Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer

“Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” diyenler ne güzel söylemişler.

 

Tasavvuf büyüklerimizin hayat akışlarına baktığımızda hatıra ve zu-hurat (rû’ya) lara çok önem verildiğini bazen de yazılı bir belge olarak sonraki nesillerin istifadesine sunulduğunu görmekteyiz. 

 

Şumullü bir araştırma ile mercek altına aldığımız Necdet Ardıç’ın ya-şamından bizlere akseden çeşitli hatırat ve zuhuratlara da rastladık.  Gördük ki, O’nun bu hatıratları sadece geçmiş zamanda yaşanmış olay-lar değildir.  O’nun hatıratlarını günümüze taşıyan, her an canlı, taze ve tesirli kılan hayat ve hakikat nefhasını özünde taşımasıdır.  O’nun çeşitli yaş ve dönemlerdeki fikri yapısını, iç âleminin özelliklerini çevresindeki kişilerin O’nunla ilgili tespit ve düşüncelerinin bu hatıratlarda belirgin-leştiğini müşahâde etmekteyiz.

 

 

İşte o hatıratlardan bazıları :

- Necdet Bey 1955’li yıllarda henüz 16-17 yaşlarında iken İstanbul Fatihteki Keçeciler caddesinde Bedreddin Dergâhı olarak da anılan me-kânda mürşidi Hazmi Tûra’yı fırsat buldukça ziyarete gidiyordu.  Hazmi Tûra o dönemde Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yaptı-ğından bu bina kendisine lojman olarak tahsis edilmiştir.  Necdet Bey buradaki anılarından bahsederken Dergâhın (evin) alt katında Şeyh Bedreddin’den kaldığı söylenen bir yastağaç’ın etrafında oturup öylece yemekler yenirdi diyerek, o günleri yadederdi.

 

- Genç yaşlarında olmasına rağmen hem dünyanın hem de ahiretin yaşantısını omuzlayan Necdet Ardıç’ın kendisine has bazı çalışmaları da olmuştur.  Mânevi açıdan gaflete düşmemek için gündüzleri iş yerinde çalışırken ağzına bilye koyar böylece düşünme ve konuşma sistemini kontrol etmiş oluyordu. Necdet Bey gençlik dönemlerinde, o günlerde revaçta olan sinemaya gidip film seyretmek ister.  Filmi seyrederken de perdede gördüğü artist yüzlerinin Hak ile rabıtasına engel olduğunu anlayıp daha sonra da sinemaya gitmemeye karar verir. Yine o dönem-lerde riyâzat oruçlarına sürekli devam etmesinden olacak ki, kendisini bitkin hâlde gören Nûsret Tûra efendi, “Oğlum nafile oruçlarını bırak günahı benim olsun,” der.

 

- Hazmi Tûra’nın vefatından belli bir süre sonra Necdet Bey, birgün bir arkadaşıyla birlikte Kasımpaşadaki kabrini ziyaret etmeye giderler.  Ziyaret sırasında kabrin yakınında tanımadıkları bir kişiyle karşılaşırlar.  Dualarını yaptıktan sonra o kişi kendilerine doğru yaklaşıp kim oldukla-rını sorar. Onlar da kendilerini tanıtırlar. 

 

Hazmi Efendinin muhibbi olduğunu söyleyen bu kişi ağlamaya başla-yarak, akşam gördüğüm zuhuratımda burayı ziyaret etmemi istediler, demek ki sizleri görmek içinmiş diyerek hayretler içinde oradan ayrılır.

 

- Necdet Beyin yetişmesinde çok büyük emeği geçen ve H. Tûra’nın vefatıyla da yerine geçen halifesi N. Tûra Deniz Yollarında çalıştığı için yaşamını bir denizci olarak sürdürmüştür. Bize nakledildiğine göre Nûsret Tûra daha doğmadan evvel annesi kendisine hamile iken, “Gök-yüzünden nûrdan Kelime-i Tevhid yazılı bir bayrak ve denizci er elbisesiyle bu bayrağı taşıyan birini görür”.

 

- Günlerden bir gün Nûsret Efendi, kendisini o gün için ziyarete ge-len Necdet Beyi de yanına alıp Kasımpaşadaki dergâhta uzun yıllar hiz-met etmiş  olan Nuriye hanım isimli birinin evine ziyarete giderler.  Bu ziyaret sırasında Nuriye hanım kendilerine şu yaşadığı hatıratı anlat-mıştır.  “Oğlum Nûsret günümüzde canlar çok azaldı,”. 

