İslâm tasavvuf yaşantısında rû’yalar “zuhuratlar"

İslâm tasavvuf yaşantısında önem arzeden hususlardan birisi de gö-rülen rû’yalar “zuhuratlar”dır.

 

İslâmi kaynaklara göz attığımızda başta Kûr’ân-ı Keriym’de bazı peygamberlerin gördüğü rû’ya “zuhurat” ve onların tevilinden söz edil-diğini görmekteyiz.

 

YÛSUF SÛRESI 12/4 âyette;

iz kale yusüfü liebiyhi

ya ebeti inniy re­eytü ehade aşere kevkeben

veşşemse vel kamere reeytühüm liy sacidiyne

 

“Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti:

 Ey babacağım!. Muhakkak ben rû’yada on bir yıldız

 ve güneşi ve ayı gördüm ki onlar bana secde edenlerdir.”

 

 

 

YÛSUF SÛRESI 12/5 âyette;

kale ya büneyye lâ taksus rû’yake alâ ıhvetike

feyekiydu leke keyden

in­neşşeytane lil insâni adüvvün mübiy­nün

 

(Babası) dedi ki:

Yavrucuğum!. Rû’yanı kardeşlerine anlatma.

 Bu hâlde senin için bir tuzak kurarlar.

 Şüphe yok ki, şeytan insân için apaçık bir düşmandır.”

 

SAFFAT SÛRESI 37/104 – 105. âyetlerde: 

 

ve nadeynahü en ya ibra­hiymü (104)

 

kad saddakter rû’ya

inna kezalike necziyl muhsinıyne (105)

 

(104) Ve Biz O’na nidâ ettik ki: Ya İbrahim!

(105) Sen muhakkak rû’yâyı tasdik ettin ;

şüphesiz ki biz böylece muhsinleri mükafatlandırırız.

 

 

Hazreti Peygamberimizden nakledilen şu hadisler konumuza biraz daha açıklık ve derinlik kazandıracaktır. 

 

Riyazüssalihiyn

“Salih bir rû’ya nübüvvetin 46 bölümünden bir bölümdür.”     

                                                                             

Riyazüssalihiyn C. 4 Ebu Hurerey’den rivâyet edilen şu hadisi şerifte

şöyle buyuruyor:

“Ümmete nübüvetten sonra sadece mübeşşirat kalmıştır.”

Ashab  “Mübeşşirat nedir?” diye sorunca,

(s.a.v.) “salih rû’yadır” buyurdu.

 

Hadiste geçen mübeşşirat, tebşir mastarından türemiş olan “mü-beşşire” kelimesinin çoğuludur.

Tebşir, muhatabın gönlüne rahatlık ve sevinç koymaktır, ki müjde vermek diye de ifade edilir. 

 

Riyazüssalihiyn C. 4 Ebü’d Derda’dan rivâyet edilen hadise göre,

kendisi peygamberimize,

“Dünya hayatında da Ahirette de müjde onlara,” Yunus 10/64 âyetinin mahiyetini sormuş,

 

Efendimiz de, “Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen saf rû’yadır,” buyurmuşlar.

 

Buhari, Müslim-Riyazüssalihiyn C.4 Ebu Hurerey’den nakledilen

 bir başka hadiste ise,

Efendimiz şöyle buyuruyorlar :  

“Beni rû’yada gören kimse, uyanıkken de öyle görecektir, ve-ya sanki beni uyanıkken de görmüş gibidir.  Çünkü şeytan bana benzeyen bir şekle giremez”.

 

Kenzül İrfan Fi ehadisin – Nebiyyirrahmân s.148 MENAVİ

“Rû’yayı ulema ve sülehanın gayri bir kimseye tabir ettirme”

                                                                                    

Taberi s 244

“Hz. Aişe dedi ki: “Rasûlüllaha vâhiy, rû’yayı sadıka ile başladı, her ne görürse sabahleyin aynen çıkıyordu.”

 

Müslim

Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimiz sabah namazı kıldıktan sonra sa-habilere dönerek, “Bu gece aranızda rû’ya görenler var mı,” diye sorar ve tabir ederdi.

                                                                                                

Hz. Peygaberimizden Ebu Davud aracılığı ile nakledilen şu hadiste de rû’yanın bölümleri anlatılıyor:

1. Rahmâni rû’ya  : Allah (c.c.) nün uykuda iken kullarını müjdele-mesi veya tahzirini havi rû’ya,

 

2. Şeytani rû’ya    :  Uykuda iken şeytanın delâleti ile görülen kor-kunç veya çirkin rû’ya,

 

3. Edgasu Ahlâm   :  Fazla yemekten dolayı midedeki hastalık sebe-biyle veya gündüz meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana gelen karışık rû’yalar.

