da ardında biz ve ardımızda da 3 - 5 kişi daha vardı. Peygamber Efendimiz elini gözle-rinin önüne siper etmişti, zira kapıdan gözleri alan nurlu bir ışık vuru-yordu. 

 

Efendimiz şöyle dua ediyordu, “Yarabbi bizi doğru yola nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazabına uğrayanların yoluna değil.”

 

Terzi Babam da ardından, “Yarabbi bizi Peygamber Efendimizin izinde eyle,” diyordu. 

 

Bizler de, “Yarabbi bizi Terzi Babamın izinde eyle,” diyerek sa-ray kapısından içeri girdik.”

 

Allah kendisinden her zaman razı olsun diyerek, beyanlarını ifade etmiştir. ]