Birgün dergâhta bayram ya da kandil gecesi dolayısıyla toplanıl-mıştı. Dergâhın mutfağında çalışan kadınlar dolapların üzerinde dolaşan bir haşere görüp panik yapıp korkarlar. Bu durumu Mustafa Sâfî efen-diye haber verince O da haşerata nazar ediyor.  Haşaratın su olup akıp gittiği şeklindeki hatırayı kendilerine anlatmıştır.

 

- Necdet Beyin yetiştiği gençlik dönemlerinde ulaşım ve haberleşme günümüzdeki gibi ileri gelişmiş olmadığından günün çok erken saatle-rinde kalkıp Tekirdağdan İstanbula doğru yolculuğa çıkar, sabahın ilk saatlerinde de erkenden N. Tûra’nın Bebekteki evinde olurmuş.  Nûsret Tûra’nın oğlu (şu anda rahmetli) Recai bey de ondaki bu azmi ve gay-reti görünce, Necdet kardeşim bizi mahcub ediyorsun.  Biz daha yeni kalkmaya çalışıyoruz, sen nerelerden geldin bile,” derken, N. Tûra ise onu görünce  “Ooo, pehlivan hoş geldin” diye lâtife yapar-mış. 

Mürşidinin kendisine “Pehlivan” diye hitab etmesindeki hikmet uzun yıllar sonra nefis ve er meydanının pehlivanı olarak idrak edilecek-tir.

 

Hazmi Tûra’nın vefatıyla birlikte yerine bıraktığı halifesi N. Tûra’nın etrafında bütün ihvan toplanmaya başlar.  O sıralar genç bir derviş olan Necdet Bey de yine ihvandan olup da Tekirdağlı Çorbacı lâkablı Güner bey (şu anda rahmetli) ile Nûsret Bey’i Bebekteki evinde ziyarete gi-derler.  (Resimde görünen genç bu kişidir.)

Ziyaretlerinin amacı hem hayırlı olsun dileklerini iletip hem de üze-rinde Yâ’sin yazan duvar halısını mürşidlerine takdim etmektir.  Bu hediyeyi alınca epey duygulanan N. Tûra, Necdet Bey’e, “Allah sende M. Arabiyi tecelli ettirsin"; Çorbacı Güner Bey’e de, “sende de Mevlâna’yı tecelli ettirsin,” diye duada bulunur.

Eserleri bölümünde değinildiği gibi Necdet Beyin önemli bir çalışması Arabi’nin eserlerinin tevili olmuştur.

Yine Güner Bey’in vefatından sonra da çarşıda bulunan işyerinin he-men yanına Mevlâna ismini taşıyan bir işyeri açılmış olup hâlen de faali-yet göstermektedir.

Bu halı diğer emânetlerle birlikte Nûsret Tûra tarafından yine Necdet Bey’e iade edilmiştir ve dergahında asılı durmaktadır.

 

- Necdet Bey arada akrabalık bağlarının da olması hasebiyle sık sık mürşidi Nûsret Tûra’yı ziyarete gidip evinde sohbete de kalabiliyormuş. Sohbet sonrasında ise, kendi çalışma, zuhurat v.b. gibi hâllerini de anlatma imkânı buluyormuş. Yine böyle bir sohbet sonrası elindeki ha-zırladığı bazı notları izin isteyip okumaya başlamış.  Okuduğu notlar ise, geçmiş evliyaların hayat hikayeleri ve  kerametlerine dairmiş.  

Bu notları belirli bir müddet dinleyen N. Tûra, birden celâllenerek  “Daha ne kadar bu rivâyetlerle oyalanacaksın, Rabbin sana ne dedi, bana onu anlat,” demek sûretiyle takip edilmesi gereken gerçek yola işaret edip, nakil bilgisinden daha çok doğuşat ve ilhami bilgilere yönelmek gerektiğini vurgulamıştır.

 

- Nûsret Bey hayatının büyük kısmını denizci olarak geçirdiği için 13 gün seferde, 2 gün de kendi evinde izinde geçiriyormuş.  Seferden denizin verdiği yorgunlukla evine döner ve istirahat etmeye çalışırmış.  Yine evinde böyle bir yorgunluk hâlinde dinlenirken hanımı kendisine “Hu konuşsana biraz,” der, O da kendisine “gönlünü dinle, gön-lünü dinle,” diye cevap vererek konuşması gereken adresi söylemiştir.