 

Tecridi sarih c12 s.271 

Muhyiddin İbn-i Arabi de rû’yayı şöyle târif ediyor. 

“Rû’ya Allahü Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kina-ye olarak kulun şuurunda uyandırdığı enfüsü idrakler vicdani duygulardır. Yahut da şeytani telkinlerden Rabt-i Yebis karışık hayâllerden ibarettir.”

         

                                                                    

İslâm Kültür ve Medeniyet tarihinde, rû’ya konusuyla en çok ilgile-nen tabaka hiç şüphesiz bu yaşantının mensupları olan mutasavvıf-lardır. Çünkü irfaniyetin kaynağı, genel mânâda ilhamdır. Bu da bazen uykuda, bazen uyanık iken, bazen de uyku ile uyanıklık arası denilen yakaza hâlinde meydana gelmektedir.

 

Sevgili okuyucum,

Konumuzun başından beri sizlere açıklamaya çalıştığımız bu düşün-celerden hareketle biz de Hazretimiz Necdet Ardıç beyin yaşamının çeşitli dönemlerinde tarih sıralamalı olarak not defterine kaydettiği ve kendilerinin mânevi âleminin özelliklerini ve sırlarını açıklayan rû’yalarının bir kısmını sizlerle paylaşmayı uygun gördük.

 

Hemen belirtelim ki, Hazretimizin bu rû’yaları kendileri için bir delil değerlendirme ve tanıma ölçüsüdür. Onun uzun yıllar önce kaydettiği  bu zuhuratlarının incelendiğinde, bugün sadık bir rû’ya olarak tahakku-ku görülecektir. 

 

İşte o rû’yalardan bazılarını Necdet beyin kaleme aldığı gündeki gibi aynısını sizlere sunuyoruz.

 

1.  Efendi Babamı (N. Tûra Uşşâki) ziyarete gidiyorum. Kendisi ya-takta yatıyor.  Fakir’i yanına oturtup elindeki kitabı okumaya başlıyor ve sonra “Al oğlum bu mârifetname, sana veriyorum,” diyor.

 

Not: Fakir Necdet Ardıç bey kendisidir.

Rû’yasında kendisine “mârifetname” verilmesi ise, mânâda “mâ-rifetullah” (Allah bilgisi) ın kendisine verilmesidir.

 

2.  Büyük bir taşlık salon var.  Bir kısım kişiler de etrafta dolaşıyor.  Merasim olup fakire (kendisine) hil’at ve tac-ı şerif giydirilecekmiş.  İki yanında iki dev gibi adam ellerini göğüslerine bağlamışlar, padişah muhafızlerı gibi durup muhafaza ediyorlar. 

Daha sonra da Tac-ı şerif ve hil’at geldi. Fakir kendi kendime giy-mek istedim, fakat muhafızlar, “olmaz biz giydireceğiz, adet böy-ledir,” deyip, fakiri giydirdiler.  Ondan sonra etraftaki cemaat bir halka oldu.  Fakir de halkanın ortasında  “İsmi Celâl” zikretmeye başladık.  Bu arada halkaya yeni ilâveler olup halka genişliyordu.

 

Bu zuhuratında kendisine giydirilen hil’at, velilik hil’atıdır.  Ayrıca daha o günden gelecekteki şu andaki konumu kendisine gösterilmiştir.

 

3.  Bir büyük meydandayım. Kıyamet kopmuş. Bütün mahşer halkı orada, herkes birer birer çağıralacak. Bir ara “Ya ebu hureyre,” diye münâdinin sesi duyuldu ve az sonra kalabalık içinden orta boylu tıknaz bir zât ortaya doğru ilerlemeye başladı. Bu zât beygamber efendimiz-den en çok hadis rivâyet eden kişidir.

 

Bu rû’yasında kıyametin bazı gerçekleri kendisine gösterilmiştir.

 

4. Eski câminin önündeki merdivenlerde ashab oturmuş,  Efendimiz (s.a.v.) de kapının önüne oturmuş sohbet ediyorlar.  Fakirde oradayım.  Peygamber Efendimiz, fakire bakıp yanına çağırdı.

 

5.  Canlardan biri fakiri rû’yasında görmüş.  Peygamber Efendimiz yüksek bir yerde etrafı çok kalabalık, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) fa-kire bir kitap vermiş.  Yüksek kürsi gibi bir yerdeymişim.  O kitabı kalabalığa okumam için emir bekliyormuşum.