 

- Nûsret Bey çok muhabbetli biri olarak hep anlatılırdı.  Rabbıyla o kadar çok meşgul olurmuş, ki kendi oğlunun okulda kaçıncı sınıfta oldu-ğunu da hatırlayamazmış. Bir gün Hazmi Tûra Nûsret Beye soruyor: “Nûsret senin Recai kaça gidiyor?”  O da “bilmiyorum efendim” diye cevap vermiş.

 

- 1970 li yılların bir Pazar gününde Necdet Bey hem ziyaret, hem de sohbete katılma düşüncesiyle Tekirdağ’dan İstanbula doğru yola çıkar.  İstanbul Bebekteki evinde ihvanla sohbet etmekte olan Nûsret efendi o esnada “çok nûrlu biri geliyor,” diyerek Necdet Beyi haber veriyor. 

Belirli bir müddet sonra meclise gelenin Necdet Bey olduğu herkesce görülünce,  Rahmiye hanım “senin için böyle söyledi,” diye kendisine haber veriyor.

 

- Yine 1970 li yıllarda bir Cumartesi günü Necdet Bey bir davet ile sohbete çağrılır. Eşiyle birlikte Bebekteki eve geldiklerinde evde kimse-nin olmadığını farkederler.  Tam o sırada eve bir eşyasını almak için ge-len Nûsret Tûra’nın kızı Nuriye hanımla karşılaşırlar.  Sonra da hep bir-likte sohbetin yapılacağı eve yürürler. Tam evin merdivenlerine ge-lindiğinde Necdet beyin hanımı Nüket hanım epey rahatsızlanır.  Bunun üzerine evin kapısından Tekirdağa tekrar dönmek zorunda kalırlar.  Tabii ki sohbettekilerin hepsi de bu duruma çok üzülürler.

Bunun üzerine de Nûsret efendi Necdet Bey hakkında çok hayır dua-da bulunuyor. Sohbet ile kazanacağından daha fazla hayırlar kendisine verilmiş oluyor.

 

- Necdet Bey bazen yoğun iş temposunun arasında kendisine izin tahsis edip değerlendirmeğe çalışıyormuş. Yine böyle bir izin döneminde İstanbul Nûr-u Osmaniye Câmii İmam Hatibi olan döneminin meşhur kıraat imamı olarak da tanınan Hasan Akkuş’a kıraat dersleri almak için müracaat eder. 

Hasan Akkuş Necdet Bey’in bu isteğini “3-5 gün benden ders alıp sonra bırakıp gideceksiniz, başka yerlerde de Hasan Akkuş’ta okudum diye hava atacaksınız,” diyerek geri çevirir. 

 

Bu duruma çok üzülen Necdet Beyi gören görevlilerden Bakırcılar Câmii imamı da kendisine “Üzülme gel, bizim câmide dersi ben sana vereyim,” der.  O da Bakırcılar Câmiinde kısa da olsa kıraat dersi almış olur. 

 

Necdet Beyin aldığı bu kıraat derslerini, tasavvuf dersi alıyor diye öğrenen Nûsret Tûra efendi ise, kendisine “Deryada yıkandınız gölde kirlenin,” diyerek zahir ehli ile irfan ehli  arasındaki farkı anlatmak istemiştir.

 

- Yine bir gün Arnavutköy sahilinde bir çay bahçesinde Nûsret Bey dervişlerinden Necdet Bey, Hüseyin Bey ve de meczup meşrepli biriyle birlikte oturuyorlarmış. Boğazın güzel atmosferinde hem sohbet edip hem de dinleniyorlarmış. Derken ikindi ezanı okunmaya başlamış. Hü-seyin Bey meczup meşrepli kişiye, “ezanı okuyan kim,” diye sorunca, o da hemen “Hak okuyor başka kim okuyacak,” diye cevaplayınca hepsi gülümseyerek birbirlerine bakıyorlar.

 

- Nûsret Efendi Deniz Yollarından emekli olduktan sonra yaz ayla-rında fırsat bulunca Tekirdağa gelir, Necdet Bey’lerde misafir olarak ka-lırmış. Necdet Bey de kendilerini arabasına bindirip diğer aile fertleriyle birlikte çevre gezintisine götürüyormuş. Bu gezilerinde zaman zaman uğradıkları yerlerden birisi de Naib’dir. Merkeze yakın bir köy olan Naib’ de zaman zaman otururlar köylü ile sohbet edilirmiş.

Yine bir gezi esnasında köy meydanındaki ağaçların altında otur-dukları bir esnada Nûsret Bey’in fiziki yapısı heybetli görünüşünden olsa gerek etkilenen bir şahıs Necdet Bey’e “yanındaki Paşa kim,” diye soruyor. O da, “onun Paşa olmadığını ama denizci olduğunu,” kendisine söylüyor.

 

- Necdet Bey’in bir başka gezi anısı ise, şöyle sona erer.  Kendilerine gezmek ve de dinlenmek amacıyla gelen mürşidi N. Tûra ve Rahmiye hanımı arabasıyla gezdirerek İstanbula evlerine götürmek için yola çı-karlar.  Amaçları gezi olduğu için Tekirdağdan yola çıkılıp, Çanakkale Bursa istikâmetinden İstanbula Üsküdar iskelesine gelirler. 

Vapur ile karşıya geçecekleri esnada prostat rahatsızlığı bulunan Nûsret efendi tuvalete gider.  Bu esnada vapura girmek için sırada olan Necdet bey kendisine sıranın gelmesiyle birlikte arabasıyla yanında Rahmiye hanımla birlikte vapura girmek zorunda kalırlar.  Nûsret Bey zamanında gelemez ve vapuru kaçırıp karşı istikâmetinde kalır.  Bu du-rum Necdet Bey’i hem üzer, hem de çok düşündürür.

“Onun karşı tarafta kalıp bizimle gelememesinin sırrını uzun yıllar sonra anladım,” diyen Necdet Bey, bunu Nûsret efendinin ölü-müyle birlikte Pendik Dolayoba Soğanlık mevkii Yayalar Köyü mezarlı-ğına definden sonra keşfedebiliyor.

 

- Rahmiye Hanım Necdet Bey’in hayatında özel bir yere sahiptir. Kendisinin askere gideceği 1958 li yıllarda arabaların çok az sayıda ve kişide olduğu dönemlerde, “bu çocuk araba sahibi olup arabalarda gezecek,” ifadesini söyler. 

 

Aradan belirli bir süre geçtikten sonra Necdet Bey ilk arabasına sa-hip olunca o zaman söylenen bu söz hatırlanıp  “Söz rûh buldu,” ifa-deleri ile dile getirilmiştir.

 

- Rahmiye Hanım irfan sahibi birisi olarak da biliniyor.  Birgün misa-firlik için geldikleri Tekirdağda mazereti dolayısıyla abdest alırken aya-ğını kaldıramadığı için ayağını mest yapar ve ayağının bir bölümünü yı-kayamaz. Bunu gören ev halkından birisi de abdestinin olmadığını ken-dine söyleyince ona, “Hiç ayağımı yıkamasaydım ne yapardı,” diye-rek, lâtifeli cevap vermiştir.

 

- Rahmiye Hanım birgün evlerine gelen Necdet Bey’e şöyle demiş:

- “Buraya nasıl gelip nasıl gidiyorsun?” 

Ardından cevabı da kendi vermiş,

- “Yar aşkıyla gelip, kâr aşkıyla gidiyorsun”.

 

- Rahmiye Hanım hayatının sonlarına doğru bir kaza ile kolunun kırıl-masına rağmen dervişlere olan hizmetini aksatmadan yerine getirmiştir.

 

O’nu görenler hep tebessümlü hâliyle görmüşlerdir. “Hak ehline hizmet ettiğim için şükrediyorum,” diyen Rahmiye anne 75 yaşında (1981) vafat etmiştir. 

 

Necdet Beyin ifadelerine göre cenazesi gelin alayı gibi olmuş, kabre kadar ilâhi ve zikirlerle uğurlanmıştır.  Tam kabristana gelindiğinde ise çok sevdiği “Biz dünyadan gider olduk kalanlara selâm olsun” adlı Yunus’un ilâhisinin cenazeye katılan otobüsün teybinden yankılandığı duyulmuştur.

 

Terzi Babam zaman zaman ihvanları ile birlikte kabir ziyaretlerine gittikleri bir gün, onların kabirleri başında bu şiiri okumuşlardır.