 

O dönemlerde Necdet Beyin çevresindeki dostlarından birisinin gör-müş olduğu bu zuhuratta açıkça görüldüğü gibi gelecekte kendisine “ilâhi kitabı” açıklama ve tebliğ görevinin verileceği görülmektedir.

 

6.  Kadıköy tarafında bir yerdeyim.  Banliyö kazası olmuş, İstanbula dönmek için vasıta bakıyorum. O arada bir postacı fakirin yanına geldi.  Çantasından bir kağıt çıkardı. Arapça yazı ile ikiye katlanmış olarak et-rafı Fatiha sûresindeki gibi süslemeli ve işlemeli sûreyi okudum. Fakat aklımda kalmadı. O sûre fakire gelen sûre imiş.

Necdet Beyin rû’yasında gördüğü sûrenin daha sonra yapılan araş-tırma ve çalışmalar ile Necm Sûresi olduğu müşahâde edilmiştir.

Necm sûresi ve onun arasındaki bağ ve hakikatleri daha sonraki bölümde ele alacağız.

 

7.  Bir gece kalktığımda, “fenecceynake” yani “sana kurtuluş verdik,” dendiğini işitiyorum.

 

Uyku ve uyanıklık arasında gerçekleşen bu tecelli üzerinde çok du-rulabilir. Ancak yeri olmadığı için bu kelimenin, Tahâ sûresinin yani 20. sûrenin 40. âyetinde geçtiğini ve bütün mertebelerde Hakikat-i Mu-hammed-i üzere Kurtuluşa erdirme olduğunu kısaca belirtelim.

 

8.  Canlardan birisi bir gece Hz. Rasûlüllahı arkadaşları ile görüyor. İzin isteyip “Ya Rasûlüllah, bana hakikati açıklayın, görmek isti-yorum,” diyor. Efendimiz (s.a.v.) “şu odaya gir,” diye bir yer gösteri-yor.  O da oraya girdiği vakit, oturmakta olan fakiri görüyor.

 

9.  Büyük bir bina önündeyim. Direğe bayrak çekiyorum.  Bayrak yukarıya kadar çıktı, ipin ucunu bağladım. Orası karargâh binası imiş, ordunun önüne geçip savaşa başladık. 

 

Yine bu rû’yasında günümüzdeki tasavvuf çalışmaları ve konumunun kendisine müjdelendiğini görüyoruz.

 

10.  Hacı Bekir amcayı vefatından sonra dükkânında görüyorum.  Kapı girişindeki sandalyelere oturmuşuk. Orada başka birisi daha var.  Ona hitaben “ben” diyor “gittiğim yerde bunun yazısını listede gördüm.” Fakiri göstererek “kutuplardanmış, öyle yazıyordu” di-yor.

 

Hacı Bekir amca Necdet Beyin Nûsret Tûra’ya birlikte gittikleri yol arkadaşı Güner Konbak beyin Tekirdağlı olan babasıdır.

 

11. Kûr’ân-ı Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye geçtiğini görüyorum.

 

Necdet Bey’in bu rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tûra O’na “Gördüğün en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir. Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu keli-menin aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre 41. âyetinde beyan edil-mektedir.

 

12. Yine bir gün mânâda Efendi Babamı evde otururken büyük kol-tuk üzerinde  görüyorum.  Yanında da Hz. Ali Kerremallahü Veche var.  Fakat Hz. Ali nokta gibi Efendi Babam da iki karış kadar çok küçük bir halde.

 

Hz. Ali Efendimiz de, l (be) nin altındaki nokta benim,” diyor-du.  O’nun hakikati bu rû’yada zuhur ettirilmiştir.

13.  Hacca gitmişim, KÂ’BE-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç kimse yok. İçerisi, bulunduğum yer, Fetih ile Umre kapısının arası; bom-boş… ben içerideyim.

Bütün hacılar tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar. Say yerindeki camlar gibi süslemeli demir parmaklıklı gibi camların arkasında dışarı-dan tavaf edenler görüyorum. 

Umre ile Fetih kapısı arasındayım, özel yapılmış gizli bir kapım var.  O kapı o kadar değişik yapılmış ki demir oymalı şekillerin arasından açılabilen kapı, kapanınca kapı olduğu anlaşılmıyor. Cam süslemeli gibi duruyor.  Ben o kapının iç tarafında duruyorum. “Tanıdık ve aşina birisi geçerse içeriye alayım,” diye orada bekliyorum. O kapı bize aitmiş, özel olarak verilmiş.