 

Hz. NÛSRET'E

 

                   Ey yolu bu menzile düşen,

                   Gece gündüz alemi gezen,

                   Nice nice sırları sezen,

                        Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                                      İbretle bakıp nazar eyle,

                                      Dilinden birkaç dua söyle,

                                      Bir gün sen de olursun böyle,

                                                Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                   Düşün içine yönel bir an,

                   Nasıl geçti bu kadar zaman,

                   Nedir bu gün elinde kalan,

                        Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                                      Bir gün gelir olursun böyle,

                                      Çok uzaktır sanma öyle,

                                      Her an gönülden Hakk'ı söyle,

                                                Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                   Hayatta idi bir zamanlar,

                   Ne güzel yaşamıştı onlar,

                   Mesken oldu Pendik Yayalar,

                        Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                                      Canane can, aşıka maşuk,

                                      Derde deva gönüle ışık,

                                      Ömür boyunca Hakk'a aşık,

                                                Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                   Nasrun minallah âyetinden,,

                   Çok şey kazandı gayretinden,

                   Her an hayrandı hayretinden,

                        Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                                      Dervişleri Hakk'a yürüten,

                                      Gönülde muhabbet estiren,

                                      Cemalullahı hep gösteren,

                                                Burada Hz. Nûsret yatıyor.

 

                   Rahmiye anne de yanında,

                   Hiç ayrılmadı hayatında,

                   Beraberler kabristanda,

                        Burada Rahmiye Sultan yatıyor.

 

                                      Uşşâkî dediler yoluna,

                                      Katıldım idi kervanına,

                                      Beni aldı huzuruna,

                                                Burada babam Hz. Nûsret yatıyor.

 

                                                                           Terzi Baba

- Bir yaz gününde Terzi Babamı ziyarete gitmiştim.  Çalıştığı terzi-hane dükkânının merdivenlerinden içeriye girip yanında bir müddet out-rup konuştuktan sonra kendisine “Efendim tasavvufta aşk nedir?” diye soru yönelttim.

Bir müddet sessiz kalıp önündeki kumaşla meşgul olduktan sonra yandaki rafa uzanıp bir çantanın içerisinden evrakların arasından bir mektup çıkardı bana doğru uzattı.  Bu mektup 10.4.1965 yılında mür-şidi tarafından kendisine yazılmış ve aynı zamanda sorularıma da cevap veriyordu.

N. Tûra’nın kendi el yazısıyla yazılmış olan bu mektubun içeriğini buraya açıklıyoruz.

“Her aşıka, ‘maşuk libası’ giydirilmez. Fakat aşık olarak öl-menin de zevki başkadır.  Pervane bile aşık olarak dönmekten usanmış maşukun ateşinde yanıp yok olmayı son zevk olarak bilmiş. Bu onun hâlini görenlerin idrakidir. Ben de böyle yandım.  İstersen sen de yan.  Nitekim yanıyoruz. Dünyamız da bir ateşti.  Milyonlarca sene sonra soğudu bu hâli aldı.  Sen de soğuktan sı-cağa, sûretten mânâya, kesretten vahdete, cesetten gönüle hic-ret et devrini tamamla, aslına vasıl ol. Sen de o olduğunu anla da huzurunu bozma. Gönül kitabını okuyamıyorsan bunları oku.  Kemâle ersen dahi oku da bu zevkten ayrılma.  Çünkü hepsi se-nin makamlarındır.  Devrini bul.  O zaman sen de, “Ben gizli bir hazineyim” diyebilirsin.” 

1965 yılında yazılan bu mektubun aslı hâlen mevcuttur.

 

- Necdet Beyin evinin ve işyerinin olduğu semtte çok alkol kullanan içki bağımlısı Şehabettin isminde bir arkadaşı vardır. Babasından kalma yazıhanesinde arzuhalcilik yapan Şehabettin çok müttaki bir insândır. Gençlik yıllarında sürekli Necdet Bey’le câmilere gider, birisi ezan okusa diğeri de müezzinlik yaparmış. Askerlik yıllarından sonra evlenen Şeha-bettin Bey ailevi sorunlarla karşı karşıya kalır. Eşinden ayrılır, yalnız kalır. Bunalım sonucu alkol bağımlısı olur, çevresi de onu dışlar.  Çev-resinden bir tek Necdet Bey’le dostluklarını sürdürür. Arasıra çalıştığı terzihane dükkânına gelir.  Ellerini açarak ve şişeyi yana bırakarak “Gönlüm aydınlandı, nûrum benim, huzur doluyorum,” gibi sözlerle Necdet Bey’e olan muhabbetini  ifade edermiş. 

 

Yine böyle bir gün uğradığında radyo haberlerinde bir gün süreyle içki satışının yasaklandığı haberini duyunca o kadar üzülür, ki adeta ka-ra yasa bürünür.  Öyle üzülmüş ki, bu kadar üzülen insânın  görülmesi çok nadir ve zordur diye anlatırdı. Az sonra iş yerinde çalışan kalfalar-dan birinin Şehabettin ağabey özel şaraplara yasak yok, dedi-ğinde bu üzüntüsü hemen sevince dönen Şehabettin Bey koşarak yakındaki bakkala gidip, hemen bir şişe özel şarap alıp gelmiş, onu öyle bir zevk ve iştahla içmeğe başlamış ki, târifi mümkün değilmiş.

Necdet Bey “Bu kişinin o kadar samimi içişi vardı, ki hiç böyle bir içen görmemiştim, acaba Hakk aşıkları nasıl içerler,” sözle-riyle bu kişinin hâlini anlatıyordu.

Kendisinden bu hadiseyi duyduktan sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı’ nın “zakir ile şakir” hikayesi aklıma geldi.

 

- Necdet Bey 1980’li yıllarda yazın birkaç ayını kendisine ait yazlık evinde geçiriyormuş.  Bir yaz günü komşusu ve muhibbi olan Erzurumlu Fikri Efendi ile evinin bahçesinde kazma kürek ile çalışıyorlar.  Sıcağın altında kazma seslerinin arasında bu çalışmayı sürdürürlerken Erzu-rumlu Fikri Efendi,  “Bir anda bende öyle bir hâl vaki oldu ki Necdet Bey ile kendimi, İbrahim alehisselâm ile oğlu İsmail aleyhisselâmın Kâ’be’yi inşa ederken yaptıkları çalışma gibi bir sahnenin içinde kendimi buldum ve o anı yaşadım,” diyerek bu hatırayı nakletmiştir.

 

- Yine o tarihlerde Tekirdağ sahilinde deniz kenarında kendi muhib-lerinden Erzurumlu Ömer Faruk adında bir şahıs ile gezinti yaparlarken bu şahıs Necdet Bey’e dönerek, “şu denizden bir yunus balığı çıkartarak bir keramet göstermesini,” ister. 

O da “çıkarırız inşallah,” diyerek kendisine mukâ’belede bulunu-yor.  Aradan bir zaman geçince 26 dörtlükten oluşan bir şiiri kendilerine vererek istediğini yerine getirmiş oluyor.

 

17.07.1987

                                          O L M A Z

 

            Şu dünyaya ölü gözünden bakma,

            Arifleri ara sakın geç kalma,

              Kurtulamazsın pek derinine dalma,

                                  Dünyaya bağlananın bakası olmaz.

 

                    Her gördüğüne itibar et sen,

                        Bakma hoş ol değişikte görsen,

                        Eğer bunlardaki esrara ersen,

                                  Sende cehlin yarası olmaz.

 

            Kâh efendi gözükür kâh geda,

              Bağzan çıkarır bağzan çıkarmaz seda,

              Öyle işlerle eylerki eda,

                            Ariflerin namu nişanı olmaz.

 

                        Ateştir yakar sineni seni,

                        Teslim et varlığın, ol hemen yeni,

                        Unut böylece geçmişi dünü,

                                  Arifler ateşinin dumanı oîmaz.

 

            Buldun ise eğer sende bir Arif,

              Halkı cihan onu eyleyemez tarif,

              O seldir akar gönlüne hafif,

                                  Arifler selinin yıkası olmaz.

 

                    Enginlere açılarak her dem,

                        Fırtınalar gibi eserde hem,

                        Vuramaz iki cihan ona bir gem,

                                  Ariflerin nefsi hevası olmaz.

 

            An gelir kabarır deryayı Hak,

              Ondan bir şule alda kendini yak,

              Daha sonra Dünyanın haline bak,

                                  Arifler coşmadıkça sükûtu olmaz.