Ancak dışarıda, içerideki tavafın tersi yönünde sağa doğru da tavaf yapılıyor olarak görüyorum ve duvarların dışında yapılıyor.

 

NECDET Bey’in rû’yasında müjdelenen bu kapı, Mescid-i Harem’de Fetih ile Umre kapısı arasında yer alan 53 no.lu kapı olduğunu da kendisiyle beraber bizzât müşahâde ettik.  Bu konuda açık gönül Kâ’be’ sine girilen kapının ve kabiliyetlerinin oradan alma selâhiyeti gösterildi.  Bu konuda açıklayıcı bilgi Umre seyahati notlarında verilmiştir.

 

14. Hazretimiz Necdet Bey’in muhiplerinden olan bir hanım karde-şimizin gördüğü rû’yası ise şöyledir:

“Bütün mürşitler toplu olarak bir alanda buluşmuşlardı. Bu mürşitlerin önünde bir barikat bulunuyordu. Barikatın karşı ta-rafında da Terzi Babam, eşim ve ben bulunuyorduk. Barikatın arkasındaki mürşitlerden biri eşimin kulağına Terzi Babamı gös-tererek şöyle diyordu, ‘O karşıda duran sizin mürşidiniz hepimi-zin en büyüğüdür.  Hatta o Hz. Rasûlüllah hakikatinin zuhur ma-hallidir.’ ”

 

Terzi Babamızla ilgili olarak bizim de epey şükür rû’yalarımız oldu.  Görmüş olduğum bütün rû’yalarımda Terzi Babamı ortak bir vasıfla hep müşahâde ettim. Çok ince ve lâtif sanki maddi bedeni olmayan pırıl pırıl parlayan bir rûh hâlinde gözüktüler. 

 

O tecellilerden bir tanesini konumuzla ilgili olması sebebiyle izinlerini de alarak buraya açıklamaya uygun gördük:

 

15. Kendimi Mekke’de görüyorum. Kâ’be’yi ziyarete gitmişim.  Mes-cid-i Haremin etrafında Melik Faht kapısının açıklarında ellerimi  ar-kaya bağlamış düşünceli bir vaziyette dolaşıyorum.

“Kâ’be’nin KÂ’BE’si nerede acaba?…” diye kendime soru soru-yorum. 

“Buraya geldim ama Kâ’be’nin özünü bulamadım, mutmain olamadım,” diye hem düşünüyor, hem de yürüyorum.

Derken tam karşı yönümden bir panelvan minibüse benzer bir araba  15-20 metre mesafeme kadar geldi durdu. Kapısı açıldı, içinden Terzi Babam indiler, biraz daha bana doğru yaklaşıp durdular. 

Sonra sağ elini, elin içini öpmem için uzattılar.  Daha sonra ben de yaklaşıp, sağ avucunun içini öptüm. 

O esnada gönlümde beni felâha götüren fikir ve duygular oluştu.  Kendi kendime, “KÂ’BE’nin özünü buldum,” diyordum. 

Daha sonra beni de arabaya aldılar. Arabanın içinde Nüket Hanım validemiz, Târık Bey ve hanımı ve o anda kimliğini tanıyamadığım 2 ha-nım daha vardı. 

Yolculuk sona erdi. Bir anda kendimi  doğduğum evin içinde buldum.  Ev halkı sofra kurulmuş yemek yiyordu. Ben de kendilerine Umre ziya-retinde bulunduğumu söyledim.

 

Bu zuhuratımı “Kâ’be Notalarım” bölümünde de ifade etmiştim.

 

Sevgili gönül dostum,

Hazretimin tarihi bir vesika gibi kaydedip günümüze kadar bizlere ulaşmasını sağladığı  insân eğitiminde büyük önem arzeden bu zuhurat ve  tecellilerinden bazılarını sizlerle birlikte paylaşmış ve yaşamış olduk. Bu zuhuratlar neticesinde onu daha iyi tanıyıp biraz daha yakınlaştığınızı tahmin ediyorum.  Esasen O’nunla görüşebilmek bile bu zuhuratların tabiridir. ilgili bölümle daha başka zuhuratları da belirtilmektedir.

 

Aydınlanmak için, gönül pencerelerimizi O’na açalım...

Huzura kavuşmak için, O’nu yaşıyalım...

Kendimizle barışık olmak için, O’nun irfan sofralarına oturalım...

Madde ve mânâ plânımızı, O’nun kalemiyle çizelim... 

Fikir binamızı, O’nun düşünce temelleri üzerine kuralım.

 

                                                               04.07.2002 Perşembe