 

                    Aşk ile oldular kendileri aşk,

                        Mest etti onları şarabı aşk,

                        Oldu meskenleri meyhaneyi aşk,

                                  Arifler şarabına kanası olmaz

 

              Deryalar gibidir enginlerde, 

              Dostuyla mest olur seherlerde,

              Çıkar gider dolaşır yadellerde,

                                  Arifler bahrinin sahili olmaz.

 

                          Yürür gider hep görmeden herkes,

                          Biganelere çıkarmaz hiç ses,

                          Bulunmaz onlara belli bir mahles,

                                  Ariflerin yerde izi bulunmaz.

 

            Hep görürler cümlede dost yüzü,

              Gördüğünde kaynaşır hemen özü,

              Yaşamanın budur rahatı düzü,

                                  Ariflerin gayriyi göresi olmaz.

 

                          Kendinde kendini kaybeder her dem,

                          Nefsine dönmez olur, gayrı bir dem,

                          İsmine cismine denir Adem,

                                  Arifler kendine dönesi olmaz.

 

              Biter yanarak sonunda güzelce,

              Ölüm ona yaklaşamaz ecelce,

              Varlığı ortadan kalkar gizlice,   

                                  Arifler varlığını bulası olmaz.

 

                          Seyran ederek geçerler hemen,

                          İskeleyi Hakka kırarlar dümen,

                          Yollarının ucu olsada Yemen,

                                  Ariflerin dünyada kalası olmaz.

 

              Ahirete etmeden itibar,

     Cümle dosttur dediler hepsi yar,

              Kazançlar olduğunda büyük kâr,

                                  Ariflerin ahirete bakası olmaz.

 

                          Dünyaya gelirler iki zamanda,

                          Biri  beden biri de  ruhunda,

                          İkisinden de geçerler sonunda,

                                  Ariflerin dünyada atası olmaz.

 

     Halk'ta Hak olmuşlarda bir bütün,

     Sanki içinde özü olmuş sütün,

     Dışta değil içte bulmuş özün,

                                  Ariflerin gayrı ile sözü olmaz.

 

                          Gaflet ehli olmadan hiç bir zaman,

                          Bu hale gelmek yaman da, yaman,

                          Duyulur her an Haktan bir ferman,

                                  Ariflerin gerçekten gafleti olmaz.

 

     Nerden girersin arif bağına,

     Çıkmış gibidir Ağrı dağına,

     Yaslamış sırtını Hamd Sancağına,

                                  Arifler yolunun kapısı olmaz.

 

                          Meskenini bulamazsın bir yerde,

                          Yarenlik vardır ezelden serde,

                          Gönlüne  girdiğim dediğin yerde,

                                  Arifler evinin yapısı olmaz.

 

     Atadır hep işleri cümleye,

     Hakka çağırırlar söyleye söyleye,

     Rahmet yağar bulundukları bölgeye,

                                  Arifler vermedikçe bahtiyar olmaz.

           

                          Bazan anlatırlar güzel fıkralar,

                          Hem güler hem güldürür lâfı aralar,

                          Bazanda bağlatır yaslı karalar,

                                  Arifler güldürür şakası olmaz.

 

     Bir gömlek giyer olur muttaki,

     Arşa erişir onun idraki,

     Ne sırlar gizlemişsin İlâhi,

                                  Arifler gömleğinin yakası olmaz.

 

                          Deryaya daldılar hep ezelde,

                          Bu işler hazırlandı güzelde,

                          Zuhur etti derya ile tezelde,

                                  Arifler deryadan çıkası olmaz.

 

     Bakarsın bir hoş belki de nahoş,

     Sana nasıl gelir, onlar hoştur, hoş,

     Ne olursa olsun onlara koş,

                                  Arifler derdinin devası olmaz.

 

                          Necdetten hediyedir dostçuğuma,

                          Ne dilerse desin bu varlığıma,

                          Hatırlamak içün koyup sandığına,

                                  Arifler hediyyesin pahası olmaz.

 

     Böylece çıkardık deryadan (26) balık,

     İstemiş idiniz bir zamanlar deryaya bakıp,

     Dilerim siz de lutfedersiniz bize birkaç taze balık,

                                  Alır hem yer hem dostlara dağıtırız.

 

- Necdet Bey’in müntesiplerinden olup da İstanbulda ikâmet et mek-te olan Târık Bey ve eşi Nevin hanım birgün evlerinde oturup kahve iç-mişler. Kahvesi bitince lâf olsun diye Nevin hanım fincanı ters çevirip kapatmış. O gün de bir seyahate gideceklerinden fincan orada unutulup kalmış. Bir hafta sonra seyahat dönüşünde evlerine geldiklerinde kahve fincanının unutulmuş olduğunu gören Nevin hanım ters yüz olarak ka-patılmış fincanı çevirdiğinde gördüğü manzara karşısında hayret içinde kalıp çığlık atar; “a... bu efendi babamın resmi,” der. Gerçekten de ters yüz çevrilmiş kahve fincanındaki görüntü Necdet Bey’in cübbeli ve tac-ı şerifli görüntüsü olup, açık bir şekilde durmaktadır.

Çekilmiş olan fotoğrafından da gözlemlediğimiz bu tabağın şu anda muhafaza edildiğini bilmekteyiz.

 

- Bir gün Necdet Bey’in çalıştığı terzihane dükkânına İstanbuldan 2 misafir gelir. Tasavvufla da yakından ilgilenen bu kimselerin amacı, ge-rek eserlerinden, gerekse diğer tasavvuf çalışmalarından ününü “Terzi Baba” olarak duydukları Necdet Bey’i daha yakından tanımak, bazı so-rular sorup durumu hakkında fikir sahibi olmaktır. 

Çaylar içilip karşılıklı konuşmaların devam ettiği bir ortamda misa-firlerden birisi, “Bize bir keramet göster de biz de sana inana-lım,” der. 

Kerameti sadece maddi bir olağanüstü hâl olarak algılayan bu arka-daşa karşı Necdet Bey de, “Allah’ın fiilinin, esmâsının, sıfatının, zâtının zuhur ettiği bu mahalden daha büyük keramet mi olur,” diye cevap verir. 

Aradan belirli bir süre geçtikten sonra, “Beni dervişliğe kabul eder misin?” diyen bu arkadaşın hâli sorusuna cevab niteliğinde ol-muştur.

 

 

Sevgili okuyucum, bu hatıratlar bölümünü 2 küçük hatıramı naklederek noktalıyayım. 

- Bu kitabı derlemeye karar verip Terzi Babamın hayatıyla ve şahsi-yetiyle ilgili yazı çalışmalarını yapmak için zaman zaman bulunduğumuz semtin  en yüksek rakımlı yeri sayılan doğayla iç içe bir görünüm arz eden yerde yazılarımı oluşturmak için çalışıyordum. Yine böyle bir çalış-ma için gittiğim bir günde, etrafın sessizliği arasında önce biraz zikir ile meşgul olduktan sonra yazılarım için çalışmaya başladım.

Derken beni o ortamda görebilmesi çok zor olan bir şahıs koşar adımlarla yanımdan geçerken şöyle seslendi, “O oturduğun yerin kıy-metini iyi anla ve bil. Orası bu bölgenin en güzel yeri ve yüksek rakımlı yeridir,” gibi sözlerle yazıların oluşumunu tasdik ettiler.

 

- Günlerden Cuma idi. Her Cuma olduğu gibi o gün de derslerimi zikirlerimi sabahtan sonra Cuma namazına kadar olan sürede minberin önüne oturup yapmıştım.  Ezan okundu.  Sünneti kılıp hutbeyi okumak üzere minberin basamaklarına çıkmıştım. Müezzin iç ezanı bitirince hut-beyi okumak üzere doğruldum. 

Zikirlerin etkisiyle olsa gerek Terzi Babamın yakıcı muhabbeti beni sardı. Bu ortamda hutbeyi okumağa başladım. Ancak hutbeyi okurken öyle güzel bir ses ve ifadeler oluşuyordu, ki okuyan Terzi Ba-bam, dinleyen de ben olmuş gibiydim.  Okuduğum her âyetin cümlenin ilham ile bende açılmaları oluyordu.  Hutbe sona erdi, namazlar kılındı, dualar oldu, müezzin “fatiha” dedi, cemaat câmiden çıkmağa başladı.  Yaz olması dolayısıyle dışarıdan gelen çok sayıda yabancı kişiler de câminin içindeydi. Daha önce hiç görmediğim birisi mihraba gelip elini uzattı ve şöyle dedi: “Allah razı olsun, çok şükür insân sesini de duyabildik,” diyerek, Terzi Babam’ın rûhaniyetinin sezilip hissedildiğini hâl lisânıyle anlatmak istedi.